Vicdani Retçi Kadınlar ile Söyleşi: Sınırsız, sınıfsız, iktidarsız bir dünya için küçük bir adım


İmge Aksoy

İrem Az

Vicdani Retçi Kadınlar Platformu’ndan Canan Soylu ve Merve Arkun ile kadınların vicdani retlerini açıklamalarının önemi ile son dönemdeki vicdani ret ve bedelli askerlik tartışmaları üzerine konuştuk. Canan Soylu ve Merve Arkun aynı zamanda 2009’da kurulduğundan beri Türkiye’deki savaşı durdurmak için ölmeyi, öldürmeyi, kardeşini katletmeyi reddeden vicdani retçilerin bir araya geldiği Barış İçin Vicdani Ret Platformu’nda da aktif olarak çalışıyorlar.

BÜKAK: İlk olarak sizin vicdani retlerinizi açıklamaya nasıl karar verdiğinizle başlayalım.

Merve Arkun: Ben uzun süredir düşünüyordum, vicdani ret konusuna da yoğunlaşmış durumdaydım. İnan Süver tutuklandığında İzmir’de yaşıyordum. İzmir’de bulunduğu süre boyunca görüşçüsüydüm, her hafta ziyaretine gidiyordum. Hem içeride İnan’ın neler yaşadığını hem de ailesinin dışarıda neler yaşadığını gözlemledim. Zaten aklımda böyle bir şey vardı. Sonuçta diğer kadın arkadaşlarla bir tartışma sürecine girdik militarizm üzerine. Biz neler yaşıyoruz, hayatımızda birebir nasıl etkileniyoruz bundan… Kendi aramızdaki bu tartışmalardan sonra sekiz kadın olarak 15 Mayıs 2011’de, Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde vicdani reddimizi açıkladık.

Canan Soylu: 2010’un 15 Mayıs’ındaki vicdani ret paneline giderken vicdani ret nedir, ne değildir gibi net bir şey yoktu kafamda, araştırmamıştım da. Fakat merak ediyordum. Panelde, havan mermisiyle öldürülen Ceylan’ın (Önkol) annesi vardı, Kürt kadınları vardı. Kendi dillerinde dertlerini anlattılar. Ceylan’ın annesi, kızının vücudunun parçalarını nasıl bulduğunu, topladığını anlatıyordu. Bunlardan çok etkilendim. Panelin atmosferi, panele gösterilen ilgi de beni çok çekti. Savaşın insanların hayatlarını nasıl etkilediğini kendilerinden birebir dinlemek, ben hiç bulunmamış olsam da savaş bölgesinde bulunan insanların savaşın izlerini hâlâ taşıdığını görmek beni çok etkiledi. Bir sonraki 15 Mayıs’ta da kadın arkadaşlarla beraber vicdani reddimi açıklamaya karar verdim. Bizim vicdani ret söylemimiz daha çok Türkiye’deki savaş üzerine kurulu. Antimilitarizm, şiddetsizlik ve toplumsal cinsiyet ilişkisi üzerine de yoğunlaşıyoruz. Ama devameden bir savaş var, biz de bu savaşın son bulmasını istiyoruz ve vicdani retlerimizi bu taleple açıklıyoruz. Savaş son bulduktan sonra da antimilitarizm ve antihiyerarşi tartışmalarının devam etmesini ve bunları yıkmaya yönelik güçlü bir hareket oluşmasını umuyoruz.

