Cinsel Taciz Nasıl Haber Olmamalı? Boğaziçi Üniversitesi’nde Gerçekleşen Bir Olay Üzerine

Damlasu Çavuşoğlu

Meltem Keniş

Ronay Bakan

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü olarak 2006 yılından beri üniversitede cinsel taciz üzerine okuma, araştırma ve anket çalışmaları yürütüyoruz. Halen de, okulumuzda yakın zamanda kurulmuş olan Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu’na (CİTOK) destek veriyoruz. Bu çalışmalar kapsamında üniversitede yaşanan cinsel taciz olaylarını, bu olayların kampüste ve medyadaki yansımalarını takip etmeye çalışıyoruz.

2011 bahar döneminde yaptığımız çalışmaların ardından yirminci bültenimizdeki Medyada Cinsiyetçilik dosyasında yayımladığımız yazılarda, genelde kadınların mücadelelerinin alternatif kaynaklar dışında görünürlük kazanamadığını; oysa haberlerde, köşe yazılarında, reklamlarda cinsiyetçiliğin, ayrımcılığın durmaksızın yeniden üretildiğini ve bu yeniden üretim sürecindeki medya-iktidar ilişkilerini tartışmaya çalışmıştık. Medyadaki ayrımcılığın ve cinsiyetçiliğin kampüste gerçekleşen olayları haberleştirmede de etkili olması sebebiyle üniversitede cinsel tacizi tartıştığımız bu dosyada medyanın cinsel taciz konusundaki cinsiyetçi yaklaşımını ele almak istedik. Bu bağlamda geçen dönem okulun Superdorm yurdunda yaşayan bir kadın öğrencinin 30 Kasım 2012 tarihli cinsel taciz şikâyeti üzerine, 16 Aralık 2012 tarihinde Vatan gazetesinde çıkan haber[1] üzerinden eleştirilerimizi paylaşmak istedik.

2012 güz döneminde kulüpte cinsel taciz üzerine bir dizi çalışma daha yürütmeye karar verdik. İlk olarak feminist gündemi meşgul eden “kadın beyanı esastır” ilkesi üzerine tartıştık. Daha sonra Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinden Esra Aşan’ın, 2000 yılında gerçekleşen bir cinsel taciz olayı üzerine 2007-2008 yıllarına kadar süren “Tiyatroda Cinsel Taciz” tartışmalarını ve yürütülen kampanya üzerine yaptığı aktarımı dinledik. Bu aktarımın ardından cinsel taciz vakalarında “olguların açığa çıkarılması”, “kadın beyanı esas mıdır, doğru mudur?”, “kurumsal yapılara başvuru tercih edilmediğinde feministler nasıl alternatif yargı mekanizmaları kurabilirler?” gibi konular üzerine tartışma fırsatı bulduk. Bu yazıda, bir haberi eleştirirken bu tartışmalar boyunca üzerine en çok düşündüğümüz gizlilik ilkesi, olguların açığa çıkarılması, spekülasyonlara ve magazinleştirmeye mahal verilmemesi ve kullanılan dile özen gösterilmesi gibi noktalardan hareket edeceğiz. Bu yüzden Vatan gazetesinde çıkan bu haberi eleştirirken bu ilkeler çerçevesinde düşünüp gizlilik ilkesine, olguların eksikliği nedeniyle oluşan spekülasyonların sonuçlarına, haberde kullanılan dilin cinsiyetçiliğine değineceğiz. Tabii, cinsel ya da cinsiyete/cinsel yönelime dayalı taciz, tecavüz ve kadına yönelik şiddet haberi kesinlikle yapılmamalıdır demek istemiyoruz. Elbette ki bunların haber değeri vardır ve görünür kılınması için haber olarak kamuoyuna sunulması gerekir. Bu yazıyla bir anlamda bu tarz haberlerin nasıl sunulmamaları gerektiğine dair konuşmuş olacağız. Sonuç yerine ise Vatan gazetesinde çıkan haber tarzındaki habercilik anlayışına alternatif oluşturan, böyle haberlerin nasıl sunulabileceği sorusuna bir kapı aralayan “kadın odaklı habercilik”[2]ten kısaca bahsedeceğiz.

