Son Gelişmeler Işığında Türkiye’nin Toplu Mezarları


Özge Sever

Geçtiğimiz dönem, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Haftası Etkinlikleri kapsamında organize ettiğimiz, Aziz Çapkurt’un Annem Barış İstiyor adlı belgeselinin gösterimi sonrasında Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri ile söyleşmiştik. Bu vesile ile uzaktan takip ettiğimiz faili meçhuller konusunu kayıp kişilerin yakınlarından dinledik. Cumartesi Anneleri, yüzlerce faili meçhul cinayetin ve kaybın yaşandığı 90’lı yıllarda bir araya gelmeye ve 1995’in 27 Mayıs’ında “Gözaltında kayıpların akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin.” talebiyle Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları oturma eylemi ile eylemlilik süreçlerine başlamış oldular. Bundan sonra her cumartesi aynı eylemi yineleyen anneler ve bu hareketi destekleyen insanların, polis şiddetine ve tehditlerine maruz kalması ve bir kısmının gözaltına alınması ile 1999 yılında eylemlerine bir süre ara vermek zorunda kaldılar. Hukuksal mücadeleyi hiç bırakmamış olan Cumartesi Anneleri, 2009 yılında JİTEM üyelerinin bir kısmının tutuklanması ile eylemlerine yeniden başladılar. Halen her cumartesi oturma eylemlerine ve taleplerini dile getirmeye devam ediyorlar.

Defalarca geri çevrildikten sonra nihayet 5 Şubat 2011’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen Cumartesi Anneleri, başbakana gözaltında yaşanan kayıpların araştırılması için bağımsız komisyon kurulması ile başlayan ve genelde yasal düzenlemelerin gerekliliğine değinen taleplerini ilettiler. Birleşmiş Milletler’in (BM) “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşmesi”nin imzalanması talebine karşı aldıkları “İmzalamıyorsak vardır bir sebebi.” yanıtı ile başbakandan olumlu cevaplar alamayacaklarını anlayan anneler; “En azından bundan sonra kimse, biz bilmiyoruz diyemez.” diyerek bununla yetinmek zorunda kaldılar.

Bu yazının konusu olan toplu mezarlarla ilgili Türkiye’deki son dönem gelişmelerden bahsetmeden önce, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin çalışmaları ve medyada yer alan gelişmelere referansla Türkiye’nin toplu mezar tarihini kısaca özetlemeye çalışacağım.

Son günlerdeki toplu mezar tespitleri ve yapılan kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkan onlarca cesetle birlikte, bu mezarların geçmiş yıllarda yaşanan toplu katliam ve faili meçhul cinayetlerin “delilleri” olduğunu görebiliriz. 1923-38 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla alevlenen Kürt isyanlarının bastırılması gerekçesiyle Şeyh Sait İsyanı’yla Bingöl’de, ardından Ağrı ve Dersim’de gerçekleştirilen katliamlarda da toplu mezarların sıkça kullanıldığını söyleyebiliriz. Yakın tarihimizde, 1984’ten itibaren PKK ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasındaki otuz yılı aşkın süredir devam eden savaşta katledilen PKK militanlarının cenazeleri de ailelerine teslim edilmemiş ve toplu halde gömülmüşlerdir. Bu savaş dönemi boyunca binlerce silahsız, sivil vatandaş da toplu katliamlarla veya sokak ortasında alenen öldürülerek “faili meçhul” cinayetler listesinde yerlerini almışlardır.

Türkiye kamuoyu bu gerçekle ilk kez 1989 yılında karşılaşmıştır. Gazeteci Günay Aslan, yaptığı araştırma sonucunda Siirt’e bağlı Newala Qasaba’da (Kasaplar Deresi) bir toplu mezar bulunduğu iddiasıyla, cesetleri bu bölgeye atılan yetmiş üç kişinin isim listesi ile birlikte Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuru yapmış ve başlatılan kazı çalışmalarında sekiz kişiye ait cesetlere ulaşılmıştır. Ardından 2000 yılında Hizbullah örgütünün mezar evlerinin ortaya çıkmasıyla yıllar sonra yeni bir toplu mezar vahşeti gündeme gelmiştir. Kaçırılarak işkence edilmiş cesetler ve “kaçırılacaklar” listeleri ile dolu on ayrı mezar eve, 2000 ve 2006 yıllarında yapılan baskınlar sonucu toplam elli dört kişiye ait cesetlere ulaşılmıştır.

