Feminist Perspektifle Alan Araştırması Yapmak: Sunum Notları

Der.: Ayşe Damla Pinçe

Beril Sarıaltun

Gülbeyaz Sert

Aşağıdaki yazıda, 2012 Yaz Okulu döneminde Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde (BÜFK), BÜFK ve Kadın Araştırmaları Kulübü’nün (BÜKAK) eski mezunlarından E. Şirin Özgün’ün yapmış olduğu “Feminist Perspektifle Alan Araştırması Yapmak” başlıklı aktarımın notları yer almaktadır. Şirin Özgün Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını etnomüzikoloji alanında tamamlamıştır. Yüksek Lisans Tezi Anadolu’da Tefçi Kadınlar Geleneği üzerine, doktora tezi ise “Soundscape” çalışmaları ve İstanbul’daki politik eylemlerin sesleri üzerinedir. Halen soundscape araştırmaları, etnomüzikoloji’de kuramlar, popüler müzik ve toplumsal cinsiyet, müzik ve politika gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır.

Geçtiğimiz senelerde BÜKAK’ta 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri öncesinde o dönem kulüpte çalışan kadınlarla beraber yaptığımız birçok kadın çalışması var, “Anneanneler” çalışması da bunlardan biridir. Bu çalışmanın sonunda 2006’da El Kızı isimli gösteriyi sergilemiştik. Bu çalışmadan bir süre önce ben de “Tefçiler” çalışmasını yapmış, biraz daha bu alanın içine girmiş ve bu tarz işlerin nasıl yürütüleceğini görmüştüm. Biz “Anneanneler” çalışmalarına başladığımızda anneannelerimizle, yaşlı teyzelerle hayatları üzerine konuşalım diye düşündük. Kendilerinden bize yaşam öykülerini anlatmalarını isteyelim dedik ve anlattılar da. Bu süreçte gelen tepkilerden şunu gördük: Birincisi, başkalarıyla bu tarz konuşmaların nasıl yapılacağını bilmiyoruz, ki bu durumdan kaynaklanan sıkıntılarla çok fazla karşılaşıyorduk. İkincisi, aslında ne öğrenmek istediğimizi tam olarak bilmediğimiz için, çerçevesi çok geniş, ilişki kurma biçimlerinin de çok muğlak olduğu bir söyleşi ortaya çıkıyordu. İşte tüm bu sebeplerden dolayı alan araştırmasının ne olduğu, nasıl ve hangi yöntemlerle yapılması gerektiği ve feminist bir alan araştırmasının nasıl yürütülebileceğini araştırmaya başladık. Bu aktarımda hem “Anneanneler” çalışmasından hem de Anadolu’da Tefçi Kadınlar isimli yüksek lisans tezim için yaptığım araştırmadan örneklerle beraber bu konuları açıklamaya çalışacağım. Ancak öncelikle “Tefçiler” çalışmasından bahsetmem gerekiyor.

“Tefçiler” Çalışması

Yüksek Lisans tezim için yaptığım çalışma Konya ve çevresindeki tefçi kadınlar geleneği üzerine. Tefçi kadınlarla ilgili araştırma yapma fikri biraz mitolojik okumaların biraz da bu konuya değinen az sayıdaki antropolojik/etnomüzikolojik çalışmaların yarattığı heyecanla oluştu. Türkiye’de Fethiye yakınlarında yapılmış, tefçi kadınlardan “delbekçi kadınlar” ismiyle bahseden bir çalışmaya rastlamıştım. Sadece tef çalan kadınlara odaklanan, Veronica Doubleday’in Afganistan’da yaptığı bir çalışma vardı. Laurence Picken’ın “Folk Musical Instruments of Turkey” isimli kitabında tefin hangi yörelerde kimler tarafından çalındığını anlatan bölümde bu enstrümanı yaygın olarak kadınların çaldığı vurgulanıyordu. Çeşitli mitolojik hikâyelerde de tef çalan kadınlara referansların olduğunu gördüm. Mesela tef, Tanrıça Kibele’nin simgesi olmuştur bir dönem; teften Kibele tapımında kendilerini çılgınca ifade eden kadınların enstrümanı olarak bahsedilir. Mezopotamya’da Kibele’den de önceki dönemlerden kalma, ellerinde tef tutan küçük kadın figürleri bulunmuştur. Bu konunun üzerine gidilebileceğini düşünerek araştırmaya başladım. Ayrıca tefçilerin birçok şehirde olduğunu önceden biliyordum.

O yıl (2006) Kurban Bayramı’nı bir aile ziyareti nedeniyle Akşehir’de geçirdim. Akşehir’de de tefçi kadınların bulunduğunu duymuştum ve oraya gittiğimde en azından bir ön çalışma yapabilirim düşüncesi vardı aklımda. Akşehir’de kaldığım süre boyunca hem çevredeki-ailedeki yaşlı kadınlarla görüşmeler yaptım hem de ulaşabildiğim tefçi kadınlarla tanışıp konuştum. Aslında bu benim beklemediğim kadar dolu dolu bir giriş oldu alana. Şimdi alanda nasıl hareket ettiğimi anlatırken aslında neleri- sezgisel de olsa- doğru neleri yanlış yaptığımı, nelerin tartışılabileceğini de aktarmak istiyorum.

Akşehir’e gidince etrafta soruşturmaya başladık, tef çalan birileri var mı diye. Bir yandan da eşimin ailesi oranın köklü ailelerinden olduğu için bir şey araştırırken yardım eden çok oluyordu. Bu araştırmalarda iki kadından bahsediliyordu. Birine telefonla ulaştık fakat çok yoğun olduğu için beni kabul etmedi. Diğer kadının evini öğrendik ve gidip kapısını çaldık. Sırtımda çantam, kameram ve diğer malzemelerimle tipik bir alan araştırmacısı olarak dolaşıyordum- tuhaf bir görüntü olduğunun farkındayım. Eşim tanınan bir ailenin oğlu olduğu için içeri buyur edilmemiz zor olmadı. Ben amacımı ve niyetimi olabildiğince net bir şekilde anlatıp kadının hayat hikâyesini dinlemek istediğimi söyledim. Aslında daha sonrasında hazırlık yapıp asıl görüşmeyi o şekilde yapmak için bir ön tanışma gerekir fakat o kadar kısıtlı bir zamanda ve ilk defa alanda bulunmanın verdiği telaşla alelacele başladım görüşmelere. O tefçi kadınla yaptığım görüşme benim için gerçek bir dönüm noktası ve çok önemli bir deneyimdir. Biz görüşme yapmak için ayrı bir odaya çekildik ve ben kayıt yapmak istediğimi söyledim. Görüntü alabileceğimi ama kayıtların başka bir yerde kullanılmasını istemediğini söyledi. “Tamam, hiçbir yerde kullanmayacağım, sadece kendim için kullanacağım.” dedim ve gerçekten onu hiç bir yerde kullanmadım. Tef çalmayı annesinden öğrenmiş. Çaldığı parçaların kaydını aldım ama kendisi artık tef çalmıyormuş; darbuka çalıyormuş. Hatta org çalmak istiyormuş ama oğlu “Tamam, tefe, darbukaya izin verdik ama org çalamazsın, o kadar da değil!” diyerek izin vermiyormuş. Kadınların müziğinin “müzik olmayan” bir etkinlik olarak algılandığı fikri ilk o görüşmede karşıma çıktı diyebilirim. Müzik icrasının aslında bu durumda org çalmakla başladığı kabul ediliyor. Tef ya da darbuka çalarken henüz müzik alanına yani aslında sanat alanına geçilmemiş oluyor. Müzik alanına geçildiğinde ise “namus” tehlikeye giriyor çünkü icra olanakları artıyor. Tam da bu noktada erkek iktidarı olaya müdahale ediyor. Bu konudan çeşitli çıkarımlar yapılabilir. Kadın da diyor ki: “Ben namusumla paramı kazanıyorum. Gidip erkeklerin karşısında saçımı falan açmıyorum. Sadece kadın ortamlarında çalıyorum.” Daha sonra uzun uzun üzerine düşündüğüm bir konu oldu bu.

