Emma Goldman: Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir!

Emma Goldman: Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir!

Aktarım Notları

Deniz Taşyürek

Miralem Gür

2011 Bahar döneminde BÜKAK’ın feminist hareket tarihiyle tanışıklık kazanmak hedefiyle oluşturduğu Feminizmler çalışma grubunun bazı katılımcıları olarak Emma Goldman’ın Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir adlı kitabını okuduk ve grubun tümüne sunmak üzere bir aktarım hazırladık. Bu yazı ile Emma Goldman’ın kişisel tarihine, feminist aktivizmine ve adı geçen kitabındaki düşüncelerine yer verdiğimiz bu aktarımın derlenmiş halini sizinle paylaşmaya çalışacağız.

Emma Goldman Kimdir?[*]

Emma Goldman 1869’da, Litvanya’da, Yahudi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş ve daha sonraları anarko-komünist ve feminist bir yazar olarak tanınmış aktivist bir kadın. Fikirlerinin şekillenişinde nelerin etkili olduğunu görmek adına Emma Goldman’ın hayatı boyunca yaşadığı deneyimlere bakmak önemli. Bu açıdan ilk olarak aile içinde şiddet gördüğünü ve baba iktidarını, annenin ona hizmet etmesi gerektiğini, erkek çocukların daima kız çocuklardan daha makbul görüldüğünü evde gözlemlediğini söyleyebiliriz. Ailesi o on üç yaşındayken St. Petersburg’a göç etmeye karar verdi ve Emma Goldman da okulu bırakıp çalışmaya başladı. Bu, onun kapitalizmin bütün yönlerine tanık olduğu, işçi olmanın zorluklarını yaşayarak öğrendiği ve inanılmaz yoksulluklar içinde geçirdiği bir süreç başlattı. Aynı zamanda, o dönemde Rusya’da Yahudiler’e karşı yürütülen bir katliam; çoğunlukların azınlıklara neler yapabileceğini gördüğü ve otoritenin sadece devletle alakalı olmadığını anladığı bir ortam yarattı. Emma Golman, on beş yaşındayken zorla evlendirilmeye çalışıldı, ancak kabul etmedi. On yedi yaşına geldiğinde kardeşiyle ABD’ye göç etti ve orada çalışmaya başladı. 1800’lerin sonlarında ABD’nin; devlet şiddetinin, baskının, kısıtlamaların çok yoğun olduğu bir ülke olmasının da Emma Goldman’ın düşünce sistemi üzerinde etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. 1886’daki Haymarket Olayı’nda dört tane anarşistin asıldığına tanık olduktan sonra anarşizm Goldman’ın ilgisini çekmeye başladı. 1887’de evlendi, ancak anarşist harekete katılıp evliliğini sürdürmemeye karar verdi. Daha sonraları Alexander Berkman’la tanışıp onunla beraber yaşamaya başladı. Hayatının bundan sonraki dönemi çeşitli eylemliliklerle geçti. İnsanlara ekmeklerini gerekirse zor kullanarak almalarını söylediği ve doğum kontrolünü desteklediği için iki kere hapse girdi; Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş karşıtı eylemlere katıldığı için Amerikan vatandaşlığından çıkarıldı ve Rusya’ya sürüldü. Rusya’ya gittiğinde o dönemde anarşistlerle komünistler arasında belirgin bir ayrım oluşmuş olsa da Bolşevikler’in yanında yer aldı. Ancak zamanla bu hareket içinde gözlemlediği politik baskı, şiddet ve güç kullanımı hayal kırıklığına uğramasına sebep oldu. Goldman, önce İngiltere’ye ve daha sonra İspanya iç savaşı sırasında devrimcileri desteklemek üzere İspanya’ya gitti. 1940’ta Kanada’da hayatını kaybetti.

