1890’lardan Bugüne Kürt Hareketi: Sunum notları


Der.: Ayşen Şansal

BÜKAK’ta militarizm okumaları yaparken Kürt hareketi konusunda daha çok bilgi sahibi olmanın yaptığımız çalışmalarda bize yardımcı olacağını düşündük. Bunun üzerine BGST’den (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) Alişan Akpınar bize, 1890’lardan günümüze kadar Kürt hareketinin çeşitli süreçlerini anlatan bir sunum yaptı. Aşağıdaki metin, bu sunumun deşifrasyonundan derlenerek oluşturulmuştur.

Alişan Akpınar İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olduktan sonra yüksek lisansını aynı üniversitede tamamladı. Şu anda doktorasını da İstanbul Üniversitesi’nde yapıyor. 19. yüzyıl Kürt-Osmanlı ilişkileri, Osmanlı modernizasyon süreci, Tanzimat ve Abdülhamit dönemi ve bu süreçte Osmanlı devletinin Kürtlerle kurduğu ilişki, kullandığı dil ve ürettiği politikalar üzerine çalışıyor.

1890-1923: Uzlaşma Dönemi

Ben Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerle ilişkilerinde şöyle bir dönemselleştirme yapıyorum: Birinci dönemi 1890-1923 arasındaki 35-40 yıllık zaman olarak alıyorum ve bu döneme “Uzlaşma Dönemi” diyorum. (Esas olarak 1830’larda Tanzimat reformlarıyla beraber Osmanlı-Kürt ilişkilerinin bozulması ve 1890’lara kadar süren bir çatışmalı dönem söz konusu ama konumuz olmadığı için bu dönemi atlıyoruz)

Türk-Kürt ilişkilerinin belli bir uzlaşma üzerine inşa edildiği bir dönem bu. Peki Kürtler ve Türkler niye uzlaşırlar 1890-1923 yılları arasında? Bu konuda kırılma noktası 93 Harbi, yani 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Bu savaş Osmanlı tarihinde travmatik bir kırılmaya yol açar: Savaşın ardından Osmanlı Devleti Balkan topraklarının %80’ini kaybeder. Bulgaristan’ı, Sırbistan’ı, Romanya’yı, Karadağ’ı… Daha da önemlisi, bu savaştan sonra hemen hemen hepsi gayrimüslim olan beş milyonluk bir nüfusu kaybeder. Dolayısıyla topraklarının neredeyse yarısı Balkanlar’da olan bir devletken, birden bire topraklarının %90’ı Küçük Asya’da olan bir devlete dönüşür; nüfusunun neredeyse %60’ı Müslüman, %40’ı gayrimüslimken buoran%80’e %20’lik bir orana geriler. Hal böyle olunca, Osmanlı Devleti 93 Harbi sonrasında kendisini demografik ve coğrafi olarak yeniden tanımlamak zorunda kalır.

Bu kırılmanın bir başka önemli noktası da şu: Osmanlı Devleti Balkanlar’da olan şeyin Anadolu’da da olacağını düşünür. Ne olmuştu Balkanlarda? Balkan ulusları önce –esasında bir tür özerklik talebi olan– ıslahat isteğiyle ayaklanmışlardı. Osmanlı Devleti bu ıslahatları önce kabuletmemiş, sonra Düvel-i Muazzama’nın; yani İngiltere, Fransa ve Rusya’nın baskısıyla kabuletmişti. Böylelikle bu devletler bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. Aynı şeyin Anadolu’da da yaşanacağını düşünen Osmanlı Devleti, “Burası benim son kalem. Burası da giderse Osmanlı diye bir şey kalmaz.” der. Ne yapacaklar Anadolu’da? Önce ıslahat yapılmasını isteyecekler, sonra da bağımsızlık talebinde bulunacaklar. Anadolu’da bunu kim yapabilir? Ermeniler. Zaten 93 Harbi sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması’nda şöyle bir madde var: En kısa zamanda Anadolu’da Ermeniler lehine ıslahat yapılacaktır. Tabii ki Osmanlı Devleti bu anlaşmayı imzalamasına rağmen ıslahat yapmaz. Bir süre sonra da unutulur. Islahat derken Ermeniler Lübnan’daki uygulamaya benzer bir şey kastederler: Bir bölgeye özerklik verilir ve o bölgede Hıristiyanlar çoğunlukta olduğu için Hıristiyan vali atanır. Ermeniler de benzer bir şekilde Vilayet-i Sitte’nin[1] özerk olmasını ve bu vilayetlere vali atanmasını isterler. Ancak “Anadolu’da ıslahat” deyince Osmanlı devlet adamlarının akıllarına gelen tek şey Balkanlar’da yaşananlar olduğu için bu ıslahatları inatla yapmazlar.

Bunun üzerine bazı Ermeni gruplar şöyle derler: “Balkanlar’da ne olmuştu Osmanlı ıslahat yapmayınca? Oradaki halk silahlanmış ve çatışma başlatmıştı. Bunun üzerine İngiliz ve Fransızlar Osmanlı’ya baskı uygulamıştı ve ıslahatlar yapılmıştı. O zaman biz de bunu yapalım.” Ardından 1880’lerde Hınçak ve Taşnak isimli silahlı Ermeni örgütleri kurulur. Bu örgütler Batı’nın dikkatini anlaşmanın uygulanmadığına çekmek ister ve Osmanlı devlet güçleriyle çatışmaya başlarlar. Ermeniler ayaklanınca Osmanlı Devleti’nin Balkanlar paranoyası biraz daha büyür. Buradaki süreci durdurmak ister ancak bunu yapabilecek merkezi askeri gücü ve maddi olanağı yoktur. Bu süreci nasıl durdurabilir? İşte tam bu noktada Kürt meselesi gündeme gelir.

II. Abdülhamit fark eder ki, Ermenilerin bulunduğu her yerde Kürtler de var. Müslüman olan Kürtler, bölgede Hıristiyan bir Ermeni devleti kurulmasını istemezler. Dolayısıyla Ermeni devleti konusundaki paranoyaları iki gücü birbirine yaklaştırır. Bunun üzerine Abdülhamit Hamidiye Alayları adında bir proje gündeme getirir. Osmanlı Devleti yaklaşık elli iki tane aşireti silahlandırarak onları bir tür paramiliter[2] güç haline getirir. Çünkü bilir ki Bitlis’in bir köyünde isyan çıksa devletin oraya müdahalesi çok zor ama oradaki bir aşiret duruma rahatlıkla müdahale edebilir. Hamidiye Alayları yalnızca Sünni Kürt aşiretlerinden, hattaŞafi Kürt aşiretlerinden kurulur. Dersim’den dört Alevi aşireti de Hamidiye Alayları’na alınmak için başvurur, ancak reddedilirler. Osmanlı Devleti “Bu Aleviler, Kızılbaşlar güvenilmezdir. Ermenilerle de ilişkileri çok iyi. O yüzden almayalım.” der. Hamidiye Alayları’nın kurulma nedenini buradan da anlayabiliriz.

