Fosforlu Cevriye: Bir Özgürlük ve Sevda Simgesi[1]

Meltem Keniş

“Denizlerin kumuyum

Balıkların puluyum

Aç koynunu Cevriye

Ben de Allah kuluyum”[2]

1970’lerin başında Demokratik Devrim Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda Suat Derviş “Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi” olarak tanıtılır. Fakat Suat Derviş, kendisine dayatılan bu tanımı kabul etmez ve hemen ayağa kalkıp, “Hayır!” der, “Ben yazar Suat Derviş.”[3]

Cesaretiyle ünlü olan Suat Derviş Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin kızıdır ve yaşadığı dönemin az sayıdaki eğitimli kadınlarından biridir. Avrupa’ya muhabir olarak giden ve gazetede kadın sayfası düzenleyen ilk kadın gazetecidir. Bu meslekle İstanbul sokaklarındaki sefalete tanıklık etmeye sürüklenmiş olan yazar daha önce farkında olmadığı yaşam biçimlerini fark etmiş ve bu farkındalık onu siyasal olarak da “taraf olmaya” itmiştir. 1930’ların sonunda Derviş, üst tabakanın yaşamını, köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetlerini ve davetleri yazmayı reddetmiş; adaletsizliğe, nazizme ve yükselen faşizme karşı gazetelerde yazdığı yazılar nedeniyle, gerçek ismini kullanamaz hale gelmiştir.[4]

Toplumsal gerçekçi edebiyatın gelişip yerleşmesine öncülük eden isimlerden biri olarak ünlense de bir yazar olarak özgürlüğünü her şeyden daha değerli sayan Derviş’in, romanlarının hiçbir akımın/ideolojinin bir ürünü olarak değerlendirilemeyeceğini söylemek mümkündür. Yazarın 1920’lerde cinsiyete dayalı bir çerçevede ele aldığı “eşitlik” ve “özgürlük” gibi kavramlar daha sonra Marksist görüşlerin etkisiyle biçimlenir ve sınıfsal bir vurgu kazanır. 1930’ların sonlarına doğru Derviş, yapıtlarında toplumsal sınıfların farklılığını vurgulamaya ve bunun yarattığı sorunları ele almaya başlamıştır. Açık ve anlaşılır bir dil kullanan yazar, romanlarında toplumun değişik kesimlerini anlatır. Gözlem yeteneği kuvvetli olan Derviş, mekân tasvirleri ve karakter analizleri ile gerçekçiliği ön plana çıkarmıştır.[5]

1959 yılında sinemaya uyarlanan Fosforlu Cevriye kitabı “Karakolda Ayna Var”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Gözlerinden Bellidir Cevriyem” ve “Sende Kara Sevda Var” olmak üzere dört bölümden oluşmuştur.

“Karakolda Ayna Var”

Ana akım romanların aksine bu romandaki başkarakter Cevriye seks işçisidir ve sevdiği adam için sürgünden kaçan hatta onun için ölüme giden güçlü bir kadındır. Havadaki nem yüzünden ıslanan saçlarına polis fenerinin ışığı çarpınca saçları yine fosfor gibi parlamış, Cevriye’yi yine ele vermiştir. İlk kodese girme macerası eline tutuşturulan eroinler yüzünden olmuş, sonra da sürgüne yollanmıştır. Sürgünden kaçıp gelen Cevriye için yakayı tekrar ele vermesi demek tekrar sürgüne gitmek ve sevdiği adama kavuşamamak demektir. İşte tam da bu yüzden her daim misafir olduğu karakola gitmeye bu sefer korkar Cevriye. Durumunu karakolun başka bir daimi misafirine, “Top Melâhat”e, anlatır. Arkadaşının zor durumda olduğunu anlayan Melâhat ona destek olur, onunla dayanışır ve kendi için düşündüğü kaçış planını Cevriye’ye anlatır. Cevriye, karakoldan müdürlüğe götürüldükleri sırada, Melâhat sayesinde kaçar ve tekrar kodese girmekten kurtulur. Kaçış planını uygulamadan hemen önce, karakoldan çıkacakları sırada, hasta olan başka bir seks işçisi arkadaşlarının ölümü orada bulunan tüm “sürtükleri” derinden etkiler. Belki kendilerine de nasip olacak neticeyi görürler onda. Günün birinde bir karakol köşesinde, kaldırım kenarında, bir arsanın yabani otları arasında, bir hendeğin içinde tek başlarına bu dünyadan ayrılmak… Buna rağmen hepsi karakoldan çıkarken aynanın önünde bir an olsun durup yansımalarına bakmaktan, süslenmekten kendilerini alıkoyamazlar. Karakolda ayna vardır. Her karakolda bulunan bir şey değildir bu. Cevizden ince oymalı bir çerçeve ile süslü endam aynası muhtemelen 6-7 Eylül olaylarında evleri boşaltılmış Rum ailelerinden kalmıştır. “Kırık ayna parçalarında yüzlerini, vitrinlerde vücutlarını yarım yamalak gören bu kadınlar için karakolun bu aynası bütün kederlerini unutturan, bütün hiddetlerini yatıştıran bir şeydir.”[6]