O sene Kurban Bayramı bittikten sonra Konya’ya geçtim. Konya’da, Beyşehir taraflarında da tef çalan kadınların olduğunu duymuştum. Babamın doktor bir arkadaşı bana misafirhaneden bir yer ayarladı. Sonrasında da beni yönlendirecek olan bir hemşire hanımla tanıştırdı. Onun tanıdıkları varmış, bana eşlik etme sözü verdi. Bunları şunun için anlatıyorum: Alanda her zaman size kaynaklık edecek insanların olması gerekiyor çünkü kendi başınıza bu işi yapmanız bazen mümkün olmuyor. Mesela Akşehir’deki referansım eşim ve ailesiydi. Onun nişanlısı olmam insanlar için önemli olabiliyordu. Bunlar toplumsal olarak anlamlı ilişkiler ve o ilişkiler olmadan insanlar araştırmacıyı kolay kolay bir yerlere kabul etmiyorlar. Konya’da da tanınmış bir doktorun yakını olmak işleri kolaylaştırdı diyebilirim.

Bana eşlik eden hemşireyle birlikte Konya’nın Beykonak köyüne gittik. Ş. Teyze isimli bir kadının evine misafir olduk. Ş. Teyze’ye yaptığım çalışmayı anlattım. Kadının evinde tefi yokmuş. Ben de her ihtimale karşı elimde tefle dolaşıyordum fakat Ş. Teyze benim tefimi beğenmedi. Aldı, “Bu tınlamıyor ya” dedi. Çocukluğundan beri tef çaldığı için kulağı çok iyiydi. Bunun üzerine gidip komşudan başka bir tef getirdiler. Daha sonra hikâyesini bana uzun uzun anlattı. O görüşmede yaptığım kamera kaydı görsel malzeme anlamında da çok önemli oldu. Bir konferansta bu çalışmamı sundum daha sonra ve bu kayıtlardan elde ettiğim fotoğrafları gösterdim. Afganistan’daki tefçi kadınlar üzerine yazılmış olan bir yazıdan bahsetmiştim. İşte o yazının yazarı konferansta bu fotoğraflardan birinin çok önemli olduğunu belirtti. Fotoğraftaki tefin üstünde çeşitli simgeler, renkli renkli boyanmış resimler vardı. O yazar bunların evrensel, kadınlarla ve yaşamla ilgili semboller olduğunu anlatmaya başladı. Bu simgelere ben de aşinaydım ama böyle evrensel bir çıkarım yapılabileceğini açıkçası düşünmemiştim. O görüşme benim için bu anlamda da çok faydalı oldu. Görüşme derken aslında kuru kuru bir söyleşiden bahsetmiyorum; uzun zamana yayılan, sohbet, yemek ve gündelik işlerin de dahil olduğu bir süreçti bu. Ondan sonra köyde dolaşmaya başladık. Akşamüstü evlerine dönen bir inek sürüsünün içinde ezilme tehlikesi atlatarak başka bir eve daha misafir olduk. Bir yere gittiğinizde oranın nezaket kuralları çerçevesinde kendi düzeninizi ve programınızı esnetmeniz gerekiyor: Gidecek uzun bir yolunuz, yetişeceğiniz bir akşam yemeği olabilir ama sadece “ben görüşme yapmaya geldim, görüşmemi yaparım giderim” diyemezsiniz.

Ertesi gündü sanırım, Konya’nın başka bir ilçesi olan Ilgın’a gittik. Ilgın’da başka bir tefçi teyzeyle tanıştık. Görüşme yaptığım kadınların tefle ilişkileri de farklı tabii. Mesela Ş. Teyze emeğinin karşılığını hiçbir zaman tam olarak alamadığını düşünüyordu. “Yani iki üç kuruş atıyorlar önüme. Yüzümüze bile bakmıyorlar. Dışarıdan müzisyen getirip çalgıcı getirip onlara paralar döküyorlar ama.” diyordu. Ilgın’daki teyze de daha çok zevk için bu işi yapıyordu. İnsanlara toplumsal olarak da bir konum kazandıran ve aynı zamanda toplum içindeki konumlarını anlamamıza yarayan pratikler bunlar. O teyzeyle epey konuştuk. O da Beykonaklı aslında, o köyden Ilgın’a göçmüş. Bu görüşmeler boyunca kadınların hayatına, geleneğine dair bir şeyler öğrenmenin yanında kültürel olarak da oradaki insanların nasıl yaşadığını, neye inandıklarını öğreniyorsunuz. Bir yandan bana rehberlik eden hemşire ablanın yanımda olması ortamı rahatlatıyordu. Belki biz yalnız olsak teyze anlattıklarını hiç anlatmayacaktı. Bana anlatırken aslında ona da anlatıyordu.

Bu konuşmada birden duygu yoğunluğunun arttığı bir ortam oldu. Meseleyi tam hatırlamıyorum ama ölümlerden bahsederken herhalde çünkü ağıt yakmak için de kadınlar çağrılıyormuş. Bir an Teyze kendini tutamadı ağlamaya başladı. Ben de tam olarak ne yapacağımı bilemez bir hâlde kamerayı kapattım. Kitaplarda ne yazar bilmiyorum ama böyle insani durumlarda karşınızda ağlayan bir kişi varken, “O benim kaynak kişim. Ben onu dinleyeceğim. Mesafeli olmalıyım.” deyip orada öylece oturamazsınız. Konuşmamız bittiğinde gidip mutfaktan çay getirdim. Teyzelerle birlikteyken evin kızı gibi davranmak her iki tarafı da rahatlatıyor ve bir sıcaklık yaratıyor diyebilirim. Normalde ben öyle geleneksel ortamda yetişmiş bir kadın değilim. O zamana kadar ne akraba ne de komşu ziyaretlerini bilirdim. O dönem benim için de bir yandan başka bir aileye girme, bütün teyzelerle, anneannelerle, yengelerle tanışma ve onların da hayat hikâyelerini dinleme süreciydi. Tanımadığım teyzelerle duygu bağı kurmak ve onların hayat hikayelerinin benimkinden nasıl farklı olduğunu görmek de buna eklendi. O kadınlarla bir duygudaşlık kurmaya çalışmak insanı değiştiriyor. O süreçte ben de kendi hayatıma biraz daha farklı bakmaya başladım. Alan araştırmasından döndükten, özellikle tezimi yazmayı bitirdikten sonra eski ben değildim diyebilirim. Buna benzer anlatıları başka araştırmacılardan da duydum daha sonra: Kadınlarla, kadınlara dair çalışma yapmak araştırmacının kendi kimliğine dair de bir sorgulama ve öğrenme sürecine girmesine neden olabiliyor.

Alanda kadın olmaya dair diğer bir konu da korku ve olası tehlikeler sorunu. Konya’dayken Beyşehir’de tefçi bir kadının yaşadığını duymuştum. Bana rehberlik eden hemşire ablanın programı uygun olmadığı için oraya kendim gitmeye karar verdim. Gidip muhtarı bulurum, insanlara oranın kahvehanesini sorarım, sora sora tefçi teyzeyi bulurum diye planlıyordum. Bunu anneme, babama, nişanlıma telefonda söyleyecek oldum. “Hayır, gidemezsin. Senin tek başına Beyşehirler’de ne işin var? Tanımadığın etmediğin yerlere gideceksin, başına işler gelecek.” dediler. Önce direndim, ikna etmeye çalıştım ama korku içime geldi yerleşti ve gitmekten vazgeçtim. O dönem biraz daha gençtim ve daha önemlisi tek başıma alandaki ilk tecrübemdi. Alan araştırması yaparken tedbirli olmak ve kendini korumak önemli fakat korkunun araştırmaya engel olmasına da izin vermemek gerekiyor. Şimdi olsa Beyşehir’e ne yapar eder giderdim. Daha önemlisi alana yalnız başıma değil de birlikte hareket edebileceğim kadın arkadaşlarımla gitmeye çalışırdım.

