“Savaş kış gibidir, barış yaz gibi. Gelin bu yazı beraber getirelim.”


Ariya Toprak

Burçin Yıldırım

Öykü Tümer

Öğleden sonra Barış Anneleri ile bulaşacağız. Yolumuz önce Taksim’e düşüyor, Cumartesi Anneleriyle Galatasaray’da toplanıyoruz. Taksim Meydanı’nda ise önceki gün yapılan KCK operasyonlarını protesto eylemi var. Kendi eylemlerinden sonra Taksim’e gidiyor Cumartesi Anneleri, biz de onlarla birlikte Taksim’e yürüyoruz. Kar yağışına ve soğuğa rağmen eylemciler de polisler de kararlı alanı terk etmemeye. Polisler zaten hazırlıklı; pelerinleri, bereleri, biber gazları ve silahlarıyla tastamamlar. Eylemciler de yedi bine ulaşmış tutuklu sayısı, bitmeyen baskınlar, önceki haftalarda gerçekleşen Uludere olayıyla tekrar su yüzüne çıkan nefret söylemlerine ve savaş politikalarına olan isyanlarıyla oradalar.

Eylem bitmeden ayrılıyoruz meydandan. Barış Anneleri’nin yanına gitmek için bindiğimiz Taksim-Unkapanı otobüsünde, son dönemde üst üste gelen bütün bu olayların yarattığı ağırlık var üstümüzde. Barış Anneleri’ni geçtiğimiz aylarda kulüp olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde ağırlamıştık. Orada savaşa, siyasete dair çok fazla şey anlatmıştı analar. Söyleşi yapmaktaki amacımız hem bir iade-i ziyaret hem de gündelik hayattan, annelikten, ailelerimizden, farklı kadınlık deneyimlerimizden bahsetmekti. Hesaba katmadığımız ise anaların gündelik hayatlarının siyasetten, ülkedeki gelişmelerden bağımsız olamayacağı idi. Kasım ayında gerçekleşen Van depremi ve kamuoyunun bu konudaki ırkçı yorum ve davranışları, Şırnak Uludere’de otuz beş kişinin ordu tarafından katledilmesi, KCK operasyonlarıyla binlerce öğrenci, gazeteci, siyasetçinin tutuklu olması sohbetimizin seyrini doğal olarak belirledi. Savaşın ve ırkçılığın bu kadar yakıcı hissedildiği bir dönemde Barış Anneleri’yle görüşmek üzerimize çöken yılgınlığın ve karamsarlığın dağılmasına olanak sağladı.

Barış Anneleri İnisiyatifi 1996 yılında çocuklarını savaşta kaybeden on beş Kürt annesinin bir araya gelip barış ve özgürlük taleplerini dillendirmek için oluşturdukları bir inisiyatif. Başlıca amaçları yıllardır süren ve on binlerce insanın ölümüne neden olan Türkiye’deki savaşa karşı barış için bütün annelerle birlikte mücadele etmek. Çağrı metinlerinde de bu savaşta çocuğunu kaybeden annelere şöyle sesleniyorlar: “Ellerimizi tüm annelere uzatıyoruz, yaşadığımız acılardan yaşamın filizlenmesi için, uzatılan barış elinin tutulmasını, bir an önce kalıcı bir barışın sağlanmasını istiyoruz.” Geçen on beş yılı aşkın süre boyunca barış taleplerini dile getirmek için yaptıkları eylemlerin yanı sıra hükümetle, partilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve Genelkurmay Başkanlığı ile bile görüşme taleplerinde bulundular. Bu taleplerin büyük bir çoğunluğu reddedildi. Kürt sorununu çözme iddiasındaki AKP hükümetinin toplumun birçok kesimiyle görüşürken Barış Anneleri’ni ve onların hikâyelerini görmezden gelmesi, hükümetin Kürt sorununu kendi savaş politikalarından ayrıştırdığını ve böylece inisiyatifin kurulduğu ilk günden bu yana anaların anlattığı katliamlara, kayıplara ve bütün acılara karşı takındıkları duyarsızlığı da gösterdi. Zaten analarla konuştuğumuzda tekrardan gördük ki onların en temel amaçlarından biri de toplumda duyarlılık yaratmak. Şiddetin, baskının ve adaletsizliklerin sıradanlaşmaması için verdikleri mücadelede talepleri öncelikle barış. Ama daha da öncelikli olarak sözlerinin işitilmesini, seslerinin duyulmasını istiyorlar. Taleplerini kendi yaşamlarından, deneyimlerinden yola çıkartarak kuruyor analar. Hem bir annenin hikâyesinin insanlar üstündeki dönüştürücü gücüne inanıyorlar hem de kimsenin ağlamamasını istiyorlar. Bize de bu yüzden sık sık “Siz gençlere anlatmak istemiyoruz, sizin genç yüreğiniz bu acıları kaldırmaz.” diyorlar.