“Kız Kolunda Damga Var”

“İstanbul’a ilk geldiği gece, karakolun aynasında kollarına baktığı zaman; bileklerinde bu kelepçe resimleri yoktu. Bunları sonradan yaptırmıştı… ‘Daha güzel bir dövme yapalım be kız!’ diyen ihtiyar dövmeciye ‘Güzel bir şey istemem… Kelepçe olsun!’ diye bağırmıştı. ‘Dostum kodeste… Anlıyor musun aftosum (sevgilim) kodeste!’ diye ilave etmişti. Fakat o kendisinin hiçbir şeyi değildi. Hiçbir şeyi olmamıştı. Ve bir daha onu görüp görmeyeceğini, bir daha onunla konuşup konuşmayacağını bilmiyordu. İsmini bile bilmiyordu.”[7]

Kitabın bu bölümünde sarhoş Cevriye’nin, kollarındaki kelepçe dövmesine bakmasıyla geçmişe dönülür ve bundan sonra sürekli “onunla” karşılaşmadan önceki ve karşılaştıktan sonraki hayatı anlatılır. Henüz iyileşmemiş bir halde hastaneden çıkartıldığı sıralarda Cevriye parasız kalmıştır ve yatacak yer bulamayınca soluğu en sevdiği iki şeyden biri olan denizde alır, bağlı kayıklardan birinin içine girip uykuya dalar. Tahmin edilebileceği üzere kayığın sahibi “o”dur. Cevriye’yi ateşler içinde yatar halde bulunca evine alır, bir hafta boyunca Cevriye’ye bakıp onu iyileştirir. Fakat bu adam gizemlidir; her gün eve gelirken yanında Cevriye’nin ne olduğunu anlamadığı bir şeyler taşır, eve çok sessiz bir şekilde gelir, odanın camlarını kalın perdelerle kapatır. Ama Fosforlu Cevriye’nin hayatı, uzak, yabancı ve meçhul insanların, hüviyetleri bilinmeyen kimselerin arasında geçtiği için bu adamın ismi bilinmeyen, hayatı tanınmayan, gizemli bir adam olmasının hiçbir önemi yoktur.

İyileşip bir hafta sonunda ayrılık vakti geldiğinde Cevriye “Buraya tekrar gelebilir miyim?” diye sorar. Adamın “Niçin? Ne gerek var?” yanıtı her ne kadar Cevriye’yi utandırsa da oraya tekrar gitmekten kendini alıkoyamaz. Aslında Cevriye erkeklere karşı ilgisiz bir kadın değildir, seks işçiliğini kimi zaman isteyerek yapar. Bu yönüyle Fosforlu, toplumun ahlak anlayışını sorgulatır okuyucuya. Bazen karayağız bir oğlan, bazen sarışın bir delikanlı, bazen kumral bir babayiğit hoşuna gider ve sırf hoşuna gittiği için, kendi gönlünü hoş etmek için sokulur ona; ama bu alaka hiçbir zaman hoşlanış ve hazzediş seviyesinden yukarı çıkmamıştır. Fakat bu adama duyduğu hasret bir nevi memleket hasretidir. Cevriye için bir ihtiyaçtır artık onu görmek. Hayatında birçok insan tanımış ve birçok insanı bir daha görmemek üzere kaybetmiştir Cevriye. O insanlarla birer sokak köşesinde karşılaşır, uzun veya kısa bir münasebetleri olur ve yine bir köşebaşında ayrılırlar. Kalabalıktan gelirler ve kalabalığa giderler. Cevriye bunların içinden hiçbirini, şu yabancıyı görmek istediği gibi bir daha görmek istememiştir. Ve hiçbiri için bu gizemli adam için duyduğu “Göremeyecek miyim acaba?” korkusunu duymamıştır. Ne yazık ki Cevriye hapse girip çıktıktan sonra onu tekrar bulamaz çünkü şimdi de o hapse girmiştir. Kolundaki dövmeler onun cezasını paylaşmak kadar tatmin edici olmasa bile azabını hafifletir Cevriye’nin. Sarhoş masasından kalkan Cevriye bağırmaya başlar: “Kollarımda değil, gönlümde damga var!”