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti ve Kürtler arasında 1890-1923 yıllarındaki ittifak dönemi böyle başlar. Bu ittifak döneminde neredeyse tüm Sünni Kürt aşiretleri Osmanlı Devleti’yle gayet yakın bir ilişki kurar. Yani devlet onları silahlandırır, aşiret reislerine paşa unvanı verilir, aşiret reislerinin çocukları İstanbul’da “Aşiret Mektepleri”nde okutulur, Harbiye’ye gönderilir, yüzbaşı rütbesi ile aşiretlerin başına geçirilir. Hatta Sünni Kürtler Abdülhamit’e “Bave Kurdan”, yani “Kürtlerin Babası” der.

Ancak burada genellikle şöyle bir hata yapılır: Kürt deyince insanların aklına çok yekpare bir kültür gelir. Halbuki özellikle 1890’larda Kürt dediğimizde “Hangi Kürt?” diye sormak lazım. Yani Sünni Kürtler mi Alevi Kürtler mi? Çünkü aralarında çok ciddi ayrımlar vardır. Mesela Sünni Kürtler, Tanzimat Dönemi’ni saymazsak, devletle hep iyi ilişkiler kurmuşlardır. Öte yandan, 1514 Safevî mevzusundan bu yana Alevi Kürtler’in devletle arası hep açık olmuştur ve devlet onları hep güvenilmez bir unsur olarak görmüştür. Bir yandan da İstanbul’da yaşayan, entelektüel, tamamen modern bir çizgide olan Kürtler var. Yani 1890-1923 Osmanlı ve Türk-Kürt ilişkileri irtibat ve ittifak içinde geçmiştir derken Sünni Kürt Aşiretleri kastediyorum.

Kurulan bu ittifak daha sonra da devam eder. İsmi “Aşiret Alayları” olarak değiştirilen Hamidiye Alayları birinci Dünya Savaşı’nda yine Osmanlı Devleti ile birlikte hareket eder. Bununla bağlantılı olarak Ermeni soykırımında Kürtlerin de rol oynadıkları söylenir. Orada şöyle bir düzeltme yapayım yine: Hamidiye Alayları’na bağlı bazı Kürt aşiretleri Ermeni göçü sırasında tehcir edilen halka saldırır ve ölümlere neden olur.

Öte yandan, Lukas Kieser, misyoner kayıtlarını kullanarak 19. ve 20. yüzyılda olup biteni incelediği, Iskalanmış Barış[3] isimli bir kitap yazdı. Mesela Dersim’den ve Sivas’tan gönderilen raporlarda şu tespit edilir: Alevi Kürtler (Kızılbaş Kürtler) Ermeni kırımlarının neredeyse hiçbirine katılmazlar. Hatta rapordan anlaşıldığı üzere Alevi Kürtler, Dersim’den Rusya’ya doğru yol açarak bazı Ermenilerin kaçmasına yardım ederler. Özellikle Dersim bölgesinde Alevi Kürtler Ermenilerle yüzyıllardır aynı köylerde iç içe yaşarlar. Mesela 1850’lerde Protestan bir misyoner, oradaki Gregoryan Ermeniler’i Protestan yapmak amacıyla bir Ermeni köyüne gelir. Köy Ermeni köyü, kilise var ama tüm köylüler Kürtçe konuşur. Ermeni köyünde Ermenice bilen yok. Bunun üzerine adam oturur, Kürtçe öğrenir, İncil’i Kürtçe’ye çevirir. Dolayısıyla 1915’deki Ermeni tehcirinde ve soykırımında Alevi Kürtlerden çok Hamidiye Alayları’na mensup bazı Kürt aşiretleri rol oynarlar.

Ve geliyoruz Kurtuluş Savaşı’na, Anadolu’daki mücadele dönemine. 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nda ve Paris Barış Görüşmeleri’nde bölgede açıkça bir Ermeni devleti kurulması amaçlanmaktadır. Bunun üzerine, tehcir edilen Ermeniler’in mal mülklerine konan bölgedeki Kürt aşiretleri, Ermeniler’in geri gelip topraklarını geri isteyeceklerinden ve onlardan intikam alacaklarından korkarlar. Biliyorsunuz ki Mustafa Kemal de bunu iyi kullanır. Erzurum Kongresi’ne Kürt aşiretlerini çağırır ve bölgede bir Ermeni devleti kurulması olasılığına dikkat çekerek onları işgale karşı beraber direnmeye çağırır. Dolayısıyla, 1923’e kadar ittifak dönemi devam eder ve bu ittifakın ana konusu Ermeni meselesidir.

1923-1938: İsyan Dönemi

1923’te işler değişir. 1923-26 yılları arası “İsyan Dönemi” diye adlandırılabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda üniter bir ulus-devlet olacağı belli olmaya başlar. Ama Kürtler hemen isyan etmezler. Asıl olay 1924’te kopar: Halifelik kaldırılır; Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılır; medreseler, tekkeler ve zaviyeler kapatılır. Halifelik Türkler ve Kürtler için önemli bir payda olduğu için halifeliğin kaldırılması Kürtler tarafından büyük bir tepki görür. Tabii sadece bu değil; Atatürk’ün Kürtler’e verdiği muhtariyet (özerklik) sözünün tutulmaması, bölgeye yavaş yavaş yerleşilmesi, karakollar yapılması 1925’te Şeyh Sait isyanının çıkmasına sebep olur.