Barış Anneleri İnisiyatifi’nin neden kurulduğunu ve amacını Döndü Anne şöyle açıklıyor: “Burayı niye açtık biliyor musunuz? Ben savaşı körükleyenlere zaten sitem ediyorum ama benim asıl sitemim savaşa duyarsız kalanlaradır. Bu savaş iki tarafa da hayır getirmez.” Analar, bir ananın yüreğinde hissettiği acının herkesin vicdanına sesleneceğine inanıyorlar. Belki de bu yüzden kimlikler arası ayrım yapmaksızın kendilerine sadece “ana” diyorlar. Ve zaten bir ana olarak yaşadıkları, toplumsal mücadelenin içerisinde olmalarına yetiyor. Cemile Anne’nin de dediği gibi: “Ben ne Kürdüm ne Türküm ne Lazım ne de Çerkezim. Ben bir anneyim. Biz Barış Anneleri olarak savaşın acımasızlığını gördüğümüz için barışın değerini anlayabildik.” Yine başka bir anne barış mücadelesine neden başladığını anlatırken “On sekiz kişiyi kaybettim, şimdi bir asker yakını gözyaşı dökerken üzülüyorum. Gözyaşları aynıdır, gözyaşlarının rengi yoktur.” diyor.

Barış Anneleri’nin bu sözleri herkese ulaşabilecek, herkesin koşulsuz şartsız barıştan yana taraf olmasını sağlayabilecek bir güce sahipken annelerin ana akım medyada dürüst olmamakla suçlandıklarını ve bu şekilde sözlerinin değersizleştirildiğini görebiliyoruz. Çeşitli kesimler tarafından “terörist” oldukları ya da “teröristleri destekleri” iddia ediliyor. Ancak Barış Anneleri’ne ve verdikleri mücadeleye bu şekilde bakanlar çoğu zaman, “terörist” olarak adlandırdıklarının da insan olduğunu, onların da aileleri, onları da seven anneleri, kardeşleri, akrabaları ve dostları olduğunu görmezden geliyor. Anaların anlattığı hikayeler bizlere unutturulmaya çalışılan bu gerçeği tekrar hatırlatıyor. Hepsinin hikayesi ayrı, önce Perihan Anne anlatıyor: “Kızım dedi ki ‘Ben seni anlıyorum ama sen de beni anla. Benim kimliğim yoktur, dilim yoktur. Niye ben evde Kürdüm de okula gidince ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ oluyorum.’ İşte böyle küçükken hiç anlamadan çelişkiler beynine giriyor. Ne mutlu Türküm diyene değildir o, ne mutlu Kürdüm diyene de değildir, biz öncelikle insanız! Batıda bazı insanlar bizim kadar bunları düşünseydi bu savaş dururdu. Biz mücadelemizi kendi çocuklarımız için yapmıyoruz. Türklerin çocukları için de yapıyoruz. Kürtlerin çocukları için de yapıyoruz. Çünkü eğer bir ülkede savaş varsa o kurşun bir gün seni de görür beni de görür.” Döndü Anne’nin de çocuğuyla arasında geçen bir konuşma onun mücadeleye katılmasına neden olmuş: “Benim oğlum dedi ki bana giderken: ‘Anne sen benim önümü alamayacaksın.’ Ben ‘Neden oğlum, nereye gidiyorsun?’ dedim. ‘Zamanında siz yapsaydınız biz şimdi yaşardık. Kimliğimiz yok, kültürümüz yok, insanlığımız yok. Aleviler ezilmiş, Ermeniler ezilmiş şimdi sıra gelmiş Kürtlere, halkı birbirine düşürmüşler. Biz buna dur demeye gidiyoruz.’ dedi ve ben söz verdim ağlamadım. İşte onun dediği gibi biz bu savaşa dur demek için burada toplandık. Elimizden geldiği kadar barışı sağlamaya çalışacağız. Siz de bize yardımcı olacaksınız.” Aynı şekilde, sıkça üzerine söz söylenen “taş atan çocuklar”a da geliyor konu. Medyada sıkça ya çocukların birilerinin maşası olduğu öne sürülüyor ya da çocuklar geleceğin “teröristleri” olarak damgalanıyorlar. Anaların anlattıkları ise bambaşka bir hikâye: “Soruyorlar ki o çocuklar neden polisimize taş atıyor? Bir duvara bakarsan on tane fotoğraf var hepsi faili meçhul cinayet. Çocuk diyor ki ‘Bu benim amcamdır, bu benim babamdır, bu benim dedemdir ama neredeler onlar?’ E anne de diyor ‘Yavrum bir gün aldılar karakola, bir daha gelmediler.’ İşte o çocuk devlete kızıyor. Yani sen o kini onun beynine koydun, sen sebep oldun. Bu haksızlık Türklere olsaydı ben Türklerin yanında olurdum, kim olursa olsun.”

