Yeni Başlayanlar İçin: Katılımcı Ekonominin Temel İlkeleri

Meltem Keniş

Katılımcı ekonomi 68 Hareketi’nin öğrenci liderlerinden Michael Albert ve ekonomist Robin Hahnel tarafından kapitalizme ve pazar sosyalizmine karşı geliştirilen alternatif bir ekonomi ve toplum vizyonudur. Katılımcı ekonomi kapitalizmin yerine gelecek ekonomik bir vizyon önerisiyle 1990’lardan sonra ortaya çıkan alternatif küreselleşme hareketlerinden ayrılır. Çünkü bu hareketler dünya çapında gelir uçurumunun artmasına neden olan kurumları, kapitalizmin yarattığı toplumsal adaletsizlikleri karşısına alırken kapitalizmin yerine ne koyabileceğimize dair bir öneri geliştirmekte yetersiz kalmaktadır. Katılımcı ekonomi ise kapitalizm-sonrası ekonomi için yeni ve tanımlayıcı özellikler önermekte; toplumsal yaşamı şekillendiren eğitim, akrabalık, cemaat ilişkileri, hukuk, bilim, ekoloji, sanat, kültürler arası ilişkiler gibi pek çok alanın nasıl yeniden inşa edilebileceğine dair öneriler geliştirmektedir. Katılımcı ekonomi teorik bir şekilde geleceğe dair siyasi ve ekonomik bir vizyon sunmakla kalmaz; bugün için de konuşur, alternatif üretir, şimdinin örgütlenmelerine kılavuzluk etmeye çalışır. Bu yazıda neden kapitalizme ve pazar sosyalizmine karşı çıkmamız gerektiği; katılımcı ekonomiyle yeni tanışanlar için, bu vizyonun her alandaki önerilerinin altında yatan dört temel ilke ve bu ilkelerin hangi kurumlarla, nasıl hayata geçirileceği Michael Albert’ın Kapitalizmin Ötesinde Yaşam / Umudu Gerçeğe Dönüştürmek[1] kitabında ortaya koyduğu şekilde özetlenmeye çalışıldı. Aynı zamanda Taylan Doğan ve Özgür Efe’nin “Katılımcı Ekonomi Seminer Metni” adı altında topladığı katılımcı ekonomi seminer notlarından[2] ve Esra Aşan’ın “Koordinatör Sınıf Üzerine” adlı derlemesinden[3] faydalanıldı.

Neden kapitalizme ve pazar sosyalizmine[4] karşı çıkmalı?

Kapitalizmin ilk tanımlayıcı özelliği, üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olmasıdır. Sanayinin, makinelerin, kaynakların ve tarım arazilerinin neredeyse tamamı, nüfusun küçük bir yüzdesinin elindedir. Kapitalizm aynı zamanda şirket tarzı iş bölümü ile kararların otoriter şekilde alınmasıyla tanımlanır. Kapitalist işyerlerinde çalışanların yaklaşık yüzde yirmisi çoğunlukla zihinsel ve güçlendirici görevler yerine getirirken, geriye kalan yüzde seksenin görevleri genellikle ezbere ve itaate dayalıdır. Kapitalizmin bir diğer tanımlayıcı özelliği ise pazarlardır. Pazarlar, üretilen belli bir malın veya hizmetin miktarının, farklı ürünlerin göreli değerlerinin ve farklı aktörler arasındaki dağılımının belirlenmesine aracılık eder. Satıcılar ve alıcılar kendilerine fayda sağlarlar, başkalarını nasıl etkiledikleriyle ilgilenmezler. Satıcılar, malları en düşük maliyetle üretmek ve mümkün olduğunca yüksek fiyata satmak; alıcılar da toplayabildikleri en pahalı malları, teklif edebilecekleri en düşük fiyata almak isterler ve sonuç olarak herkes birbirini dolandırır. Yani özetle kapitalizm haydut ekonomisidir; acımasız ve büyük oranda sıkıcı bir ekonomidir. İnsani tatminin ve gelişmenin tam karşıtıdır. Hakkaniyeti ve adaleti alaya alır. Ödüllendirmeyi güce ve çıktıya göre belirler.