Emma Goldman’ın hayatına, hayatı boyunca savunduğu fikirlere bakacak olursak feminist düşünce tairihi açısından çok önemli bir isim olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Emma Goldman evlilik, çok eşlilik, özgür aşk ve özgür cinsellik gibi 1960’lardan sonra ancak tartışılabilen konuları 19. yüzyılın sonlarında, toplum içerisinde seksten bahsetmenin yasak olduğu bir dönemde tartışmaya açtı. Aydınlanmacı/Birinci dalga feministler oy ve eğitim hakkı gibi daha kamusal meseleler üzerinden mücadele yürütürken Emma Goldman yaşadığı dönemde tartışılması imkansız sayılan aşk ve cinsellik gibi konuları politik bir şekilde gündeme getirdi. Mahrem olarak görülen bu konular ilk defa onun tarafından kamusal alana taşındı.

Emma Goldman’ın Anarşizm Anlayışı

Emma Goldman anarşizmi insanı özgürleştiren bir güç olarak ele alır. Onun felsefesine göre anarşizm kadınları ve erkekleri ayırmaksızın herkesin özgür olduğu bir toplumsal hayat için mücadele etmektir. Bu anlayışta mülkiyete, iktidarların baskıcı uygulamalarına, kilisenin ve devletin tekelinde olan evlilik kurumuna, insanları tek tipleştiren ve savaşa sürükleyen, yapaylaştırıp robota dönüştüren militarizme yer yoktur. Herkesin kendi potansiyelinin farkında olduğu; korunan özgürlük ortamının; bireylerin potansiyellerinin farkına varmasına imkan tanıdığı, yaratıcı ve yapıcı bir dünya vardır. Öte yandan anarşizmin durağan olmadığı, organik bir gelişim içerisinde olduğu, anarşistlerin de pasif yaptırımlara seyirci kalmadıkları görüşü de Goldman’ın felsefesinin bir parçasıdır. Onun cümleleri yalnızca ezilene, sömürülene değil, aynı zamanda iktidarını diğer insanlar üzerinde hunharca kullanan, sömüren işverenedir de aynı zamanda. Çünkü onların işçilerden daha fazla aydınlanmaya ihtiyacı olduğunu düşünür Goldman. Elbette ki düşüncelerinin bu aşamaya gelmesinde küçük yaşlarda iş hayatının ezici yüzüyle tanışıp, iktidarın acımasız uygulamalarına maruz kalmasının ve sömürülen emeğin öznesi olmasının etkisi vardır. Emma Goldman’ın anarşizm anlayışının, belli konulara yaklaşımı şöyle özetlenebilir:

Mülkiyet

Mülkiyet, nesneler üzerinde hakimiyet kurarak başkalarının onları kullanma hakkının gasp edilmesidir. Milyonlarca insanın sırf başkalarına servet sağlamak uğruna perişan hale gelmesini ve kendi yeteneklerinden yoksun kalmasını özel mülkiyete bağlar Emma Goldman.

Anarşizme göre insanın yapacağı işin niteliği yine insanın kendi nitelikleri, fiziksel özellikleri ve vasıfları tarafından belirlenir. Daha fazla çalışanı ödüllendirme anlayışı anarşizmde yer bulmaz. Bu sayede her insanın belli bir kapasitesi olduğu kabul edilir ve doğuştan getirilen bazı özelliklerin daha sonradan üstünlük sağlayıcı birer niteliğe dönüştürülmesi engellenir. Üretenlerin kendi kurdukları küçük grupların o işteki düzeni sağlaması öngörülür. Tek bir gücün hakimiyeti yerine özyönetime dayalı bir hayat tarzı benimsenir. Bu özellikler mülkiyet anlayışının anarşizmle zıtlaştığını gösteren en önemli bulgulardır.

Hükümet

Emma Goldman’ın anarşizm anlayışına göre hükümet yalnızca tekeli ve mülkiyeti korur. Anarşistler mülkiyeti tamamen reddettikleri için onu koruyup geliştiren ve bireylere karşı kullanan hükümet gücünü de reddederler. Goldman’a göre insanın yaptığı iyi ve güzel olan ne varsa hükümetlere rağmen vardı onların sayesinde değil. Hükümetsizlik insan gelişimi açısında muazzam bir güçtür ve devletin koyduğu yasala, insanları yeni bir şeyler üretmeleri için teşvik edici nitelikte değildir. Emma Goldman ayrıca devletin cezaevlerini muhafaza adına yaptığı harcamaların suç oranını düşürmediğine ve bu suçların ekonomik bazlı olduğuna da dikkat çeker. Özetle anarşizm anlayışında devlet ve onun toplum üzerinde sağlamaya çalıştığı otorite hiçbir şekilde kabul görmez.