Alan Araştırması

Bir yandan bu yaptığım araştırmalara benzer başka çalışmaları BÜFK’te ve BÜKAK’ta da yapmaya çalışıyorduk. Mesela benim araştırmalarım bittikten sonra, alanda çektiğim bazı görüntüler BÜFK’ün dans müzik gösterisinde kullanıldı. Ayrıca ben bu kulüplerde çalışma yaparken antropoloji ve feminizm ilişkisine, alandaki feminist duruşlar ve kimlikler üzerine düşünen başka arkadaşlarım da vardı. Oturup konuştuk ve bunun sonucu olarak ortaya “Anneanneler” çalışması çıktı. Çalışmanın içinde olan bütün kadınlar gidip anneannelerine yaşam öykülerini anlattırdılar ve oradan gelen kayıtlar sayesinde alan araştırması tekniklerinin önceden bilinmesi gerektiğini anlamış olduk. Görüntüleri sahneye koymaya çalıştığımız zaman birçok sorunla karşılaştık. Örneğin; görüşmeyi yapan arkadaşların görüşme esnasında anneannelerinin söyledikleriyle heyecanlanıp gülmeleri ya da heyecanla kadınların sözünü kesmeleri nedeniyle kayıtları kullanırken çok zorlandık. İyi niyetli olmakla birlikte, bu işin nasıl yapılacağını bilerek ve o kuralları içselleştirerek bu işe yaklaşırsak daha iyi sonuçlar alabileceğimizi böylece anlamış olduk.

Alan araştırmasının nasıl yapılacağından bahsetmeye öncelikle alanı tanımlayarak başlayabiliriz. Kapsamı sürekli tartışılsa da “alan”; mekân, yani coğrafi bölge, spesifik bir müzik türü ya da genel olarak hakkında çalışma yapılacak herhangi bir konu olarak tanımlanabilir. Bu araştırmalarda, araştırmacının bakış açısı, her zaman araştırmanın sonucundaki ürünü etkiler. Yani alan araştırmaları mutlaka öznel bir özellik taşır. Dolayısıyla aynı alan üzerinde çalışan farklı araştırmacılar farklı sonuçlar elde ederler.

Alan araştırması ayrıca bir planlama işi olarak tanımlanabilir. Araştırma yapılan konuya yönelik sorular ve araştırmanın kapsamının belirlenmesi önemlidir. Üzerinde araştırma yapılacak olan konunun çok geniş olmaması, araştırma sorunuzun görece dar kapsamlı olması araştırma sürecini daha istikrarlı geçirmenizi sağlayabilir. Yine de öncelikli olan araştırmaya yön verecek bir başlangıç sorusunu formüle etmektir. Bu soru üç farklı şekilde oluşturulabilir. Birincisi; seçilen alanın tanımlanması hedefiyle oluşturulan sorulardır. “Azeri müziğinde kullanılan makam sisteminin temel özellikleri nelerdir?”, “Dini inançların Ermeni müziği üzerindeki etkileri nelerdir?”, “Türkiye’de 60’lı 70’li yıllar arasında popüler müzik alanında hangi tür şarkılar görülür?”, “Karadeniz müziğinde ne tür enstrümanlar kullanılır?” soruları buna örnek olarak verilebilir. İkincisi; değişkenler arasındaki nedensellik ilişkisinin test edildiği soru cümleleridir. Örnek vermek gerekirse; “Belli bir bölgedeki şarkıların çoğunun kadın ağızlı olması bölgedeki göç olgusuyla ilişkilendirilebilir mi?”, “Zeybek dansı neden erkek kültürüyle özdeşleştirilen bir türdür?” veya “Çingene müziği ile ilgili yazılı belgelerin azlığı Çingenelerin toplumsal statüsü bağlamında araştırılabilir mi?” Üçüncüsü; belli olayların sonuçlarını ya da etkilerini araştırmak üzere sorulan sorulardır. Örneğin; “Üsküp’teki çatışma ortamının müzik alanındaki etkileri nelerdir?” gibi sorular sorulabilir. Bu soruları sorarken önemli olan, anlaşılır ve bizi gerçekten yönlendirebilecek cümleler kurmaktır.

Araştırma konusuna karar verdikten sonra kiminle görüşme yapılacağını tespit etmek, hedefleri belirlemek, arka plan çalışması yapmak, son olarak da bütçe ve ihtiyaçları çıkarmak gerekir. Bunları biraz açmamız gerekirse; arka plan çalışmasının kapsamında araştırma yapılan konu hakkında şimdiye kadar yapılmış olan akademik çalışmaları okumak, gazete ve dergi taramaları yapmak, görsel ve işitsel çalışmaları araştırmak, kaynak kişilere ulaşmak ve ön görüşmeler yapmaktan bahsedebiliriz. Hedefleri belirlerken o araştırmayı yaparak ne elde edeceğinizi bilmek gerekir. Araştırma sonunda bir makale yazacak veya bir gösteri sahneleyecek olmamız araştırmanın niteliğini etkileyecek farklılıklar doğurur. Bütçeden bahsedecek olursak; araştırma sırasında yapılacak bütün harcamaların önceden listelenmesi gerekir. Alana gittiğinizde bulamayacağınız teknik aletlerin yanınızda taşınması, bulunabilecek aletlerin önceden bütçede hesaplanması ve teknik olarak ulaşılabilir olması gerekli. Araştırma planının son aşamasında, alan çalışması süresince yapılacak röportajların, takip edilecek aktivitelerin programının hazırlanmış olması gerekir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi benim araştırmamda böyle olmadı. Ben alana giderken temel birtakım arka plan araştırmaları yapmıştım. Teknik altyapıyla ilgili çok fazla bir sorunum yoktu. Gideceğim yerlerde bana rehberlik edecek bağlantılarım mevcuttu fakat alanda kimlerle görüşüleceği, hangi gün hangi işin peşinden gidileceği konusunda bir planım yoktu. Geniş bir zaman aralığında çalışırken böyle bir hazırlığa gerek de duyulmayabilir. Bir süre alanda yaşar ve bu planları gündelik olarak tamamlayabilirsiniz. Fakat benimki gibi kısıtlı bir zamanda bu planı yapmadığınızda her şeyi şansa bırakmış oluyorsunuz.

Diğer yandan araştırma sırasında ara değerlendirmeler yapmak önemlidir. Alan çalışması için belirlediğiniz süreç içinde hafta hafta hangi aşamalardan geçildiği, hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ve çalışmanın içeriği sorgulanabilir. Arada mutlaka o güne kadar yapılanların kontrol edilip nelerin eksik olduğu belirlenmeli ve eksikliklere dair çözümler bulunmalıdır. Özellikle alan çalışmanızın içinde yer almayan insanlarla da tartışmak önemlidir çünkü insan, bir konunun içine gömüldüğünde o konuyla ilgili sorunları göremeyebiliyor. Bu gibi durumları da araştırma grubundan olmayan insanlarla yapacağınız değerlendirmelerle fark edebilirsiniz.