Pazar sosyalizminin kapitalizmden farkı, mülkiyet ilişkilerini kamu ve devlet mülkiyeti üzerine oturtup işçileri kapitalist sınıf yerine koordinatör sınıfın tahakkümü altına sokmasıdır. Bunlar dışında; şirket tarzı iş bölümünü tercih etmesi, rekabetçi ve otoriter bir ödüllendirme mekanizması kurması ve tahsisatı pazarlara veya merkezi planlamaya göre yapması bakımından kapitalist ekonomiyle çeşitli benzerlikler göstermektedir. Kapitalizmin ve pazar sosyalizminin tüm bu özellikleri katılımcı ekonominin temel ilkelerine aykırıdır. Çünkü katılımcı ekonomi toplumsal mülkiyeti, katılımcı planlamaya dayalı tahsisatı, konsey yapılarını ve dengeli iş düzenlerini, gayret ve fedakarlığın ödüllendirilmesini ve sınıfların olmadığı katılımcı öz – yönetimi savunur.

Albert’a göre katılımcı bir ekonomik ve siyasi sistemin vazgeçilmezi olan temel ilkeler dayanışma, çeşitlilik, hakkaniyet ve öz-yönetimdir.

Dayanışma

Kapitalizmin sistem içinde bitmeyen bir rekabet yaratması karşısında; katılımcı ekonomi kendini bir dayanışma ekonomisi olarak ortaya koyar. Bireyciliği ve toplumsal sorumsuzluğu değil; başkalarının koşullarını, refahını gözeterek ve onlara saygı duyarak hareket etmeyi ön plana alır. Dayanışma ise bireylerin birbirlerinin durumundan haberdar olmaları, bunun sonucu olarak kendilerini başkalarının yerine koyabilmeleri (duygudaşlık/empati) ile mümkündür.

Çeşitlilik

Katılımcı ekonomi bir çeşitlilik ekonomisidir. Kapitalist pazar sistemi ticari olanı, kârlı olanı, mevcut güç ve servet hiyerarşileriyle uyumlu olanı merkeze alarak üreticilerin tatminini ve gelişmesini sınırlandırır. İnsanların sergilediği çeşitlilikteki zevk ve seçimler kapitalizm tarafından budanır; reklamcılığın, sınıflara göre sınırlandırılmış dar rol sunumlarının, ticari tutumlar ve alışkanlıklar üreten baskıcı pazarlama ortamlarının dayattığı konformist kalıplara dönüştürülür.

Kapitalizm kendi içinde üç sınıf (burjuvazi, koordinatör sınıf ve işçi sınıfı); sosyalizm ise iki sınıf (koordinatör sınıf ve işçi sınıfı) üretir. Bu sınıfların ekonomik çıkarları birbirinden farklıdır ve bu yüzden de çatışma halindedirler. Ayrıca sınıflar kendi içlerinde bir homojenlik üretme eğilimdedir. İşçi sınıfının oluşturduğu alt-kültür, koordinatör sınıfın yuppie kültürü, burjuvazinin ise kendine özgü “yüksek” kültürü, aslında birbirlerine çok benzer bireyler üretir. Oysa bu, katılımcı bir sistemde tercih edilir bir durum değildir. Çünkü tahmin edildiğinin aksine sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim, engellilik, ırk gibi faktörlerin toplumsal hiyerarşide belirleyici olmadığı bir ekonomik ve siyasi sistemde; bireyler ve gruplar arası tartışma azalmayacak tam tersine artacaktır. Çünkü bu hakkaniyetli ve özgür ortamda, bireyler her konuda o meseleden etkilendikleri derecede ve özgürce söz sahibi olacaktır. Yani aslında bu toplumda siyasetin önemi azalmayacak, artacaktır. Ve Albert’a göre toplum için en faydalı kararlara; çeşitli fikir ve bakış açılarının korunduğu ve bunların sağlıklı bir ortamda tartışılmasıyla senteze varıldığı zaman ulaşılabilir.