Biz de aslında bunu soracaktık, Türkiye’deki savaşın vicdani ret kararınıza etkisi nedir diye…

Merve Arkun: İlk başta anarşistlerin ve antiotoriterlerin başlattığı bir mücadeleydi bu ve insanlar çok emek verdiler. Bu ülkede bir savaş var ve Canan’ın söylediği gibi bu savaşı bitirmek için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Biz vicdani reddi bu mücadelede çok etkili bir araç olarak görüyoruz. Platformun kurulma amacı da buydu. Bu mücadeleyi ancak toplumun her alanına yaymayı başarırsak bu yönde çok önemli bir adım atmış oluruz. Sosyalistler ve Müslümanlar da vicdani retlerini açıklamaya başladılar. Bizim Kürt hareketine bakışımız bellidir. Her ne kadar kısmen militerleşmiş, hiyerarşik bir yapı olsa da PKK’yi bir halkın özgürlük mücadelesi olarak görüyoruz. O yüzden şu an hükümetin uyguladığı politikalarla PKK’nin politikalarını aynı kefeye koyamayız. Ezen ve ezilen tarafları görmek gerektiğini düşünüyoruz. Ama savaş bittikten sonra tartışılması gereken çok nokta var. Çünkü militarizm tartışmaları, Türkiye’deki savaşın son bulmasıyla bitecek tartışmalar değil. Hayatın bütün alanlarına sızmış bir ideolojiyi sadece silahları susturarak engellemek mümkün değil.

Canan Soylu: Burada Kürt halkının özgürlük hareketinden bahsediyoruz. Hareketin militarist ve hiyerarşik yapısı ise çok uzun zamandır süren bu çirkin savaş bittikten,kan durduktan sonra tartışılabilecek şeyler bizce. Türkiye’de tamamen şiddetsizlik üzerine kurulu bir vicdani ret söylemini yanlış bir bakış açısı olarak görüyoruz. Tabii ki şiddete karşıyız ama öz savunma göz ardı edilemez. Özellikle biz kadınlar, iki kat sömürüye ve şiddete maruz kalan insanlarız ama öz savunma söz konusu olduğu zaman, şiddet uygulamak zorunda kalacak olan yine biz olacağız. Biz de tamamen şiddetsizliği savunuyoruz ama farklı bir bağlamda.

Merve Arkun: Vicdani Retçi Kadınlar olarakDiyarbakır’daki Mezopotamya Sosyal Forumu’na gitmiştik. Orada Kürt vicdani ret hareketinden bir arkadaşa da benzer bir soru gelmişti. “Vicdani ret mücadelesi veriyorsunuz ama sizin içinde bulunduğunuz yapı da militarist bir yapı, düzenli bir ordu değil mi?” diye. “Şu an sona erdirmenin çok acil olduğu bir savaşın içindeyiz, savaş bittiğinde ben de herhangi bir düzenli ordu içinde bulunmak istemiyorum.” diye cevap vermişti. Bu arkadaş şu an F tipi cezaevinde. Benim konuştuğum Kürt arkadaşların çoğu da bu şekilde cevap veriyor. Şu andaki savaşı bugünün koşullarında değerlendirmek gerektiğini düşünüyorlar. Var olan yapılanmaya dair kendi eleştirileri de var ama bunlar sonra tartışılacak şeyler.

Peki, sizce kadınların vicdani retçi olmaları neden önemli, kadınların retlerinin kamuoyunda nasıl bir etkisi olabilir? Kadınların askere gitme zorunluluğu yok, vicdani retlerine karşı ağır bir yaptırım bulunmuyor. Bu durumda kadınların duruşlarının hangi açıdan anlamlı olabileceğini biz de kulüpte epey tartıştık.

Canan Soylu: Vicdani reddin kendisi toplum için çok yeni bir şey ama şu ana kadar doğal olarak hep erkekler açıkladığı için kadınların vicdani retleri garip karşılanıyor. Oysa bu ataerkil ve militarist toplumda eline silah alan, savaşa katılan erkekleri yetiştirenler kadınlar. Bu yüzden kadınların çok önemli bir yeri var.