Alan araştırması sırasında en önemlisi az zamanda önemli ve yeterli miktarda veri toplayabilmektir çünkü çalışma zamanı her zaman kısıtlıdır. Ayrıca yöntemlerin uygun ve uygulanabilir olması da önemli. Bu yöntemlerin en çok kullanılanlarından bir tanesi “katılarak gözlem” yapmaktır. Alan çalışması sırasında üzerinde çalışılan toplumun bir üyesi olarak davranmak katılımdır, tümüyle dışarıdan biri olmaksa gözlemdir. “Katılımcı gözlem” ise iki arada bir derede kalmış bir araştırma yöntemidir. Hem topluluğun içinden hem de dışından biri gibi davrandığı için alan araştırmacısının kafası karışıktır. Araştırma sırasında bir yandan kendinizi sorgularsınız, bir yandan topluluğun içinden biri gibi davranmaya çalışır dışarıdan bakma mesafesini korumaya çalışırsınız. Bu bakımdan alandaki ilk anlar, ilk günler önemlidir. Hiçbir zaman o ilk karşılaşma anındaki kadar alana dışarıdan bakamayacaksınız ve zamanla ortama alıştıkça şaşırma yeteneğiniz körelecektir. Diğer yandan ilişkilerin içine daha fazla girdikçe dışarıdan bakan birinin göremeyeceği alt metinleri de daha fazla kavramaya başlarsınız. Katılımcı gözlemde amaç bu iki konumu aynı anda korumaya çalışmaktır. Mesela, tefçiler hakkında araştırma yaparken gerçekten bir tefçi teyzenin peşine çırak olarak takılıp tef çalmayı öğrenmek katılımcı gözlem yapmaktır. Çünkü bu şekilde, tefçi kadının geçtiği yollardan, farklı da olsa geçerek, bir yandan da ortamı görerek tefçi kadının pratiğine dahil olursunuz. Ben çalışmamda bunu gerçekleştiremedim. Dolayısıyla “Tefçiler” çalışmasında katılımcı gözlem yoktur.

Bunların yanında bir de görüşme yöntemlerinden bahsedebiliriz. Görüşme yapmak basitçe “belli bir konuda soru yanıt yöntemini kullanarak insanların sözel ifadelerinden yola çıkıp bir şeyler öğrenmeye çalışmak” şeklinde tanımlanıyor. Ayrıca gündelik söyleşi tarzındaki görüşmeler ya da tesadüfi karşılaşmalar da görüşme kapsamında değerlendirilebilir. Mesela ben Konya’dayken, Konya’nın kültürüyle ilgili araştırma yapan oranın köklü ailelerinden bir hanım vardı. Tesadüfen kadının numarasını buldular, hazırlıksız bir şekilde arayıp telefonda birkaç soru sordum, o da anlattı. Bu tesadüfi ya da gündelik bir görüşme örneğidir. İkinci yöntem, anneannelerle yaptığımız gibi yaşam öyküsü ya da yaşam döngüleri üzerine yapılan görüşmelerdir. Üçüncüsü ise, açık uçlu görüşmelerdir. Tefçilerle yaptığım görüşme açık uçlu görüşme olarak da sınıflandırılabilir. Açık uçlu görüşmeler öncelikle kişinin ismi, yaşı, doğum yeri gibi temel sorularla başlar ve sonrasında görüşülen kişinin görüşmeyi yönlendirmesine izin verilir. Gördüğüm kadarıyla özellikle kadınlarla yapılan görüşmelerde hayat öyküsünden başlayınca ve “Teyze nerede doğdun? Ne zaman evlendin?” diye sordukça konu bu sorular üzerinden açılmaya başlıyor ve kadınlar dönüp dolaşıp yaşamlarındaki dönüm noktalarını, özellikle de kına ve düğün hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Bu tarz açık uçlu bir görüşmede konu farklı da olabilir. Konunun çok dağıldığı yerlerde toparlamak kaydıyla görüşmeye çok az müdahale ederek görüşmecinin konuyu yönlendirmesine müsaade edebilirsiniz.

Görüşme sırasında nüfus sayımı ve anketlerdeki gibi olası yanıtların belli olduğu kapalı sorulardan kaçınmak gerekiyor. Aslında soru sorma yöntemleri arasında bir hiyerarşiden bahsedemeyiz. Yani anket soruları da araştırmanın sonrasında yapılacak olan toplu değerlendirme sürecinde çok faydalı sorular olabilir. Önemli olan görüşmenin amacıdır: Belli sorulara net cevaplar mı almak istiyorsunuz, yoksa insanların belli konularda kendilerini serbestçe ifade etmelerini mi? Görüşme esnasında bir de çağrışımsal sorular sorulabilir. Mesela görüşülen kişiye savaş yıllarında çok dinlenen bir şarkıyı dinletip bu şarkının kendisi için ne ifade ettiği sorulabilir. Yine hangi tür görüşme olursa olsun- tabii anket yapmıyorsanız- sorulan soruların mutlaka açık uçlu olması gerekiyor. Yani öyle bir soru sorulmalı ki görüşülen kişi sadece “evet” ya da “hayır” diye cevap vermek zorunda kalmasın, cevap sorunun içinde olmasın ve sorulduktan sonra kişiyi mutlak bir yere doğru yönlendirmesin. Soruyu gerçekten karşınızdakinin cevap vermek isteyeceği ve kendi cevabını vereceği bir şekilde sormak en iyisidir.

Gözetilmesi gereken bir diğer nokta ise görüşmeleri yaparken çok dikkatli bir dinleyici olmaktır. Konuşulanlara mutlaka bütün dikkatinizi yöneltmeniz gerekiyor. Çünkü dikkatli bir dinleme sayesinde görüşme sırasında, araştırmacının aklına görüşme öncesinde hiç gelmemiş olan sorular gelebilir. Bu aktif katılım demektir. Görüşme açık uçlu olsa da araştırmacının aktif bir şekilde dinlemesi, dinlediği şeylerden çıkarım yapıp ona göre yeni sorular üretmesi ya da gerekiyorsa görüşmeyi yönlendirmesi görüşmenin derinleştirilmesi için faydalı olabilir. Önceden söylemek gerekiyor ki aktif katılım o kadar kolay değil, aksine yorucu bir süreçtir.

Benim gördüğüm kadarıyla, kadınlarla yapılan görüşmelerde çok önemli olan bir şey de bu görüşmeleri gündelik kadın sohbetlerine dönüştürebilmek. Çünkü hayata dair bir çalışma yapmak istendiği zaman araştırmacıyla görüşülen kişi arasındaki mesafeyi biraz kırmak gerekiyor. Bunu sağlamak için de konuşma sırasında gündelik bir dil kullanarak, sohbet havasında, çoğu zaman alttan alarak, eğer yaşlı kadınlarla konuşuyorsanız gerçekten kendi anneannenize ya da teyzenize davrandığınız gibi davranarak sorular sormak gerekiyor. Bu soruları sorarken kullandığınız dil de çok önemlidir. Örneğin ev işleriyle ilgili “Ev işlerinin zorlukları hakkında ne düşünüyorsun teyze?” diye sormak yerine, yemek yapmakla ilgili, “Nasıl yemek yaparsınız? Yemek yaparken günde kaç saat harcıyorsunuz?” diye sormak daha farklı oluyor. Ayrıca soruyu nasıl, hangi şekilde, hangi kelimeleri kullanarak sorduğunuz da önemli çünkü dikkat edilmediğinde çok akademik ve aslında uzaklaştırıcı olan sorular sorulabiliyor. Gündelik dilde sorular sormak görüşülen kişinin kendisini rahat hissetmesini ve karşılıklı bir anlayış yaratılmasını sağlayabilir.

Görüşmeler önceden organize edilse iyi olur tabii ama benim yaptığım gibi alana gidip, kapıyı vurup içeri girmek de bir seçenektir. Önceden organize edilmiş görüşmelerde görüşeceğimiz kişiye konuyla ilgili önceden bilgi verilmesi de öneriliyor. Bu, bir yandan insanlara hafızasını ve düşüncelerini toparlama fırsatı sağlıyor diğer yandan görüşmeyi fazlasıyla tasarlanmış bir konuşma haline de getirebiliyor. Örneğin anneanneler ile yapılan görüşmelerde, anneannesine görüşmenin konusunu daha önceden haber veren arkadaşlarımız olmuştu. Kayıtlardaki bir görüşmede anneannelerden biri gerçekten kitap gibi konuşuyordu. Muhtemelen bir gece hiç uyumadan düşünmüş. Görüşmeyi yapan kişi görüşmeye hiç müdahil olamamış, kadın kendini anlatabilmek için strese girmiş, dolayısıyla sohbet havası da yakalanamamış. Hem görüşmenin çerçevesini hem de görüşülen kişiyle ilişkiyi kurarken dengeyi tutturmak, karşımızdaki insanları germemeye çalışmak daha faydalı olabilir.

