Ne Değişti? Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Zorunlu Göç


Berfin Binbay

Meltem Keniş

Vildan Özer

BÜKAK’ta geçen dönemki okumalarımızdan biri de Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri üzerineydi. Bu okumalarımızda bahsi geçen konulardan biri zorunlu göç oldu. Tartışmalarımızda zorunlu göç sürecinin bireylere ve Kürt halkına yaşattığı travmalar, zorluklar konuşulmadan, bu hasarlar tamir edilmeden barış kelimesinin rahatlıkla telaffuz edilemeyeceğini gördük. Bu bağlamda, özellikle 90’lı yıllarda zorla göç ettirilen ve bu yüzden pek çok maddi ve manevi kayıp yaşayan Kürtlerin hayatında o günden bugüne nelerin değiştiğini görmek bizler için çok önemliydi. Kürt kadınlarının ve kız çocuklarının zorunlu göç ve sonrasında yaşadıklarını konu alan; Şemsa Özar, Ayşe Tepe Doğan ve Handan Çağlayan’ın hazırladığı Ne Değişti?[1]adlı kitap, kadınların bu süreçteki tecrübelerinin erkeklerden farklı olduğunu anlamamızı sağladı. Bu yazı, Ne Değişti? adlı kitabın özeti niteliğindedir.

Giriş

Kitap 1990-1995 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bir milyonun üzerinde Kürt köylüsünün ülkenin çeşitli yerlerine göç ettirilmesinin devlet eliyle büyük bir sessizlik içinde kotarıldığını belirterek başlar. Zorunlu göç, gerek rakamsal spekülasyonlarla gerekse tazminat yasası ve köye geri dönüş projeleriyle örtbas edilmeye çalışılmıştır, fakat yapılan çalışmalar durumun devlet tarafından yansıtıldığı gibi olmadığını göstermiştir. Bu çalışmaların her biri farklı biçimlerde yapılmış ve yazılmıştır. Ne Değişti? göç eden bireylerin hikayelerini bize kendi ağızlarından dinletir. Bu çalışmayı diğer çalışmalardan farklı kılan başka bir özelliği de zorunlu göçe toplumsal cinsiyet perspektifinden bakmasıdır. Yazarlar cinsiyete dayalı eşitsizliklerin; göç sürecini, göç edilen yerdeki deneyimleri ve geleceğe dair talep ve beklentileri farklılaştırdığını öne sürerler. Bu farkı daha belirgin bir şekilde ortaya koymak içinse, araştırmada sadece kadınların ve kız çocuklarının hikayelerine yer verilir. Yazarların dikkat çektiği bir diğer nokta da kitap boyunca Kürt kadınları için “mağdur” nitelemesinin kullanılmamasıdır. Bu tanımın kadınları kurbanlaştırdığı, onların hak kayıplarına ve mağduriyetlere karşı direnme pratiklerini ve ayakta kalma güçlerini göz ardı ettiği vurgulanır. Zaten kitap boyunca kadınların geliştirdikleri hayatta kalma stratejilerini ve direnişlerini okuyunca da bu kadınları “mağdur” kelimesiyle nitelemenin yanlışlığı ortaya çıkar.

