Barış İçin Kadın Girişimi ile Söyleşi: “Barış kaçınılmazdır, bir ekmek, su kadar ihtiyaçtır.”


Berra Zeynep Dodurka

Gaye Yeşilyurt

Gökçe Oflu

Ronay Bakan

BÜKAK olarak, Türkiye’deki şiddet ortamının ve bu ortamın yarattığı tahribatın son bulması için barış talebinin aciliyetini vurgulamayı önemli buluyoruz. Bu sebeple Türkiye’de barış için çalışan ve dayanışan topluluklarla görüşmeler yaptık. Barış İçin Kadın Girişimi (BİKG) de 2009 yerel seçimlerinin hemen ardından başlayan KCK tutuklamaları furyasında pek çok kadın hareketi aktivistinin gerekçe gösterilmeden tutuklanıp gözaltına alınması üzerine kuruldu. Sözlerini barıştan yana söylemek adına savaş ortamının yarattığı şiddeti, bu şiddetten kadınların da birçok açıdan etkilendiğini ve dayanışmanın önemini vurgulayarak bir araya geldiler. Söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz Barış İçin Kadın Girişimi’nden Avukat Züleyha Gülüm ve DİSK Genel-İş’e bağlı İstanbul Konut İşçiler Şubesi Başkanı Nebile Irmak Çetin bize bir araya geliş biçimlerini, nedenlerini, yaptıkları faaliyetleri ve karşılaştıkları ve karşılaşmakta oldukları engelleri anlattılar.

BÜKAK: Barış İçin Kadın Girişimi nasıl ve ne amaçla kuruldu? Kurulduktan sonra ne gibi faaliyetleriniz oldu?

Nebile Irmak Çetin: Barış İçin Kadın Girişimi olarak 2009 yılı Mart ayındaki yerel seçimler sonrası bir araya gelme ihtiyacı duyduk. Barış için bir araya geldik çünkü son otuz yıldır kirli bir savaşla yüz yüzeyiz. Türkiye tarihini irdelediğinizde de savaşlarla dolu bir tarih var. Halkların varlığının inkarına dayalı bir savaş sürüyor. Savaş yıkım demektir, şiddet demektir, taciz, tecavüz demektir. Bu savaş hem Kürt kadınlarını hem de Türkiyeli tüm kadınları uçurumun kenarına itiyor. Bizim girişimimiz de farklı inançlardan, etnik ve cinsel kimliklerden bir araya gelen kadınların oluşturmuş olduğu bir girişim. 2009 Mart ayı yerel seçimlerinden sonra bir baktık ki operasyonlarla kadınlar tutuklanıyor; KESK’li (Kamu Emekçiler Sendikaları Konfederasyonu) kadınlar, DÖKH’lü (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) kadınlar tutuklanıyor. Savaşa, sömürüye, egemen sisteme direnen kadınlara ciddi bir saldırı var. Kürt kadını yerinden yurdundan ediliyor, göç ettiriliyor. Gittiği yerlerde farklı sıkıntılar ve yoksulluk içinde yaşıyorsa, batıdaki kadınlar da ekmeğinden edilerek, öldürülerek veya yoksullaşarak farklı biçimlerde faturayı ödüyor. Bu yüzden birlikte bu savaşı bertaraf edebileceğimiz düşüncesiyle bir araya geldik.