Merve Arkun: Canan’ın söylediği neden kadınlar olarak verdiğimiz mücadelenin sadece bir kısmı. Çünkü kadınlar sadece anne değil, kadınlar ellerine silah alıp askere gitmiyorlar ama hayatın her alanında militarist kültüre maruz kalıyorlar. Kadınlar olarak evimizin içinde kurduğumuz ilişkilerde ya da sokakta yürürken sürekli bu kültürün nüvelerinden etkileniyoruz. Biz savaşı reddediyoruz ama aslında toplumsal yapının kökenine işlemiş militarizmi de reddediyoruz. Bir ordunun içinde bulunmuyoruz ama militarist bir yaşam biçiminin içinde bulunuyoruz. Biz, kadınları savaşın görünmeyen özneleri olarak adlandırıyoruz. Kadınlık ve annelik rolleriyle, okula başladığımızda her gün ant içirilerek, marşlar okutularak, nizami sıralara dizilerek militarist kültür hepimizin içinde yeşertiliyor. Bu yapıyı da özgürleşmemizin önündeki en büyük engel olarak görüyoruz. Vicdani ret belki çok küçük ama çok önemli bir adım. 2004’te kadınlar ilk defa vicdani retlerini açıklamadan önce bu sadece askerliğe dair bir konu olarak algılanırken, biz vicdani reddin çerçevesini genişlettik.

Etrafımızdaki erkek arkadaşlarla konuştuğumuzda “Vicdani reddi destekliyorum ama ben reddetmezdim.” şeklinde cevaplar alabiliyoruz. Vicdani ret, insanların sempati duymakta dahi zorlandıkları bir konu. Bunda az önce bahsettiğiniz kalıplaşmış toplumsal cinsiyet yargılarının da büyük payı var. Kadınların vicdani retlerini ortaya koymaları bu mahalle baskısının ve toplumsal otosansürün aşılmasında etkili olabilir mi?

Merve Arkun: Bu otosansür aslında hiç şaşılmayacak bir şey şu içinde bulunduğumuz durumda. Aksi düşünülemez bir pozisyondayız şu anda. Böyle öğrenildiği için bir alternatifi yokmuş gibi geliyor çoğu insana. Hâlâ orduyu peygamber ocağı gibi düşünebiliyoruz. Ama mesela kendini milliyetçi ve Müslüman olarak tanımlayan Muhammed Serdar Delice adında bir arkadaş, vicdani retçi olduğu için tutuklandıktan sonra ordunun peygamber ocağı olmadığını anladığını söylüyor. Bu mitler bizim verdiğimiz mücadeleyle birlikte kırılabilecek şeyler ama çok zor tabii ki. Bu kadar milliyetçi, bu kadar militer bir kültürün içerisinde böyle bir mücadele veriyor olmak bile çok marjinal bir şey. Kamuoyunun tepkisi de çok ilginç oluyor. Kadınların açıklamaları biraz daha sempatik bulunuyor. “Niye bir kadın vicdani retçi olur” diye seninle konuşuyorlar. Tabii ki bir ölçüde etkili olabiliyoruz ama bizim kullanabildiğimiz araçlar şu anda iktidarın, iktidardan kastım AKP değil herhangi bir iktidardan söz ediyorum, kullanabildiği araçlardan çok farklı. Belki biraz da bu zorluk güçlendiriyor bizi. Biz vicdani reddimizi açıkladıktan sonra Radikal’den bir kadın arkadaş bizimle söyleşi yaptı. Ondan sonra vicdani retçi kadınlar gündeme geldi, sanki daha önce açıklayan kadın yokmuş gibi. 2004’ten beri kadınlar vicdani retlerini açıklıyorlar aslında. Ama bu söyleşi sonrasında bizimle görüşme talepleri arttı. Çünkü bir kadının niye vicdani retçi olduğunu anlamıyorlar. Bu otosansürü kırmak çok zor ve meşakkatli bir süreç olacak ama bunları bıkmadan usanmadan anlatmak gerekiyor herkese. Biz kadınlar olarak biraz daha rahatız belki, konuşuyoruz ediyoruz. En fazla 318’den dava açılır bize ama henüz açılmadı.