Anneler yaşadıkları, gördükleri, duydukları, hissettikleri ile her zaman yaşamdan ve barıştan yana bir tavır alıyorlar. Savaşı, şiddeti yaratan sistemin karşısında hiç yılmadan duruyorlar. Türkiye’de yaşayan herkesi de bu sisteme karşı olmaya, bu sistemin ürettiği bütün adaletsizliklere karşı direnmeye çağırıyorlar. Döndü Anne’nin de dediği gibi: “Sen benim üzerime geliyorsun bomba ile araba ile tüfek ile su ile onlar da alıyor eline bir taş atıyor. Tavuk bile çırpınır tutunca. Bu kadar insanlık, vicdan ayaklar altına alındı işte. Televizyonları susturmuş, gazeteleri susturmuş, savcıları susturmuş. Bu kadar suskunluk bir yerde patlak verir.” Yine de bu duyarsızlık ve suskunluk bile onları umutsuzluğa itmiyor. Deneyimleri tarihleri içinde bir yere oturuyor ve bu tarih tekerrürden ibaretmiş gibi gözükse de, çözüm arayışlarından vazgeçmiyorlar. Bunu Perihan Anne şöyle açıklıyor: “Benim dedem Şeyh Sait katliamı zamanında mağaralarda saklanmış. Dönünce vücudundan cımbızla keneleri temizlemişler. İşte dedem bunları çekmiş. Babam geldi 12 Eylül’ü çekti. Ben 93’te köyüm yakıldı onları çektim. Hiçbir zararımız da olmamıştı. Ben yere bir peçete bile atamıyorum, çünkü ben de bu ülkede yaşıyorum. Diyemem bu ülke benim değildir diye, o gözle hayatta bakamam. İstanbul’a geldikten sonra çocuğumu okuttum. Biz okumadık, kendimizi ifade edemedik bu zulümler geldi başımıza, o okusun böyle olmasın dedim. Ama kızım okulda dergi çıkarıyor, üzerine ‘niye bölücülük yapıyorsun’ diye gidiliyordu. Bu sistemi kabul etmediğinden çocuğum 2005’te [dağa] gitti. İşte biz bunları görmüşüz ama her şeye rağmen hala ‘barış’ diyoruz. Barıştan başka şansımız yoktur.”