Bir araya geldikten sonra, 2009 Ağustos ayında çok ciddi ve kamuoyunda da ses getiren bir eylem düzenledik. Batıdan birçok kadın arkadaşımız, entelektüeller, sanatçılar, akademisyenler Berçelan Yaylası’nda Kürt kadınlarıyla bir çadırda bir araya gelip sabahladılar. Eş zamanlı olarak Batı’da da yaklaşık beş yüz kadın Taksim Meydanı’nda sabahladı, barış şarkıları söyledi, barış taleplerini haykırdı. Sonrasında da barışı simgeleyen, tanıtan barış noktaları kuruldu. İstanbul’un çeşitli yerlerinde, yoksul kesimlerde eylemlerimizi yaptık. Savaş yoksulluktur, kadınlar için işsizliktir dedik. Çeşitli dönemlerde atölye çalışmaları da düzenledik: Barış meselesine kadınlar açısından nasıl bakıyoruz? Başkalarına ulaşmanın, sesimizi duyurabilmenin yol ve yöntemleri nelerdir? Tüm bunları tartışıp çeşitli kesimlerden kadınlarla fikir alışverişinde bulunduk. İleriye yönelik çeşitli planlarımız da var, bir forum düzenleyeceğiz, atölye çalışmaları yapacağız ve hatta yetiştirebilirsek baharda uluslararası bir barış konferansı yapmak istiyoruz. Ayrıca Uludere’yi ziyaret etmek de gündemimizde olanlar faaliyetlerden biri. Mücadeleye devam etmekten başka bir şansımız yok gerçekten. Bunun için öğrenci arkadaşlarımızdan katkı bekliyoruz ve hep birlikte barış için mücadele etmekten vazgeçmememiz gerektiğini düşünüyoruz.

 

 

Girişimin nasıl örgütlendiğinden, nasıl toplanıldığından bahsedebilir misiniz?

Züleyha Gülüm: Oldukça geniş bir mail grubumuz var. Onun üzerinden tartışıyor ve haftada bir düzenli olarak toplantı yapıyoruz. Toplantılara sürekli katılan daha küçük, çekirdek bir grup var. Toplantılarda konuşulanlar, alınan kararlar mail grubuna atılıyor ve orada tartışılıyor. Okunacak basın açıklamasından atılacak slogana kadar tüm tartışmalar mail grubunda yürütülüyor ve burada alınan kararlar üzerine uygulamaya geçiyoruz.

Üniversiteli kadınlarla iletişiminiz nasıl? Girişimde aktif olarak yer alan üniversiteli kadınlar var mı? Üniversiteli kadınlar tarafından üniversitede kurulacak bir barış girişiminin barış hareketine nasıl bir katkısı olur?

Züleyha Gülüm: BİKG’de çok aktif olan üniversiteli kadınlar yok ama bahsettiğimiz geniş mail ağımızda çalışmalarımızı takipeden, eylemlerimize katılan üniversiteli kadın arkadaşlarımız var. Tabii ki barış meselesini herkesin, özellikle kadınların dillendirmesi gerekiyor. Aslında üniversiteler bu konuda en canlı ve dinamik olması gereken yerlerden biri. Çünkü üniversitelerdeki gençliğin ruh hali, bir araya gelebilme imkanları, örgütlenmenin kısmen daha hızlı olmasını sağlıyor. Buralardan, özellikle kadınlar cephesinden barış sesinin yükseltilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Barış İçin Kadın Girişimi ile birlikte bir çok inisiyatif kuruldu; Barış İçin Sanat Girişimi, Barış İçin Vicdani Red Girişimi gibi. Bu inisiyatiflerle ilişkileriniz nasıl?

Züleyha Gülüm: Barış İçin Kadın Girişimi’nin diline, söylemine, içeriğine uygun eylemler olunca elbette ortak bir şeyler yapılabilir ama asıl amacımız barışa kadın açısından yaklaşmak olduğu için daha çok bağımsız yürümeyi tercih ediyoruz ve diğer inisiyatiflerle çok yoğun bir ilişkimiz olmuyor. Bazen sorunlar ortaya çıkabiliyor karma örgütlerle yapılan işlerde. Mesela annelik vurgusu,kabul etmediğimiz bir vurgu. Anneler sadece çocukları öldürüldüğü için savaşa karşı olmamalı, kadınlar erkek egemenliğiyle beslenen bu savaştan en büyük zararı gördüğü için savaşa karşı çıkmalı. Bu yüzden kadınların olmadığı, erkek egemenliğine karşı savaşmayan bir barışın gerçek bir barış olamayacağını düşünüyor, dilimizi daha çok buradan kuruyoruz. Bunu bir ayrışma anlamında söylemiyorum. Herkesin kendi durduğu noktadan barış için bir şeyler söylemesi, hareket etmesi çok önemli. Biz de başka bir noktadan, kadınlardan doğru bakıyoruz.

