Banu Güven ile Vicdani Ret Üzerine Söyleşi


Ayşe Damla Pinçe

Ayşen Şansal

Gazetecilikle üniversite yıllarında ilgilenmeye başlayan Banu Güven 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Ardından Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Daha sonra Milliyet gazetesinde dış haberler servisinde gazetecilik yaptıktan sonra NTV‘de 14 yıl çalıştı. NTV’de önceleri muhabirlik yaptı; sonra “Geçen Hafta-Bu Hafta” ve “24 Saat” programlarını hazırladı ve sundu.

Fakat geçtiğimiz Temmuz ayında 14 yıldır habercilik yaptığı kanaldan ayrılma kararı aldı. Neden böyle bir karar aldığını twitter hesabından “NTV’de işimi bugüne kadar yaptığım biçimde sürdürebileceğim bir alan kalmadı. Bunun doğal sonucu olarak da yollarımızı ayırdık.” cümleleriyle açıkladı. Bu ayrılışın ardından aldığı radikal bir kararla sosyal medyada habercilik yapmaya karar veren Banu Güven, kendi deyimiyle “yeri geldiğinde” yaptığı röportajları ve yazdığı yazıları, web sitesinde yayınlamaya başladı.

Banu Güven, moderatör olarak katıldığı “Türkiyeli Vicdani Retçiler” basın toplantısında yaptığı açıklamayla vicdani retçiler arasına dahil oldu. Göz önünde olan ve birçok kesim tarafından takip edilen bir kadının vicdani reddini açıklaması Kadın Araştırmaları Kulübü olarak bizi hem heyecanlandırdı hem de bizde bu açıklamanın sebebini öğrenmek için büyük bir itki yarattı. Sonuç olarak, Banu Güven’le vicdani ret hakkında merak ettiğimiz soruların cevaplarını bulmak üzere bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

 

Uzun yıllardır medya sektöründe çalışan bir insan olarak Türkiye’deki savaş gündemi konusundaki farkındalığınızın ne zaman oluştuğunu düşünüyorsunuz? Medya çalışanlarında bu tür bir farkındalığın yaygın olduğunu düşünüyor musunuz?

1989 yılı başıydı; 19 yaşında genç bir gazeteci adayıydım. O zaman İsviçre’nin Züricher Tagesanzeiger gazetesinin temsilcisinin asistanı olarak çalışıyordum. Görevlerim arasında Türkiye’nin sabah gündemini de rapor etmek vardı. Cumhuriyet Gazetesi’nde Celal Başlangıç imzalı bir haberle karşılaştım. Habere göre, Cizre’nin Yeşilyurt Köyü’nde jandarma insanları önce dövmüş, sonra da onlara dışkılarını yedirtmişti. İnanmak istemedim. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi, insanlık dışı böyle bir uygulamayı kabul etmenin zorluğuydu. İkincisi ise, benim memleketimin askerinin böyle bir uygulamaya başvuracağına inanmak istemememden kaynaklanıyordu. Gözümden yaşlar gele gele o haberi çevirdim. Bunların gerçek olmayabileceğine dair umudum, ertesi günlerde çıkan haberlerle ortadan kalkmıştı. Başlangıç’ın haberi doğruydu ve aslında burada yapılan, darbeden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların benzeri bir uygulamaydı. Bir gazeteci olarak bana servis edileni ya da dikte edileni değil, haber neyse onu yazmam gerektiğini işte o zaman öğrendim. Yani bir bakıma bu memlekette TSK’nın kutsallaştırdığı savaşa dair kafamdaki düşünce netleşti.

Gazeteciler çok uzun süre savaşı TSK’nın perspektifinden izlemekle yetindiler. Ama artık sosyal medyanın, güçlenen bağımsız medyanın ya da farklı perspektiften bakan medya ağlarının varlığı gerçeğe ulaşmak için daha çok imkan sunuyor bize.

Vicdani reddinizi açıklamanız kamuoyunda büyük yankı buldu. Göz önünde olan insanların vicdani retlerini açıklamalarının vicdani ret konusundaki toplumsal sansürü kırmakta etkili olacağını düşünüyor musunuz?

Bilmiyorum, düşündüğünüz gibi büyük bir yankı buldu mu? Ben bunun insanları en azından düşünmeye sevk edeceğini umuyorum. Şöyle düşündüm: “Eğer bu fikirdeysem, ben askere gitmezdim. Mecbur kalsam da gitmezdim, oğlum da olursa göndermek istemezdim. Böyle düşünüyorsam, bunu neden kendime saklayayım?” Aslında bu normal olan bir durumu marjinalleşmekten kurtarmanın bir yolu aynı zamanda, evet.

Ana akım medyada vicdani ret gibi alternatif söylemlerin ne derece yaygınlaşabileceğini düşünüyorsunuz? Bu sorunun cevabını tartışmak lazım diye düşünüyoruz çünkü kitlesel kanallara ya da gazetelere konuşan alternatif hareketlerin ya manipüle edildiğini ya da karanlık bir tablo içinde çizildiğini görüyoruz.