Bir diğer nokta, görüşme ortamında ilgili kişiler dışında bir başkasının ortamda bulunmamasıdır. Özellikle kadın kadına yapılan görüşmeler özel görüşmelerdir ve yapılan konuşmanın araştırmacıyla görüşülen kişi arasında kalması gerekir. Bu görüşmelerde kayıt alsanız bile o kaydın her bölümünü kullanamazsınız çünkü size anlatılanlar aslında özel konulardır ve bu görüşmelerin mahrem bir tarafı da vardır. Dolayısıyla konuyla ilgisi olmayan kişilerin, hatta araştırmayı grup olarak yapıyorsanız gruptaki herkesin orada bulunmasında bile sorun vardır çünkü çok hassas konular konuşulurken mümkün olduğunca kalabalıktan kaçınmak gerekir. Mesela kadınlara evlilikle ilgili sorular soracaksanız yanınızda erkek olması uygun değildir. Kadın anlatacaklarını ya anlatmaz ya da farklı bir şekilde anlatır. Çünkü kadının başka bir kadına kendi deneyimini aktarırken anlatacağı şeylerle ortamda bir erkek varken anlatacağı şeyler ve kullanacağı tanımlar arasında ciddi farklar olacaktır. Dolayısıyla araştırmacının görüşülen kişilere görüşme sırasında yanında kimlerin olacağını önceden net bir şekilde bildirmesi gerekir. Ancak görüşme esnasında araştırmacıyı rahatlatacak başka kaynak kişilerin bulunması da tercih edilebilir. Mesela benim yaptığım görüşmelerde daha önce bahsettiğim hemşire ablanın yanımda bulunması hem konuştuğum kişileri hem de beni rahatlatmıştı. Böyle kişilerin ortamı rahatlatmanın yanında sizin gözden kaçırabileceğiniz noktaları yakalayıp konuları açması açısından faydalarını da göz ardı edemeyiz.

Görüşmede roller meselesine de değinmek gerekiyor. Daha önce de değindiğim gibi araştırmacının yapılan görüşmede kim olduğu, insanlarla kim olarak ilişkiye girdiği önemli bir konu. Önceden birazcık olsun bilinir, tanınır olmak bütün bir araştırma sürecini rahatlatacaktır. Diğer yandan görüştüğünüz kişilere ek olarak, tıpkı beni yönlendiren hemşire abla gibi, araştırmacıyı alanda yönlendiren kaynak kişiler olacaktır. Onlar alana hâkim, kiminle görüşülebileceğini bilen, sizi görüşülecek kişilere tanıtacak insanlardır. Aslında bir bakıma kaynak kişiler alanda birlikte hareket ettiğiniz, araştırmayı birlikte ilerlettiğiniz çalışma arkadaşınız haline de gelebilir.

Görüşmede dil meselesi de çok önemli bir konu. Görüşülen kişiyle aynı dili konuşuyor olsanız bile aslında aynı dili konuşmuyorsunuz. Yani bu görüşmeyi kendi yaşınızdan, sizinle aynı bölgeden ve hayat şartları sizinle hemen hemen aynı olan insanlarla yapmıyorsanız konuşulan dil aynı dil olmuyor. Kavramların farklı bölgelerde, başka başka şekillerde ifade edilmesi durumu çok farklılaştırıyor. Mesela karşınızdaki insana “sen” mi diyeceksiniz yoksa “siz” mi diyeceksiniz? Ben tefçiler çalışmasında teyzelere saygı gereği olduğunu düşünüp “siz” diye hitap etmeye çalışırken sonradan duruma yabancılaşıp “sen” diye hitap etmeye başlamıştım. Çünkü kimsenin birbiriyle “sizli-bizli” konuşmadığı bir ortamda siz kibar olmak adına bu dilde ısrar ettiğinizde aslında karşınızdakine büyüklük taslıyormuşsunuz ya da araya mesafe koyuyormuşsunuz gibi algılanabiliyor. Başka bir örnek vermek gerekirse; köydeki tefçi teyzeye “Düm’lere nasıl vuruyorsunuz, tek’lere nasıl vuruyorsunuz?” diye sorular soruyordum ancak karşımdaki kişi yaptığı işi benimle aynı kavramlar üzerinden algılamadığı ve hatta “düm-tek”in anlamını bilmediği için beni anlamıyordu. Yani, öncelikle alanda aradığınız şeye dair yerel bir terim varsa -vuruş tekniği gibi- onu öğrenmek ve soruları bu dili kullanarak sormak gerekiyor. Tefçiler çalışmasında bir yandan tefçi kadınların yaşam öykülerini öğrenmeye çalışırken bir yandan icra pratiklerine dair sorular soruyordum. Tefin eşlik ettiği dansları öğrenmeye çalışıyordum ve dans adımlarına verdikleri isimleri soruyordum. Orada dansla müzik arasındaki ilişkinin bizim algıladığımızdan daha farklı olabileceğini fark ettim. Mesela; bir dans adımı var ve o dansın yapıldığı bir ritim kalıbı var. Tefçi, çalarken bağımsız bir ritmik kalıbı icra ettiğini düşünmüyordu. Ben ısrarla o kalıba ne isim verildiğini öğrenmeye çalışırken o da bana kalıbı dansla açıklamaya çalışıyordu. Yani “ritim çalıyorum.” demiyor, “O adıma çalıyorum ben.” diyordu. Tefle çalınan ritmik kalıp dans adımından bağımsız olarak kavramsallaştırılmıyordu. Bu biraz dans-müzik ilişkisinin kökenine ve doğasına dair düşünmeye de zorluyor insanı. Kısacası alana gitmeden evvel ön kabulleri bir kenara bırakmak ve karşımızdakini anlamaya odaklanmak gerekiyor.

Görüşme esnasında insanların anlatacaklarını toparlayabilmeleri için aceleci olmamak, sabırlı davranmak tavsiye ediliyor. Yani soruyu sorduktan sonra cevabı almak için bir süre beklemekte bir sakınca yok. Biz gündelik hayatımızda sessizlik ve bekleme anlarından rahatsız olarak yaşamaya alışıyoruz. Böyle anlarda sanki bir şeyler ters gidiyormuş duygusuna kapılıyoruz. Fakat görüşme sırasında bu sessizliklerden rahatsız olmamak, sabırlı ve anlayışlı davranmak her iki tarafı da rahatlatabilir. Görüşülen kişi sorularımıza anında cevap veremeyebilir, verdiği cevaplar dağınık olabilir. Yeri gelir belli soruların cevapları konusunda ısrar da edilebilir ve soru farklı şekillerde de sorulabilir.

Alan araştırması sırasında görüntü, ses kayıtları, fotoğraf gibi çoklu kayıtlar almak çok önmeli. Kayıt alabilmek için alanda kullandığınız aletlerin nasıl kullanıldığını bilmemiz ve mümkünse önceden bu aletleri kullanmayı denemiş olmamız gerekir. Önceden aletin pili, şarjı, kullanımı gibi meseleleri halletmiş olmamız ve görüşme ya da başka bir kayıt sırasında teknik konularla ilgili endişe duymamamız gerekir. Ancak görüşme esnasında ya da araştırmanın herhangi bir aşamasında kayıt aletiyle ilgili sorun mutlaka çıkar. Sonuçta teknoloji ne kadar karmaşıklaşırsa çıkabilecek sorunlar da o kadar çeşitleniyor. Böyle durumlarda sorunu sakince çözmeye çalışmak en iyisidir. Ayrıca bu tarz sorunların krize dönüşmemesi için genel olarak alanda ve özel olarak görüşme sırasında araştırmacının yanında mutlaka bir yedek kayıt cihazı ve yeterli teknik malzemeyi bulundurması gerekir. Bazı durumlarda karşılaştığımız sorunu çözemeyebiliriz. Böyle anlarda umutsuzluğa kapılmadan yaptığımız işe devam etmek-görüşme, gözlem, katılım-, elimizden gelenin en iyisini yapmak, alanda notlar almak ve alandan ayrıldığımızda gözlemlerimizi hemen yazıya geçirmek de bir seçenektir.