2009 yılında hem açılım sürecinin hem de KCK operasyonlarının başladığı bir dönemde bir araya geldiniz. Açılımla gelen olumlu bir havanın olduğu bu dönem oluşumu nasıl etkiledi?

Nebile Irmak Çetin: Şu anda girişim içinde olan kadınlar Barış İçin Kadın Girişimi oluşmadan önce de çeşitli oluşumlarda mesela İHD’de (İnsan Hakları Derneği), ya da başka siyasi kurumlarda barış çalışmalarının içinde olan, barış isteyen kadınlar. 2009 yılındaki o hava ve açılım aslında bize çok umut vermedi. Buradaki kadınların birçoğu Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarını da erkek egemenliğini de çok iyi bilen kadınlar. Burada gerçekten kadınların ortak bir mücadele yürütmesi gerektiği konusunda birleşildi. Girişimimiz AKP’nin açılımı üzerine değil KCK operasyonları üzerine gerçekleşti. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi operasyonlar ayırt etmeden işçi kadını vuruyor, evdeki kadını katlediyor, politize olan kadını, kurtuluş mücadelesinde yer alan kadını da tehdit ediyor; davalar açıyor, hapse atıyor. Bu gidişatın önüne geçen bir şeylerin yapılması gerekiyordu. O dönemde başbakan da bakanlar da herkesin barış için bir laf söylemesini istiyordu. Yazar-çizerler, sanatçılar hatta kadınlar da söylesin istiyordu. Biz onların talimatı üzerine bir araya gelip barış isteyen kadınlar değiliz, bunun altını özellikle çizmek istiyoruz.

2009’daki açılım döneminden sonra birden savaş söylemleri hakim oldu sürece. Bugünden geriye baktığınızda bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nebile Irmak Çetin: Süreci değerlendirdiğimizde çok fazla değişen bir şey yok. Sistem aynı sistem, rejim aynı rejim. İnkarcıdır, yok eder, asimile eder, bu hiç değişmedi. Ama bu son süreçte özellikle AKP iktidarı çok ikiyüzlü davrandı. Diğerleri en başından itibaren “kart kurt” diyordu. Örneğin MHP çizgisi çok nettir, insanı yanıltmaz. Ama AKP çok ikiyüzlü bir politika yürüttü. Mesela açılım sürecinde kendilerinin yapmış olduğu çok iyi bir çalışma vardı. Otuz yıllık savaş sürecinde eğitim nerede kaldı, işsizlik nerede kaldı gibi tetkikler yaparak savaşın bilançosunu çıkartıp bir kitapçık haline getirmişlerdi ve bu kitapçık kamuoyuna aktarılıp insanlara dağıtılıyordu. Bir bölüm de bütçeye ayrılmıştı; savaşa ayrılan parayla şu kadar yol, şu kadar okul, şu kadar hastane yapılabilirdi diye bir liste yapılmıştı. Doğru bir liste, doğru bir tespitti. Başbakan diyordu ki; “Bu paralarla neredeyse ikinci bir Türkiye inşa edilebilir. Bu parayı savaşa değil insana aktaralım.” Oysa şimdi bir hesap yapmaya çalışırsak AKP’nin son birkaç ayda yapmış olduğu operasyonların faturası geçmişte yapılan savaşın faturasını kesinlikle ikiye katlamıştır.