Hakkaniyet

İnsanlar farklı eğitim düzeylerine sahip olabilir, çalıştıkları iş yerleri çeşitli verimlilik düzeylerine sahip olabilir, mesai arkadaşları daha az ya da daha çok çalışabilir, bunun ötesinde kişiler genetik olarak devraldıkları farklı fiziksel özelliklere sahip olabilir, herkesin farklı yetenekleri ve eksiklikleri olabilir. Örneğin; Ayşe ve Fatma aynı sürede ve aynı yoğunlukta çalışarak aynı işi yapıyorlar. Fatma’nın daha fazla üretmesini sağlayan daha iyi aletleri varsa, daha kötü aletleri olan, dolayısıyla daha çok çalışmasına rağmen daha az üreten Ayşe’den daha fazla mı kazanması gerekiyor? Aynı şekilde, genetik piyangoda, devraldığı genler sayesinde iri yapılı olan, müzik yeteneği, çok hızlı refleksleri, görüş alanının dışında kalan şeyleri görebilme yeteneği veya zihinsel işlerde yetkinliği olan birisi genetik olarak onun kadar şanslı olmayan başka birisine göre neden daha çok ödüllendirilsin?[5] Bu örneklerden de anlayacağımız gibi, kendi isteğimiz dışında gelişen durumlardan dolayı daha az ya da daha çok ödüllendirilmemiz adil değildir. Bu yüzden katılımcı ekonomi ödüllendirmede hakkaniyet ilkesini önerir: Daha yoğun, zahmetli, tehlikeli koşullarda ve daha rutin, güçlendirici olmayan, manevi tatmini düşük işlerde çalışanların daha fazla ödüllendirilmesi gerekir.

Öz-yönetim

Katılımcı ekonomi, âdem-i merkeziyetçi ve doğrudan demokrasiye mümkün olduğunca yakın bir öz-yönetim biçimini savunur. Bununla birlikte, temsili demokrasiye ait öğeleri de barındırır. Katılımcı ekonomiyi herhangi bir demokratik işleyişten ayıran önemli bir ilke vardır: Herkesin kararlara, o karardan etkilendiği oranda katılması. Buna göre, işçiler ve tüketiciler en küçük birimlerden başlayan ve daha geniş birimlere doğru yükselen konseyler şeklinde örgütlenirler ve işçiler tartışılması ve karar verilmesi gereken bir konudan (örneğin bir işyerine yatırım yapılması) hangi düzeyde etkileneceklerse karar verme süreçlerinde o düzeyde söz sahibi olurlar. Bir işçinin, kızının resmini işyerinde çalıştığı köşeye koymak istediğini hayal edelim. Bu kararı kimin vermesi gerekir? İşyeri sahibinin mi? Müdürün mü? Yoksa bütün işçilerin mi? Açık ki bunların hiçbiri akla yatkın değildir. Kızın babasının tek başına ve tam bir yetkiyle karar vermesi gerekir. Bu duruma özgü olmak koşuluyla kızın babası tam bir diktatör olmalıdır. Bazen tek taraflı kararlar vermek daha mantıklı olabilir. Şimdi aynı işçinin gürültülü rock’n roll müzikleri dinlemek için masasına bir radyo koymak istediğini farz edelim. Kimin karar vermesi gerekir? Hepimiz sezgisel olarak biliyoruz ki radyonun sesini duyacak herkesin söz hakkı olmalıdır; ancak bu işçiyle yan yana çalışan dolayısıyla bu karardan daha çok etkilenecek işçilerin daha fazla söz hakkı olması gerekir. Artık ne sözü edilen işçi ne de bir başkası diktatör olacaktır. Özetle, her konuda her zaman çoğunluğun karar vermesi gerekmez. Bütün olası karar alma yöntemleri bazı durumlarda mantıklı, bazı durumlarda ise korkunç derecede adaletsizdir. Farklı kararlar, farklı yaklaşımlar gerektirir.

Bu ilkeler hangi kurumlarla hayata geçecek?