2003-2005 yılları arasında ise Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde yapılan araştırma ve kazı çalışmaları sonucu, askerler tarafından kaçırılarak kaybedilen sivillerin gömüldüğü toplu mezarlarda, toplam yirmi bir cesede ulaşılmıştır. Böylece Kürt coğrafyasındaki toplu mezar gerçeğinin ciddiyetle gündeme alınması gerektiği anlaşılmıştır. Ancak görülen o ki devlet bu konuda da geçiştirme politikası izlemiştir.

İHD Diyarbakır Şubesi’nin 21 Eylül 2011’de yayımladığı “Türkiye’de Toplu Mezarlar Raporu”na[1] göre var olduğu iddia edilen ve bir kısmı açılan toplam 253 toplu mezar ve bu mezarlarda bulunduğu iddia edilen 3.248 kişi var. Bu mezarların çoğunun Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Bitlis ve Bingöl’de bulunmak üzere Van, Şırnak, Batman, Mardin, Dersim, Elazığ, Ağrı, Iğdır, Ardahan, Kars, Adıyaman, Malatya, Gaziantep, Hatay ve Şanlıurfa’da olduğu belirtiliyor.

Geçtiğimiz yıllarda, Bitlis’in Mutki ilçesinde toplu mezarların bulunmasından itibaren, ardı arkası kesilmeyen toplu mezar iddiaları ve ortaya çıkarılan kemiklerle birlikte faili meçhul cinayetler tüm yakıcılığıyla Türkiye gündemine bir kez daha girdi. Bundan sonra, Hakkari’den Dersim’e kadar geniş bir coğrafyada yüzlerce mezar ve binlerce kimliği belirsiz cesedin var olduğunu dile getiren Türk Tabipler Birliği’nin (TTB), İHD’nin ve başka sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları ve talepleri ile çeşitli bölgelerde kazı çalışmalarına başlandı. Cumartesi Anneleri de eylemlerinde bu gündemi yakından takip ettiklerini belirttiler. Kazı çalışmalarındaki usulsüzlük görüntüleri devletin kayıplar ve toplu mezarlar konusundaki tavrını ortaya çıkarıyor. Buna karşı, ilgili kamuoyu tarafından Minnesota Protokolü’ne uyum sağlanması uyarıları yapıldı. Seksen yedi ülke tarafından imzalanan Hukuk Dışı ve Yargısız İnfazların Hukuki Açıdan Soruşturulmasına İlişkin Minnesota Protokolü’nün[2], Türkiye tarafından çekince koyularak imzalandığını hatırlatmakta fayda var.

Hakkari, Van, Bingöl, Dersim, Diyarbakır ve Silopi’de ortaya çıkan toplu mezarlardan sonra da hukuki ve siyasi arenada hatırı sayılır bir ilerleme göremediğimizden toplu mezarların bulunmasıyla ilgili her türlü gelişmeye sevinir olduk. Görmezden gelinen gerçekler, artık kendi kendilerine gün yüzüne çıkmaya başladı. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde toplu mezar bulunduğu iddiasıyla yapılan başvurular dikkate alınmazken, Diyarbakır Cezaevi ve Adliye binasının bulunduğu alanda başlatılan restorasyon çalışmaları esnasında toprağın altındaki kafatasları ortaya çıktı. Bunun üzerine alanda kazı çalışmaları başlatıldı.[3]

Başka bir örnek vermek gerekirse, 1993 yılında Silopi’de tabur komutanlığında askerlik yapan bir kişi, Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak görev yaptığı dönemde altı köylünün PKK’ye “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındığını, köylülere işkence edildikten sonra cesetlerinin yine aynı yere gömüldüğünü itiraf etmişti.[4] Bu itiraftan sonra başlayan kazı çalışmaları hâlâ devam ediyor ve pek çok ceset bulunmuş durumda.