30 Kasım 2012 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Tesisleri Superdorm Yurdu’nda yaşayan bir kadın öğrenci, yurt müdiresine güvenlik görevlilerinden birinin kendisine cinsel saldırıda bulunduğuna dair şikâyette bulunmuştu. Bunun üzerine yurt müdiresi polisi aramış ve olay kamuoyuna duyurulmuştu. Olayın duyulmasının ardından Vatan gazetesinin yaptığı haberde ise kadının çok geç bir saatte yurda geldiği ve alkollü olduğu vurgulanıyor, kadının ve güvenlik görevlisinin ağzından olay erotikleştirilerek aktarılıyor. Olayın, şimdi bir kez daha yazıya geçirmek istemediğimiz gereksiz detayları haber değeri taşıyormuşçasına paylaşılıyor ve ortaya okuyucuda pornografik çağrışımlar yaratması kaçınılmaz bir haber çıkıyor. Haber, güvenlik görevlisinin olayı iftira olarak nitelendirdiği ama kadından şikâyetçi olmayacağı belirtilerek noktalanıyor. Bu haberi okumamış olan okuyucularımız için, haberin tamamını özellikle alıntılamak istemediğimizi belirtmek istiyoruz. Haberdeki detayları yazıda yeniden kullanırsak eleştirdiğimiz hataları tekrar etmiş olacağımızı düşünüyoruz.

Gizlilik İlkesi

Bir taciz/saldırı olayının haberinde ve değerlendirilme sürecinde hem tacize/saldırıya uğrayan bireyle hem de faille ilgili ayrıntılı bilgilere, detaylara yer vermek olay ve olayın tarafları hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapılamamasına ve yine bu süreçte tarafların yıpranmasına neden olabilir. Sürecin sağlıklı işlemesi açısından “gizlilik ilkesi”nin önemli bir işlevi vardır. Fakat Vatan gazetesindeki haberde gizlilik ilkesi göz önünde bulundurulmayarak tarafların isimleri neredeyse tamamen afişe ediliyor. Kadının değişim programı ile Türkiye’ye gelmiş olduğu ve Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğu bölüm açıkça söyleniyor. Medyada sürekli gördüğümüz kadına yönelik şiddet haberlerinden çok farklı bir durum söz konusu değil. Vatan gazetesi, olguları ve bunların alındığı kaynakları dürüst ve açıkça ortaya koymak, yani objektif olmak anlamında herhangi bir kaygı taşımıyor. Kadının ve görevlinin anlattıklarına kaynak olarak polisin gösterildiğini anlıyoruz; fakat gazetenin taraflarla birebir görüşüp görüşmediğini anlayamıyoruz. Vatan gazetesinin, kadın ve görevlinin polise verdikleri ifadelere bu kadar detaylı bir şekilde nasıl ulaştığı da bir soru işareti. Kadını da tacizde bulunduğu iddia edilen kişiyi de koruması gereken gizlilik ilkesi, yukarıda belirttiğimiz kişisel bilgilerin ifşasından anladığımız gibi gazete tarafından hiç önemsenmiyor. Kişilerin anlattıklarını birebir aktarmak haberi “tarafsız” kılmadığı gibi kişilerin gizlilik haklarına saygılı bir yaklaşım olmuyor. “Sonuçta gazete kişilerin ifadelerini birebir aktarıyor” diye savunulabilecek bu haber, aslında kişilerin, olayı açığa çıkarmak amacıyla yalnızca polisle paylaştığı detaylı ifadeleri, onların bilgisi dışında kamuoyuna açmış oluyor.