Züleyha Gülüm: Aslında uzun bir süre açılım gündemiyle meşgul olduk. Ben devletin şöyle bir gerçekle karşı karşıya kaldığını düşünüyorum; bu yöntemle -savaşarak, katlederek, tutuklayarak- bu sorunu bitiremiyoruz. Genelkurmayın da açıklamaları vardı; “Biz her türlü şeyi yaptık ama bitiremedik.” Bunun zoruyladır ki -bazı liberallerimizin söylediği gibi gönüllü olarak, demokratlıklarından dolayı değil- “Acaba bir şekilde sınırlarını devletin kendisinin çizdiği bir barış olabilir mi?” diye değerlendirdiler, bunun yol ve yöntemlerini oluşturmak üzere birtakım adımlar attılar. Ama tekrar belirteyim, kesinlikle demokrasiye gerçekten inanmanın verdiği bir gereklilikten kaynaklanan bir durum değildi, zorlayan bir durum vardı. 90’larda katliamların yapıldığı, insanların gözaltında kaybedildiği, öldürüldüğü ve her türlü operasyonun yapıldığı çok kanlı ve karanlık bir süreçten geçildi. Buna rağmen sorunun bitirilememiş olmasından dolayı böyle bir açılım başladı ama bu sürecin sonuna doğru, 2009 sonrasında ve özellikle de bu sene belirginleşen bir durum vardı: Kürt halkının kendi istedikleri barış çizgisine ikna olmaması. Bir başka etken ise Ortadoğu’da değişen dengelerdi. Bu tabii benim kişisel görüşüm. Komşularla sıfır sorun, sıfır problem politikası ilerlerken birdenbire Ortadoğu’da gelişen süreçler yeni bir politik hatta doğru evrildi. Bu da aslında özellikle ABD onayıyla gelişen, Avrupa’nın da desteğini alan, Ortadoğu’daki sürece müdahale etme politikasıydı. Değişen bu iki denge ile yani devletin kendi barış çizgisine Kürt halkını ikna edememesi ve Ortadoğu’da dengelerin değişmesi durumlarıyla Suriye ve Irak’taki Kürtlerin özerklik elde etme ihtimali ile birlikte düşünüldüğünde, ABD’nin ve AB’nin de onayı alınarak yeni bir savaş hattı açıldı. Bu yeni dönemde savaşın bu kadar yoğun olmasının sebebi buydu.

Şimdi eskiye göre çok daha fazla tırmanan bir süreç yaşanıyor. İnanılmaz bir tutuklama furyası var. Şu an altı bin kişi tutuklu, sekiz dokuz bin kişi gözaltında. Bu tutuklamaların, gözaltıların, operasyonların hedefi BDP’yi çalışamaz hale getirmek, tüm etkinliğini kırmaktır. Sadece BDP’yi değil BDP’nin yanında olabilecek, barış söyleminde olan, bu savaşa karşı çıkan herkesi susturmaya yönelik bir politika izliyor. Bence “Kürt halkını, BDP’yi olabildiğince ezip, karşımda bir muhatap olmaksızın Kürt meselesini kendi bildiğim yöntemi kullanarak çözeceğim.” gibi bir düşünce hakim.

Devlet bir yandan da demokratik haklar konusunda adım atacağını belirtiyor. Bu durum izlenen savaş politikasıyla çelişen bir durum yaratmıyor mu?

Züleyha Gülüm: Aslında devlet açısından bakıldığında ikili oynamak zorunlu. Bir yandan umut yaratan, açılım olabileceğini söyleyenlerin olması, bir yandan da savaşın yürütücülerinin olması gerekiyor. İyi polis, kötü polis örneği gibi. Ben bu tutumda bir çelişki olduğunu düşünmüyorum.Eğer devlet insanları kendi çözümüne ikna edebilseydi barış olabilirdi ama bu çözümü Kürt halkıkabul etmiyor. Beklenti yaratılarak mücadelenin, direnişin önünün kesilebileceği düşünülüyor. Bir örnek vereyim; bir gün önce Bülent Arınç “Milletvekilleri suçlu olur mu?” derken, ikinci gün bir bakıyorsunuz Leyla Zana’nın evi basılmış. O yüzden ikilik yaratılmasının devlet için tedbir olduğunu düşünüyorum fakat beklentiye sokması açısından da tehlikeli.