Birinci Bölüm: Zorunlu Göç ve Sonrasındaki İlk Dönem

Zorunlu göç, görüşme yapılan kişilerin anlatılarından yola çıkılarak, herhangi bir hazırlık şansı olmadan ve sahip olunan tüm olanakları geride bırakarak çıkılan bir yolculuk olarak tanımlanır. Dolayısıyla kalacak yere dair herhangi bir planlama yapılması ya da maddi olanakların kullanılması söz konusu değildir. Bu da göç edilen yerde birden fazla aileyi dar alanlarda bir arada yaşamak zorunda bırakır. Ancak kitapta belirtildiği gibi, bu bir arada yaşama durumunun tek sebebi hazırlıksız çıkılan göç yolculuğunun sebep olduğu ekonomik sıkıntılar değildir. Güvenlik kaygılarıyla ortaya çıkan aile-akraba dayanışması birlikte yaşamanın bir diğer sebebi olmuştur. Kitapta kadınların birkaç aile bir arada yaşamanın kendileri için ne gibi sonuçları olduğu sorusuna cevap vermedikleri söylenir. Bunun sebebi olarak kadınların dışarıda yaşadıkları sorunları dile getirirken, aile içinde yaşanan sorunlara karşı sessiz kalmayı tercih ettikleri belirtilir. Göç olgusunun getirdiği bir diğer problem de, tutuklamalar ve çalışma zorunluluğu nedeniyle aile bireylerinin birbirlerinden ayrılmasıdır. Bu koşulların yarattığı travmalar da günlük hayatın zorluklarıyla perçinlenir ve atlatılamaz hale gelir. Ayrıca Kürtçe’nin politik baskılar sebebiyle yeni kuşaklara öğretilememesi de iletişimi zorlaştırarak travmaları ağırlaştırır. Birinci bölümün son kısmında ise gelinen yerde kadınların yaşadığı sorunlara değinilir. Yaşanan bu travmatik süreçte kadınların, Türkçe bilmedikleri ve şehri tanımadıkları için dışarı çıkmak yerine eve kapandıkları anlatılır. Öte yandan annelerin her şeye rağmen ailelerde toparlayıcı rol oynaması ve göç edilen yere yerleşme sürecinde akrabalardan ayrı bir eve çıkabilmek için kadınlar dahil hemen hemen bütün aile üyelerinin çalışmasının hayatta kalmanın başlıca yollarından olduğu söylenir.

İkinci Bölüm: Göçün Ardından Değişim ve Süreklilik

Kitabın ikinci bölümünde kadınların ve kız çocuklarının aile içindeki konumlarına, evden çıkma ve hareket serbestliklerine, evlilik düzenlemelerine, geniş ailenin onlar üzerinde kurduğu baskı ve denetime, eğitim ve çalışma koşullarının nasıl olduğuna ve onların bu koşullardan nasıl etkilendiklerine, zamanla eve kapanmalarının son bulmasına ve siyasi partilerle ilişkilerine değinilmiştir.

Zorunlu göçün ardından gelinen kentlerde ailelerin ve bireylerin deneyimlerinin; aile yapısı, kadınların aileler içindeki konumları, göçün üzerinden geçen zaman, bireylerin çalıştıkları iş kolu, aile bireylerinden tutuklama veya ölümler sebebiyle kayıplar yaşanmış olması, siyasal tercihler gibi pek çok etkene göre değiştiği belirtilir. Bu bağlamda kadınların deneyimlerine odaklanıldığında özellikle yetişkin kadınların Türkçe bilmemeleri ve çocuk yetiştirme yükümlülükleri nedeni ile zorunlu göçün ilk yıllarında eve kapandıkları ve çevreyle ilişki kurmada ailenin Türkçe bilen bireylerine bağımlılık yaşadıkları gözlemlenir. Fakat genç kadınların önceleri eğitim, çalışma zorunluluğu gibi sebeplerle ev dışına çıkarken, evlilik sonrasında çoğunlukla eve hapsoldukları söylenir. Evden çıkma ile ilgili eğitim ve çalışmanın yanı sıra siyasi partilerle kurulan ilişkinin etkisine de değinilir. Parti kadınların kendileri gibi Kürtçe konuşan, zorunlu göç, insan hakları ihlalleri gibi benzer deneyimleri yaşamış olanların yer aldığı dernek vb. örgütlerle ilişki kurmalarında, hiçbir koşula bağlı olmadan evden çıkmalarında, farklı insanlarla tanışmalarında önemli bir rol oynar. Ayrıca parti çalışmalarına katılma birey olarak bir şeyler yapabilme ve bu yolla özgüvenin gelişmesi açısından olanaklar sunar. Ancak siyasi parti ile ilişkilenmenin kadınların aile içinde kendilerini daha güçlü hissetmelerinde etkili olsa bile, sunduğu sosyalleşme ve hareket serbestliğinin sınırları da göz ardı edilmemelidir. Kitapta değinilen konulardan biri de evlilik düzenlemeleri. Ancak yazarlar bu konuya zorunlu göç öncesi ve sonrası olarak bakmaktan ziyade geçmişten günümüze değişen zamanın koşulları içinden bakmanın daha uygun olduğunu iddia ederler. Bu bağlamda ailelerin yaşam koşullarına ve kadınların ev içinde yaşadıklarına odaklanırlar. Özellikle zorunlu göç koşullarından dolayı birden fazla ailenin bir arada yaşadığı evlerde genç kadınların hem eşlerinden hem de kaynana, kayınbirader gibi aile bireylerinden şiddet gördükleri belirtilir.

