Neoklasik İktisata Feminist Eleştiriler:
Şemsa Özar ile Sohbet

Derleyen: Dila Okuş

Duygu Dalyanoğlu

Bu söyleşi BÜKAK neoliberalizm okuma grubunun çalışmalarını ve BÜO’nun Mart ayında sahneleyeceği “İş Ararım İş” adlı oyununun dramaturji çalışmalarını beslemesi amacıyla, Aralık 2008’de BÜKAK ve BÜO’da çalışma yürüten kadınlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

BÜKAK: “8 Mart Katledilen Kadınları Anma Günü ve İktisat Biliminin Kadınlara Bakışı” isimli makaleniz neoklasik iktisat kuramından ve bu kuramın günümüzde aslında hakim kuram olduğundan bahsediyordu. Belki bu kuram üzerine konuşarak başlayabiliriz.

Şemsa Özar: 2004 yılında çok fazla kadın öldürülmüştü; tam 8 Mart’tan önce Güldünya gibi bir sürü kadın cinayeti olmuştu, onun için öyle başlıyor makale. Makaleyi internet sitelerinde yayınlayan Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun yazılarında büyüme, işsizlik gibi makro iktisat konuları daha çok yer alıyor ama kadınlarla ilgili çok az yazı var. O nedenle güncel bir konudan başlayıp sonra neoklasik iktisada kuramsal bir eleştiri yapmaya çalıştım. Yazıdaki önemli kişilerden biri Gary Becker, hanenin içine ilk bakan iktisatçılardan. 1960’larda yazdığı makalelerinde diyor ki; kadınlar doğal olarak ev işlerine yatkındır. Erkekler doğal olarak ev dışında çalışmaya yatkındır; herkes yatkın olduğu, becerisinin olduğu işte çalışırsa daha verimli olur. İktisat verimlilik olayına taktığı için Adam Smith gibi iktisadın “babaları” da hep uzmanlaşmadan bahsederler. Kapitalizme göre verimlilik ne kadar artarsa sermaye birikimi de o kadar çok olur ve dolayısıyla o kadar da çok kâr edilir. Kapitalizm sermaye birikimi olmadan yaşayamayacak bir sistem. Bu nedenle sermaye birikimini arttırmanız için uzmanlaşmanız lazım. Uzmanlaşan kişiler de uzmanlık alanı neresiyse orada çalışacaklar ki verimlilik artsın. Şimdi bu durumu kabul ettikten sonra, Gary Becker haneden piyasaya çıkan insanların uzmanlık durumuna bakıyor. Erkek dışarıda çalışırsa kadın içeride iş yaparsa, erkek hane içinde iş yapmadığı için enerjisi yüksek kalır; evin içinde her türlü bakımı sağlandığından dışarıda da gayet verimli bir şekilde çalışır. Kadının zaten uzmanlık alanı olarak çocuk doğurmak, çocuk bakmak, bulaşık-çamaşır yıkamak kabul edildiğinden, o da uzmanlık alanında çalışırsa, bu tür iki kişi evlendiğinde hanenin gelirini ve refahını arttırabilirler. Gary Becker’ın bu konularla ilgili birçok kitabı ve makalesi vardır; A Theory of Marriage, A Treatise on the Family (Evliliğin Teorisi, Aile Üzerine Bir İnceleme) bunlardan biridir. Anlatılan, evlilikte insanların aşkla meşkle değil sadece refahlarını en üst seviyeye çıkarmak için bir araya geldikleridir. Becker’ın söylemeye çalıştığı şey şu: Eş aramaya çıktığın zaman senin uzmanlık alanının tam tersi bir alanda uzmanlaşmış birini bulacaksın ki birbirinizi tamamlayın ve hanenin refahı en üst seviyeye çıksın -yani ikiniz de yemek yapmayı iyi biliyorsanız bir önemi yok. Yani kadınlar doğal olarak ev işlerinde, erkekler doğal olarak dışarıdaki işlerde uzmanlaşır, diyordu.