Kamera kullanımı teknik bilginin yanında belli bir yaklaşıma da sahip olmayı gerektiriyor. Görüntülü kayıt yapmakla ilgili temel kaynaklardan yararlanarak bu konuda kendimizi geliştirebiliriz. Bu konuda benim karşılaştığım en büyük sorun zamanlama sorunu oldu. Bir anı deneyimlerkenki zamansal algımızla o anı kayıttan izlerkenki algımız arasında ciddi bir fark var. Özellikle alanda çoklu uyaranlara maruz kalırken dikkatimiz çok daha hızlı bir şekilde bir yerden diğerine savrulabiliyor. Bu savrulma da belli bir anı yeterince kaydedememek, o anın daha sonra izlendiğinde tam olarak kavranması için yeterli zamanı sağlayamamak gibi bir sonuç doğurabiliyor. Bu noktada katılım ve gözlem ikiliğini hatırlamak ve ikisini de akılda tutarak hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir. Bunun dışında, alanda sabit görüntüler yerine ortamı yansıtacak hareketli görüntüler de çekebilirsiniz. Ancak ben birebir görüşme yaparken ortalıkta sürekli dolanarak hareketli görüntüleri yakalamayı tercih etmiyorum çünkü bu çekimlerin görüşmenin gidişatı açısından dikkat dağıtıcı olduğunu düşünüyorum. Fakat mesela bir düğün ortamında çekim yapıyorsanız tabii ki tek bir açıdan çekim yapmamak, hatta mümkünse düğün ortamının içinden birilerine kamerayı vermek iyi olabilir. Çünkü araştırmacının bakışıyla, alanın içinden birisinin bakışı arasında ciddi farklar vardır. İçeriden birilerinin bakış açısını, neleri nasıl kaydettiğini görmek de ortamı ve ilişkileri anlamak açısından önemlidir.

Görüşmelere dönecek olursak, sorularınız bittiğinde ya da görüşme aralarında sohbet ederken kayıt aletinizi kapatmayın. Çünkü soracağınız sorular bitmiş olsa da görüşülen kişi sohbet esnasında ya da yanınızdaki kaynak kişinin müdahaleleriyle önemli olan ve araştırmacının aklına gelmemiş şeyler anlatmaya devam edilebilir.

Alanda, görüşme ve gözlem yapıldıktan, kayıtlar alındıktan sonra araştırmacının akşam evine gidip dinlenme şansı pek yoktur. O gün yapılanların mutlaka yazılması, alandaki gözlemlerin hafızamız tazeyken ayrıntılı bir şekilde kâğıda aktarılması gerekir. Bu yazılı kayıtlara “alan notları” adı verilir. Araştırmacının alanda çalışma yaparken asla hafızasına güvenmemesi ve günlük ya da haftalık olarak yaptıklarını not etmesi çok önemlidir. Gözlemlerin aktarılması dışında, bu anlatı içinde parantezler açarak ya da ayrı kayıtlar halinde, o günkü etkinlik içinde çok önemli olduğu düşünülen anlar ve sahnelerin ayrıntılı olarak betimlenmesi yöntemi de kullanılmaktadır. Araştırma sonrası yazılacak metinde ya da bir sahneleme çalışmasında bunlar araştırmacının işine yarayabilir.

Görüşmeler konusunda da benzer bir kurala uymak gerekir. Görüşmeleri yaptıktan hemen sonra kayıtlarının yazıya geçirilmesi (transkripsiyon) ya da görüşmenin içeriğinin yazılması gerekir. Birebir içerik yazılamasa bile soruların ve cevapların genel olarak ne olduğunu, görüşmenin akışını, önemli anları ve anlatıları not etmek analiz aşamasında işimizi kolaylaştırır. Analiz ise eldeki verileri okuma, sınıflandırma ve bu verilerden çeşitli çıkarımlar yapma aşamasıdır.

Etik Sorunlar

Alanda görüşmeler esnasında kayıt alırken yapılması gereken en önemli şey mutlaka izin almaktır. İzinsiz bir şekilde hiçbir kayıt yapılmamalıdır. Bunu anlayabilmek için görüşülen kişinin yerine kendinizi koyabilirsiniz. Herhangi bir konuşmanızın birileri tarafından gizlice kaydedilmesi ne kadar hoşunuza giderdi? Bu asla yapılmaması gereken bir şeydir.

Bazı araştırmacılar alana gittiklerinde izinsiz kayıt almanın meşru olabileceğine kendilerini inandırabiliyorlar fakat bu kabul edilemez bir yanılsamadır. Örneğin, araştırmacı gittiği bir köyde insanlar ağıt yakarken gizli gizli kayıt yapıyor. Ardından da o ortamın izin istemeye uygun olmadığını belirtip durumu meşrulaştırmaya çalışıyor. Fakat insanlardan izin alamamak kesinlikle bir bahane değildir. Yaptığımız bu hareket kendi işimiz, hedeflerimiz, yani aslında çıkarımız için başkalarının hayatlarına zorla girmektir. Ayrıca ve tabii ki izinsiz olarak gizlice alınmış hiçbir kaydı herhangi bir yerde kullanamazsınız. Bu da son derece ahlak dışı bir davranıştır. Yapılan kaydın neye hizmet edeceğini, nerede ve nasıl yayınlanacağını önceden belirlemek ve görüşülen kişilerden ona göre izin almak gerekiyor. Tabii ki bir yandan bu, araştırmacının vicdanına kalmış bir şeydir. Bu kayıtların kullanılması insanların hayatlarını kendi çıkarlarınız için sömürmek olur. Aynı zamanda bir araştırmadan sonra ortaya çıkan ürünün de yayınlanmadan önce görüşülen kişilerle paylaşılmasında fayda vardır.

Etikle ilgili konular sadece izin almakla sınırlı değildir. Bunun yanında alana gidildiğinde oranın koşullarını ve değerlerini de anlamaya çalışmak gerekiyor. Örneğin giyim-kuşam meselesi önemlidir. Bize normal gelen giyim kuşam tarzları gittiğimiz yerde göze batabilir ve rahatsızlık yaratabilir. Burada amacımızın ne olduğu tabii önemlidir: Alanda kabul görmek mi istiyoruz, yoksa alternatif davranış ve duruşların da mümkün olduğunu göstermek mi istiyoruz? Giyim–kuşam meselesine açıklık-kapalılık, başörtüsü, oturup kalkma biçimlerimiz, kendimizden büyüklere ve karşı cinse nasıl davrandığımız da dahildir. Bu konularda son kararı verecek kişi araştırmacıdır ve bu karar bizim amacımız doğrultusunda verilmelidir. Örneğin, Amerika’dan ezan üzerine araştırma yapmak için gelen araştırmacı bir kadın arkadaşım vardı. Camilere gidip ezan okuma yarışmaları gibi etkinlikleri izliyordu. Bu gibi durumlarda başını örtmesi gerektiği için örtüyordu. Ayrıca örneğin yüzük takmak gibi küçük ayrıntılar da araştırmacıyı rahatlatabilir çünkü yüzük birçok durumda sosyal kalkan olabiliyor. Türkiye’de araştırma yapan Finlandiyalı bir kadın arkadaşım evli olmamasına rağmen yüzük takıyordu ve bunu yapınca alanda daha rahat ettiğini, insanların ona daha farklı şekilde davrandığını söylemişti.