Her geçen gün yeni gelişmeler olsa da hükümetin tutumunda bir gelişme göremiyoruz. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından yayınlanan Hak İhlalleri Raporu’nda, son on yıl içerisinde yüz elliye yakın faili meçhul cinayet yaşandığı ve dört yüze yakın insanın gözaltında veya cezaevinde katledildiği belirtiliyor.[5] Bu gerçeklere rağmen başbakanın, iktidar olduğu dönemde faili meçhul olarak adlandırılabilecek tek bir vakanın yaşanmadığını iddia etmesi hükümetin duyarsız tavrını kanıtlıyor. Cumartesi Anneleri’nin başbakanla yaptığı görüşmede, 2004’te gözaltında kaybedilen Tolga Ceylan’ın durumunu AKP’nin iktidar olduğu dönemde gerçekleşen bir olay olduğu için sahiplenen başbakan, mevzunun araştırılması için Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na talimat verdi. Komisyon başkanı ise bu komisyonun çalışma alanının araştırılması talep edilen diğer kayıpları ve yaşanan faili meçhul cinayetleri kapsamadığını belirterek devletin tavrını net bir şekilde gözler önüne serdi. Kaldı ki daha önce Cumartesi Anneleri için “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum. Cumartesi Anneleri birileri tarafından kullanılıyor.” diyebilen birinin üç dönemdir başbakan olduğu Türkiye’de, AKP Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat’ın, Diyarbakır’da son iki aydır devam eden kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkan onlarca insan kemiğini “Bölgede heyelan olmuş olabilir.” diyerek açıklamasına maalesef ki şaşırmıyoruz.

Hükümet tarafından kırılan umutlara rağmen, Cumartesi Anneleri herkesi ısrarla insan hakları ve demokrasiden yana ses çıkarmaya davet ediyor. Anneler devletin asimilasyon ve imha politikalarına karşı yıllardır “Devletin bize verecek hesabı var!” diyerek yorulmadan mücadele ediyorlar. Sabahat Tuncel’in dediği gibi: “Onlar yıllardır burada oturduğu için bugün Diyarbakır’da, JİTEM’in merkezinde, mezarlar için kazı yapılabiliyor.” Yıllardır bekledikleri kayıplarına “Sizi aramaktan vazgeçmeyeceğiz.” diyen Cumartesi Anneleri, yazının başında bahsettiğim panel sonrası defalarca belirttiler: “Biz hâlâ her Cumartesi saat 12’de Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemlerimize devam ediyoruz ve barıştan yana olan herkesi orada bekliyoruz.”

 



[1] İHDDiyarbakır Şubesi (Türkiye), “Türkiye’de Toplu Mezarlar Raporu”, 21 Eylül 2011, http://www.ihddiyarbakir.org/UserFiles/261749%C4%B0HD-TOPLU%20MEZAR%20RAPORU.pdf. 25 Ocak 2012 tarihinde erişilmiştir.

[2] “Minnesota Protokolü”, 21 Eylül 2011, http://www.ihddiyarbakir.org/UserFiles/261749%C4%B0HD-TOPLU%20MEZAR%20RAPORU.pdf. 25 Ocak 2012 tarihinde erişilmiştir.

[3] “Diyarbakır’da JİTEM’in Toplu Mezarı”, 11 Ocak 2012, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/135374-diyarbakir
da-jitemin-toplu-mezari. 25 Ocak 2011 tarihinde erişilmiştir.

[4] “Silopi jandarma taburunda da kemikler çıktı.”, 08 Ocak 2012, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType
=RadikalDetayV3&ArticleID=1076015&CategoryID=77. 30 Ocak 2011 tarihinde erişilmiştir.

[5] Türkiye İnsan Hakları Vakfı (Türkiye), “Hak İhlalleri Raporu”, 03 Haziran 2011, http://www.ihd.org.tr/
index.php?option=com_content&view=article&id=2381:2010-yili-turkiye-insan-haklari-ihlalleri-raporu-degerlendirmesi&catid=67:genel-merkez-aciklamalari&Itemid=213. 30 Ocak 2011 tarihinde erişilmiştir.