Gizlilik ilkesi kapsamında düşünülmesi gereken bir diğer nokta da fotoğraf mevzusu. Yazımızda daha sonra ayrıca değineceğimiz üzere birçok haberde failin/olası failin fotoğrafı, bu örnekteki gibi, kadınlardan çok daha iyi gizlenerek kullanılırken kadınların fotoğrafları, kimlikleri anlaşılabilecek şekilde kullanılıyor ve böylece şiddetin mağduru deşifre edilmiş oluyor.

Haberin dili

Haberde eleştirilmesi gereken bir diğer nokta ise haberin dili. ”Yurtta tecavüz skandalı!” şeklindeki haber başlığı, gazetenin de istediği gibi oldukça dikkat çekici. Bu başlığı haklı çıkarmak için tarafların polise verdikleri ifadeler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, tüm gereksiz ayrıntılarıyla aktarılıyor. Fakat iki tarafın ifadesine de yer verilmesi haberi “tarafsız” yapmıyor. Haberde kadının ifadesinin başlığı “Çok alkollüydüm” iken, görevlinin anlattıklarının başlığının “Görevli: İftira” olması, okuyucunun kadına karşı önyargı beslemesine, bir saldırı varsa bile kadının da bunda suçu olduğunu düşünmesine sebep oluyor. Cinsel saldırı gibi ciddi bir suçlamayı -aşağıda daha ayrıntılı incelenecek olan- magazinsel bir düzeye indiriyor. “Boğaziçi Üniversitesi’nde skandal gelişme…” şeklindeki haber özeti de, gene aynı işlevi görüyor.

Olgular yerine magazinleştirme/spekülasyon: “Peki üstünde ne vardı?”

Tacize uğrayan kadının çok alkollü olduğunun defalarca belirtilmesi, kadının olay gerçekleşmeden önce arkadaşlarıyla nerede bulunduğuna dair ve tacizin nasıl gerçekleştiğiyle ilgili erotik sayılabilecek ayrıntılara yer verilmesi, olayın çözümlenmesi sürecine yardımcı olma ya da kamuoyuyla bu haberi paylaşarak cinsel taciz/saldırı konusunda duyarlılık yaratma hedefi taşımıyor elbette. Bu tarz gereksiz bilgiler insanları bilgilendirmekten çok, olayı magazinleştirerek okuyucuyu sayfada daha uzun süre tutmayı amaçlıyor. İnsanları “taraf” olmaya teşvik ediyor ve cinsel taciz/saldırı olaylarında, tacize/saldırıya maruz kalan kadınla ilgili şüphe duymamızı telkin eden ataerkil düşünceyi güçlendiriyor. Bu tarz habercilik anlayışı, insanları “Peki, o saatte Taksim’de ne işi varmış?”, “Neden o kadar içmiş?”, “Peki üstünde ne varmış?” gibi sorular sormaya yöneltip okları tacizin uygulayıcısı yerine tacize uğrayan kadına doğrultuyor. Oysa haberin, kadınla ilgili değil, tacizde bulunduğu iddia edilen kişiyle ilgili sorular sormamızı sağlaması; tacize/ saldırıya maruz kalan kadını olayın yaşanmasında payı varmış gibi değil, hakları, mağduriyeti ve mücadelesiyle merkeze koyması ve genel anlamda tacizi normalleştirmemesi gerekirdi.

Ayrıca kişilerin, haber sayfasında yer alan fotoğraflarının da tesadüfi seçimler olmadığını düşünüyoruz. Kullanılan fotoğrafın haberin dilini destekler nitelikte olduğunu söylemek mümkün.[3] Kadının fotoğrafında saçlarının rengi ve modeli, mozaiklenmiş yüzü hariç belinden yukarısı net bir şekilde görünürken, erkeğin yalnızca boynundan yukarısını gösteren fotoğrafının neredeyse tamamı sansürlenmiş durumda. Bu hâliyle fotoğraflardaki ayrıntılar resme bakanların düşüncelerini ister istemez etkiliyor. Fotoğrafa yapılan yorumlar “hak etmiş” deme noktasına kadar gidebiliyor, yani taciz/saldırı bir kez daha normalleştiriliyor. Ayrıca birçok gazete haberinde faillerin fotoğrafları basılmazken tacize/tecavüze uğramış kadınların fotoğrafları neredeyse her zaman kullanılıyor ve böylece kadınlar şiddetin ve tacizin tek öznesi gibi gösteriliyor, fail görünmezleşiyor.