Bir dönem, KCK operasyonları ve davalarıyla demokratik açılım söylemleri paralel ilerledi. Bir yandan açılım sözüyle ve müzakerelerle toplumda beklenti yaratılırken diğer yandan Kürt siyasi hareketine cezaevi yolu gösterildi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nebile Irmak Çetin: AKP’nin yaklaşık on yıllık iktidar dönemine baktığımızda çok şey değişti. Kendisi için istediği demokrasiyi yaptı. Askerle İslam arasındaki o çelişkiyi kendi lehlerine dönüştürerek düzeltti. Askeri epey etkisizleştirdi. 2009 yılında oyun bozuldu çünkü yerel seçimlerde BDP yüzün üzerinde belediye kazandı. Kürt muhalefeti bütün tutuklamalara, bütün yok etme çabalarına rağmen tek muhalefettir. CHP’nin muhalefetini dikkate almıyor, MHP söylemiyle pek çok yönden örtüşüyor zaten. Son yapılan genel seçimlerde de Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku ortaklaşa otuzun üzerinde milletvekili çıkardı. Bu durumda asıl muhalefet Kürtler ve Kürtlerin dostlarıdır; sosyalist çevreler, barıştan yana olanlar, kadınlar, Aleviler, kısmen emekçilerdir. Bir korku imparatorluğu yaratılarak tutuklamalarla bu kesimler yok edilmeye çalışılıyor. Geldiğimiz nokta gerçekten çok ciddi bir tehlike yaratıyor. Bu yüzden bizim için barış kaçınılmazdır, ekmek, su kadar ihtiyaçtır.

Habur olayını ve sonrasında diğer partilerden gelen tepkileri göz önünde bulundurursak, toplumsal olarak bir barış sürecine hazır olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Züleyha Gülüm: Ben hazır olunduğunu düşünüyorum. Devletin politik hattı bizim basınımızın, aydınlarımızın, yazarlarımızın tavrını belirliyor. Basının, medyanın, iktidarın söylemleri ve yönlendirmesi çok etkili. Çünkü maalesef kadın hareketi, feministler, sol-sosyalist kesimler Türkiye’de çok örgütlü değil. Dolayısıyla bizim etkili olamadığımız yerde insanların bilincini belirleyen etkenler iktidar, burjuva medya ve partiler oluyor. Açılım sürecinde insanlar barışa ikna olmuştu. Savaş sürecinde ise savaşa ikna oluyor. Barışı savunanlar, BDP’liler hiçbir medya kanalında yer alamıyor. Yapılacak haberlerin bile devlet onayından geçmediği sürece yayımlanmamasına dair emir alınmış durumda. Mesela Uludere olayında bu durum çok açıktı. Bütün basın kanalları bu haberi, görüntüleri almış olmasına rağmen, devletten onay gelmeden yayımlamadı, uluslararası basın yayımladı. Devlet gerçekten istese kamuoyunu barışa hazırlayabilir.

Kadınlar savaş ortamından nasıl etkileniyor? Barış hareketiyle kadın hareketi nasıl örtüşüyor? Kadınların barış istemesi neden önemli?

Züleyha Gülüm: Zaten kadınlar bu toplumda erkek egemen bir sistemde yaşıyorlar ve savaş bunu daha fazla artırıyor. Çünkü savaşın ve şiddetin olduğu bu ortam kadına yönelik şiddetin de artmasına yol açıyor. Ayrıca savaş koşullarında kadın bedeni bir mal, bir toprak olarak görülüyor ve bu savaşın yürütücüleri kadın bedeni üzerinden hakimiyet kurma hakkını kendinde görüyor. O nedenle erkek egemenliğine karşı mücadele yürütebilmek de bir yanıyla barışı savunmakla mümkün olabiliyor. Kadınlar sadece bir yakınları öldüğü için savaştan mağdur değiller, bire bir kendileri mağdurlar. Göç eden kadınlara baktığınızda da bunu görüyorsunuz; mesela Uludere’deki insanlar şimdi göç etmekten bahsediyorlar ki zaten geriye kalanların hepsi kadın. Şimdi tek geçim kaynakları olan sınır ticaretini devlet ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu da ortadan kalkınca göç etmek zorunda kalacaklar. Evlerinde para getirebilecek kişiler öldü ve şimdi o kadınlar bir başlarına kaldılar. Anadillerinde konuşamama, eğitim alamama gibi sorunlarla da karşı karşıyalar. Göç ettikleri yerlerde, buralarda nasıl yaşayacaklar? Nasıl ev tutacaklar, çocuklarının işlerini, eğitimini nasıl sağlayacaklar? Nasıl karınlarını doyuracakları sorusu bile havada kalıyor.