Yapılan görüşmelerde İstanbul’a gelmeden önce ikamet edilen yerde okul bulunmamasının ya da başka erişim güçlüklerinin hem kız hem de oğlan çocuklarının eğitime erişiminde engel oluşturduğu anlaşılır. Fakat alt yapı eksikliği dışında kız çocuklarının önünde başka engeller olduğu da bilinir. Zorunlu eğitim süreci sonrasında kız çocuklarının eğitime devam oranının belirgin ölçüde düştüğü, bunun en önemli nedeninin maddi imkansızlıklar olduğu belirtilir. Ailenin maddi imkansızlıklar karşısında öncelikle kız çocuklarının eğitiminden vazgeçtiği anlatılır. Maddi zorluklardan dolayı çalışmak ve okumak seçeneklerinden birini tercih etmek gerektiğinde ise eğitimden vazgeçmenin yaygın olduğu anlatılır.

Kitapta odaklanılan bir diğer önemli nokta da kız çocuklarının ve genç kadınların çoğunlukla vasıfsız işgücü muamelesi görmesidir. Kadınlar için en yaygın çalışma alanı tekstildir. Çoğunlukla mahallelerde yer alan, ulaşımı kolay, gözetlenebilir alanlar olmaları itibariyle tercih edilen tekstil atölyelerinde çalışan kadınların maruz kaldığı taciz, hakaret, düşük ücret, uzun çalışma saatleri, sigortasız çalışma, fiziksel ve psikolojik şiddet gibi bir yığın sorun vardır. Ancak tüm bu sorunlara rağmen kadınlar çalışmanın karşılığında yaşamlarında küçük değişiklikler yapabildiklerini düşünürler. Yapılan görüşmelerden, genç kadınların çalışmaya ilişkin olumlu değerlendirmelerinin ardındaki nedenlerden birisinin ekonomik olduğu ama bunun tek etken olmadığı anlaşılır. Birçok kadın çalışmanın ve düşük de olsa gelir elde etmenin kendilerini değerli hissetmelerini sağladığını ve özsaygılarını geliştirdiğini belirtirken, çalışmak kadınlar için aynı zamanda evden dışarı çıkma, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma ve sosyalleşme olanağı anlamına gelir.

Üçüncü Bölüm: Ayrımcılık, Dışlanma, Güvensizlik, Belirsizlik

Kitabın son bölümünde zorunlu göçle İstanbul’a gelen kadınların yaşadıkları ayrımcılık, dışlanma, güvensizlik ve belirsizlik duygularına odaklanılarak kadınların işyerinde, okulda ve mahallede yaşadıkları deneyimler incelenmiştir. Buna ek olarak kadınların gelecekten beklentileri, köye geri dönme ya da İstanbul’da kalma üzerine düşünceleri de aktarılmıştır.

Zorunlu göçle İstanbul’a gelen bireylerin iş ararken karşılaştıkları ilk ayrımcılık, “aksan sebebiyle iş bulamama” olarak anlatılır. Kitapta yer alan anlatılarda görüşme yapılan bireylerin etnik köken veya dil sebebiyle işe alınmama ya da işten kovulma öykülerini okuruz. Bu bölümde kadınların tecrübe ettikleri ayrımcılıkla ilgili ulaşılan en önemli sonuçlardan biri kadınların deneyimlerinin, çalıştıkları işin statüsüyle yakından ilgili olmasıdır. Sözgelimi, tekstil atölyesinde çalışan bir kadın yukarda bahsettiğimiz tarzda ayrımcı pratiklerden etkilenmezken görece daha iyi, pembe/beyaz yakalı olarak tasvir edilen işlerde(okul öncesi öğretmenliği ya da çağrı merkezi çalışanı) gibi çalışan kadınlar bu tarz ayrımcılığa daha çok maruz kalmaktadırlar. Çünkü tekstil atölyeleri, çoğunlukla kadınların ikamet ettikleri mahallelerin içinde, yoğunluklu olarak zorunlu göçle gelen Kürtlerin çalıştığı mekanlarken, diğer işyerleri mahalle dışındadır ve çalışanların etnik kökenleri çeşitlidir.