Din ve Kilise

Dinin insanların doğal olayları açıklamada yetersiz kaldıkları için ürettikleri hurafelerden meydana geldiği savunulur anarşizmde. Kilise ise ilerlemenin önünde daima bir engel olarak kalacaktır. Kilisenin anarşizmdeki yeri her türlü yeniliği engelleyen örgütlü bir kurum olmasından ileri gidemez.

Şiddet Eylemlerine Dair

Emma Goldman hiçbir anarşistin yaptığı eylemleri kendi çıkarı için yapmadığını savunur. Onların şiddet içeren eylemlerinin baskıya, iktidara ve keyfi eylemlere karşı olduğunu ve kendi kişisel kazançlarını elde etme amacının aksine diğer bireylerin huzuru adına yapılan protestolar olduğunu belirtir.

Militarizm

Militarizm koşulsuz itaattir ve aynı zamanda ülkeleri despot, emperyalist bir güce çevirmekten öteye gidemez. Anarşistler bu güce son verecek tek gruptur. Militarizmde asker sadece söyleneni yapar ve sorgulamaz. Özgür değildir. Ona birey olduğu ve çeşitli haklara sahip olduğu unutturulur. İşte bu yüzden anarşizm militarizmi reddeder. Savaş gemilerine ve silahlara yapılan harcamalar toplumları sadece savaşa sürükler ve huzurlu insanın en iyi silahlanan insan olduğu savı toplumlara empoze edilir. Militarizm, insanları savaşa sürüklediği ve onların özgürlüklerini ellerinden aldığı için anarşizmde yer bulamaz.

İfade Özgürlüğü ve Basın

İfade özgürlüğü ve özgür basın Emma Goldman’a göre, kişinin dilediği her şeyi sınırsızca söyleme hakkıdır. Düşünceyi ifade hakkının sınırsızlığından yeni sorunlar doğabilir ama bunları çözmek için atılan her adım özgürlük anlayışını daha da genişletecektir. Anarşizm özgürlük temelli olduğundan ifade özgürlüğüne son derece önem verilir.

Emma Goldman’ın Evlilik ve Aşka Bakışı

Emma Goldman evlilik ve aşkı üç farklı noktadan yola çıkarak inceler: Toplumsal cinsiyet rolleri, sosyalleşme biçimleri ve gerçek aşkın nasıl olması gerektiği.

Toplumsal cinsiyet rollerini analiz ederken ilk olarak toplum tarafından kadın olmak üzerine yüklenen anlamlardan bahseder. Bu anlamlar çerçevesinde kadınlar, sadece güzel görünmesi gereken, beyefendisine hizmet etmesi gereken, bundan başka hiçbir şey olmasına gerek olmayan, ruhu olmayan, erkeğin kaburgasından yaratılmış olan varlıklardır. Goldman, buradan yola çıkarak evliliğe nasıl anlamlar yüklendiğini inceler. Evlilikten kadını fiziksel ve ekonomik olarak bir koruma altına alması, çocukları koruması beklenir. Bu süreçte erkek de ekonomik meselelerin üstesinden gelmek, evini geçindirebilmek durumundadır. Bu durum evliliği bir ekonomik düzenleme ya da sigorta anlaşması haline getirir. Kadınlar için evlilik özel hayatlarını, öz saygılarını, bütün ömürlerini verdikleri; toplumsal ve bireysel düzeyde bağımlılığa mahkum edildikleri bir anlaşmadır. Erkeklerse bu kısıtlamaları çok daha sınırlı düzeyde yaşarlar. Kadını koruması beklenen bu sigorta anlaşması aslında kadını korunmaya muhtaç ve bağımlı hale getirir. Çocukların korunmasında da oldukça başarısız olduğunu çevremize baktığımızda görmemiz mümkündür. Emma Goldman’a göre ancak özgür aşkların meyvesi olan çocuklar gerçek sevgi ve ilgiye sahip olabilirler. Kadınlar anneliklerini bile özgürce deneyimleyememektedirler. Mevcut düzende kadının anneliği sadece kadın belli bir kalıba uyduğunda onaylanır. Kilise, devlet vb. otorite odaklarının “soy” adı altında kadının köleliğini devam ettirmeye çalışır ve otorite tarafından çizilmiş bu kalıba uymayan annelerin dünyaya getirdiği çocuklar “piç” olarak damgalanır.