Mesela Kıbrıs’taki Disko (Disiplin Koğuşu) işkencesi meselesini hatırlarsınız. Bu işkenceden geçmiş bir asker anlatıyordu; hayatı boyunca eşine yönelik şiddet uygulamadığı halde askerden dönünce uygulamış. Savaşın sonuçları böyle. Orada katliam yapan bir mantığın, öldürmeyi, işkenceyi, cesetlere işkence yapmayı öğrenen birinin eski hayatına dönüp normal biri gibi yaşaması mümkün değil. Dolayısıyla günlük yaşamlarımızdaki şiddeti o kadar tırmandırıyor ki savaş, sadece buradan baktığımızda bile kadınlar savaşa karşı olmak zorundalar.

Mücadele eden kadınlar da devlet şiddetiyle çok fazla karşılaşıyor. Bugün sokakta kadına dair eylem yapmak istediğinizde bile devlet şiddetiyle direkt karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Savaş sırasında veya gözaltında tecavüzler, tacizler sıkça yaşanıyor. Dolayısıyla kadınlar savaştan erkek egemen mantığın etkisiyle daha çok mağdur oluyor. Hakikaten savaş kadınları çok etkileyen bir süreç; savaşa ayrılan bütçe kadınlara para ayrılmamasına yol açıyor. Bugün savaşa ayrılan bütçe kadınlara ayrılabilseydi, kadınların sığınaklarına, eğitimine yatırılabilirdi; kadınlar için bir sosyal güvenlik sisteminin olanaklarını yaratabilecek mekanizmalara ya da kadının görünmeyen emeğini karşılayacak sosyal haklar mekanizmasına yatırılabilirdi. O kadar güzel şeyler yapılabilir ki aslında bu parayla; çok azı bile kadınların hayatını müthiş değiştirici bir şey olurdu. Bu nedenle bütün kadınların savaşa karşı olması gerekiyor.

Siz kendi çalışmalarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Etki alanınız nedir? Örneğin, yapılan basın açıklamaları gerçekten kamuoyu baskısı yaratmaya yetebiliyor mu?

Züleyha Gülüm: Ne yazık ki çok yeterli değiliz. Zaten etki gücümüz ve bizimle beraber diğer muhaliflerin de etki gücü çok olabilseydi devletin ırkçı, milliyetçi ve savaşı körükleyen yaklaşımları halk ve kadınlar üzerinde belki bu kadar etkili olmazdı. Kendi çapımızda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama medya bütün muhalifleri olduğu gibi bizi de görünmez kılma çabasında. Yaptıklarımız muhalif medyanın dışında hiçbir yerde yer almıyor. Diğer taraftan, barışı isteyip harekete geçen kadınların sayısı da çok fazla değil. Çok güçlü, etkili örgütlenmeler de yaratamıyoruz şu anki halimizle. Daha büyük ses getirecek bir strateji izlemek gerekiyor. Son dönemde tüm muhalefete karşı topyekûn bir savaş ilan edilmiş durumda. Barış İçin Kadın Girişimi’nden birçok arkadaşımız gözaltında. Buna dair ses çıkarmak istediğimizde devlet şiddetiyle karşı karşıya geliyoruz. Yeni bir Türkiye yaratılmaya çalışılıyor ve bu yeni düzenlemeden her birimiz nasibimizi alıyoruz. Kadınlar, öğrenciler, sol-sosyalist emekçiler, HES’lere karşı mücadele edenler, Ermeniler, Çerkezler, Aleviler ezilen her kesimin ortaklaştığı bir mücadele hattının örülmesi gerekiyor.