İşçi ve tüketici konseyleri

İşçi ve tüketicilerin tercihlerini ifade edip hayata geçirecekleri bir örgütlenmeye ihtiyaçları vardır. Tarihte işçiler ve tüketiciler hayatlarının denetimini kendi ellerine almaya çalıştığında hep işçi ve tüketici konseyleri oluşturmuşlardır. Konseylerde kararlar çoğunluk kurallarıyla, dörtte üç, üçte iki, konsensüs veya diğer olası yöntemlerle alınabilir. Farklı kararlar için farklı prosedürler kullanılabilir. Örnek olarak bir yayınevini düşünelim. Bu yayınevinin; kitapların tanıtımı, editörlüğü, basımı gibi farklı işlevlere yönelik ekipleri olabilir. Her ekip, bütün işçilerin katıldığı konseyin karar verdiği genel politikalara bağlı kalarak, kendi günlük kararlarını verebilir. Kitapların yayınlanmasına ilişkin kararlar bağlantılı ekipler tarafından verilebilir. Yeni birisinin işe alınması, bu kişinin çalışacağı çalışma grubunda konsensüsü gerekli kılabilir; çünkü yeni bir işçinin dahil olduğu grup üzerinde çok büyük etkileri olabilir. Burada amaç, işyerine ilişkin genel ve güncel kararları; karar alma süreçleriyle ilgili normları ve yöntemleri; sonra da hem gündelik hem de politika belirlemeye yönelik tercihleri, iç içe konseyler ve ekiplerdeki işçilerin belirlemesidir.

Gayret ve fedakarlığın ödüllendirilmesi

Katılımcı ekonomi hem ahlaki açıdan, hem de teşvikler açısından mantıklı olanı yapar. Çalışırken daha fazla fedakarlık yaptığımız ve bunu hak ettiğimiz için daha fazla gelir elde ederiz. Öte yandan çıktının ödüllendirilmesi hem ahlaki bakımdan haksız bir uygulamadır hem de çıktı miktarını arttırmak için hiç de iyi bir yol değildir. Çünkü çıktı miktarı, aletler, genetik yapı, iş arkadaşları vs. bizim kendi kontrolümüzde değildir. Ürünü etkileyen ve çalışanın denetleyebildiği tek değişken ise gayrettir.

Dengeli iş bileşenleri

Katılımcı ekonomi, güçlendirici ve rutin işlerin dağılımı bakımından da hakkaniyetli bir sistem tasavvur eder ve “dengeli iş düzenleri”ni önerir. Güçlendirici işleri yapanların toplumun ihtiyaç duyduğu rutin işlere de katılmasını, bıktırıcı ve zahmetli işleri yapanların ise düşünsel ve manevi tatmini yüksek işleri de yapmasını önerir. Böylece herkes için dengeli iş düzenleriyle, her bireyin hem kendini geliştirip hem de toplumun devamlılığı için yapılması zorunlu rutin işlere katkı sunabileceğini söyler. Bu bağlamda katılımcı ekonominin uzmanlaşmaya karşı olduğu ve verimi düşüreceği savunulabilir. Katılımcı ekonomi teorisinin buna iki cevabı vardır. Birincisi; katılımcı ekonomi, önemli fonksiyonların kendilerine değil, bunların belli kişilerin elinde tekelleşmesine karşı çıkar. İkinci yanıt ise şöyledir: Üst düzey uzmanlar dengeli iş düzenlerine göre çalışmaya zorlandığı için bir verimlilik kaybı yaşanabilir. Fakat bu noktada daha genel bir tercih devreye girer: Bu göreli verimlilik kaybını göze alarak hakkaniyetli, öz-yönetime dayalı, insanların birbirlerine ve üretim/tüketim süreçlerine yabancılaşmadığı bir toplumu mu tercih ediyoruz; yoksa hiç verimlilik kaybı yaşamadığımız, ama hiyerarşik, sınıfsal ayrımların olduğu, insanların egoist ve atomize bireyler haline getirildiği bir toplumu mu?

Katılımcı planlama

Farz edelim ki merkezi şekilde planlanan tercihler yoluyla yukarıdan aşağıya işleyen bir ekonomik planlama ve atomize olmuş alıcı ve satıcılar tarafından gerçekleştirilen rekabetçi pazar planlamasının yerine başka bir model seçtik. Bu modelde, diyelim ki, toplumsal olarak birbirleriyle bağlantılı aktörler, girdi ve çıktıları gerekli bilgiye, öz – yönetime ve elbirliğine dayanarak müzakere ediyorlar. Ayrıca bu aktörlerden her biri, tercihler üzerinde, o tercihlerden etkilendiği oranda söz hakkına sahip; doğru bilgiye erişebiliyor ve tercihlerini şekillendirmek ve ifade etmek için gerekli özgüveni ve motivasyonu sağlayan eğitime ve diğer koşullara ulaşabiliyor. Böylece katılımcı ekonomide hiç kimse, ürünleri şişirilmiş fiyatlarla veya tüketicilerin gerçekte ihtiyaç duyduğundan daha fazla miktarda satmakla ilgilenmez. Bütün bu tahsisatla ilgili özellikler; eğer onları hayata geçirebilecek kurumlar tasarlayabilirsek, konsey-merkezli yapıyı, öz-yönetimi, gayret ve fedakarlığın ödüllendirilmesini ve dengeli iş bileşenlerini birbirleriyle uyumlu şekilde geliştirecektir. Ayrıca kişisel, toplumsal ve ekolojik etkilerin gerçek değerini tayin edecek ve sınıfsızlığı teşvik edecektir. İşte katılımcı planlama bütün bunları gerçekleştirmek için tasarlanmıştır.