Kadın odaklı gazetecilik neden önemlidir?

Peki, alternatif ve feminist bakış açısına sahip bir gazetecilik mümkün mü? İdeali toplumu tarafsız bir şekilde bilgilendirmek olan gazetecilik, çoğu zaman bu idealinden maddi ve ideolojik çıkarları doğrultusunda sapıyor. Böylece iktidara hizmet ediyor. Ne yazık ki bu durum Türkiye’de iktidarın, gazetecilere neyi yazıp neyi yazamayacaklarını açık açık söylemesine kadar gidiyor çoğu zaman. Tam da bu noktada yirminci sayımızdaki Medyada Cinsiyetçilik dosyası kapsamında eski bianet yazarlarından gazeteci Burçin Belge ile yaptığımız söyleşide tartıştığımız bir konu olan kadın odaklı haberciliğin[4] ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettik. Peki “kadın odaklı gazetecilik” derken neyi kastediyoruz? Ana akım medya derken; çoğunlukla cinsiyetçi bir dil kullanan, kullandığı fotoğraflarla tanıklık etmekten ziyade haberin öznelerini afişe edip nesneleştiren, olayların toplumsal ve sistematik boyutlarını görünmez kılıp istisnai olduklarını ima eden ve magazinleştiren bir gazetecilikten bahsediyoruz. Bunun alternatifi olarak sunulan kadın odaklı medyayla ise kullandığı dille var olan toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmeyen, mesela “kadın-kız” gibi ayrımlar yapmayan, kullanılan fotoğraflarla ya da verilen detaylarla kadının kimliğini afişe etmeyen, herhangi bir şiddet durumunda haber kaynağı olarak polisin tanıklığından ziyade olabildiğince kadının anlattıklarını ve tarafsız tanıklıkları esas alan, olayı magazinsel ya da Vatan gazetesinin bu haberiyle yaptığı gibi kadınları olaydan sonra bir kez daha mağdur edebilecek “erotik” detaylarıyla anlatmayan bir gazetecilik anlayışından bahsediyoruz. Yine bu haberden ve diğer üçüncü sayfa kadına yönelik şiddet haberlerinden yola çıkarak fark ettiğimiz çok önemli bir diğer nokta da şu ki, kadına yönelik şiddet bize tekil olaylar halinde sunuluyor. Olaylar yaşanılan duruma özgü biricik sonuçlar gibi verilirken kimi zaman uygulanan şiddete bahaneler bile üretilebiliyor. Oysa kadın odaklı bir habercilikle, kadına yönelik şiddetin belli iktidar ilişkileri içerisinde nasıl sistematik bir işleyişi olduğu gözler önüne serilebilir. Kadın haklarını ihlal etmeyen, kadınları aktif özneler değil mağdur nesneler ya da şiddeti ve tacizi hak eden suçlular olarak göstermekten kaçınan, şiddetin ve tacizin uygulayıcısını ön plana çıkaran, kadınlarla dayanışan ve onları güçlendiren, çözüm odaklı haberlerin ancak bu şekilde yapılabileceğini düşünüyoruz.

 

Bu Davada Sanık Kim?