Nebile Irmak Çetin: Tabii bu süreç barışı çok uzaklaştırıyor. Özellikle son dönemdeki KCK tutuklamalarına baktığımızda bunun barış söylemini dillendirenlere yönelik olduğunu görüyoruz. Barış İçin Kadın Girişimi’nden Ayşe Berktay, Büşra Ersanlı içerideler. Süreç barıştan oldukça uzaklaştı. Zaten AKP’nin ya da siyasal iktidarın getireceği bir barış anlamlı değildir. En anlamlı barış; halkların, emekçilerin, kadınların ortaklaşarak talep ettiği çerçevedeki bir barıştır. Bir diğer önemli husus da Türkiye’de devrimci Kürtlerin, emekçilerin, kadınların ortak bir noktada buluşamayıp ortak bir hareket ortaya çıkaramamış olmasıdır.

Biz de kulüpteki tartışmalarımızda iktidarın getireceği barışın değil, geniş çaplı bir mücadeleyle elde edilecek bir barışın anlamlı olabileceğini konuştuk. BİKG de mümkün olduğu kadar çok sayıda insana ulaşmak amacıyla oluşturulmuş bir girişim ama yine belli bir kitlenin ötesine gidilemediğini görüyoruz. Sizce bu durumun nedenleri nelerdir, daha başka neler yapılabilir?

Nebile Irmak Çetin: Mesela Taksim’de bir eylem yapıyoruz barış talebimizi dile getirmek için, bir adam geliyor “Türkiye’de savaş mı var?” diye soruyor. İşte bu çok önemlidir. Barış; savaşın sonlanması, savaşın bitirilmesi için istenir. Önemli olan bu algıyı yaratabilmektir. BİKG’in bir bütçesi, profesyonel çalışanları yok. Keşke bunu daha profesyonel bir şekilde yapıp, barış noktalarımızı Karadeniz’de, Ege’de de açabilsek ve gerçekten barışa niye ihtiyaç olduğunu söyleyip birbirimizi ikna edebilsek. Çünkü bu bir ikna sürecidir. Devlet bu iknayı yapmayacağına göre bunu bizim yapmamız gerekiyor. İşte bu noktada başarılı olamıyoruz. Mesela, barışı sadece Kürtlerin istediğine, barışın sadece onların yararına olduğuna dair bir algı var. Bu algıdan kurtulursak, belki halklar kendi yararları için barışı isteyebilecektir.

Züleyha Gülüm: Kürt politikasını yürütenlerin, Kürt halkının zaten barış talebi var. Bizim yapacağımız iş, oraya bağımlı ya da orayla doğrudan ilişkili bir iş değil. Biz daha çok diğer halklardan kadınları hedefledik bir araya gelirken. BİKG savaşın aslında sadece Kürt kadınlarını değil, Türkiye’deki tüm kadınları ilgilendirdiğini, hayatlarımızdan bir sürü şey çalıp götürdüğünü, üzerimizdeki erkek egemenliğinin her geçen gün daha da artmasının en büyük nedenlerinden biri olduğunu gösterebilmek, beraber görebilmek ve bunun üzerinden politika üretebilmek için kuruldu. Ne yazık ki bunları sağlayacak etkili mekanizmalarımız yok. Yeni yöntemlerin, yolların ne olduğu konusunda önümüzü pek açabildiğimizi düşünmüyorum. Bir yandan da BİKG’de yoğun olarak çalışan arkadaşlar, aynı zamanda başka yerlerde de çalışan arkadaşlar. Bu yüzden çok geniş kesimlere sesimizi henüz ulaştırabilmiş değiliz, ama yine de elimizden geleni yapıyoruz, mücadele de böyle bir şey zaten.

Siz yakın zamanda Uludere’ye gittiniz. Oradaki izlenimlerinizden, hem kadınların deneyimlediklerinden hem de katliam sonrasındaki atmosferden bahseder misiniz?