Bölümün ikinci kısmında okulda yaşanan ayrımcılıklara dikkat çekilir. Yaşanan sorunlarda yine anadil ilk sıradadır. Ayrıca etnik kökene dayalı ayrımcılık okuldaki sosyal ilişkileri de etkiler. Tüm bunlara bir de öğretmenlerin milliyetçi tavırlarının eklenmesi, öğrencilerin çoğunlukla okuldan soğumasına neden olur. Kitapta karşılaştığımız bir diğer bulgu da ayrımcılık olarak algılamadığımız iyi niyetli söylemlerin de çoğu zaman ayrımcılığı beslemesidir. “Bitlis’ten geldiği halde”, “Güneydoğulu olmasına rağmen” yüksek başarı elde eden öğrencilerin bu durumu, “normalin dışında” bir başarı olarak algılanır. Bunlara ek olarak eğitim hayatında karşılaşılan bir diğer zorluk da çalışma zorunluluğudur. Çalışmalarına ve aile içinde karşılaşılan tüm zorluklara rağmen okula devam etme şansına sahip olan kız çocuklarının eğitime daha fazla önem verdiği ve başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Kitapta bunun sebebi olarak kadınların eğitime atfettikleri özgürleştirici anlam gösterilir.

Değinilen bir başka konu kadınların şehirle kurdukları ilişkidir. Kadınların çevreyle olan ilişkilerini genellikle güvenli ve dayanışmacı buldukları mahalleyle sınırlı tuttukları gözlemlenir. Mahalle dışına çıkıldığında karşılaşılan engel yine dil problemidir. Siyasal tercihler de iletişimi engelleyen, ayrımcılığa sebep olan unsurlardan biridir. Bu sebeplerden dolayı kadınların mahalle dışına çok fazla çıkmadıkları, şehirde sadece mahalle sınırları içerisinde yaşadıkları sonucuna ulaşılır. Bu durum kadınların şehir yaşantısını sınırlamasının yanı sıra şehri onlar için güvenli de kılar. Fakat erkeklerin daha çok mahalle dışına açılması onların şehir hakkındaki görüşlerini kadınlardan farklılaştırır; erkekler şehri daha tehlikeli bulurlar. Ancak kadınlar mahalleyi güvenli bulduklarını söylerken onun baskıcı niteliğini de es geçmezler. Bu bağlamda mahallenin büyük bir aile imgesi olarak kadınların üstünde denetim kurduğu söylenir.

Kadınlara köye dönmek ya da İstanbul’da kalmak hakkında sorular sorulduğunda ise farklı yaş gruplarından farklı cevaplar gelir. Yaşça daha büyük olanlar tüm bu ayrımcı pratiklerden şikayetçidir ve geri dönmek ister. Fakat gençler çoğunlukla, İstanbul’un sunduğu avantajlardan yararlanmak ve köy yaşamının zorluklarından kaçmak istedikleri için, İstanbul’da kalmayı tercih ettiklerini söylerler. Geri dönmek istememenin bir başka nedeni ise köyde yaşanan travmatik olaylardır. Son olarak görüşmecilere gelecekten beklentileri sorulduğunda verilen cevaplar huzur ve güven ekseninde şekillenir.

Sonuç

90’lı yıllarda üç milyondan fazla Kürt toprağını, evini, sahip olduğu her şeyi geride bırakıp kente göç ettirildi. Zorunlu göç politikaları hem toplumsal hem siyasal hem de kişisel travmalara neden oldu. Elbette ki bu süreci kadınlar ve erkekler farklı deneyimlediler. Kadınlar kamusal alandan çok özel alanda veya özel alanın uzantısı olan mahallelerde yaşadıklarından onların sesini duymak hepimiz için daha zor. Bu yüzden çoğu zaman kadınların tecrübelerini dinlemek, onlara ulaşmak imkansız oluyor. Bu kitap, göç politikalarının kız çocukları ve kadınlar üzerindeki farklı etkilerini kadınların eve kapanma, okula gitme, çalışma, partide aktif rol oynama gibi deneyimlerini ve 90’lı yıllardan bu yana neler değiştiğini sorgulatması açısından, diğer zorunlu göç çalışmalarından ayrı bir yerde duruyor.



[1] Handan Çağlayan, Şemsa Özar ve Ayşe Tepe Doğan, Ne Değişti? (Ankara: Ayizi Kitap, 2011).