Şeyh Sait isyanı ilginçtir aslında. İsyanın lideri Şeyh Sait gibi görünür ama asıl örgütleyenler Kürt entelektüelleridir. O dönemde Azadi adlı bir örgüt vardır. Örgütün liderlerinden bir tanesi aşiret mektebinde yetişmiş, sonra Harbiye’de okumuş Cibranlı Halit adlı bir yüzbaşıdır. 1925 isyanına kadar Kürt entelektüellerinin etkinlik alanı çoğunlukla İstanbul’dur. Bölge ise Hamidiye Alayları’nın kontrolündedir. Dolayısıyla da modernizmle hiç ilgileri yoktur; oysa Kürt entelektüelleri çok modernisttirler. Çıkardıkları gazete ve dergileri incelerseniz görürsünüz: “Bizim halkımız çok cahil, eğitimle onları adam etmemiz lazım.” derler. Fakat 1924’te Kürtlük bir tehlikeye dönüşmeye başlar ve İstanbul’da yaşama şansları kalmayan birçok Kürt entelektüeli bölgeye kaçar, bölgede aşiretlerle ilişki içerisine girerler. 1925 isyanının örgütleyicisi Kürt entelektüelleridir fakat gücü Hamidiye Alayları’dır. 1921’de Alevi Kürtler’in çıkardığı Koçgiri İsyanı vardır. Sünni Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nı destekledikleri için isyana destek vermezler. 1925’teki isyana da Alevi Kürtler destek veremezler çünkü devlet orayı zaten dümdüz etmiştir. Şeyh Sait İsyanı kısa bir süre sonra bastırılır. Fakat Osmanlı döneminden beri –Hamidiye Alayları nedeniyle– bölgede birikmiş bir silahlı güç vardır. Devletin hepsini birden yok etmesi mümkün değildir. Bir yandan da ciddi bir entelektüel güç vardır. Bunlar yeniden birleşip bu kez de Hoybun isimli bir örgüt kurarlar ve 1929-1930 yıllarında Ağrı İsyanı’nı çıkarırlar. Şeyh Sait isyanı biraz aceleye gelir ve çok çabuk bastırılır. Bu nedenle asıl isyan Ağrı İsyanı’dır. 1927’de başlayıp 1931’de bastırılır. Çatışmalar 1929-30 yıllarında yoğunlaşır. İsyanı uzun süre bastıramayan Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ve İran’dan yardım alır. Sovyetler Ağrı’nın bir tarafını, İran bir tarafını kapatır. Türk güçleri isyanı ancak bu şekilde bastırırlar.

Son olarak ise meşhur 37-38 Dersim Harekâtı. Son zamanlarda tartışılıyor isyan mıydı, değil miydi diye. İsyan olmadığını ben de çok uzun zamandır söylüyorum. Fakat sol literatürde isyan kültürü, “Dersim İsyanı”, “Dersim halkı” gibi söylemler çok güçlü olduğu için yıllarca böyle konuşulmuş, insanların diline isyan diye oturmuş. Aslında böyle bir isyanın olmadığı çok net ortada. Yakınlarda bu konuyla ilgili, cumhuriyet arşivini inceleyen bir kitap yayımlandı. 1933, 34 ve 35 yılları boyunca Dersim aşiretleri devlete mektuplar yollar: “Biz devletimizden memnunuz; hiçbir problemimiz yok. Okul, karakol açabilirsiniz. Çocuklarımızı okutmak istiyoruz.” diye. Yani Dersim bölgesinde kimsenin vergi vermeyiz, çocuklarımızı okula yollamayız, askere gitmeyiz dediği yok. Hatta zannediyorum ki Aleviler’in Osmanlı Devleti ile olan problemi, cumhuriyete bir tür yakınlık hissetmelerine neden olur. Ancak devlet şunu çok iyi bilir ki Dersim bölgesinde yaşayanlar Kızılbaş Kürtlerdir. Bu bölgeyi ele geçirmek için de ciddi bir devrim yapmak gerekir. Hatta İsmet İnönü’nün, Kazım Karabekir’in raporları var. Sonuçta 1935’te “Tunç Eli Kanunu” çıkarılır: Devletin tunç eli artık bu bölgeye inmeli. 1937’de de İsmet İnönü’nün başında bulunduğu bir harekât yapılır. Bu harekâtta iki yüz on beş kadar insan ölür. Bununla ilgili biraz spekülatif olmakla birlikte çeşitli iddialar var: Atatürk’ün başını çektiği bir grubun, “Sen burada iki yüz kişiyi öldürdün ama sorun çözülmedi. Burada hala vahşi, medeniyetten uzak topluluklar var. Bu topluluklar hem Türkçe bilmiyorlar hem Kızılbaşlar, garip bir inançları var. Bu böyle olmaz, burayı darmadağın etmek lazım.” diye bir görüş sunduğu söylenir. Diğer yandan, İsmet İnönü’nün bu harekât üzerine görevden alındığı ve Celal Bayar’ın getirildiğine dair söylentiler var.

Yaklaşık kırk bin kişinin öldüğü harekât da Celal Bayar başbakan olduktan sonra olur. “Hareket halindeki tüm canlıları yok edebilirsiniz.” emri verilir. Bunun belgesi de vardır. Harekâtın öncesinde Seyit Rıza çağırılır. Seyit Rıza da iyi niyetini göstermek, isyan gibi bir niyetleri olmadığını anlatmak için kendisi gidip teslim olur. Sonra Seyit Rıza asılır. 1938’de de bölge tamamen haritadan silinir. Yaklaşık elli bin insan da çeşitli bölgelere sürgün edilir. Bu dönemde bölgede sadece yirmi bin kişi kalır. Zaten Osmanlı sayımlarından anladığımız üzere bölgede doksan bin kadar bir nüfus var. Sonuç olarak 1923-38 yılları arası bir tür isyan ve tehdit dönemi. Yani isyanlar var ama devletin de buna karşı çok sert tedbirleri var.