Berfin Elif Binbay

Özge Sever

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü olarak uzun süredir üzerinde çalışma yürüttüğümüz üniversitede cinsel taciz konusu, geçtiğimiz dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu’nun kurulmasıyla beraber tekrar ana gündemimiz haline geldi. Biz de çalışma kapsamında izlediğimiz, gerçekte yaşanmış bir olaydan esinlenilerek çekilen Sanık (The Accused)[5] filmi üzerine bir yazı yazmak istedik. Genel amacımız, bir filmi feminist perspektifle incelemek konusunda bir giriş yapmak ve film eleştirisi konusunda kendimizi geliştirmekti. Bu nedenle, kapsamlı bir film analizi yapmak yerine, filmin öyküsü üzerinden feminist bir yorum geliştirmeye çalıştık. Sanık, bir kadın arkadaşıyla beraber kafa dağıtmak için bara giden Sarah Tobias adlı bir kadının, yardım istemek için bağırarak bardan kaçmasıyla başlar. Filmin ilerleyen dakikalarında öğreniriz ki Sarah barda üç erkek tarafından tecavüze uğramıştır. Film, Sarah’nın yaşadıklarını anlatabilmek için verdiği mücadeleyi ve tanıştığı kadın avukat Kathryn Murphy’le beraber girdiği dava sürecini anlatıyor. Başrol oyuncusu olan Jodie Foster’a Sarah gibi bir tiplemeyi başarıyla icra etmesinden dolayı 1989 yılında, çok genç bir yaşta Oscar ödülü kazandıran bu film, oyuncunun en iyi performanslarından birine tanıklık etmemizi sağlıyor. Film izleyiciyi, kadınlara yöneltilen “tecavüze teşvik etme”, “davetkâr olma” gibi suçlamaların yanı sıra temel insan haklarının ihlali gibi günümüzde de karşılaştığımız konular hakkında düşünmeye sevk ediyor.

Cinsel taciz ya da şiddete maruz kalan bir kadının yaşadığı zorlukları ve mücadele sürecini konu alan film, ataerkil sistemin farklı alanlarda, farklı erkeklik durumları üzerinden tezahür ettiğini de gösteriyor. Alanında kendini kanıtlamış, başarılı bir avukat olan Kathryn’in, iş arkadaşları ve patronu olan erkekler tarafından davayı kolay yoldan çözümlemesi gerektiğine; çünkü zaten Sarah’nın toplumsal olarak “alt sınıf ve şiddete daha açık” olarak değerlendirilen hayat tarzı nedeniyle açacağı davayı kazanamayacağına ikna edilmesi bunun net bir örneğidir. Bu süreçte Kathryn, tecavüz edenlerden birinin “saygın” bir okulun öğrencisi olduğu ve dolayısıyla yaptığı şeyin “parlak” geleceğini kirletebileceği argümanıyla ikna edilmeye çalışılır. Davanın adil bir yoldan çözülüp olayın tecavüz olarak kayıtlara geçmesi önlenmek istenir. Kathryn’in patronları ve tecavüzcülerin avukatları için en makul olan, davanın bir pazarlık süreciyle çözülmesidir. Nihayetinde dava sonuçlanır. Tecavüzcüler, tecavüz suçlularının alacakları kadar ceza alırlar ama suçları “tecavüz” değil “saldırı” olarak sicillerine geçer. Haklı olduğu bir davada yaşadıklarını anlatıp sesini duyuramayan Sarah, rahatsızlığını avukata sert bir dille anlatır. Sarah’nın bu kararlı tutumu, aslında kendisi de tatmin olmayan avukatla birlikte uzun ve zorlu bir mücadele sürecine girmelerini sağlar.