Züleyha Gülüm: Ben kişisel olarak, başka bir heyetle birlikte gittim. Daha ilerisi için Barış İçin Kadın Girişimi olarak daha geniş bir ziyaret düşünüyoruz. Bizim ziyaretimiz çok hızlı oldu; sabah gidip akşam dönmek zorunda kaldık. Bu yüzden ne yazık ki birebir temaslarımız çok fazla olamadı ama bazı şeyleri çok rahat görebiliyorsunuz. Kadınlar çok öfkeli çünkü sürecin kendisi, yaşananlar, geçmişteki deneyimler -bu köylerde yaşayanlar daha önceden göç ettirilmiş- bunun bir kaza olmadığını düşündürüyor. Özellikle tazminat meselesine çok kızgınlar: “Bizim çocuklarımız satılık değil!” diyorlar. Asıl olarak istedikleri şey hesap sorulması, sorumluların ortaya çıkarılması, özür dilenmesi ve devletin bu katliamıkabul etmesi. Bunun sorumluları gerçekten tepeden aşağı herkestir. Bir karakol komutanını görevden alarak o insanların acılarını dindiremezsiniz, onları katliamın hesabının verildiğine ikna edemezsiniz. Özellikle kadınlar mücadele edeceklerini ve bu işin peşini asla bırakmayacaklarını söylüyorlar.

Yakın zamanda Van’da bir deprem yaşandı, ancak savaş ortamından ayrışamadı. Depreme, doğal afet gözüyle bakılamadı ve savaşın bir parçası oldu.

Züleyha Gülüm: Depremde de savaş çok belirleyici oldu. Van’a gönderilen kolilerin içinden çıkanlar savaş koşullarının bir göstergesi. Doğal afetin sonuçlarının bu kadar ağır olması da “doğal” değil tabii. Irkçı ve milliyetçi yaklaşım kime, nasıl yardım yapılacağını da belirler oldu. Kadınların deneyimleri de daha ağır oldu çünkü kadınlar çadırlarda yaşadıklarında daha büyük sorunlarla karşılaştılar; ortak tuvaletlerin olduğu yerde kadınlar rahat hareket edemiyor, erkekler çok rahat banyo yaparken kadınlar bu ortak kullanım alanlarından faydalanamıyor, çok karma bir ortam olduğu için kadınların çadırlardan çıkmasına izin verilmiyor. Erkeklerin burada da kısıtlamalar getirebildiğini görüyoruz. Kadınlar bir yandan çocuklarına bakmak zorundayken bir yandan da ortalığı düzenlemek ve o koşulları yaşanır hale getirmek zorunda. Hiçbir güvenlik sağlanamadığı için kadınlar cinsel tacize de saldırıya da maruz kalabiliyor ve bunların çözülebileceği veya şikayet edilebileceği bir savcılık ya da karakol yok. Çünkü binalar güvenli olmadığı için karakollar, savcılıklar sürekli yer değiştiriyor.

Nebile Irmak Çetin: Devlet Van depremi sonrasında sorumsuz davranmıştır. İkinci depremden önce hem bakan hem vali “Hasarsızdır, herkes evlerine girsin.” diye açıklama yaptı, insanlar devletin yetkililerine güvenerek evlerine girdiler. İkinci depremde ciddi şekilde can kayıpları yaşandı ve bu da resmen bir cinayetti. Bunun dışında belediyenin Van’ın afet bölgesi ilan edilmesi konusundaki ısrarlarına karşın başbakandan gelen tepkiler bunu engelledi. Bu da Kürtlere yönelik politik bir karardır. Kamuoyu ve ana akım medya, Van depremini enkaz altında yaşamını yitiren öğretmenler olarak gördü ama orada altı yüz yedi yüz insan yaşamını yitirdi. Son olarak bir takım kampanyalar ve medya aracılığıyla elde edilen paralarla öğretmen evleri yapılıyor. Kürtler yine görmezden geliniyor. Deprem koşullarında bile insanlar arasında ayrımcılık yapılıyor.