1938-1960: Sessizlik Dönemi

1938-60 arası bir tür sessizlik dönemi olur. Çünkü isyanlar çok sert bastırılmıştır. Bir yandan da 1938-45 arası, zaten II. Dünya savaşı dönemi -Milli Şef dönemi- çok sert bir dönemdir. Bu dönemde değil Kürt meselesinden bahsetmek, Kürtler Türk’tür bile pek denmez. İlginçtir, Kürtler Türk’tür söylemi daha çok 1960 darbesinden sonra gündeme gelir. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi hafif bir hareketlenmeye yol açar. Demokrat Parti dönemi cumhuriyet döneminde modernizasyonun çok hızlandığı bir dönemdir: Okul yapımı, üniversite yapımı, yol yapımı gibi faaliyetler bu dönemde hız kazanır. Bir yandan da Demokrat Parti Hamidiye Alayları örneğine benzer bir şekilde bazı Kürt aşiret reislerini kendi partisinden milletvekili yapar. Ardından, Demokrat Parti ile yakın ilişkide olan Sünni Kürt aşiretlerinin çocukları İstanbul’a ve Ankara’ya okumaya gelirler. Tarık Ziya Ekinci, Musa Anter, Naci Kutlay gibi isimler… Bu Kürt gençleri yavaş yavaş birbirlerini tanımaya başlarlar. Şeyh Sait İsyanı’nı, Ağrı İsyanı’nı, Dersim olaylarını ya ucundan yaşamış ya hayal meyal hatırlayan ya da yakınlarından dinlemiş bir kuşak o sessizliğin içinde yetişir. Bu gençler arasında hafızanın yeniden üretilmesi süreci başlar. Ancak devlet bu hareketlenmeyi erken fark eder ve bu 49 Kürt gencini saptayıp “bölücü işler yaptıkları” gerekçesiyle yakalar. 1959’da yapılan bu müdahaleye “49’lar tevkifatı” denir.

60 Darbesi’nin ardından

Bir sene sonra da 1960 darbesi olur. 60 darbesi Kürt hareketi içinde bir paradoksa neden olur. Geçenlerde Cemil Koçak Milli Birlik Komitesi’nin tüm tartışma ve görüşme tutanaklarını yayımlayınca, aslında bildiğimiz ama spekülatif olan şeyler netleşti. 1960 darbesini yapan askerler Demokrat Parti’nin, cumhuriyetin yaptığı her şeyi bozduğuna inanırlar. Bu icraatlardan bir tanesi de Kürtler’in asimilasyonu: Demokrat Parti’nin Kürtler’in asimilasyonuna çomak soktuğunu, bu yüzden de Kürt milliyetçiliğinin yeniden başladığını düşünürler ve buna karşı bir önlem almak isterler. Mesela benim şans eseri bulduğum bir belge var, valiliklere gönderilen bir başbakanlık emri: “Bölgenizde Kürtler varsa, bunların çocuklarını derhal tespit edin, okullara yollayın, takip edin.” diye. 1962 yılında da Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) kurulur. YİBO’ların köylü çocukların modernizasyonu için kurulduğu söylenir. Ne var ki YİBO’ların neredeyse %85’i Kürt coğrafyasında kurulmuştur. Geri kalanı da Karadeniz bölgesindedir.

1960 darbesi ilginç bir şeye neden olur. Anayasa bir taraftan bir örgütlenme özgürlüğü sağlar. Bu da 1961-62’den sonra Kürt gençlerinin de çokça yer aldıkları sol hareketleri güçlendirir. Öte yandan 60 darbesi Kürtler üzerinde ciddi bir baskı kurar. Mesela parti programında “Türkiye’de Kürtler vardır” yazdığı için Türkiye İşçi Partisi (TİP) kapatılır. Alevi ve Sünni Kürt gençleri bu tip baskılara rağmen güçlenen sol hareketlere büyük ilgi gösterirler.

Burada bir parantez açayım. Medreselerin kapatılmasına rağmen, Kürdistan’da medrese geleneği hiç bitmemiştir. 1950’li yıllarda bu medreselerde okuyan çok sayıda Kürt genci vardır ve bu gençler mele olurlar. O dönemde bölgede kalan bu Kürtler kendilerini İslami geleneğe daha yakın hissederler. Hatta Milli Selamet Partisi o dönemlerde bu bölgeden oy alan partilerden bir tanesidir. Öte yandan, 1960’larda İstanbul’a gelen Kürtlerin sayısı da epey fazladır. Alevi Kürtler, yaniSivas,Malatya, Tokat, Yozgat ve Ordu’daki Kürtler 1950’lerde Ankara’ya, özellikle de İstanbul’a göç etmeye başlarlar. Sünni Kürtler o dönemde bu göçe katılmazlar; 1990’larda devlet eliyle göçe zorlanırlar. Yani 1960’larda Alevi Kürtler İstanbul’a yerleşmiş ve çocuklarını üniversiteye göndermeye başlamışlardır. Sünni Kürtler ise İstanbul’a göç etmemişlerdir ama çocuklarını gönderirler. Bu dönem aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdir. Sosyal devlet politikalarına çok ağırlık verilir, eğitime çok ciddi yatırımlar yapılır. Çok fakir bir ailenin çocuğu bile üniversite eğitimi alabilir. Dolayısıyla o dönemde İstanbul ve Ankara’da eğitim gören çok sayıda Kürt genci vardır.

Kısacası, göçlerin ve eğitim olanaklarının da etkisiyle hem Sünni hem de Alevi Kürt gençleri o dönemde kendilerini sol harekete yakın hissederler. Bunun nedenlerinden biri de bu hareketlerin çok popüler olmasıdır. Başka bir neden ise Lenin’in, Stalin’in kitaplarında bahsi geçen “ulusların kaderlerini tayin hakkı” söylemidir. Bu dönemde Alevi ve Sünni Kürt gençlerinin, özellikle TİP içerisinde yer aldıklarını görürüz. Ancak, 1969-70 yıllarında Türk solu içerisinde yer alan birçok Kürt genci yavaş yavaş kendi örgütlenmelerini oluşturmaya başlarlar.

Mesela 1970’te Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nı (DDKO) kurarlar; Doğu Mitingleri’ni düzenlerler. Öte yandan birçok Kürt genci 1969’da hala TİP’in içinde yer alır. Ancak o dönemde Türk solunun gündemini “Milli demokratik devrim mi yapalım, yoksa sosyalist devrim mi?”, “Sovyetler mi, Çin mi?” gibi sorular belirlemeye başlar. Bu tartışmalar Kürt gençlerine uzak gelir ve onlar da yavaş yavaş kendi gündemlerine yoğunlaşırlar. Bu süreçte Türkiye Kürtleri’nin Irak’taki Kürt hareketini takip etmeleri de önem arz eder. Biliyorsunuz ki Suriye’de, Irak’ta ve İran’da da Kürtler var. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki Kürtler’in hemen hemen hepsi Irak’taki hareketleri çok yakından takip eder. 1965 sonrası Irak’ta Molla Mustafa Barzani’nin başını çektiği çok ciddi bir ayaklanma vardır. İnsanlar bu olayları radyolardan yapılan yayınları gizli gizli dinleyerek takip ederler; dolayısıyla Kürt gençleri de Irak’ta bir Kürt hareketinin başladığını bilirler. Bir taraftan Deniz’ler “Gerilla mı, Che mi?” diye konuşmaya başlamışlardır. Kürt gençleri de bu tartışmaların içinde yer alırlar.