Bu savaş politikalarının sadece meydanlarda, karakollarda değil okullarda da sürdüğü zaten bilinen bir gerçek. Kendileri köylerinden zorla göç ettirildiklerinde yaşadıkları dil sorununu çocukları da şehirlerde okula gidince yaşamışlar. Bu yüzden yıllardır süren anadil tartışmalarına dair de söyleyecek sözleri var annelerin: “Şimdi diyorlar ki ‘Kürtler Türkiye’yi bölecek.’ Bu yanlış bir kelimedir. Bu halkları galeyana getirmektir. Bir insanın dili nedir? Kültürünü yaşatmaktır. Kürtlerin isteği de budur; dilini, kültürünü, kimliğini, kim olduğunu bilebilmek. Ve buna Türkiye’de yaşayan diğerleri ne kadar sahip ise Kürtler de o kadar sahiptir. O gün çıkmış bir asker diyor ki ‘Eğer Kürtçe okunursa Türkiye bölünür.’ Dil hiçbir şeyi bölmez. Neden sen gidip başkasının dilini öğrenince bölünmüyor da Kürtler dilini isterse, kimliğini isterse, onurunu isterse bölünüyor?”

KCK operasyonları da annelerin gündemindeydi. “Kim varsa topluyorlar. İnsanlığın yüz karasıdır eğer bir yerde basın tutuklanıyorsa. Basın nedir; insanlığın dilidir, kulağıdır, kimliğidir. Ve yazarlar tutuklanıyorsa, Türkiye bu kadar küçülmüştür. Kürtlere yapıyorum derken Türkiye kendi kendini rezil etmiştir.” diyor Döndü Anne KCK operasyonları için. “Bu ülkede gazeteciler cezaevine alınıyorsa, avukatlar alınıyorsa, milletvekilleri içeri alınıyorsa her şekilde baskı ve zulümdür bu. Otuz beş tane insanı öldürüp bir tane insanı bile içeri almıyor.” diye ekliyor Cemile Anne. Tutuklama ve baskınların herkes için olağanlaştığı, sayılara indirgendiği bir ortamda, anneler bize insansızlaştırılan hikayelerin ardındaki hayatları hatırlatıyorlar: “Bu insanlar ne kadar acı çekiyor bilinmiyor. Ölüm ile cezaevi aynı. Ben yaşadım cezaevini. Çocukları cezaevinde yatan bir anne olarak cezaevine gidiyorsun ama çıkarken yüreğini orada bırakıyorsun.” diyor, oğlu da kendi de bir süre tutuklu kalan Döndü Anne.