“Gözlerinden Bellidir Cevriyem”

Fosforlu Cevriye toplumun ahlak anlayışının yanısıra evlilik kurumunu da sorgulatır okuyucuya. Kendisi evlenmeyi hiç düşünmez, bunu çok sıkıcı bulur:

“Birden bunun çok can sıkıcı bir şey olduğunu düşündü… Hep aynı erkekle… ’Halbuki kocaların içinde ne sakiler, ne gebeşler, ne huysuzlar, ne andavallar vardır.’ diye düşünüyor, ‘Zavallı nikâhlı karılar!’ diye içinden onlara acıyordu. Kocaları moruk, suratsız, mendebur, kakavan da olsa hayatlarını onlarla geçiriyorlardı. Her akşam böyle bir sofrada aynı kaknem herifle burun buruna yemek yiyorlardı. Cevriye içinden ‘Ben olsam iflahım kesilir bir günde, patlarım vallahi.. Evlilik hayatı kodese girmek gibi bir şey!’ diye düşünüyordu.”[8]

“Onun” bir daha evine gelmemesi hakkında Cevriye’ye yaptığı sıkı tembihler hiçbir işe yaramaz. Cevriye oraya gitmeye devam eder. Her defasında ona biraz daha aç ve biraz daha bağlı olarak döner. “Bu aşk mı idi?” diye düşünür. Kendini ağzına içki koymadığı zamanlarda bile daima sarhoş hisseder. Kuvvetli ve tatlı bir sarhoşluk… Hep coşmak, ölesiye coşmak ister, ondan uzak olduğu zamanlarda hayatı garip bir coşkunluk içinde geçirir. Aslında romanda Cevriye’nin aşık olduğu karakter, “o”, tıpkı Suat Derviş’in babası, İsmail Derviş gibi ateisttir. Cevriye, her ne kadar kendisi “Töbe töbe!” dese de, gün geçtikçe kalbinde Allah’a ayırdığı yerin onun tarafından işgal edilmeye başlandığını hisseder. “Onun” elini öptüğü an Cevriye’nin içinde ibadete benzer bir duygu belirir.

Suat Derviş çoğu romanında annesi ve babası tarafından terk edilmiş ya da Fosforlu Cevriye’de olduğu gibi onların erken ölümlerini yaşamış karakterler kullanmıştır. Fosforlu, “onunla” konuşmadan önce bir annesi olabileceğini bile hiç düşünmemiştir. Anne sahibi olmak! Hayatta böyle bir şeyin kendisi için bir kere var olmuş bulunmasını bile zihni kabul etmez. Ne zaman doğuşunu düşünse; “Gözünü sevdiğimin Allah’ı beni herhalde mantar gibi yerden bitirdi. Yahut yağmur gibi gökten düşürdü!” der ve omuzlarını silker. Anne… Bu ona o kadar uzak gelen bir kavramdır ki insanların annesiz dünyaya gelemeyeceklerini pek iyi bildiği halde kendisinin bir anne sahibi olmuş bulunmasına ihtimal veremez. Bir kadın, acaba hakikaten kendisini karnında taşımış, onu kanı ile beslemiş ve ona hayat vermek için ıstırap çekmiş midir, diye düşünerek, her ne kadar Arap Cemile, Sünbül Dudu, Top Melâhat gibi derdini paylaştığı, destek gördüğü kadın arkadaşları olsa da, annesiyle kadın muhabbeti yapamamanın özlemini duyar. Belki de Cevriye “onu”, sevemediği annesinin, hayali kalbinde ölmemiş olan babasının, dünyaya gelmemiş kardeşlerinin, hiçbir zaman “genç kız” olmadığı için karşısına çıkmamış bulunan nişanlısının, kendisine hiç de kısmet olmayacak kocasının yerine, hepsi için ve hepsi kadar sevmiştir.