Yani 1969’da yavaş yavaş “ulusal bir sorun varsa ulusların kaderlerini tayin hakkı önce gelir” tartışmaları başlar. Bir yandan da Kürt gençleri Irak’taki hareketten çok etkilenirler ve kendi örgütlerini kurmayı düşünmeye başlarlar. Bu sırada TİP’in kurucuları arasında bulunan, Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuyan iki Kürt genci, Sait Kırmızıtoprak ve Sait Elçi, Irak’taki hareketle ilişkiye geçerler. Ardından 1969’da Irak’taki Irak Kürdistan Demokratik Partisi’nin bir benzerini, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni (TKDP) kurarlar. TKDP belki de kurulan ilk Marksist-Leninist solcu Kürt örgütüdür. TKDP kurulur derken yüzlerce, binlerce insandan değil; TİP’ten çıkan küçük bir gruptan bahsediyoruz. Yani Türk solu içinde kendilerini ifade etmeye başlamış Kürt gençlerinin 1969’dan itibaren yavaş yavaş ayrılmaya başladığını görürüz. Fakat 1971 darbesi gelir. DDKO, TKDP gibi örgütlere mensup Kürt gençlerinin büyük bir çoğunluğu da yakalanıp hapse girer. Hapiste geçirdikleri 1971-74 arasındaki yıllar ilginç bir sürece yol açar: Hapishanede tanışıp kaynaşan Kürt gençleri radikalleşirler. Bu dönemde hapishanede bulunan Kürt gençleri arasında şu görüş hakim olmaya başlar: “Kürt halkının kurtuluşu için silahlı mücadele şarttır. Ulusların kaderlerini tayin hakkı temeldir. Silahlı mücadeleye başlanmalıdır.” 1974’te Ecevit’in meşhur genel affıyla 1971’de hapishaneye alınan bütün solcular ve Kürtler serbest bırakılır. Hapishaneden çıkan bu Kürt gençleri Kava, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Örgütü (KUK), Rizgarî gibi temel niyetleri silahlı mücadeleyle Birleşik Kürdistan’ı kurmak olan Kürt örgütleri oluşturmaya başlarlar. Birleşik Kürdistan derken Suriye, Irak, İran ve Türkiye topraklarını içeren, sosyalist birleşik Kürdistan’ı kastederler.

Bu dönemde, 1974 sonrasında Apocular diye bir gruptan, yani Abdullah Öcalan ve ekibinden de bahsedilmeye başlanır. Apocular daha içe kapanık, entelektüel olarak görülmeyen küçük bir gruptur. Denk, Kava, KUK, Rizgarî örgütleri gibi kitleleri olan yüzlerce, binlerce gazete ve dergi satan bir oluşum değildir. 1974 sonrası kurulan bu yapıların ilginç bir sosyolojik tabanı vardır: Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere, bu örgütlerin kurucularının hepsi 68 kuşağındandır; yani 1960-70 arasında üniversitede okumuşlardır. Öte yandan, örgütün tabanı daha çok 70’te üniversiteye gelmiş, darbeyi, faşizan ortamı görmüş 70 kuşağından oluşur. Ne var ki amaçlarını silahlı mücadeleyle bir Kürt devleti kurmak olarak kurgulayan bu örgütler ne silahlanırlar ne de dağa çıkarlar. Bu sadece amaç olarak kalır. Hepsinin mutlaka bir derneği vardır, dergi yayımlarlar. Ama sorduğun zaman hepsi silahlı mücadeleden yanadır. Bunun sebebi biraz da şudur: Kürt sol hareketindeki 68 kuşağı, tıpkı Türk sol hareketindeki gibi entelektüel bir kuşaktır. Silahlı mücadele fikri daha çok 68 sonrası kuşakta yoğunlaşmıştır. Mesela Tarık Ziya Ekinci, Musa Anter, Naci Kutbay, İsmail Göldaş gibi isimlerin hepsi 68 kuşağıdır ve hiç silahlı mücadele fikrine bulaşmamışlardır. Kültürel faaliyetler yürütmüşler, dergi çıkarmışlardır. 70 kuşağı ve 68’den de bazı liderler 1974’ten sonra bu süreci başlatırlar. Ancak burada Alevi Kürtlerle Sünni Kürtlerin bir ayrışmasına daha tanık oluruz: Türk solundan ayrılıp Kava, KUK, Rizgarî gibi örgütleri kuran Kürtler daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriyle, dolayısıyla Irak’taki hareketlenmeden etkilenen gruplardır. Alevi Kürt gençlerinin ise artık bölgeyle bağları kopmuştur: Birçoğu İstanbul’a ve Ankara’ya ailece yerleşmiştir, gecekonduları vardır, okulu bitirmek üzeredirler. Bir yandan da sola çok eğilimlidirler. Bu gençlerin büyük bir kısmı TİP, TKP, THKO gibi Türk sol örgütleri içinde kalmayı tercih ederler. Tabii ki PKK’yi kuranların arasında Aleviler de vardır ama özelikle tabanı asıl olarak Sünni Kürtlere dayanır. Dolayısıyla, diyebiliriz ki 1974’ten sonra söylemde radikalleşmiş ancak henüz harekete geçmemiş bir Kürt hareketi söz konusudur. Bu konuda 1978 yılı bir dönüm noktasıdır: PKK kurulur. PKK’nin açılımı Kürdistan İşçi Partisi’dir ama kimse onlara PKK’li demez o dönemde, genellikle Apocu derler. PKK’nin stratejisi özellikle Urfave çevresindeki fakir ve yarı köle haldeki yarıcıları[4] o bölgede örgütlemektir. Zaten ilk eylemlerinden birisi de – o dönemde Marksist söylemin Kürtler arasında çok yaygın olduğunu düşünürseniz garip gelmez size bu eylem– o bölgenin en güçlü aşiretlerinden biri olan Bucak aşiretinin reisine –bölgede sevilmeyen bir insandır– suikast düzenlemektir. PKK’nin orada bayağı sempati kazandığı söylenir. Bir yandan da, özellikleUrfa veDiyarbakır’da KUK adlı bir örgüt vardır. O da bölgede çok güçlüdür. PKK köylüler arasında örgütlüyken, KUK daha çok Kürt aydınları arasında örgütlüdür. Dolayısıyla 1978-80 yılları arasında PKK ve KUK arasında çok sıkı çatışmalar olur.