Aman açılmasın

Merve Arkun: Belki yıllar sonra biz bu topraklardaki kültürün antimilitarist bir mücadeleyle evrilmesinde önemli bir rol oynamış olacağız ama şu anda hiçbir devlet kurumunun umurunda değiliz. Radikal ile yaptığımız söyleşinin manşetinde devletin bize dava açmasını istediğimizi yazmışlar. Biz öyle bir şey söylemedik tabii, yasal olarak da mümkün değil ama dava açması bizi önemsediği anlamına gelecektir.

Bedelli askerlik konusunda ne düşünüyorsunuz? Yasa kabul edildi ve insanlar başvurmaya başladı. Ama genelde üst-orta sınıf ya da üst sınıf erkekler bedelli askerlik yapabiliyor. Muhalif kesimlerde de bedelli askerliğe sıcak bakan insanlar var. Bir yandan vicdani reddin çok zor bir karar olduğu, orta sınıf bir erkeğin sahip olduğu pek çok ayrıcalıktan vazgeçmesi anlamına geldiği de ortada.

Canan Soylu: Bir erkeğin vicdani ret kararının zorluğuyla ilgili bir şeyler söyleyeyim. Bir arkadaşımın arkadaşı askere gidecekti. Arkadaşım “Askere git de kurtul ya!” demişti ona. O bir sene ya da beş ay bir kayıp aslında ama yaptıktan sonra da devlet kapısına gittiği zaman sen askerliğini yapmadın diye kapı kapanmayacak yüzüne. Özel sektörde de erkeklere sordukları ilk şey, “Askerliğini yaptın mı?” Ya da evleneceği kadının ailesi, çocuk askerliğini yapmış mı yapmamış mı diye soruyor. Bu öyle alışılmış bir durum ki askerlik, sünnetten sonra erkeğin erkek olmak için aşması gereken ikinci aşama olarak görülüyor. Doğal olarak toplumdan dışlanmıyorsun askerliğini yaptığın zaman. Vicdani reddini açılayan erkekler ise yaşayan ölü. Hiçbir şeyden yararlanamıyorlar, uzun süre kimliksiz yaşıyorlar, bütün kapılar kapanıyor onlara. Bunu düşünenler korktukları için geri adım atıyorlar. Vicdani retlerini açıklamak erkekler için kolay birşey değil kesinlikle. Askerliği sorgulayıp “Askere neden gidiyorum, neden silah almalıyım elime, neden öldürmeliyim? Gitmeyeceğim.” dediğinde önüne başka engeller çıkıyor. Çok zor şartlar altında yaşamaya başlıyorsun.

Merve Arkun: Bedelli tartışmaları ise katakulliye getirildi. Çünkü bedelli askerlik konuşulurken bir yandan da vicdani ret tartışıldı. “AİHM’nin verdiği süre doluyor, vicdani reddi tanımak zorunda mıyız? Eyvah ne yapacağız!” diye paçaları tutuştu herhalde iktidarın. Bilinçli olarak öyle bir izlenim yarattılar ki bedelli askerlik, vicdani reddin alternatifi gibi göründü. “Vicdani retçi de olabilirsin ama bak vicdani retçi olursan böyle böyle yaptırımları var,sana yirmi beş ay hapis cezası vereceğiz.” gibi şeyler konuşulurken “Otuz bin lira verip bunların hepsinden kurtulabilirsin” dediler.

1999’daki depremin ardından geçen bedelli askerlik yasasıyla, bedelli gelirleri deprem masraflarına, depremzedelere aktarıldı. Yine büyük bir depremin, Van depreminin hemen ardından gündeme gelmesine rağmen, bu sefer bedelli gelirleri şehit yakınları, gaziler, muhtaç erbaş ve er aileleri, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları dahil TSK’ya bağlı birimlerinin sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerinin finansmanında kullanılacak.