Bu bakışın kaynağı göreli üstünlükler (comparative advantage) teorisidir. Bu teoriye göre her ülke göreli üstünlük sahibi olduğu malı diğer ülkelere satarsa, tüm ülkelerin refahı hiçbir şey değiş tokuş etmedikleri duruma göre artar. Bu teorinin çok önemli zaafları var. Az gelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkiler son derece adaletsiz. Az gelişmiş ülkelerin sattıkları ürünlerle gelişmiş ülkelerin sattıkları ürünler arasındaki fiyat makası hep açılıyor. Az gelişmiş ülkelere “Sen hep domates salçası yap; biz bilgisayar, araba gibi ileri teknoloji ürünleri üretelim. Sen bize domates salçası sat; biz de sana otomotiv satarız. Bu da iki tarafın avantajınadır” denilmesi gibi bir durum söz konusu. Fakat, iki ürün arasında fiyat makasları çok açılıyor: domates salçalarının fiyatları hep düşüyor ama araba gibi teknoloji ürünlerinin fiyatları artıyor.  O makineleri alabilmek için daha fazla domates salçası, daha fazla fındık, daha fazla t-shirt satmak zorunda kalıyorsun ve o az gelişmişliğin içinden çıkmak imkansız hale geliyor. Durumu aslında kadına çevirdiğimiz zaman da aynı şey söz konusu; ailenin içindeki güç ilişkileri görmezden geliniyor. Parayı kazanan erkek, harcamaları yaparken ailenin bütün fertlerinin ihtiyaçlarını gözeterek harcamalar yapar diye düşünülüyor. Becker, buna benevolent dictator (iyiliksever diktatör) diyor. Kadının ev içinde harcadığı emek yok sayılıyor.

Yaptığımız okumaların bir tanesinde Devlet İstatistik Enstitüsü’nün istatistikleri vardı. Orada faal olmak/olmamak, yani işsizlik kategorisi/çalışan kategorisi yer alıyordu. Aslında onların tamamında kadının ev işinin tamamen yok sayılmasını, ev kadınlarının askerler, yaşlılar ya da öğrenciler gibi faal olmayan kategorisine sokulmasını eleştirmek gerekmez mi?

İstatistik toplamak da ideolojik bir şey, neyin istatistiğini topladığın ya da nasıl topladığın çok önemli. Hane halkı iş gücü istatistiklerini toplarken, sorular hane fertlerine yönlendiriliyor. Anketlerde “çalışıyor musunuz?” sorusu soruluyor. İnsanlar bir atölyede çalışıyorlarsa, memuriyetleri varsa, maaşları varsa, o zaman çalışıyorum diyorlar. Fakat, erkekler simitçiyse de “çalışıyorum” diyor. Ataerkil sistem kadın emeğinin yok sayılması üzerine kurulduğu için, kadınlar çok zor kullanıyorlar o kelimeyi. Mesela diyelim ki Hisarüstü’ne gittin; oradaki kadın, haftanın altı günü temizliğe gidiyor ve belki de kocasından daha fazla gelir elde ediyor. Ama sorduğun zaman, bu ailede kimler çalışıyor diye, kadınlar genellikle ev kadınıyım diyor ve istatistiklere öyle kodlanıyorlar. Muhakkak vardır çalışıyorum diyen kadın ama az sayıda. Bazı semtlerde, mesela Bakırköy’ün bazı semtlerinde, konfeksiyon atölyeleri var. Depo gibi yerlere artık ürünler getiriliyor, onlar temizleniyor ayrılıyor. Bu ürünler getirildiğinde mahalledeki kadınlar çağırılıyor. Diyelim pazartesi günü o depoya toplanıyorlar, 5-6 saat iş yapılıyor o kadar, oradan bir yevmiye alıyorlar ve evlerine gidiyorlar. Bu tür bir işi haftada bir ya da iki defa yapıyor olabilirler, ayda 300 ya da 100 lira kazanıyor olabilirler ama kadınların çoğunluğu bunu işten saymıyor, çalışıyorum diye düşünmüyor. Onun için şimdi yeni anketlere ”Geçen hafta gelir sağlayacak bir şey yaptınız mı?”, ”Tavuk yetiştirdiniz yumurta sattınız mı, yoğurt yaptınız, sattınız mı?” gibi sorular da ekleniyor. Tabii bu önemli bir gelişme. Bir de gelir getirmeyen ama evin içinde çalışan kadınlar var. Tabii onların emeği hiç gözükmüyor. Türkiye’de şu anda 11 milyon kadar ev kadını statüsünde kadın var; onların emeği sıfır olarak görülüyor. Ama bir de demin söylediğim gibi, “ev kadınlaştırma” diye bir şey var toplumun gözünde, aslında her kadın potansiyel ev kadını. Tüm kadınların aile ile ilgili sarf ettikleri emek yok sayılıyor.