Sarah’nın haklı mücadelesinde karşısına çıkan en büyük problem, erkeklerin kadınlar üzerinden hak iddia edebilmesi durumudur. Bir kadının, etrafındaki erkeklerin ne düşüneceğini, hissedeceğini hesaba katmadan, korkusuzca eğlenebilmesinin ağır bir bedeli vardır bu hikâyede. Bu “rahatlık”, o gece barda yaptığı “davetkâr” bir dans, Sarah’yı erkeklerin üzerinde hak iddia edebileceği bir bedene dönüştürür. Dans ettiği adamın yanı sıra kendisini izleyen iki erkek daha onunla birlikte olmak ister. Ve bu üç erkeğin tecavüzü bardaki diğer erkeklerin teşviki ve tezahüratları ile gerçekleşir. Hatta olay boyunca tezahürat yapıp alkış tutan ve sonrasında kolundaki akrep dövmesiyle Sally tarafından teşhis edilecek olan Scorpion lakaplı bir adamın, olaydan günler sonra bile Sarah’ya sokak ortasında rastladığında korkunç bir şekilde sözlü tacizde bulunması, bu hak iddiasının ne kadar ısrarcı olduğunu bir kez daha kanıtlar. Bu olayın gerçekleşmesiyle birlikte Kathryn, tezahüratları yapan adamlara karşı suça teşvik etme üzerinden yeni bir dava açar. Eğer bu dava Sarah’nın lehine sonuçlanırsa, tecavüzcülerin sicillerine de “tecavüz” suçu işlenecektir.

Hikâyenin devamındaki dava sürecinde de adalet sisteminin cinsiyetçi hâlleriyle karşılaşmaya devam ederiz. Sarah’nın yaşadıklarını anlatması mahkeme tarafından gerçek bir tanıklık olarak kabul edilmez, çünkü “uygun olmayan” hayatı göz önüne alındığında belki de yaşadığı her şey o gece kendi rızasıyla yaşanmıştır. Bu yüzden avukat Kathryn, Sarah’nın o gece barda onunla beraber olan yakın arkadaşı Sally’yi tanıklık etmesi için ikna etmeye çalışır. Başına aynı şeylerin gelebileceği imasıyla tehdit edilen Sally, o gece olaya müdahale edememiş ve yaşananları görmezden gelmiştir. Belki de bu durumu telafi edebilmek adına Sally tanıklık teklifini kabul eder. Ancak Kathryn’in davaya hazırlık sürecinde Sally’yle konuşurken, olay gecesi iki kadın arasında geçen arkadaşça muhabbetin Sarah’yı jüri gözünde “davetkâr” gösterebileceğini fark etmesi, Sally’yi tanık olarak gösterememesine neden olur. Fakat bütün bu engellere rağmen, davayı kazanabilmek adına araştırmasına devam eden Kathryn, filmin başında 911’i arayarak Sarah için yardım talebinde bulunan ve tecavüzcülerden birinin yakın arkadaşı olan Ken Joyce isimli gençle iletişim kurmayı başarır. Başta arkadaşını kurtarabilmek adına olanları reddeden Ken, sonunda tanıklık yapmayı kabul eder. Dava Sarah lehine sonuçlanır ve olayın tecavüz olduğu hukuki olarak kanıtlanır. Dolayısıyla Sarah’nın haklılığı kamuoyu tarafından da “onaylanmış” olur.

Filmde, Sarah sadece dava sürecinde yaşadıklarıyla değil özel hayatındaki problemlerle ve toplumsal baskılarla da mücadele etmek durumundadır. Sarah, o gece olanlardan sonra kendisini eve bırakan avukat Kathryn’e, erkek arkadaşının evde olduğunu düşünerek yüzünün nasıl göründüğünü sorar. Bu öylesine sorulmuş bir soru değildir. Bu çekincesiyle, Sarah’nın “mağdur” olmasına rağmen, yaşadıkları kendi suçuymuşçasına bu durumdan utanıyor olmasını anlamak güç değildir. Birlikte yaşadığı, ona daha yakın olması gereken erkek arkadaşıyla aralarındaki iletişimsizlik nedeniyle yeni tanıştığı bir kadınla yakınlık kurması, filmin devamında kurulan kadın dayanışmasının gözlenebilen ilk jesti olarak değerlendirilebilir. Sonrasında erkek arkadaşının anlayışsız ve ilgisiz tavrı sonucu ayrılmalarına sebep olan tartışmada, adamın Sarah’ya olayı fazla uzattığını ve hala sevişmek istememesinin artık kendisini sıkmaya başladığını söylemesi kadının çekincesini haklılaştırır.