Merve Arkun: Evet, öyle duygusal bir amaç yaratıp insanların o otuz bin lirayı gönüllü olarak vermesini de sağlamaya çalıştılar. Biraz da böyle meşrulaştırmak istediler. Bu bedelli askerlik tartışmaları hem bizim için hem Türkiye gündemi için çok çirkin tartışmalardı. O süre boyunca sanki yıllardır bu topraklarda vicdani ret yokmuş da bir hafta içinde herkes vicdani reddini açıklamış gibi bizden herkesle görüşmeye çalıştılar. Pek çok arkadaşımız telefonla programlara bağlandı, canlı yayına çıktı. Habertürk’te bir programda platformdan bir arkadaşımızla beraber Taraf gazetesinden bir yazar, Enver Aydemir ve Şehit Aileleri Derneği başkanı konuşmacıydı. Öyle bir ikilik yarattılar ki biz ağzımız açık izledik. Bir taraf vatanını çok seven insanlar, diğer taraf da teröristlerdir izlenimi oluştu. Ama mesela Şehit Aileleri Derneği başkanı bedelli askerlikle ilgili olarak “Fakirlerin çocukları ölecek.”, “Hiçbir bakanın ya da hiçbir paşanın oğlu gitmeyecek askere.” diyor. Bu aslında tam da bizim söylemeye çalıştığımız şey. Çünkü otuz bin lira korkunç bir rakam, insanlar sokaklarda yaşayıp, açlıktan ölürken. Yani bedelli askerliğin çok sınıfsal bir yanı da var. Sömürünün iki kat arttığı, zenginlerin asla ölme riskinin olmadığı bir düzen yaratılıyor. Ama ben biraz da iyi tarafından bakmaya çalışıyorum. Mesela artık yoksul insanlar daha çok bilenecekler. “Bizim otuz bin liramız yok diye bizim çocuğumuz ölmek zorunda mı?” demeye başladı insanlar. Çünkü parası olmayan da orduyu kutsal görüyor ama otuz bin liranın askerlikten sıyrılma yolu olduğunu bu kadar bariz bir şekilde görmek bir algı kırılmasına yol açabilir.

Türkiye’de vicdani ret hareketi 1989’da başladı. O tarihten bu yana kamuoyunda vicdani reddin ele alınışında olumlu anlamda bir gelişme oldu mu? Vicdani reddin görünürlüğü arttı mı sizce?

Merve Arkun: Arttı tabii ki. 89’da Tayfun ve Vedat vicdani retlerini açıkladıklarında böyle bir kavram yoktu Türkiye’de. O zamanki durumla şimdiki çok farklı. Biz şimdi ana akım medya kanallarında sözümüzü söyleyebiliyoruz. Örneğin Radikal’e röportaj verebiliyoruz. Yine de tartışılır tabii. Çünkü medyada yer alma oranın artıyor, belki sen daha kolay duyurabiliyorsun sesini ama seni yine aynı şekilde yargılıyorlar. Tabii bu süreçler uzun vadede değişecek. Kürt hareketi kendi içerisinde bir mücadele başlattı, Kürt Vicdani Ret İnisiyatifi diye bir oluşum var. Bunun dışında bir sürü farklı birey, yapılanma var buna ilişkin söz söyleyen. Biraz da demokratik açılım sürecinde, bunu da tartışalım derken insanların gündemine girdi vicdani ret. Biz sözümüzü duyurabiliyoruz artık ama tabii daha çok yol var. Hem hâlâ sınırlı bir kitle dinliyor hem de bu son dönemde bile bir hafta boyunca bütün kanallarda tartışıldı ama sonra hemen unutuldu.

 

 

 

Biz kulüpte tartışırken 2000’lerin başında devletten savaşa dair birtakım çözüm önerileri duyulduktan sonra, güçlü bir barış hareketinin yükselmediğini konuştuk. Siz böyle bir barış hareketinin oluşmamasını neye bağlıyorsunuz?