80 Darbesi’nin ardından

Ardından 80 darbesi gelir. 80 darbesi Kürt hareketlerinin üstünde çok ağır bir baskı kurar. Diyarbakır Cezaevi hikâyelerini mutlaka duymuşsunuzdur. Bunun üzerine birçok Kürt örgütü yurt dışına çıkma kararı alır. Birçoğu önce Suriye’ye, Suriye’den İsveç’e ya da İsviçre’ye gider. Abdullah Öcalan ve PKK’liler ise daha farklı bir yol izlerler: 1982’de Suriye’den Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kamplarına geçerler. FKÖ de 1980-84 yılları arasında İsrail’le çok ciddi çatışmaların içindedir. Oraya gidenler FKÖ’de 1981-84 arasında İsrail’e karşı mücadele verirler ve orada gerilla taktikleri, teknikleri ve örgütlenmesi üzerine pek çok şey öğrenirler. Ardından 1984’te geri dönüp bölgedeki ilk eylemlerini gerçekleştirerek gerilla mücadelesini başlatırlar. PKK bölgeye döndüğünde bölgede başka Kürt örgütü yoktur; hepsi gitmiştir. Kalanlar da ya hapishanede ya hapishaneden yeni çıkmış; işkenceden mahvolmuş durumdadır. Bir yandan da 1980li yıllarda 10-12 yaşlarında olan Kürt çocuklar vardır ve 1984’te artık lisede okumaktadırlar. PKK 1984’te ilk eylemini gerçekleştirdikten bir süre sonra bölgede hem hapishaneden çıkmış Kürt militanlarından hem de 80’leri görmüş bu liseli Kürt gençleri arasından ciddi taraftar toplamaya başlar.

PKK 1984 yılında amacını dört ülkedeki Kürtleri birleştirerek büyük Kürdistan’ı kurmak olarak belirler. Bu da Che’nin gerilla savaşı aşamaları gibi aşamalardan geçerek olacaktır: Birinci aşamada ilk kurşun atılacak, bu ilk kurşun insanların korkularını yıkacak ve herkes gelip örgüte katılacak; ikinci aşamada gerilla, düşman silahlı güçlerle göğüs göğüse çarpışabilecek bir duruma gelecek; son aşama olan devrim aşamasında da Kürt halkı kitleler halinde sokaklara dökülecek ve olay bitecektir. Böyle bir klasik gerilla taktiği şeması vardır. Biliyorsunuz ki PKK ilginç bir şekilde ilk iki aşamayı geçer. Yani kısa sürede kitleselleşir ve çok büyük devlet güçlerine ciddi kayıplar verdirecek eylemler yapar. 1991-92’de ise “Artık isyan aşamasındayız” der. Hatta bu yıllarda Lice, Kulp gibi yerlerde gerillalar şehre inip Newroz kutlamalarına katılırlar. Polisler ve askerler kaçar, şehir birkaç gün kurtarılmış bölge ilan edilir.

1990’lardan AKP hükümetine

Olup biteni tam olarak bilemeyiz ama bu olaylar üzerine 1992’de Türkiye Cumhuriyeti devleti, PKK’ye karşı çok sert önlemler alınması gerektiğine karar verir. 1992’den sonra çok ilginç olaylar olmaya başlar: Önce Genelkurmay Başkanı olması beklenen Eşref Bitlis’in helikopteri düşer, Turgut Özal birden bire ölür –ki hâlâ şaibeli bir ölümdür; önemli Kürt entelektüelleri vurulur, Musa Anter ve Uğur Mumcu suikastı olur. Tüm bu olayların ardından son olarak Sivas Olayları yaşanır. Oy oranı %38 olan Anavatan Partisi bir sene içinde silinir ve Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, Başbakanımız Tansu Çiller, başbakan yardımcımız Mesut Yılmaz, İçişleri Bakanımız Mehmet Ağar oluverir. Bir iki yılda yaşanan bu sürecin ardından devlet bölgeye çok sert bir şekilde girer. Otuz beş bin Kürt, beş bin güvenlik gücü olmak üzere yaklaşık kırk bin insanın hayatını kaybettiği 92-99 arası savaş dönemi başlar. Sonuç olarak 1999’da Abdullah Öcalan yakalanır.

Bana göre 1990’lardan sonra ilginç bir durum ortaya çıkar: Kürt hareketinde iki grup oluşur, yaşı otuzdan küçük olanlar ve büyük olanlar. Yaşı otuzdan büyük olanların büyük çoğunluğu sol gelenekten gelir. Mesela şu anda en sağda görünen Ahmet Türk’tür –ki o da CHP geleneğinden gelir. Onun dışında Aysel Tuğluk, Osman Baydemir gibi isimlerin hepsi sol gelenekten gelir; eşitlik, kardeşlik, enternasyonalizm gibi söylemleri çokça kullanırlar. Bir de otuz yaşın altındakiler var: Savaşın içine doğmuş, 1990’larda çocukluklarını yaşamış; ya köyleri yakılmış ya ailelerinde dağda veya ölmüş bir gerilla var ya da akrabaları hapishanede olan insanlar. Yani 90 sonrası kuşak çok farklı. Mesela bu konuda yapılmış bir alan araştırması var. Koç Üniversitesi’nde bir öğrenci yüksek lisans tezi olarak Adana’da polisle en çok çatışan, onlara taş ve molotof kokteyli atan Kürt çocuklarının olduğu bir mahallede alan araştırması yapmıştı. Orada o çocuklara sorar: “Siz necisiniz? Sağcı mısınız, solcu musunuz?” “Biz Apocuyuz” diye cevap verirler. Gelecek tasavvuruyla ilgili sorular sorar, “Ne yapmak istiyorsun ileride?” diye. Kimisi “Benim böyle bir hayalim yok” der; kimisi “Dağa çıkmak, gerilla olmak” der. “Hapishaneye girmekten korkmuyor musun?” diye sorar. “Niye korkayım ki? Hapishaneye girince herkes bana saygı duyacak.” diye cevaplarlar. Kürt hareketinin içindeki 30 yaş üstü kuşak eğitimli bir kuşaktır. Birçoğu üniversitede okumuştur, avukattır, öğretmendir. Mesela Aysel Tuğluk ve Osman Baydemir avukattır. Ama otuz yaşın altındaki kuşağa, özellikle de 15-25 yaşları arasındakilere baktığımızda birçoğunun liseden, hatta ortaokuldan terk olduğunu görürüz.