Kadının emek pazarındaki marjinalliği, kadınların kentteki parasal karşılık sağlayan örgütlü, düzenli, formel sektördeki, yani sanayi ve hizmet sektöründeki, işlere yetersiz, ve eşitsiz katılımı şeklinde tanımlanıyor. Siz kayıt dışı ekonomide kadınların varlığını nasıl yorumluyorsunuz?

Bence Türkiye’de ev kadınlığı, tekstil atölyelerinde kayıt dışı biçimde çalışma gibi konulara çok önem verildi. Elbette bunlar oldukça önemli konular ama farklı alanlarda, farklı statülerde çalışan kadınlar farklılaşan sorunlarla karşılaşıyorlar ve biz tüm bunları geniş bir yelpazede bir arada değerlendirmeliyiz. Çünkü bu kadınların hepsi öyle ya da böyle ayrımcılığa uğruyor. CEO bile olsa, kendi itiraf etmese de kadınlığıyla ilgili muhakkak bir şey yaşıyordur. Ya da Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi bile olsa, bölüm toplantısında ya da bölümün içinde muhakkak bir şey yaşıyordur. O yüzden mühendis olan bir kadının da sosyolog olan bir kadının da ne kadar cinsiyetçi pratiklerle karşılaştığını telaffuz etmek lazım, çünkü diğer türlü “elit bir üniversitede okuyan bizler” ve “ötekiler” gibi bir ayrım oluyor. Devamlı “ötekiler” hakkında konuşuyor durumuna düşüyoruz. Bankalarda çalışan kadınlar üzerine yapılmış bir araştırma var. Normalde kimse bankalarda çalışan kadınlar üzerine çalışmaz, çünkü onlar zaten iyi para kazanan kadınlardır. Ama o kadınlardan biri şöyle diyor: “Akşam yemeğinden sonra eşim bulaşık makinesini doldurduğu zaman ben ona teşekkür ediyorum. Hâlbuki çok saçma o da çalışıyor ben de çalışıyorum”. Kadın aslında durumun farkında ama yine de sistemin gereklerini yerine getiriyor. Bu tür pratikleri de devamlı gündeme getirmemiz lazım. Bir de Türkiye’de ev eksenli kadınlar üzerine bayağı çalışma var. Bu konuyu çalışmaya itirazım yok ama başka yerlerde çalışan, başka işler yapan kadınlar üzerine de araştırmalar yapmak lazım, çünkü kayıt içi faaliyet gösteren fabrikaların bir kısmında şunu görüyoruz: çalışma koşulları son derece kötü. Novamed’de çalışan işçi kadınların bize anlattıklarını hatırlıyorum. Tuvaletten döndükten sonra “Küçük mü yaptınız büyük mü yaptınız?” sorusuna cevap yazıyorlarmış. Bu ne biçim bir iş! Yanındakiyle konuşma yasağı var. Greve çıkan bir işçi kadın diyor ki: “Biz yanımızdaki arkadaşın çocuğu olup olmadığını greve çıktıktan sonra öğrendik”. Görünmeyen emek, ev eksenli çalışma biçimleri, bunlar çok önemli konular ama fabrikalarda, işe alım süreçlerinde, işte yükselme süreçlerinde yaşanan pratikler de çok önemli.