Emma Goldman sosyalleşme süreçlerinin kadınları nasıl etkilediğini ve kadınların evliliklerini nasıl deneyimlediğini de inceler. Kadınlar çocukluklarından itibaren en büyük hedefleri evlilik olacak şekilde, onları gelip alacak olan bir adamın ve güzel bir düğünün hayaliyle yetiştirilirler; ancak evliliğin bir parçası olan sekse dair de tamamen cahil bırakılırlar. Kadın en doğal içgüdülerinden biri olan cinselliği onun üzerinde söz sahibi olamadan yaşamak zorunda kalır. Kadının cinselliği, bir adamın gelip kadınla evlenmek istemesi ve kilise ya da devletin bunu onaylaması koşuluna bağlanır. Aynı zamanda aşkın yerini zamanla ekonomik değerler almaya başlar ve kadınlara evleneceği erkeği seçerken ne kadar kazancı olduğuna bakması gerektiği öğretilir. Kadının endüstri arenasına girmeye başlamasıyla kendi yağında kavrulmaya başlayan sınıflarda bu durum biraz ortadan kalkıyor gibi görülebilir. Ancak kadın kendini hep geçici işçi olarak görür ve öyle de görülür. Aklında hep “nasılsa bir gün evleneceğim” fikri vardır. Bu durumun iki farklı sonucu olabilir: Kadın evlenerek bu ücretli kölelikten kurtulmayı umarken çalışmaya devam etmek durumunda kalabilir ve evlenmesi omuzlarına bir de ev işinin binmesine sebep olabilir. Diğer ihtimalde çalışmayı bırakır ve kocasının lütfuyla bir eve kavuşmuş olur. Gidecek başka bir yeri yoktur. Hayatı zamanla düz ve sıkıcı bir hale gelir ve kadın zamanla kararlarında bağımlı, muhakemede başarısız, kavgacı, dırdırcı, erkeklerin yük olarak gördüğü bir insana dönüşür; evlilik onu dönüştürür.

Son olarak da Emma Goldman’ın aşka dair düşüncelerine geliyoruz. Goldman, öncelikle evlilik ve aşkı tamamıyla birbirinden ayırır. Ona göre toplumdaki genel kanının aksine bu iksinin ortak paydaları yoktur. Tesadüf eseri aşkın meyvesi olan evlilikler veya evlilik boyunca devam eden aşklar olabilir. Ancak bu durumun evliliğin mevcut olmasıyla bir ilgisi yoktur. Aşk evlilikte olduğu gibi kilise ve devlet gibi toplumsal kurumların etkisi ve kontrolü altında olamaz, iki kişi arasında olması gereken bir olgudur.

Emma Goldman’ın Kıskançlığa Bakışı

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Emma Goldman aşkın aşık olan iki insan arasındaki şahsi bir ilişki olduğunu ve devletin, kilisenin, ahlakın kısıtlamalarından uzak olması gerektiğini söyler. Ancak günümüzde yasaklar, düzenlemeler, baskılar bu ilişkiye dahil olmaya ve onu denetim altına almaya çalışır ve bu müdahaleler aşkı kötürümleştirir. Bu kötürümleşmiş aşkın doğurduğu sonuçlardan birisidir kıskançlık.