Alan araştırması yaparken kadın olmak kimi zaman avantajlı kimi zaman ise dezavantajlı bir durum haline gelebilir. Kadın araştırmacı kendinde o gücü görse bile kadın olduğu için her ortama girip çıkmasına izin verilmeyebilir. Kadın bir araştırmacı olarak rahat davranmak alandaki insanlar tarafından yanlış anlaşılmalara sebep olabilir ya da yanlış anlaşılma olmasın diye araştırmacının kendisini fazlaca kısıtlamasına ve insanlarla ilişki kurmakta sorunlar yaşamasına neden olabilir. Araştırmacının kendi önyargılarının ve ona normal gelen şeylerin gittiği yerde sorgulanabileceğinin farkında olması gerekiyor. Mesela alanda “Kadınlar oynamazlar.” ya da “Çingeneler hırsızlık yaparlar.” gibi sizin onaylamayacağınız yargılarla da karşılaşılabilir. Araştırdığınız ya da size yardımcı olabilecek kişiler de sizi ve davranışlarınızı yadırgayabilirler. Ayrıca bir kadın olarak araştırma yapmak için uzak yerlere gitmek diğer insanlara çok tuhaf gelebilir. Bu durumlarda nasıl davranılacağıyla ilgili net formüller elbette yok. Daha önce de söylediğim gibi kendimizi koruyarak ancak gerektiğinde de duruma müdahale ederek ilerlemeye çalışmak belki de en iyisidir.

Araştırma sırasında kadınlara ulaşmak için toplumda erkekler üzerinden ilişki kurmak zorunda kalabilir ve bundan rahatsızlık duyabilirsiniz. Fakat bunun toplumsal bir gerçeklikten kaynaklandığını görmek bizi rahatlatabilir. Kamusal alan çoğunlukla erkeklerin kontrolünde olan bir alandır ve bu yüzden birçok ortama erkekler vasıtasıyla girebilirsiniz. Tefçilerle ilgili araştırma yaptığım dönemde birisinin nişanlısı olarak bir yerlere girmek beni rahatsız etmişti. Ancak sonradan baktığımda gördüm ki bu ilişkiler alandaki insanlara ulaşmama ve onlarla ilişki kurmama yardımcı oluyor ve aslında gerçekten de bu benim kimliğimin bir parçası. Dolayısıyla birilerinin kızı, gelini ya da nişanlısı olmak insanların size güven duymalarını sağlıyorsa bunu dert etmek çok da mantıklı olmayabilir.

Son olarak; araştırmacının, yaptığı çalışmanın sonuçlarının hem kendisi hem de araştırılanlar için yansımasını bilmesi gerekir. Araştırmacının amacı araştırdığı insanların ya da alanın sesini duyurmak, onları görünür hâle getirmek gibi büyük cümleler olabilir ve bu, araştırmacının kendisini iyi hissetmesini sağlayabilir. Ancak alandaki insanların mı yoksa araştırmacının mı böyle bir çalışmaya ihtiyacı olduğunu da kendimize sormamız gerekiyor. Bu sorunun cevabı alandaki davranışlarımızı da belirleyecektir.

Feminist Perspektif

“Anneanneler” çalışması sürecinde antropolojide kadınların yaşam döngülerini merkeze alan çalışmaların yapılmış olduğunu da öğrendik. Kadınlarla yapılan çalışmalarda bu yaşam döngüleri çok önemli bir yer tutuyor. Biz bunu ancak daha sonra, konuyla ilgili okumalar yaparken fark ettik. Kadınların, hayatlarını genellikle doğum, ergenlik ve evlilik üzerinden anlattığını, özellikle evliliğin anlatılarda çok fazla öne çıktığını gördük. Kadınlar hikâyelerini özellikle evlilik süreci ve sonrası üzerinden anlatabiliyorlar. Aslında bu, kadınlar için çok evrensel olduğunu söyleyebileceğimiz bir algılama biçimi; antropolojide de yaşam döngüleri (life cycle) konusu kadınlar üzerinden yapılan çalışmalarda bu şekilde yer almış. Bunu kendi çalışmamıza başlamadan önce biliyor olsak görüşmelerimize daha farklı yaklaşabilirdik çünkü gündelik hayat alışkanlıkları ve genel kültürel pratikler de mutlaka bu yaşam döngüleriyle ilişkili bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Yeniden feminist araştırma pratiğine dönecek olursak; alan araştırmasını kadınlar üzerine yapmak başka, feminist araştırma yapmak başka bir şeydir diyebiliriz. Feminist araştırmadan bahsediyorsak, “Feminist bir yöntem var mı?” sorusu ön plana çıkacaktır. Bu noktada araştırmayı yapanın kimliği de önem kazanır. Çalışmayı yapan kişinin feminist olması, yaptığı araştırmayı mutlaka ve doğrudan feminist bir araştırma hâline getirmeyecektir. Asıl olan; birtakım tartışmalarda kadınların, kendi öz deneyimlerinden yola çıkarak kendi bakış açılarıyla konuyu araştırması; böylece kendilerini de anlayabilmeleridir. Diğer yandan bunlar gerçekten de büyük iddialardır; ama hayatta küçük de olsa karşılıklarını bulmak mümkündür. Bir teyzeyle ya da anneannenizle konuşuyorsunuz mesela. Ondan nerede doğduğunu, ne zaman evlendiğini, kaç çocuğunun olduğunu anlatmasını istiyorsunuz. Kadınlar genelde hayatlarının anlatılabilir olmadığı inancını taşıyorlar. “Ne olacak ki canım, yaşadık işte…” diyebiliyorlar. Bu anlatımın değerli ve birilerinin duymak isteyeceği bir şey olduğunu düşünmüyorlar. Tüm bunlar anlatılırken gerçekten ilgilendiğinizde karşınızdaki kişi öz deneyiminden çıkarak “Ben bunu yaşadım ve bu değerliydi.” diyebilir. Burada önemli olan konuşulan kişiyle bir sıcaklık yakalamak, saygı ilişkisinin kurulabilmesi ve bunu karşımızdakine hissettirebilmektir. O kadınlara kendi hayatlarının önemli olduğunu hissettirebilmek bile oldukça önemlidir.

Feminist yönelimli araştırmalardan bahsediyorsak eğer, “kadınlara dair” yapılan araştırma değil, “kadınlar için” yapılan araştırmaları vurgulamak daha önemli olabilir. Kadınlar için yapılan araştırmalar, kadınların hayatlarında bir değişimi de hedeflediği için politiktir de. Uygulamalı antropoloji diye bir alan vardır; yaptığınız araştırmanın, o çalışmayı yaptığınız gruplar ile kişilere dair hayatın içinden olmasını , olumlu ve pratik sonuçlar çıkarılmasını hedefler. Örneğin AIDS ile yaşayan gruplar üzerine yapılan çalışmaların onların hayat standartlarının değiştirilmesi gibi birebir karşılığının olması uygulamalı antropoloji çalışmalarının kapsamına girer. Feminist araştırmaların da bu politik arka plan nedeniyle uygulamalı bir yanının olması beklenir. Mesela benim yaptığım “Tefçiler” çalışmasında böyle bir yaklaşımı çok da göremiyorum. Konuyla ilgili bir tez, bir de makale yazdım. Sanatçı arkadaşlarımızla sahneye bir şeyler taşıdık ancak bunlarla sınırlı kaldık. Geleneğin aktarılması, canlandırılması, tefçilerin hayatlarında bir değişim, bir farklılık yaratılması gibi bir hedef başta da yoktu; sonuçta da gerçekleşmedi. Sadece bunlara yakın bir hedef olarak, görüştüğüm tefçilerle birlikte bir konser gerçekleştirmek fikri vardı fakat bu da gerçekleşmedi. Bu konserin organize edilebilmesi önemliydi çünkü görüştüğüm kadınlar yaptıkları şeyin sanat olduğunu, hatta müzik olduğunu bile düşünmüyorlardı. Yaptıklarının gerçekten müzik olduğunu, saygıdeğer bir mesleğe sahip olduklarını görmeleri önemli bir dönüşüm fırsatı olabilirdi. Tefçilik genellikle anneden kıza aktarılan bir gelenek ve geleneğin aktarımı durmuş durumda, şimdilerde ne anneler ne de kızları bu işe pek gönüllü. Böyle bir konserin gerçekleştirilmesi kendilerine ve başkalarına bu geleneğin tekrar devam edebilecek bir değerde olduğunu gösterebilirdi. Şimdiden geriye doğru baktığımda 2006’da yazdığım tezimde bu yönde bir eksiklik görüyorum. Tezimi feminist itkilerle yapılmış ama gerçekten hedefini bulamamış bir araştırma olarak nitelendiriyorum.