Boğaziçi mezunu, hizmet sektöründe vs. çalışan kadınlarla konuştuğumuz zaman nişanlı ya da evli olmanın bir dezavantaj olduğu gibi veriler çıkıyor; çünkü o zaman potansiyel çocuk sahibi oluyorsunuz. Belki çok iyi niteliklere sahipsiniz ama bu durum elenmenize sebep olabiliyor. Başka neler olabilir? Aklınıza kadınların işe alınma süreçlerinde onlara dezavantaj oluşturan başka neler geliyor?

Verdiğim bir derste iki kadın öğrenci, kadınlara karşı ayrımcılıkla ilgili bir ödev sundu. Bir erkek öğrenci elini kaldırıp dedi ki, “İşvereni suçlamamak lazım. Karşıma bir erkek, bir kadın çıksa ben de erkeği alırım. Kadının hamile kalma potansiyeli var, bir sürü izin durumu vs. çıkacak. Neden onu alayım?” Bu kapitalist ortamda direkt işvereni suçlamamız çok da doğru değil. Yani, yapılan uygulama yanlış ama tek tek işverenden fazla şey beklemek doğru değil. Çünkü sonuçta işveren vahşi kapitalizmin içinde rekabet ediyor. Burada yapılacak şey, uluslararası düzenleme getirilmesi. Sen burada eşitliğe önem verirken Çin’deki vermezse kapitalist sistem içinde yaşayamazsın. Türkiye’nin özgün koşullarını da gözetmek gerekiyor. Mesela krizde ilk önce kadınlar çıkarılır argümanı. Bu konuyla ilgili elimizde yeterince veri yok. Öyle mi değil mi bilmiyoruz. Bir de kadınların işe alınmama durumu. Bankacılık sektörü son yıllarda şöyle evrildi. Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapan bir öğrencimin çıkardığı son istatistiklere göre bankacılık sektöründe %50 kadın çalışıyor. Eşitlik sağlanmış durumda yani. Dört-beş yıl önce bu oran %40’tı. İktisattaki beşeri sermaye teorisi der ki; “Bir insanın bir alanda ne kadar çok birikimi, tecrübesi ve eğitimi varsa- yani Boğaziçi Üniversitesi mezunu on beş yıllık bankacıysa- ücreti de ona göre çok yüksektir.” Türkiye’de birçok sektörde böyle bir şey işlemiyor. Türkiye’de işleyen mantık “ne kadar çabuk işten atabilirsem o kadar iyi” mantığı. Çünkü tazminat diye bir şey var; on beş yıldan sonra atarsan inanılmaz bir tazminat ödüyorsun, üçüncü yılda atarsan daha az ödüyorsun. Onun için bazı sektörlerde kadın arıyorlar, hamile olsun kendi gitsin, diye.

Kadınlar hangi iş alanlarında yoğunlaşıyor?