Canan Soylu: Tutuklamalara, Uludere katliamına ya da son zamanlarda yaşanan kötü olaylara baktığımız zaman bunların ardından çıkıp bir şeyler söyleyen kitleleri göremiyoruz, evet. İktidar diyor ki “Demokratik açılım söz konusu olabilir, Kürt sorunu çözülebilir ama bunu ancak biz yapabiliriz. Ama bakın biz çabalarken PKK hâlâ savaşıyor, hâlâ bize çirkin saldırılarda bulunuyor, hâlâ şehit veriyoruz.” Aslında demokratik açılım sadece oyunun bir parçasıydı ve barış hareketinin kitleselleşememesi de 2000’lerden beri ara ara ortaya çıkan bunun gibi kandırmacalarla ilgili olabilir. Biz de bu oyunlara kanıyoruz. Bir yandan da son zamanlarda sesini çıkaranların hepsini içeri alıyorlar. İnanılmaz bir sindirme söz konusu. Genelkurmay başkanı bile içeriye alınabiliyor. Son dönem için konuşmak gerekirse, bence yaratılan bu korku ortamı kitlesel hareketin önünü kesiyor. Hükümet çok iyi çalışıyor bu konuda.

Merve Arkun: Bir de şöyle bir şey var ki 2000’lerden sonra savaş ve barış politikalarıyla beraber iktidarlar da çok değişti. Kürt hareketine 90’lardaki bakış ve muameleyle şimdiki durum çok farklı. O zaman insanları Newroz’da bile toplayıp götürüyorlardı ve gözaltında kaybediyorlardı. Ama şu anda çok daha gizli bir şiddet var. Gerçekten bir şeyler değişiyormuş, her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir hava yaratılıyor. Biz de buna aldanıyoruz. Muhalif hareketlerin sönmesinde bu durum da etkili olmuş olabilir.

Canan Soylu: Hükümet diyor ki “Ben demokratik açılım yapıyorum,sana bazı haklar veriyorum, artık eylem yapmana bile izin veriyorum ama bunların hepsini benim istediğim çerçevede yapacaksın.” Avrupa ülkelerine kıyıdan köşeden benzeyen steril bir toplum yaratmaya çalışıyorlar. Steril, tehlikesiz bir muhalefet istiyorlar.

Merve Arkun: “Bakın sizi nasıl konuşturuyoruz, ne kadar özgürlükçü bir hükümet, ne kadar özgür bir ülkedeyiz.” gibi bir izlenim yaratıyorlar. Dersim katliamı için özür dileniyor, Kürtlere bazı haklar veriliyor, Kürtçe TRT kanalı açılıyor. Olası, güçlü bir barış hareketini oluşturabilecek kitleler de bunlara aldanıyor, devletten bekliyor.

Canan Soylu: İşte bu yüzden kitleselleşmiş bir barış hareketi hala oluşamıyor.

Merve Arkun: “Ben vicdani reddi yasal olarak tanıyacağım ama karşılığında bir şey isteyeceğim.” diyen bir tutum var. Yani belki tanıyacak gerçekten ama mesela karşılığı 25 ay hapis cezası olacak ve sonra vicdani reddini devam ettiriyor konumuna geleceksin. Biz vicdani reddi tamamen insan olmakla alakalı bir hak olarak görüyoruz. Biz insanız ve vicdanlıyız. Bu da vicdani bir hak, devlete karşı borç oluşturan bir seçim değil. Karşılığı istenemez.

Son olarak, nasıl bir barış tahayyül ediyorsunuz? Barışın dili nasıl kurulmalı sizce?

Merve Arkun: Vicdani retçi kadınlar olarak, bunu tek başımıza tanımlamamız herhalde imkansız. Ama kendi adımıza, savaşsız, silahsız, kardeş kanının dökülmediği, kimsenin askere gitmek zorunda kalmadığı bir barış istediğimizi söyleyebiliriz. Devletsiz, sınırsız, sınıfsız, iktidarsız bir dünya tahayyülümüz var. Halkların kendi özgür iradeleriyle sürdürecekleri bir barıştan yanayız.