Feminist araştırmanın özelliklerine kaldığımız yerden devam edecek olursak, farklılığa yapılan vurgudan mutlaka bahsetmemiz gerekir. Kadınlar kadınlık anlamında ortak bir kategori evet, ancak kadınların hepsi bir değil. Arkadaşımla anneannesi nasıl bir değilse, arkadaşımla ben de bir değiliz. Feminist araştırmanın özelliği geleneksel olarak susturulmuş ya da sessizleştirilmiş seslere ulaşmaya çalışmaktır. Kadınlar kendileri de bu hayatı değersiz hissederek yaşadıkları için, hayatlarının değersiz olduğunu düşünüyorlar. Bu susturulmuş, bastırılmış sesleri duyurma, görünür hale getirme hedefi kendi içinde çeşitli sorunlar barındırabilir. Gerçekten iyi niyetle yaklaşıyor olsak da araştırdığımız alandaki kişilerle araştıran kişi(ler) arasında kaçınılmaz olarak bir güç/iktidar ilişkisi oluşur. Çünkü araştırıcı orada bilgiye sahip olan ve o kişiyi kamusal alana taşıyacak kişi olarak, yani bir iktidarın temsilcisi olarak bulunur. Araştırmacının bu durumuyla çok iyi yüzleşmesi ve bunu kullanmaması önemli bir adımdır. Her şeye rağmen “görünür kılmak” ve “susturulmuş sesleri” duyurmak önemli hedeflerdir.

Feminist araştırmalarda araştırmacının görüştüğü kişiler tarafından ne söylendiği kadar, neyin söylenmediği de özellikle üzerinde durulması gereken bir konu. Kadınlar yaşam öykülerini anlatıyorlar belki ama anlatmadıkları pek çok şey de var. Burada kendimize belli bazı soruları yöneltmemiz gerekiyor: “Kadınların sahip oldukları ifade yolları neler, nasıl konuşuluyor, hangi kelimeleri kullanıyorlar, hangilerini kullanmamayı tercih ediyorlar, kadınlara özgü bir sözcük repertuarı var mı, varsa nedir?” gibi sorular önemlidir. Mesela Akşehir’de tefçilerle, yaşlı teyzelerle görüşüyordum. Orada düğün geleneklerini anlatırken önce kına gecesinden bahsediyorlar, kına gecesinden sonra da “erte” denilen bir şeyin lafı geçiyordu. Bunu hızla geçerek, ertesi gün hayatlarına başladıklarından söz ediyorlardı. “Erte”nin ne olduğunu sorduğumda, “İşte, ertesi gün demek” gibi muğlak açıklamalarla geçiştiriyor, utanıyorlardı. Görüştüğüm yaşlı kadınlardan biri şöyle demişti: “Kader utansın, biz değil.” Sonradan üzerinde durup biraz da ısrar ettiğimde erte gününü anlatmışlardı. Gerdek gecesinde, pek çok bölgede olduğu gibi, gelin ve damadın yengeleri kapıda beklermiş. Bütün gelinler bunun huzursuzluğunu da yaşayarak geçiriyorlarmış o geceyi. Erte günü yengeler, kanlı çarşafı bulmak için sabah saat dört beş gibi gelir; daha güneş doğmadan gelini alır ve geline damadın akrabalarının evlerini kapı kapı dolaştırıp el öptürürlermiş. El öpme işi bittikten sonra bir evde toplanıp tefçiler eşliğinde eğlenirlermiş. Yani erte, bir geçiş töreni olarak kurgulanıyormuş. Şimdilerde artık pek uygulanmayan bir gelenek olmasına rağmen bu, kadınların kişiliklerini ezen ve anlatmaya çekindikleri bir konu olmaya devam ediyordu. Örneğin yetmiş yaşına gelmiş bir kadın bile, ki bu kadının on beş on altı yaşında evlenmiş olduğunu düşünürsek aradan elli seneden fazla geçmiş oluyor, anlatamıyordu bu deneyimini. Kısacası neyin anlatılmadan geçildiği de araştırdığımız alanı anlamak açısından önemlidir.

Feminist araştırmanın bir sonraki özelliği düşünümlülük (reflexivity). Düşünümlülük meselesi sadece feminist antropoloji ya da feminist araştırmalara özgü bir şey değil, genel olarak antropolojinin öne çıkardığı bir meseledir. Buradaki temel vurgu araştırmacının alana hangi varsayımları ve değer yargılarını taşıdığı ve bunların kendi tavrını nasıl etkilediği üzerinedir. Bu bakış açısına göre araştırma sonuçlarını yazarken araştırmacının bu konuları olabildiğince açık bir şekilde tartışması önemlidir. En eski antropolojik çalışmalarda antropoloğun mutlak gözlemci olma iddiasıyla alana dışarıdan bakıp, nesnel çıkarımlar yaptığını iddia ettiği görülür. Nesnellik ve bilimsellik konuları antropoloji disiplini içinde uzun uzadıya tartışılmış konulardır. Düşünümlülük meselesi de bu tartışmalardan hareketle ortaya çıkmıştır: Aslında hepimiz kendi başımıza birer önyargılar ya da ön kabuller yumağıyız ve araştırma alanımıza kendi ideolojik bakışımızdan arınarak gitmiyoruz. Birer benlik olarak, bireyler olarak gidiyoruz. Bunu kabul edip alanda buna göre davranmak araştırmamızı kökten etkileyecektir. Diğer yandan aslında kim olduğumuzu düşündüğümüzü araştırmamızı okuyacak olan kişilere iletmek, okuyucunun da kendi yorumlarını yapmasının ve yazarı eleştirebilmesinin önünü açacaktır. Araştırmacının kendisiyle ilgili soruları da alanla ilgili soruları kadar çeşitli olabilir, araştırmacı bunları yanıtlarken araştırdığı konuya daha da yaklaşabilir: “Ben kimim, hayata nereden bakıyorum, bu araştırmaya neden başladım, kim olarak alanda bulundum, benim kendimle ilgili karşılaştığım şeyler neydi, burada kendimle ilgili neyle yüzleştim, bunlar bana ne gibi zorluklar yaşattı?” Alan araştırması pek çok anlamda öğretici bir süreçtir, özellikle feminist itkilerle yapılan araştırmalarda yüzleşecek çok daha fazla meseleyle karşılaşılabilir. Bu yüzleşmeyi kendi içimizde yaşamak yetmiyor, bir de paylaşmak gerekiyor; işte düşünümlülük budur.

Feminist araştırma dediğimizde aklımıza gelecek bir diğer özellik de özgürleşmedir (emancipation). Bu noktada özgürleşenin kim olduğu tabii ki tartışılabilir. Feminist itkilerle çalışan araştırmacılar olarak alanda karşılaştığımız insanlara bir faydamız dokunuyorsa bu olumludur. Fakat asıl özgürleşme ihtimaliyle karşılaşan kişi araştırıcının kendisidir. Araştırıcı kendisiyle, önyargılarıyla, çelişkileriyle yüzleşmeye çalıştığı oranda özgürleşebilir de. Çıkarılacak “büyük”müzikal sonuçların, yazılacak “büyük” makalelerin ötesinde yapılan araştırma asıl olarak size dair, sizin sonraki hayatınıza dairdir.