Örneğin, otomotiv sektöründe çok az kadın var. Kadınlar ancak bulaşıkçı olarak ya da fabrika yemekhanesinde çalışıyordur. Organize sanayi bölgelerine gittiğiniz zaman bile, konfeksiyon ve tekstil dışında son derece az kadın çalışan görürsünüz. Mobilya sektöründe, makine teçhizatta kadın bulamazsınız. Kadınlar; konfeksiyon, tekstil, gıda, hizmet sektöründe, bankacılık ve çok az turizmde varlar. Kriz o sektörleri vurursa kadınlar işten çıkarılır. Eğer bir şeyleri eleştireceksek önce neden kadınların bu sektörlere sıkıştırıldığını eleştirelim. Mesela konfeksiyonda bile bütün ütücüler erkektir. Ütücüler daha fazla maaş alıyorlar. Birleştiriciler var; orada da kadınlar çalışır, onlar daha az maaş alırlar. Yıldız Ecevit’in güzel bir makalesi vardır. Bursa’daki konserve üreten fabrikalarda kadın ve erkek çalışanlar üzerine. İlkel teknolojiyle üretim yapan fabrikalarda kadınlar, yüksek teknolojide üretim yapanlarda erkekler çalışır. Halbuki ilkel teknoloji daha çok güç istiyor; fakat teknolojiyi erkekler kullanır görüşünden ötürü o işlere erkekler alınıyor. Ayrıca ilkel teknolojide ücretler de çok düşük. Sovyetler Birliği döneminde yapılmış çok ilginç çalışmalar var. O dönemde kadın doktorların sayısı %70’lere çıkıyor. Doktorluk da aslında prestijli bir iştir ve başka ülkelerde genelde doktorlar erkek, kadınlar hemşire olur. Daha sonra yapılan çalışmalardan öğrendik ki Sovyetler Birliği’nde doktorların maaşları bir hayli düşük. Kadınlar girmeye başlayınca bir mesleğe, maaşlar düşüyor. Mesela şimdi akademisyenlikte de biz bunu hissetmeye başladık.

Dünyada  belli sektörlere kadınların daha çok girmesi için yapılan uygulamalar var mı?

Örneğin, İspanya kadın-erkek konusunda oldukça tutucuydu ama parlamentosunda da hükümetinde de o kadar çok hamle yaptı ki, şu anda kadın sayısı çok fazla. Geçen yıl bir yasa geçirdiler. Özel sektör işletmelerinin üst karar alma organlarında, yanlış hatırlamıyorsam sekiz yıl içinde, kadın oranını arttırmayı hedefliyorlar. Kadın-erkek eşitliğini sağlamak için böyle bir şey yapmışlar.

Evdeki emeğin görünür kılınması ve ev kadınlığının ücretlendirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Birkaç şeyi sürekli konuşuyoruz aramızda, fikir birliğine varılamayan yerler var. Biri doğum izni, biri de bu söylediğiniz. Ben bir ücret bağlanmasına karşıyım. Çoğunluk ücret bağlanmasına karşı ama bağlanmasını isteyenler de var. Bizim savımız şu şekilde: “Eğer sen ev kadınlığına maaş bağlarsan, ev kadınlığını meşrulaştırmış olursun”. Bir de adam akşam eve gelecek diyecek ki “Sen bu kadar maaş alıyorsun, bu gömleğin yakasını adam gibi ütülememişsin”. Bizim derdimiz ev kadınlığını meslek haline getirmek değil zaten.

Dünyada kadın sendikası diye bir kavram var mı? Novamed’de böyle bir şey oldu. Fiili olarak o sektörde kadınlar çalıştığı için kadınlar örgütlendi ve başarıya da ulaştı.  Karma sektörlerde aynı başarı nasıl yakalanabilir sizce?

Hindistan’da bir tane kadın sendikası var ama onlar fabrika işçisi falan değil. Tütsü yapanların ve çöp toplayanların oluşturduğu bir örgüt var: SEWA (Self-employed Women’s Association) diye bir örgüt.[1] 70’lerde kuruldu galiba. Sendikaların içinde çalışan bir kadın sendikanın içinden bir şeyler yapmaya çalışıyor ve bakıyor ki kadınlarla ilgili bir şey yapamayacak, “yeter” diyor, çıkıp bu örgütü kuruyor. Tam olarak sendika gibi çalışmıyorlar. Kendi hesabına çalışan kadınlardan oluşuyor. Hindistan çok büyük bir ülke olduğu için 700.000-800.000 kadar üyeleri var. Neredeyse Türkiye’deki tüm sendikalılar kadar üyeleri var. Banka bile kurdular kendilerine.