İdam mahkûmu olduğunu öğrendiği adamın, “onun”, yanına gitmesine çok az kalmışken üstüne atılan eroin işi her şeyi mahveder. Onu büsbütün kaybetmesine, bir daha görememesine neden olur. Bir akşam köşebaşında beklerken “o namussuz”, eline eroin paketlerini sıkıştırıp “Aman sen şunları tut. Ben senden sonra alırım.” der. Cevriye daha ne olduğunu anlamadan, eline verilen küçük paketin ne olduğunu kestiremeden, birkaç polisin etrafını çevirdiğini görür. Sokakta yaşamamın en önemli kuralı ise bir olaya şahit olduğunu bile kimseye söylememektir. Söyledin mi “alimallah insanın imanını gevretirler.” Herkes bilir Cevriye’nin sır küpü olduğunu. Ama o bunu marifet olsun diye yapmaz, yaratılışı böyledir. Eroin işinde de emniyette sorulan soruların hepsine bilmiyorum yanıtını verir. “Buradan bir an evvel kurtulmak için can atarken susmak…” Kimse Cevriye’nin içinde bulunduğu hisleri anlayamaz. Söylemek istediği hâlde o adamın ismini söylemez. Buna belki az da olsa bir korku mâni olur.

Fosforlu Cevriye her ne kadar “namussuz” bir kadın olsa da bu algının toplum tarafından yapılanmış olduğunu kavratır okuyucuya. Hapishanedeki dördüncü haftasında Şefika ismindeki bir kadınla arkadaş olur. Herkes ona Edalı Şefika der. Hâlbuki bu nazlı kadın bir katildir. Sevdiği erkeği öldürmüştür.

“’- Sevdiğin cana nasıl kıydın?

– Beni aldatıyordu.

– Suçu seni aldatmak mıydı?

– Evet Cevriye. Namusumu mahvetmişti.’ demişti.

‘Namus! […] Acaba Allah beni neden böyle namussuz yaratmış? Halbuki ben iyi bir kızım.’ diye düşünüyordu. O hâlde namussuz insanların da iyi olmasına imkân varsa neden Edalı Şefika bir adamı namusunu mahvettiği için öldürüyordu?”[9]

Cevriye hayatı sever; hayat ummaktır, hayat her şeydir. Yaşarsa onu tekrar bulabileceğine, tekrar görebileceğine, ona tekrar kavuşabileceğine inanır. Top Melâhat sayesinde “aynasızlardan”[10] kurtulunca hemen o eve gelir. İdam mahkûmunun arkadaşı Kerim ile karşılaşır. Uzun uzun konuşurlar. Kerim Cevriye’ye onun başka bir suçtan yakalandığını söyleyince Cevriye bir şeyler yapıp onu kurtarmak için Kerim’e yalvarır. Çünkü kurtarmazlarsa sevdiği adamın asıl suçunun anlaşılacağından ve onu idam edeceklerinden korkar.

“Sende Kara Sevda Var”

Bileğine kelepçe resimlerini onlara baktıkça sevdiğinin kelepçeli olduğunu hatırlamak ve azap çekmek için yaptırır Fosforlu. Bu kelepçeleri bileğinde taşıdıkça Cevriye “onun” cezasını ve mahpusluğunu paylaşıyormuş gibi hisseder.