Döndü Anne gibi bütün Barış Anneleri’nin hayatları ölüm ve kayıp dolu. Ve bu deneyimler hayatları boyunca onlarla kalmaya, gündelik hayatlarını etkilemeye devam ediyor. Mesela Döndü Anne oğlunun ölüm haberini gece aldığı için “Ben insanlara diyorum ki ne olur bana gece telefon etmeyin; benim oğlumun haberi gece gelmişti. Gece gelen telefon beni korkutuyor.” diyor. Hayatları boyunca bu acıyla yaşamış olmalarına rağmen barış istekleri hiç bitmiyor. İlk kez bir araya geldiklerinde çağrı metinlerine yazdıkları gibi “yaşadıkları acılardan yaşamın filizlenmesi için” mücadele ediyorlar. Öldürülmüş, kaybedilmiş yakınlarının intikamını almayı hiçbir anne düşünmüyor; çünkü annelik üzerine kurulu söylemleri onları tüm annelerle özdeşleştiriyor ve her ölüm onların gözünde başka bir annenin aynı acıları yaşaması demek. Cemile Anne bu savaşın ona kaybettirdiklerini ve bunlara rağmen verdiği mücadeleyi şöyle anlatıyor: “Ben de kardeşimi kaybettim, cenazenin bile nerede olduğunu hâlâ bilmiyorum. Bir koyun bile kuzusunu kaybetse günlerce meler, yavrusunu arar. Dili yoktur ama o da bir annedir. […] Aslında ben gençlerle bu konuları konuşmak istemiyorum. Sizin gencecik yürekleriniz bizim acılarımızı kaldıramaz. Bir kardeşini kaybettiğini düşün beş dakika. Bir yakınını kaybetmek ne demek biliyor musunuz? Yıllarca o kapıda onu beklemek demektir. Binlerce kayıp olan insan, faili meçhul cinayet var bu ülkede. Ben iki tane kayıp verdim ama ben kinli değilim ne Türk halkına ne Kürt halkına. Ben benim çocuğumu vuranı da affediyorum. Onun acı çekmesini de istemiyorum.” Cemile Anne’nin bıraktığı yerden Döndü Anne devam ediyor: “Her ölüm acıdır ama evlat acısı volkan ateşi gibidir. Hayatta hiçbir su o ateşi söndürmez ve o ateş hiçbir zaman da eksilmez. Her an, cenaze şimdi kalkmış gibi annenin yüreğindedir o acı. Ama ben iki şehit annesi olmama rağmen bu acıyı yüreğime basıyorum ve ‘barış’ diyorum. Bari diğerleri yanmasın.” Söz tekrar Cemile Anne’de: “Ben bir ana olarak bayramı çocuklarımla geçiremedim. Bayram olunca herkes çiçeğini alıp mezarlığa giderken, işte o zaman kahroluyoruz. Bizim çocuklarımızın mezarına gitmemiz bile yasak ki mezarımız bile yok zaten. Benim özel günlere ilgim yoktur ama anneler günü olduğunda o kişinin eksikliği hissediliyor ve o gün sana çok acı veriyor. İşte bizim çektiğimiz bu acıları, herkes mezarına giderken bayram günlerinde elin böğründe kalmanın acısını siz çekmeyin istiyoruz.”

Daha önce de söylediğimiz gibi, bütün bu acılar ve kayıplardan sonra annelerin tek talebi herkes için barış. İsyanlarıysa sisteme: “Daha önce eline silah almamış, bıçak almamış çocuğu asker olarak dağlara sürüklüyorlar, birbirlerini katlettirip kanlarını döktürtüyorlar. Bize terörist, dedelerimize de çete diyorlar, diğer tarafa da asker. Benim oğlum askerken kızım dağda vuruldu. Yani biz bu çelişkileri düzeltme mücadelesi veriyoruz. Bugün sokakta vurulan bir polis memuru, o da bir evlattır, onun da bir annesi vardır. Eğer o polis bir işkenceci olmuşsa, işte bunu sistem yapmıştır. Biz buna karşıyız. Yoksa onlar da bizim çocuklarımızdır, bu ülkenin çocuklarıdır. Hiçbir farkları yoktur. Senin dört tane gözün dört tane elin yok ya, insanız hepimiz. Eşit olarak yaratılmışsan eşit olarak da büyümek istiyorsun. Biz bunun mücadelesini veriyoruz. Yoksa bu kadar acı çekmek istemez kimse.” Bu sebeple kendi yaşadıkları şiddeti ve haksızlıkları sadece kendilerinin değil herkesin karşı durması gereken sorunlar olarak görüyorlar: “Biz burada konuşurken kimyasalla öldürülmüş sekiz tane gencin kömürleşmiş cesetleri Yenibosna Adliyesi’nde bir aydır bekletiliyor. Kendimizi biraz o annelerin yerine koysak; o anne çocuğunun cesedini bile tanıyamıyor çünkü eti çürütülüyor. İşte sen böyle bir ülkede yaşıyorsun. Aslında orda çürüyen bütün insanlıktır.”