Film boyunca yaşam tarzları ve fikirleri uyuşmayan iki kadın arasındaki ilişkinin de aşama aşama ilerlediğini izliyoruz. Bu süreci Sarah’nın ilgilendiği ve belki de bilgisine güvenebildiği tek alan olan yıldız haritası ile takip edebiliyoruz. Toplumsal olarak kabul gören bir eğitim alamamış olması ve bu eğitimsizliğin getirdiği özgüven eksikliği dolayısıyla, konumlarını eşitleyebilmek adına, Sarah bildiği en iyi konu olan astrolojiden bahsetmek ister. Kathryn’e ilk bakışta önemsiz gelen astroloji, filmin son sahnelerinden birinde Katrhyn tarafından gündeme getirilir. Böylece Sarah’dan öğrendiği yıldız haritasına referans vermesi, Kathryn’in katı önyargılarının yavaş yavaş kırıldığının, zamanla Sarah ile empati kurabildiğinin ve aralarında güçlü bir dayanışma ilişkisinin kurulduğunun kanıtı haline gelir.

Sanık filminin büyük bir kısmında sanıklardan çok, tecavüze uğrayan bir kadının savunmasını izliyoruz. Mağduru olduğu bir olayı kendisi sanıkmışçasına kanıtlamaya çalışmak zorunda bırakılan Sarah, gerek o geceki davranışları ile gerekse yaşam tarzı ve geçmişinden dolayı mahkeme jürisi için güven verici olmayı uzun süre başaramıyor. Bu noktada, filmin genel olarak mahkeme salonunda geçmesinin bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Dava salonundaki jürinin toplumsal normlarla yönlendirilmeye çalışılması ve özellikle sanıkların avukatları tarafından, ahlakçı olarak yorumladığımız jestlerle ikna edilmeye çalışılması jüri ile birlikte seyirciyi de bir karar vermeye zorluyor. Kadının o gece alkol ve uyuşturucu kullanmış olması, “davetkâr” kıyafetler giymiş olması ve özellikle klişe bir biçimde “saf” ve “masum” çizilmemiş olması jüriyi, dolayısıyla seyirciyi ahlak tabularını gözden geçirmeye sevk ediyor. Bahsettiğimiz tüm bu ahlaki sınırlamaların dışında kalan bir kadının hak arama mücadelesine odaklanan film, Sarah’nın o gece yaşadıklarını çarpıcı bir biçimde anlattığı ve adaletin yerini bulduğu, unutulması zor bir finalle bitiyor.



[1] “Yurtta Tecavüz Skandalı!”, Vatan gazetesi, 16 Aralık 2012, haber.gazetevatan.com. 19 Aralık 2012 tarihinde erişilmiştir.

[2] Merve Tabur, Öykü Tümer, “ Medyada Cinsel Şiddet Temsilleri ve Kadın Odaklı Habercilik: Burçin Belge ile Söyleşi”, bü’de kadın gündemi, bahar 2011,
s. 71

[3] Burcu Tokat, İrem Az, “İmgelerin Bize Söylediği: Eğitim Projelerine Görsel Metinler Üzerinden Bakmak”, bü’de kadın gündemi, bahar 2010, s. 20

[4] Merve Tabur, Öykü Tümer, “Medyada Cinsel Şiddet Temsilleri ve Kadın Odaklı Habercilik: Burçin Belge ile Söyleşi”, bü’de kadın gündemi, bahar 2011, s. 71

[5] Sanık (The Accused), Yönetmen: Jonathan Kaplan (ABD, Kanada, Paramount Pictures, 1988), DVD.