Vicdani reddin ana akımda yer bulmasının iki şartı var: Birincisi “halkı askerlikten soğutmak” olarak bilinen kanun maddesinin kaldırılması, ikincisi de hükümetin medyaya “Artık bu konuyu tartışabilirsiniz.” demesi. İkisi de yakın gelecekte mümkünmüş gibi görünmüyor. Son dönemlerde hükümetin bir ara konuyu açıp sonra kamuoyunun tartışma alanından aceleyle kaçırdığına tanık olduk. İşte o arada da ana akım medya dokunmaktan korktuğu bu konuya biraz yaklaşabildi. Bu kadar.

Kadınların vicdani retçi olması neden önemli? Kadınların vicdani retlerini açıklamalarının kamuoyu için nasıl bir anlamı var?

Türkiye’de askerlik sadece erkekler tarafından yapılıyor. Profesyonel olan kadınları saymıyorum. Askerlik erkek vazifesi olabilir ama sadece erkeklerin meselesi değildir. Birincisi, bir kadın olarak bir yakınınızın durumuna dair bir görüş olarak bunu dile getirebilirsiniz. İkincisi, yakınınız olsun olmasın, herkes için vicdani reddin bir hak olduğunu düşünüyorsanız, siz de bu hakka sahip çıkabilirsiniz.

Vicdani ret bu yıl bedelli askerlikle beraber gündeme geldi. Bedelli askerlik hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bedelli askerliğin anayasadaki eşitlik ilkesini çiğneyen bir uygulama olarak hayata geçirildiğini düşünüyorum. Bence en doğru seçenek vicdani reddin kabulüdür. “Onbinlerce lirayı bastıran askerlik yapmaktan muaf olabilir.” diyerek sorunu çözemezsiniz.

Web sitenizi son dönemde güncele ayak uyduran bir hale getirmeye başladınız. Vicdani ret ile ilgili düşüncelerinizi sosyal medyada gündemleştirmeyi düşünüyor musunuz? Barış gündemini yaygınlaştırmak için sosyal medya önemli bir araç olabilir mi?

Biraz önce de dediğim gibi, evet. Kesinlikle evet. Bir kez daha evet.

Van depremi medya tarafından da unutuldu. Deprem ve şu an Van’daki durum hakkında ana akım medyanın tutumunu nasıl buluyorsunuz? Bu tutumu savaş gündemiyle bağdaştırıyor musunuz?

Açıkçası Van’da yaşayanların biraz ikinci plana düştüklerini düşünüyorum. Yakında yine Van’a gitmek istiyorum. Deprem sonrası orada yaşanan dışlanma, merkezi yönetimin yerel yönetimi ve yetkilileri belli alanlarda devre dışı bırakmak istediğini düşündürdü. Van’ın afet bölgesi ilan edilmemesi de düşündürücüydü. Sizin sorduğunuz gibi doğrudan savaş gündemine bağlamıyorum ama her alanda geçerli olduğu gibi burada da “Merkez ne derse doğrudur ve yeterlidir.” denerek hareket ediliyor. Zaten başbakan medya yöneticilerine belli konularda hassasiyet beklediğini söylememiş miydi?

En son bedelli askerlik uygulaması 17 Ağustos depreminin ardından gündeme gelmişti ve 14 Kasım 1999’da Askerlik Kanununun Geçici 37’nci Maddesi’yle uygulanmıştı. Geçici kanunun 15. Maddesi’nde bedelliden elde edilecek gelirin 17 Ağustos 1999 Gölcük depremi sonrası harcamalar için kullanılacağı belirtilmişti. Şimdiyse Erdoğan, “Kanun tasarısına koyduğumuz bir maddeyle bedelli askerlik geliri, şehit yakınlarına, gazilere özürlülere muhtaç erbaş ve er aileleriyle TSK’ya, Jandarma Genel Komutanlığı’na ve emniyet hizmetlerine mensup vazife malullerine yönelik sosyal hizmet faaliyetlerinin finansmanına aktarıyoruz.” diye konuştu. Gelirin TSK’ya aktarılması ise militarizmi daha da güçlendiren bir şey. Bedelli askerlik bugün Van depremiyle ilgisi olmayan bir gündem olarak değerlendiriliyor. Bu ikiliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biraz önceki sorunuza veremediğim cevabı siz gayet güzel vermişsiniz. Bedelli askerliğin askerliğe hizmet etmesi son derece normal. Bu zihniyetteki bir merkezi yönetimin bir yerel yönetime gelir aktarırken iki kez düşünmesi de şaşırtıcı gelmiyor. Bu arada askeri vesayeti bitirmekle övünen AK Parti’nin kendi militarist zihniyetinin ortaya çıktığı başka bir örnektir bu da.

Nasıl bir barış tahayyül ediyorsunuz?

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç gibi “Kürtler’e haklarını vereceğiz.” diyerek barış sağlanabileceğini düşünmek yanlış olur. Kalıcı bir barışın koşullarından biri, belki de en önemlisi, taraflardan birinin kendini bu sürecin sonunda yine mağdur hissetmemesi. Adı üzerinde, “uzlaşma” olması gerekiyor. Bu uzlaşmanın standardını belirleyecek olan normlar ise Türkiye’nin de kabul ettiği uluslararası sözleşmelerde var. Zor kullanarak, köşeye sıkıştırarak bir tarafa diz çöktürmeye çalışmak da kalıcı barışa götürecek bir yöntem olmayacaktır. KCK davalarından binlerce kişi yargılanırken hakça bir çözüm süreci yürütüldüğü söylenemez. Öncelikle düşünce suçluları yaratan Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri ortadan kalkmalıdır.