Cemile Anne’nin de dediği gibi, çürüyen aslında bütün insanlık. Barış Anneleri’nin amacı insanların vicdanına ulaşmak; onlara savaşı bildikleri ve duyduklarıyla değil, yaşadıkları ve gördükleriyle anlatmak. Bu mücadelede inançlarından hiçbir şey kaybetmemiş olsalar bile yıllardır süren tüm savaş politikalarında ciddi bir gerilemeden bahsetmek maalesef mümkün değil. Aslında tam da bu yüzden mücadelelerini hiçbir zaman bireylere karşı değil, sisteme karşı veriyorlar. Tabii çoğu zaman görmezden geliniyorlar, savaşın kendisinin görmezden gelindiği gibi. Perihan Anne bir eylemde polisle yaşadığı diyaloğu aktarıyor bize: “Ben polise diyorum ki ‘Bir savaş vardır ve biz barış istiyoruz.’ Polis bana diyor ki ‘Sen bana savaşı göster, nerede?’ E ben de dedim ‘Senin gözün kör o zaman ben ne yapayım? Savaş yoksa bu cenazeler nereden geliyor?’”

Türkiye’deki savaş politikaları son olarak Uludere’de yaşanan katliamda bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkarak varlığını bir kez daha kanıtladı. Otuz beş kişinin katledilmesine ve ordunun da hükümetin de özür dilemeyi reddetmesine anneler çok öfkeli. Ölen otuz beş insan için duydukları acı hükümete, orduya ve yine suskun kalan medyaya duydukları öfkeyle birlikte büyüyor: “Otuz beş tane insan simsiyah olmuş, kan ile tanındı. O da bu halkın çocuğu, neden böyle oldu? Bunların hepsinin ama hepsinin başında bu yönetim var. Rant var. Savaş rant demektir.” diyor Döndü Anne. Cemile Anne de medya ve hükümetin kaçakçılık üzerine söylemlerine tepki gösteriyor: “Otuz beş kişi öldürülüyor sonra medya çıkıp demiyor ki ‘Bu insanların hayatları budur.’ Diyor ki ‘Kaçakçılık yapıyordu’; fabrika mı vardı, farklı bir iş kaynağı mı vardı da yapmasaydı bunu? Sen onu kaçakçı ediyor, sen öldürüyorsun.” Ancak Uludere’de yaşananlar ve sonrasında verilmeyen tepkiler anneleri şaşırtmıyor. Ölülerine reva görülen muamele zaten yıllardır böyle: “İçimden hiç çıkmayan bir acı var; bir genç öldü, şehit düştü bizden bir genç. Onun üstüne basmış asker, o kadar canileşmiş ki. Kellesine basmış fotoğraf çektiriyor. Gazetede bunu gördüğüm anda bayıldım. İnsanlığa sığmayacak bir şey bu.”

Tüm bu ölümler onları öfkelendiriyor ama yine kimseye değil, sadece sisteme karşı. Hükümetin söylemlerinin de nefreti arttırıp savaşı körükleme yönünde olduğunu düşünüyorlar. Kasım ayının başında çatışmada ölen yirmi altı askerin haberleri hem ana akım medya hem de hükümet tarafından savaş çığırtkanlığıyla karşılanmıştı. Birçok gazetenin attığı intikam manşetleri cumhurbaşkanı tarafından da desteklenmişti. Döndü Anne cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “intikamımız alınacaktır” açıklamasıyla ilgili şunları söylüyor: “Cumhurbaşkanı çıktı dedi ki: ‘Bu intikam alınacak.’ Ben isterdim ki o cumhurbaşkanı şöyle deseydi ‘Halkımızın başı sağ olsun. Kan kanı getirir, bu kanın durması gerekiyor. Halkımızla birlik olup bu savaşı durdurmalıyız.’ Büyüklük budur. Yaşın büyük olmuş ama bir şey fark etmiyor. Büyük olmak güzel sözden, hoşgörüden ve aydın olmaktan geçer bizim düşüncemizde. Büyük olmayı hak etmeyenler zorla başa geldi ve şu anda Türkiye’nin geleceğini de geçmişini de bitiriyorlar. Böyle olmamalıydı.”