Öncelikle kıskançlığın doğuştan gelen bir dürtü olduğu yönündeki inanışları kesinlikle reddeder ve kıskançlığın sadece sahip olma ve öç alma dürtülerinin bir sonucu olduğunu söyler. Goldman’a göre ilkel insanlar arasındaki cinsel ilişkiler incelendiğinde monogaminin (tekeşliliğin) kadınların eve kapatılmasının ve erkeklerin onları mülkiyetleri olarak görmeye başlamasının sonucu olarak ortaya çıktığı görülür. İnsanlığın doğuşundan çok sonraki çağlarda ortaya çıkmış bir cinsellik yoludur. Erkeklerle kadınların yasalar ve ahlak olmadan serbest şekillerde cinsellik yaşadığı dönemlerde kıskançlık denen bir olgu yoktu. Kıskançlık ancak bir erkek bir kadınla seks yapma tekelini elde ettikten sonra oluşmaya başladı.

Kıskançlığın doğal bir dürtü olduğu yönündeki argümanlardan biri, bunun sadece tutucu evliliklerde değil özgür diye bilinenlerde de görülüyor olmasıdır. Ancak Emma Goldman bu argümanı çürütür: Seks tekeli yıllardır kutsal bir hak olarak görülmektedir. Yuvanın saflığının temeli buna bağlanır. Bu seks tekeli devlet ve kilise tarafından evlilik ile kutsanır ve kıskançlık da bu saflığın, düzgünlüğün, kutsallığın devamlılığını sağlamak adına meşru bir müdafa aracı haline gelir.

Kıskançlığın sebeplerini de şu şekilde özetler: Erkekler kadının cinsel aşkının tek bir efendiye ait olması gerektiği ve kadınların fethedilmeyi bekleyen, ayartılmak istenen varlıklar olduğu söylenerek büyütülmüşlerdir. Seks tekeli tehlikeye düştüğünde öfke duyarlar. Kadınlar ise kendileri ve çocukları için duydukları ekonomik kaygıdan dolayı kıskançlık yaşarlar. Veya yüzyıllardır alışverişe sokabilecekleri tek varlıkları olan fiziksel çekiciliklerinden faydalanmaları başka bir kadın tarafından engellediğinde kıskanmaya ihtiyaç duyarlar. Bunlara ilaveten devletin ve kilisenin kadın ve erkeği “ölüm onları ayırana dek” diyerek evlilik ile birbirine bağlaması bu birlikteliğin ölene kadar devam etmesi gerektiği hissiyatı yaratır. Bu süreklilik herhangi bir tehlikeye düştüğünde de insanlar kıskançlık duyabilirler.

Şimdiye kadar savunulan çoğu fikre göre bugünkü “kötürümleşmiş aşkımız” ve seks hayatımız birçok hukuksal, dinsel, ahlaki baskının ve sosyalleşme biçimlerimizin sonucudur. Ancak Emma Goldman tamamen koşullar tarafından şekillendirilmiş olduğumuz yargısına varıp pasif bir konum almamızın doğru olmadığını da savunur. İnsan iradeye ve düşünebilme yeteneğine sahiptir. Erkek ve kadının tek bir beden ve tek bir ruh olmadıkları; farklı duygulara, mizaçlara, eğilimlere sahip farklı bireyler oldukları kabul edilerek bu kötürümleşmiş aşkın sonu getirebilecektir.

Emma Goldman’ın Kadın Ticareti Üzerine Fikirleri

Emma Goldman öncelikle kadın ticaretinin ekonomik sebeplerini ele alır. Kapitalizmin düşük ücretli işçi sınıfını sömürüyor olması, işçi olarak çalışan kadınların yaptıkları işlerle değil de cinsiyetleriyle değerlendiriliyor olmaları ve ücretlendirilmelerinin de buna göre yapılması kadınları seks işçiliğine yönelten ya da zorlayan etkenler arasında yer alır. Bakıldığında fahişelerin çoğunluğunun eskiden hizmetçilik, işçilik veya tezgahtarlık yaptığı görülür.

İkinci olarak sosyalleşme biçimlerinin kadın ticareti üzerinde nasıl etkileri olduğunu inceler. Kadınlar, küçüklüklerinden beri sadece iyi bir evlilik yapabilme hayaliyle ve iyi bir eş olacak şekilde bir cinsel meta olarak yetiştirilirler. Ancak bu süreçte daha önce de değindiğimiz gibi cinselliğe dair tamamen cahil bırakılırlar. Erkekler cinselliklerini tanıdıkları andan itibaren kendilerini tatmin edebilirlerken kadınlar için bu yasaklanmıştır. Goldman’a göre içinde bırakıldıkları bu cehalet kadınların fuhuş için kolay bir av olmalarına veya haz uğruna başka türde bir aşağılayıcı ilişkiye kapılmalarına sebep olabilir.