Ne içki, ne sefalet, ne eğlence, hiçbir şey Cevriye’ye onun vaziyetini bir dakika bile unutturamaz. Gitgide bütün düşüncesi bir tek noktada, onun içinde bulunduğu tehlike üzerinde yoğunlaşır. “Onu çok mu seviyorsun?” diye sorar Kerim. O an Cevriye’nin hayatının en mesut ânı olur. Onu sevdiğini şimdiye kadar hiç kimseye, adamın başına iş açmamak için, söylememiş olsa da söylemek ihtiyacı her zaman dudaklarını yakmış, bu sevgiyi her zaman, herkese, meydanlara bağırmak istemiştir. Bu aşk onun gururudur. Onu sevmekle büyüdüğünü, şimdiye kadar erişemediği bir mertebeye eriştiğini düşünür Cevriye. Yaşlarla dolu gözlerini ona kaldırıp “Geberesiye!” der. “Onu geberesiye seviyorum.” Sonra büyük bir yükü omuzlarından fırlatıp atmış gibi geniş bir nefes alır.

Kerim güvenlik açısından mahkûmun bazı eşyalarını denize atmaları gerektiğini söyler ve Cevriye’den yardım ister. Fakat eşyaların gizlice, kimsenin dikkatini çekmeden, yok edilmesi gerekmektedir. Bunun için gece geç vakitte Kerim’le sandalda buluşmayı ve Kız Kulesi’nin önünde, Marmara’nın en derin olduğu yerde, eşyaları atmayı planlarlar. Fakat işler istedikleri gibi gitmez. Cevriye’nin karşılaştığı bekçi, o saatte bir kadının, elinde eşyalarla telaşlı bir hâlde ilerlemesi üzerine şüphelenir. Arkasından “Dur!” diye bağırır. Cevriye durmadan sandala koşar ve Kerim’in henüz gelmediğini fark eder. Onlarca bekçinin peşinden koştuğunu anlar ve başka çare bulamayan Cevriye sandala binip kürek çekmeye başlar. Biraz açıldıktan sonra üstüne fener tutulunca Cevriye panik olur ve eşyaları bulunduğu yerden denize atmaya karar verir. Onları atacağı sırada dengesini kaybeder. Aslında balık gibi yüzmeyi bilir ama kafasını sandala çarptığı için bayılmıştır. “Şu göklere perçinlemek istediğim imanına tükürdüğüm yıldızı yoksa kayıyor mu?”[11] diye soramaz bile. Halbuki herhalde o yıldız kayıp sulara düşmüştür. Çünkü Cevriye’nin denize gömüldüğü yerde su, üstüne bir yıldız düşüp de parçalanmış gibi yakamozdan pırıl pırıl pırıldar:

“Denizin üstünde motor gürültüleri… Canavar düdüklerinin sesi ve insan haykırışları birbirine karışırken denize demir atmış bir takanın üstünde tek başına oturan, bir gemici tepelerin ardından birdenbire yükselmiş olan kıpkırmızı aya bakıyor, cura çalıyor ve bir zamanlar dilden dile dolaşmış olan bir türkü okuyordu. Bu türkü karakoldaki aynalarda kendini seyreden, kollarında damga olan, gözlerinden kara sevdası okunan fosforlu bir güzeli anlatıyordu. Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi sular üstünde fosforlu bir iz bırakarak kaybolmuş Fosforlu Cevriye’yi…”[12]



[1] Bu ödev, Güz 2012 döneminde Hülya Bulut tarafından açılan TK221 (Turkish For Native Speakers 1) dersi için hazırlanmıştır.

[2] Suat Derviş, Fosforlu Cevriye, (İstanbul: may Yayınları, 1968), s. 302.

[3] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, (İstanbul: Metis Yayınları, 2003), s. 205.

[4] Çimen Günay, “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”, 2001, s. 6, http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001683.pdf, 19 Aralık 2012 tarihinde erişilmiştir.

[5] A.g.e., s. 9.

[6] Suat Derviş, Fosforlu Cevriye, İstanbul: may Yayınları, 1968, s. 43.

[7] A.g.e., s. 56.

[8] A.g.e., s. 96.

[9] A.g.e., s. 233.

[10] İşlediği bir suçtan dolayı vatandaşa kanunlar çerçevesinde ve görevi dahilinde işlem yaptığı halde, kendisi veya meslektaşı aynı suçu işlediği zaman işlem yapmaması ve görmezden gelmesi nedeniyle polis için kullanılan argo bir tabir. (Aynası olmadığı için kendini göremeyen anlamında)

[11] Cevriye bir insan öldüğünde onun için bir yıldız kaydığına inanır.

[12] Suat Derviş, Fosforlu Cevriye, (İstanbul: may Yayınları, 1968), s. 301.