Hükümetin açılım sürecinin başında takındığı barış yanlısı söylem barış anaları için çoktan samimiyetini yitirmiş durumda. Perihan Anne AKP’nin bu savaş politikalarına devam edip sorunu görmezden gelmeye devam ederek barışı getiremeyeceğini söylüyor: “Tayyip Erdoğan bugün açılan toplu mezarlar için diyor ki ‘Bunlar benim zamanımda olmamıştır.’ Sen o sistemin bir devamısın, bir parçasısın. Sen bir zamanlar ben Kürt sorununu çözeceğim derken şimdi o zalim koltuğundan konuşuyorsun.” Sorun sadece hükümette değil aynı zamanda binlerce insanın cezaevlerine gönderilmesine neden olan hukuk sisteminde. Annelerin, özellikle son dönemdeki tutuklamalardan sonra yargıya olan güveni de bitmiş durumda: “Bizde eskiden derlerdi ki hükümetin kestiği parmak acımaz ama ben bunu şu anda kabul etmiyorum. Çünkü yargıçlar, hâkimler, savcılar vicdanına göre hareket etmiyor. Mesela polise taş atan bir çocuğa on iki sene veriyor. Çocuğu öldürene ceza vermiyor. Karısını öldüren bu taraftan içeri alınıyor diğer taraftan çıkartılıyor.” diyor Döndü Anne.

Hükümetin savaş politikalarının yanı sıra Kürt halkını temsil ettiğine inandıkları PKK’ye dair politikalarına da karşı çıkıyorlar. Özellikle Öcalan’ın beş aylık tecrit süreci de annelerin AKP hükümetine olan tepkilerini arttırıyor. Döndü Anne bu tecridin savaşı sürdürmek için izlenen bir yol olduğunu düşünüyor: “Bu kadar insan irade olarak Sayın Öcalan’ı saymış ve onu başa getirmiş. Ve Öcalan onlara bir yol haritası çıkartmış: ‘Böyle böyle olursa ben de silahları sustururum. Siz de susun ve ortak bir barış sağlayalım.’ Kendi yaptıkları propagandayı, ‘Öcalan Türkiye’yi bölecek, teröristtir onlar’ propagandasını boşa çıkarttığı için, sırf bunun için şimdiki bu beş aydır süren tecrit.” Perihan Anne de kendisine bir gazeteci tarafından sorulan “Kürtleri kim savunuyor?” sorusuna şöyle yanıt vermiş: “PKK savunuyor. PKK olmazsa siz Kürt’ü kabul etmeyecektiniz kart kurt diyerek. Bugün de terörist diyorsunuz ama onlar bizim evlatlarımızdır, çocuklarımızdır. Başka ülkeden gelmediler. Bunu kabul edin artık.”