Emma Goldman aynı zamanda evliliği de bir çeşit fahişelik olarak değerlendirir. Ekonomik gerekçelerle yapılan evliliklerin –ki önceki bölümlerde bahsettiğimiz üzere Emma Goldman’a göre bu oldukça yaygın bir gerekçe- fahişelikten bir farkı yoktur. Yaygın ahlak anlayışı, kadını sadece evlilik dışında bedenini sattığında fahişe olarak algılayarak yanılmaktadır.

Son olarak Amerika’daki duruma ve devletin orada takındığı tutuma değinir. Devletin bazı dönemlerde ahlakçı bir tavra bürünüp fuhuşu ortadan kaldırmaya soyunması; sanayi köleliği sonlandırılmadığı, sosyalleşme biçimleri değişmediği, başta ahlaki olmak üzere bütün değer yargıları ortadan kaldırılmadığı sürece fahişelik yapan kadınlar adına olumlu sonuçlar doğuran bir eylem değildir. Hatta bu durum genelevlerde nispeten daha güvenceli şekillerde yaşayan kadınların kendilerini bir anda sokakta buluvermelerine sebep olur. Nitekim zaman içerisinde sokakta kalmış güvencesiz kadınları korumak adına “pezevenk” olgusu ortaya çıkmış, bu süreç hiçbir şeyin sonunu getirmemiş, kadınların hayatlarını daha da zorlaştırmıştır.

Kadının Özgürleşme Trajedisi Üzerine

Emma Goldman’a göre kadının özgürlüğü ruhunda başlar. Düşüncelerinde özgür bir dünya yaratamayan kadın hiçbir zaman özgür olamaz. Dışarıdan dayatılan özgürleştirmeler yalnızca yapay kadınlar yaratır. İşte bu yüzden ekonomik bağımsızlığı olsa bile kadın kendine uygun, varlıklı iyi bir adayı her zaman bekler. Toplumun kadınlara empoze ettikleri kadınlarda alışkanlıklara dönüşür ve bunlar kadınların tam anlamıyla özgür olmasının önündeki engellerdir. Öncelikle bu engeli aşmaları gerekmektedir. Oy hakkı, eşit sosyal haklar elzem taleplerdir; fakat özgürlük için yeterli sayılmazlar. Goldman’a göre, kadınlar için sevme ve sevilme hakkı oy hakkından daha önemlidir. Bunun yanı sıra cinslerin ikiliği ya da kadınla erkeğin ayrı dünyaları temsil ettiği düşüncesi de kadının özgürleşme sürecini tehlikeye düşürür. Goldman, özgür kadın deyince akla gelen üniversiteli, meslek sahibi kadın imajının aksine eski usul diye nitelendirilen kadınların çoğu kez daha özgür olduklarını söyler. Çünkü onun özgür kadın profilinde yapaylığa ve kör saygınlıklara yer yoktur. Oysaki modern görünen çoğu kadın göründüğünün aksine toplumun baskıcı kurallarına göre yaşar. Kendi doğrularını yaşamak yerine toplumda egemen olan doğruları benimserler. Buradan belki de şöyle bir sonuca varılabilir: Emma Goldman’ın özgür kadınları; toplumun onlara yaşatacağı hayatlar yerine kendi hayatlarını, kendi doğrularıyla yaşayan, kendilerine karşı dürüst, eskinin zincirlerini kırmış, maskesiz, özgürlüğü ruhunda hisseden ve eyleme döken kadınlardır. Çünkü dans edemeyeceklerse bu kadınların devrimi değildir!


[*] Bu bölümü hazırlarken vikipeadia’dan, Tehlikeli Kadın adlı çizgi romandan ve An Exceedingly Dangerous Woman adlı belgeselden faydalandık.