Son dönemde mikro krediler gündemde, siz mikro kredilerin varlığını kadınlar açısından nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’de mikro kredi konusu çok ilginç. Bizim gelişmişlik düzeyimizdeki ülkelerde çok fazla vardı, Türkiye’ye girmiyordu bir şekilde. Bangladeş’te, Latin Amerika’da, Meksika’da, Arjantin’de o kadar çok mikro kredi organizasyonları var ki. Bu ülkelerde doyma noktasını geçmiş durumda. Türkiye’ye ilk defa depremden sonra girdi. Mikro kredi almak için ilk başta bir grup oluşturuyorsunuz, gruplara uygulanan bir sürü kural var. Buradaki mantık şöyle işliyor: İnsanlar iş kuramıyorlarsa nedeni kredi sorunudur. Yani, para bulsalar iş kurabilirler ve yoksulluktan kurtulabilirler. Parayı nereden bulabilirsin? Kendi ailende yoksa bankadan alman lazım ama bankadan kredi alabilmen için teminatın olması lazım. Yani tarla göstereceksin, ev göstereceksin, altın göstereceksin: Bir şey göstereceksin. En iyi koşulda, bir devlet memurunun sana kefil olması lazım. Yoksul insanların böyle devlet memuru tanıdıkları bile yok. Ya da kefil olmak istemiyor insanlar. Bu teminat işini bir şekilde çözmek için dediler ki; beş kişi bir araya gelsin, birbirine kefil olsun. Onlara para verelim, iş kursunlar ve aldıkları parayı ödesinler. Eğer parayı gruptan bir kişi ödeyemezse, diğerleri bir daha para alamıyorlar. O açıdan ceza gibi bir şey oluyor. O grubun içinde, gruba self-help (kendi kendine yetme) grubu diyorlar, işi bozulan ya da parayı ödeyemeyeni ya zora sokuyorlar ya yardım ediyorlar. Yani beş kişi sosyal bir sermaye oluşturuyoruz. Mikro kredi faizleri normal banka faizlerinden daha yüksek. Tek tek insanlarla muhatap olmanın maliyeti çok yüksek. Onun için maliyeti faizi yükselterek çıkarıyorlar. Bütün baktıkları şey de geri dönüş. Yani verdikleri para geri dönüyor mu dönmüyor mu. Benim eleştirim bu noktada. Bu grubun başarılı olup olmadığını paranın mikro kredi organizasyonuna geri dönüp dönmediğiyle ölçüyorlar. Diyorlar ki;
% 98 döndü, çok başarılı.  Biz de diyoruz ki; o insanların hayatı nasıl değişti, ona bakmak lazım. Çünkü bazıları işleri başarısız olursa altınını satıyor ödüyor ya da borç alıyor akrabasından ödüyor. Hele Güneydoğu’da insanlar ödemedikleri zaman başına ne geleceğini de bilmiyorlar. Hapse gireceğim zannediyorlar. Onun için ödemeye çalışıyor. Ödediği zaman sen onu başarılı sayıyorsun. Halbuki tam tersi olabilir; bir iş kurmuş, batırmış, bir de üstüne başkasından borç almış olabilir. Mikro kredi kuruluşuna ödediği parayı bir de borç aldığı kişiye ödeyecek yani. Kadınlar açısından da,  bir işte başarısız oldukları zaman onlara “Bak beceremedin. Bir de parayı batırdın. Ayağını kır evde otur” dendiği için mikro kredinin kadınların avantajına olan bir uygulama olduğunu düşünmüyorum. Bunu söylediğim zaman “Kadınlar girişimci olamaz mı demek istiyorsunuz?” diyorlar, hayır onu demek istemiyorum. Tabii ki kadınlara olanak sağlansa girişimci olurlar, gayet de güzel olurlar. Fakat bu olanak yeterli ve düzgün bir olanak değil.


[1]http://www.sewa.org