Sohbetimizin daha başında neden bir araya geldiklerini anlatırken de söyledikleri gibi duyarsızlık barış annelerinin mücadelesinin yolunu tıkayan en büyük engel. Çoğu zaman sistemi, hükümeti, politikacıları eleştirdikten hemen sonra en çok bu sistemin insanları susturmasından ve duyarsızlaştırmasından yakınıyorlar. Cemile Anne yıllardır bitmeyen savaşın esas failleri kadar tanıklarına da isyan ediyor: “Eğer bu ülkede yaşıyorsak yeter diyebilmeliyiz biraz. Neden sessiziz bu kadar?” Söz duyarsızlıktan açılınca Döndü Anne de bu konuda en çok bizim gibi gençlerin, öğrencilerin sorumluluk sahibi olması gerektiğini söylüyor. Anlatacak hikâyeleri var, bu hikâyelerle insanların vicdanlarına ulaşabileceklerine eminler ama onlara göre dinleyecek kimse yok. Bizden neyi, neden beklediğini anlatıyor Döndü Anne: “Sizin gibi üniversite öğrencileri başka bir ülkede yardım alıyorlar ama burada analarınız ekmeğinden kesiyor çocuğunu okutabilmek için. Ben çocuklarımı okuttum. Şehit düşen oğlum bilgisayar mühendisiydi ki 80’lerde bilgisayar mühendisi parmakla sayılacak kadar azdı. Diğeri tarım mühendisi olacaktı, birisi de bir sene öğretmenlik yaptı. Şehit düşen kızım da liseyi bitirmiş üniversiteye hazırlanıyordu. Yani onlar halkı kandırıyorlar ‘Dört tane çapulcudur, cahildir.’ diyerek. ‘Teröristtir’ diyorlar. Bu kelimeyi asla kabul etmedim, 90’larda da kabul etmedim şimdi de etmiyorum. Terörist nedir; malına, namusuna, elindeki ekmeğine göz dikendir. Bunlar onu istemiyorlar ki, özgürlüğünü istiyorlar. Bizim de halktan istediğimiz bir şey var: Duyarsızlık, yapılana ortak olmaktır. Halkımız duyarlı olsa barış daha çabuk gelir. Biz gidiyoruz Galatasaray’ın önünde basın açıklaması yapıyoruz, o gençler öylece önümüzden gelip geçiyorlar. Bir bakın ya! Bir gelin deyin ki ‘Ne yapıyorsunuz?’ Hani, diyor ya ‘Susma sustukça sıra sana gelecek.’ Bu sırayı beklememek için benim gençlerden yana umudum büyük, inşallah umutlarım boşa çıkmaz. Duyarlı olup el ele verip barışı getirmekten başka hiçbir seçeneğimiz yok. Barış için kurulan bu inisiyatifin kutsal olduğunu düşünüyorum. Savaş için çalışan herkes kaybolmuştur. İşte o yüzden şimdi sizler okuyan, yazan insanlarsınız, herkesle kardeşçe geçinin. Sinir ile konuşanı kimse dinlemez. Hoşgörü ile bunları birbirinize anlatın. Bizler yaşayamadık, güzel günlerde yaşamak için çaba harcayın.” Cemile Anne de üniversite öğrencilerinden beklentilerini anlatırken kendini de bu mücadeleye daha önce başlamadığı için suçluyor: “Üniversitelerdeki o gençler, onlar ne sağcıdır ne solcudur, onlar bu ülkenin gencidir. Onların geleceği, çocukları, torunları bu ülkede yaşayacak. Mesela şimdi ben sizin gibi gençlerin yüzüne nasıl bakayım; ben size barışçıl bir ortam bırakmamışım, parasız bir okul bırakmamışım, ben sizi özgür bir ülkede yaşatamamışım. Ben size karşı bir ana olarak suçluyum. İşte sen çocuklarına ana olarak bu suçu duyma diye mücadele veriyoruz biz. Bu ülke senin çocuklarını, torunlarını kardeşçe; hiçbir din, dil, ırk ayrımı olmadan yaşatabilsin diye mücadele veriyoruz. Nereli olursan ol önemli değil, bu ülke hepimizindir.”

Barış anneleriyle geçirdiğimiz saatler boyunca acılardan, kayıplardan, savaştan bahsetmemize rağmen barışa dair umutlarımızı tazeliyor bu sohbet. Döndü Anne’nin söyledikleri kadınların, annelerin verdikleri barış mücadelesini bir kez daha anlamlandırıyor: “Bir çiftçi bir yılanı vuruyor. Yılan da kalkıyor onun oğlunu vuruyor. Ama yine de çiftçi diyor ki ‘Gel barışalım.’ Yılan diyor ki ‘Kuyruğun acısı bende oldukça ciğerin acısı sende oldukça barışamayız.’ Biz ne kuyruk acısı diyoruz Barış Anaları olarak ne de ciğer acısı diyoruz. Her şeyin üstüne sünger çekip barışalım. Halk barış içinde yaşasın, bu acılar bitsin. Her zaman da söylerim; savaş kış gibidir, barış yaz gibidir. İnsanlığın vicdanına sığınıyorum, gelin bu yazı beraber getirelim. Yeter bu halkın çektiği acı.”

Anaların mekanından çıkıp birlikte durağa doğru yürürken Döndü Anne tekrarlıyor: “Yazın kızım, benim adım Döndü. Bütün söylediklerimi yazın. Biz barış istiyoruz!”