Yaz çalışmalarımız boyunca bu temel ilkeler ekseninde, katılımcı ekonominin akrabalık alanına, cinsiyetler arası ilişkilere nasıl yaklaştığını konuştuk. Ayrıca bütün bunların bizim yaşamlarımıza nasıl değdiğini de tartışmayı ihmal etmedik. Buna bağlı olarak, ataerkil bir cinsiyet sisteminden kaynaklanan cinsiyetçi ilişkiler ağının, katılımcı bir siyasi ve ekonomik sistemde varlığını sürdürmekte zorlanacağı sonucuna vardık. Çünkü katılımcı bir demokrasi ve ekonomide; kadın-erkek, yaşlı-çocuk, engelsiz-engelli, transeksüel–heteroseksüel-eşcinsel tüm bireyler arasındaki ilişkiler hakkaniyet, dayanışma, öz-yönetim ve çeşitlilik sağlanarak belirlenir. Öz-yönetimlerini ellerine almak için asırlardır mücadele eden pek çok ezilen grubun koşulları ancak bir sistemde çeşitlilik temel ilke olarak alınıyorsa iyileşebilir. Zaten dayanışmanın, empatinin yaygınlaştığı bir toplumda çeşitliliği savunmak, bu doğrultuda herkesin hakkaniyet ilkesine göre çalışmasını ve yaşamasını sağlamak hiç de zor olmayacaktır.

Tüm bunları tartışırken kendi yaşamımızda, okulumuzda ve kulübümüzde katılımcı ekonomi ilkelerini ne kadar uyguladığımızı ve daha ne kadar ileri gidebileceğimizi tartışmak bizim için çok önemliydi. Bu çalışma; mevcut sistem içinde nasıl yerel deneyimler geliştirebileceğimiz ve bu yolla kapitalizmin altını nasıl oyabileceğimiz üzerine tartışmamıza olanak sağladı. Michael Albert’ın dediği gibi; böylece bir noktada denge, katılımcı ekonomi lehine dönecek ve parçalı bir şekilde uygulanmaya başlanan bu sistem hem iş yerleri hem de daha büyük ekonomik ve siyasi yapılar için bir model olacaktır.



[1] Katılımcı ekonominin dört temel ilkesi kitabın ilk bölümüne dayanılarak aktarılacaktır: Michael Albert, “Katılımcı Ekonomi” ve “Yönetim Sistemi”, Kapitalizmin Ötesinde Yaşam / Umudu Gerçeğe Dönüştürmek, çev. Taylan Doğan, İstanbul: bgst Yayınları, 2008.

[2] Taylan Doğan ve Özgür Efe, “Katılımcı Ekonomi Seminer Metni”, http://www.bgst.org/keab/ttoe001204.asp, 15 Temmuz 2011 tarihinde erişilmiştir.

[3] Esra Aşan, “Koordinatör Sınıf Üzerine”, Aralık 2008, http://www.bgst.org/keab/ea20090222.asp, 15 Temmuz 2011 tarihinde erişilmiştir.

[4] Pazar sosyalizmi derken sosyalizmin SSCB’de uygulanmış halini, yani Marksist Leninist sistemi kastediyorum.

[5] Michael Albert, “Katılımcı Ekonomi”, Kapitalizmin Ötesinde Yaşam / Umudu Gerçeğe Dönüştürmek, çev. Taylan Doğan, İstanbul: bgst Yayınları, 2008, s. 21.