Sonuç olarak, diyebiliriz ki Kürt hareketinde çok farklı iki kuşak vardır. 30 yaş üstü kuşak meseleyi barış ve kardeşlik söylemiyle çözmeyi amaçlarken, eğitim düzeyi epeyce düşük olan 30 yaş altındakiler radikalize olma eğilimindedirler. Zaten Diyarbakır’a gittiğinizde oradaki gençlerin BDP’yi çok pasifist bulduklarını, onları pek de kâle almadığını, hatta onlara “tırşikçi”[5] dedikleri durumları görebilirsiniz.

1999’a geri dönecek olursak, PKK’ye çok da sempati beslemeyen, Kürt hareketine yakın durmayan Kürtler bile Abdullah Öcalan yakalandığında büyük bir hayal kırıklığı yaşdılar. Önce ortalığın birbirine gireceği zannedilmişti, ciddi bir iç savaş riski söz konusuydu. Fakat hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu: Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra çıkıp, “Artık silahlı mücadele dönemi bitmiştir. Bundan sonra silahla herhangi bir şey kazanılamaz. Bu tarihten sonra,eğerdevlet de izin verirse yavaş yavaş silahlı hareketi bırakıp bir sivil toplum kuruluşuna dönüşmelidir. Kürt aydınlarının sorumluluk alması gerekiyor. Kürt demokratik hareketinin başlaması lazım. Artık demokratik ekolojik toplumu kurmalıyız.” dedi. Hatta Öcalan şöyle diyordu o dönemde: “Demokratik toplumu kuracağız da dünya yok oluyor. Ozon tabakası delinmiş, küresel ısınma var. Ekolojik bir toplum kurmamız lazım.” Hiç kimsenin beklemediği bir şekilde, PKK’ye birliklerini Türkiye sınırlarının dışına çekip süresiz ateşkes ilan etme emrini verdi. Bunun üzerine, PKK derhal silahlarını geri çekti, Irak’a geçti ve süresiz ateşkes ilan etti.

Abdullah Öcalan’ın böyle bir çağrıda bulunduğu sıralarda Avrupa Birliği de Türkiye’ye görüşme tarihi verdi. 2000-2004 yılları arası sanki mesele artık çözülmüş gibi bir havada geçti. Mesela 2000’li yılların başında, Hürriyet Pazar’ın arka tarafında boydan boya bir haber vardı: Bir Hürriyet muhabiri Kandil’e gitmiş, oradaki gerillalarla bir hafta sonu geçirmiş, birlikte kahvaltı etmişler, gerilla bir kız gitar çalmış. Hürriyet Pazar’ın arka tarafında gitar çalan gerilla kızın fotoğrafı… O dönemde de Ertuğrul Özkök Hürriyet’in başında. Zaten onu görünce “bu olay bitmiş artık” dedik. Yani Ertuğrul Özkök bunu haber yaptığına göre artık Türkiye’de Kürt meselesi çözülmüştür. Fakat biz o sıralar AKP iktidara geldikten sonra ordunun içinde yeni oluşumlar olduğunu, AKP’ye karşı darbe örgütlendiğini bilmiyorduk. Hatta 2004’ün sonlarına doğru Abdullah Öcalan hepimizi şaşırtan açıklamalarda bulunmuştu: “Atatürk önemli bir komutandır. Türk ordusu kıymetli bir ordudur.” diye. Askerlerle doğrudan ilişkisi olduğu yolunda bir duyum almış olabilir. Hatta Cengiz Kapmaz, Öcalan’ın İmralı Günleri[6] adlı kitabında –şimdi o kitabı yazdığı için hapishanede– anlatır: Bir asker Abdullah Öcalan’a yakında darbe olur, demiş. Dolayısıyla o dönemde Abdullah Öcalan AKP’yi darbeyle devireceklerini düşünüyordu, PKK’yi de darbe ihtimalinden haberdar ederek temkinli olmasını söyledi. 2005’te PKK açıklama yaptı: “Süresiz silah bırakmaya karar vermiştik, artık süreli yapıyoruz.” diye. Mesela altı aylık ateşkes ilan etti,eğer altı ayda Kürt hakları konusunda gerekli gelişmeler görülmezse, eylem yapacağını söyledi. 2005-2009 arasındaki yıllar böyle geçti zaten: Altı ay ateşkes ilan edildi, sonra bir üç ay çatışma oldu, sonra bir altı ay daha ateşkes yapıldı. 2005’te PKK, AKP ve ordu arasında bir kavga olduğunu fark etti. Kürt hareketi böyle bir ortamda, en kritik durumlarda hep AKP’ye destek verdi. Mesela 2007 seçimleri olacağı zaman, PKK seçimlerin güvenli bir ortamda yapılması için silah bırakacağını açıkladı. Seçimler tamamen silahsızlandırılmış bir ortamda oldu. En son internete düşen ses kaydından da anlıyoruz ki 2009’dan itibaren PKK ve devlet arasındaki görüşmeler epeyce ilerlemiş durumda. Ses kaydında MİT müsteşarı bizzat Murat Karayılan’a “Sizi artık Ankara’da ağırlamak isteriz.” der, Karayılan da “İnşallah bir gün o da olur.” diye cevap verir. Yani düşünün, MİT müsteşarı şahsen Murat Karayılan’la konuşuyor. Zaten hatırlayacak olursak, 2009-2010’da Kürt hareketi AKP’ye karşı çok sert bir dil kullanmaz.

Fakat 2009’un sonlarına doğru Habur olayıyla işler değişti. Devlet, 2009’un sonlarına doğru otuz dört PKK’linin bizzat gelip teslim olması çağrısında bulundu ve onlara hiçbir şey yapılmayacağını söyledi. Gerçekten de gerillalar geldiler, savcı gelip sorgularını aldıktan sonra serbest kaldılar. Taraf gazetesinde Kürt meselesiyle ilgili yazan Kurtuluş Tayiz ilginç birşey yazdı bu konuda: PKK’liler teslim olacak olan gerillalara sınırdan geçmeden önce sivil kıyafetler verilmesini istemişler. Bu gerillalar bir gün önceden gelip orada gözetim altında kalmışlar ancak sivil kıyafet talep etmelerine karşın kimse onlara sivil kıyafet vermemiş. Bu gerillalar da serbest kalınca üstlerinde gerilla kıyafetleriyle büyük bir kalabalığın ortasındaki otobüsün tepesine çıktılar. Bu durum Türkiye’de büyük tepkilere neden oldu: “Savaşı kazanmış gibi geldiler.” diye yorumlar yapıldı. Bence orada AKP şöyle düşündü: “Barışa doğru gidiyoruz ama bu barışın bütün meyvelerini Kürt hareketi yiyecek. Bu barışı ben yapıyorum, bütün riski ben alıyorum. Milliyetçi cephe beni vatanı satmakla suçluyor. Ama bütün rantı BDP ve PKK topluyor.” Yani bu noktada AKP barış sürecinin kendisi açısından politik bir getirisinin olmadığını düşünmeye başladı.

Bir diğer kırılma ise 2010 yılında gerçekleşti: AKP’yle ordu –ve tabii ki ordunun yan güçleri– arasındaki çatışma AKP’nin galibiyetiyle sona erdi. Yani AKP artık Genelkurmay Başkanı’nı herhangi bir memur gibi görevden alacak hale geldi. Bu konuda Emre Uslu’yu takip ediyorum ben. Emre Uslu 2010’dan itibaren yazılarında şöyle demeye başladı: “Bugüne kadar Kürt sorunu diye bir mesele var olduysa devlet istediği için olmuştur. Devlet isteseydi bu sorunu çoktan çözebilirdi, devletin buna gücü var. Ama halletmedi çünkü Türkiye’deki otoriter ve askeri rejim aslında varlığını bu tip meselelere borçlu. Bugün devlet bunu halletmeye muktedirdir.” Bana kalırsa, AKP 2010 yılında Kürt meselesi konusunda bir taktik değişikliği yaptı. Barışın kaçınılmaz olduğunu fark etti ama bu barışın meyvelerini kendisi toplamak istedi. Bunu nasıl yapabilir? Kürt hareketine diz çöktürerek. Yani, Kürt hareketiyle masaya oturmak istiyordu; ama kendi şartlarıyla ve masanın hâkimi olarak. Böylelikle insanlar “AKP Kürt sorununu çözdü ama Kürtlere tâbi olarak çözmedi. PKK kımıldayamaz hale geldi ve mecburen masaya oturdu ve barış imzaladı.” diye düşüneceklerdi. Tabii ki AKP bundan politik rant sağlayacaktı. Dolayısıyla 2009 Habur olayının ve 2010’da ordunun darbe yapma riskini büyük ölçüde ortadan kalkmasının ardından AKP şu anda süreci kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor. Yaşanan süreç de biraz onu gösteriyor: Bir yanda KCK tutuklamaları –7.000 kişi içeride; bir yanda dağda başlayan savaş.

Taraf gazetesinde, görüşmelerin sürdüğüne dair ipuçları var. Umarım öyledir çünkü Kürt hareketinin radikalleşebilecek bir alt yapısı var. Benim en büyük korkum Kürt hareketinin, 1890’larda Ermeni hareketinin radikalize olup Osmanlı Devleti’ne kafa tutmasına benzer bir şey yapması. Çünkü bugün böyle bir şey olursa çok daha kanlı olur. Kürt hareketi çok tecrübeli bir hareket, istediği anda yüzlerce canlı bomba çıkarabilecek bir potansiyeli var. Buna karşılık bu sorunu çözme konusunda kararlı olduğunu iddiaeden bir devlet var. Umarım arkadan görüşmeler devam ediyordur. Umarım olay “birbirinin boyunun ölçüsünüalma” noktasına gelinmez.Eğer öyle olursa, bu çok kanlı bir süreç olur ve okan nasıl temizlenir, bilmiyorum. O yüzden şu anda çok kritik bir dönemden geçiyoruz.

Buradaki bir diğer önemli konu da Kürt hareketinin sivilleşmeyi başaramamasıdır. 2002’de büyük bir af oldu ve on ila yirmi yıl hapis almış yaklaşık üç bin PKK’li affedildi. O PKK’lilerin birçoğu, sivilleşme sürecinde kurulan yapılanmaların başına geçtiler, kadrolarına girdiler. O noktada oralardaki sivilleşme bitti. Sivilleşmek ve sivil bir hareket organize etmek başka saikler gerektiriyor. Oysa PKK kadroları gerilla eğitimi almış, dağda tamamen farklı saiklerle yetişmişler. Örgütlenme anlayışları, bakışları farklı. Başka nedenler de vardır mutlaka ama Kürt hareketi 2000’li yıllarda bir sivil itaatsizlik hareketine dönüşme sürecini başarıyla geçemedi. Devlet de hiçbir zaman çok rahat hareket etmelerine izin vermedi. Partiler kapatıldı. Yine de ortam uygundu. Bir sürü şey yapabiliyordunuz: Kurslar açılmıştı; Kürtler’le ilgili her şeyi yazabiliyordunuz. Ama yine de sivilleşme hareketi çok başarılı olmadı. 2005’te savaş başladıktan sonra, barış süreci iyiden iyiye gerilemeye başladı. En sonunda da şu anda yaşadığımız çatışma ortamı kurulmuş durumda. Bütün ümidim kim kime boyun eğdirecek noktasına gelinmemesi. O noktaya gelirsek çok kanlı bir süreç bizi bekliyor olabilir. Ne var ki buradaki en büyük problem, Türkiye’de PKK’nin de devletin de karşısına çıkıp onlara karşı söylem üretebilecek, bu savaşı engelleyebilecek güçlü bir barış hareketinin olmamasıdır. Böyle bir barış hareketi olmadığı için de kötü sonuçlanacak bir gerilimin olmamasını ancak ümit edebiliyoruz.

 



[1] Vilayet-i Sitte, altı vilayet amlamına gelir. Erzurum, Van, Mamüretü’l Aziz (Elazığ vilayeti), Diyarbekir, Sivas, Bitlis’ten oluşur.

[2] Paramiliter: Askeri niteliği olup orduya bağlı olmayan.

[3] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.)

[4] Yarıcı: Arazi sahibinin toprağını ekip biçerek sağlanan ürünün yarısını alan kişi.

[5] Tırşikçi: Yalaka, fırsatçı, oportünist.

[6] Cengiz Kapmaz, Öcalan’ın İmralı Günleri, (İstanbul: İthaki Yayınları, 2011.)