Şiddetin Normalleştirilme Süreci: Aktarım Notları

Özetleyen: Melce Hüsünbeyi

Uppsala Üniversitesi’nden sosyolog Eva Lundgren’ın Şiddetin Normalleştirilme Süreci[1] adlı kitabı, toplumda kabul gören şiddet tanımlarını ve eksikliklerini anlamak adına yola çıkan bir araştırmanın ürünüdür. Lundgren kitap boyunca kullandığı kavramsal çerçeveyi yaklaşık altmış kadar kadın ile onların eşleri ve çocuklarıyla yaptığı görüşmelerden hareketle geliştirmiş. Berna Ekal’ın çevirisiyle Rengahenk Sanatevi/Gökkuşağı Yayınları tarafından 2009 yılında yayınlanan Şiddetin Normalleştirilme Süreci, kadına yönelik şiddeti feminist bir bakış açısıyla nasıl ele alabileceğimiz konusunda oldukça yol gösterici bir kitap.

Şiddet Hakkındaki Resmi Bilgilerin Oluşturulması

Siyaset bilimci Maria Wendt Höjer’in “Korku Politikası”[2] adını verdiği ve 1930-1990 dönemine ait dayak ve tecavüze ilişkin resmi raporlar ve İsveç hükümeti beyannamelerine dayanarak oluşturduğu ve kendi incelemeleriyle bakış açısını da içeren doktora tezine göre, 1930 – 1960 yılları arasında şiddetin sebebi alkolizm olarak görülür-
ken, 1970 – 1980’lerde ise şiddet kullanan erkekler sapkın olarak ta-
nımlanıyordu. Şiddetin çözümü yeni yasalarla kurulacak adalet sisteminde değil yardım, terapi ve destek sağlamakta görülüyordu. Yazar bu görüşü kitabında geçen şu cümlelerle açıklar; “Şiddetin kaynağı çevrede değil özel alanda görülüyordu; dolayısıyla getirilen açıklamalar da sosyal ihmalkarlığı değil özel duygusal hayatı hedef alıyordu.” (s. 81) Bu tarz bir kavramsallaştırma toplumsal cinsiyet ve şiddetin bir arada ele alınmasını engelliyordu. “Bireysel ve aile odaklı psikolojik açıklamaların bir başka sonucu, şiddet kullanan erkeklerin odak noktası olmaktan çıkmasıydı.” (s. 82) Diğer yandan, 1970 ve 80’lerde feminist yönelimli bir bakış açısının ortaya çıkmasıyla; şiddet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki irdelenmeye başlandı. Ancak, paradoksal bir biçimde, kadına yönelik şiddet sınıf çatışması olarak görüldü, toplumsal cinsiyet kavramını kullanmaktan kaçınmaya devam edildi ve 90’lara kadar hiçbir açıklama çerçevesi bu iki kavrama aynı cümlede yer vermedi. 1990 yılında ise ilk kez Wendt tarafından şiddet toplumsal cinsiyet sorunu olarak belirtildi ve şiddete “cinsiyetler arası güç ilişkilerinde var olan eşitsizliğin dışavurumu” (s. 85) tanımı getirildi.

Lundgren’in “Normalleştirilme Süreci” Modeli

Lundgren’in kitap boyunca savunduğu temel görüş şudur: Kadına yönelik şiddet toplumda kabul gören kadınlık ve erkeklik normları ile ilişkilendirilerek değerlendirilmelidir; bu normlar da her zaman toplumdaki iktidar ilişkilerinden beslenmektedir. Buradan hareketle, Lundgren, kadına yönelik şiddeti olağanüstü bir durum, normal dışı bir davranış olarak ele almaz; bunun yerine şiddetin, toplumdaki iktidar ilişkileri içerisinde oluşan erkekliğin bir gereği olduğunu öne sürer. Bu sebeple de şiddetin nedenleri ya da şiddetin nasıl engellenebileceği üzerine yürütülen tartışmaların psikolojik gerekçeler, alkol ya da uyuşturucu kullanımı, sorunlu bir çocukluk gibi konular üstünden yürütülmesine eleştirel bir mesafe almamızı sağlar.

Lundgren’in geliştirdiği “normalleştirilme süreci”, deneyim yoluyla oluşturulan ve düşünce pratikleriyle desteklenen teorik bir modeldir. Lundgren’e göre bu modelin kültürleri, sınıfları, etnik grupları kapsayabilecek bir çerçevesinin olmasının nedeni tekrarlayan ve sistematik şiddete maruz kalmış kişilerin deneyimlerinden yola çıkarak hazırlanmış olmasıdır. Ancak nihayetinde öne sürülen teorik bir modeldir, kendisinin de belirttiği gibi “şiddetin normalleştirilme süreci akademik dilde analitik ya da teorik olarak adlandırılan bir model. Ben işte bu modelin altında yatan mekanizmaları, bu mekanizmaların beraber ya da ayrı ayrı olarak süreçte ne gibi dinamiklerin oluşmasında rol aldıklarını ve şiddetin yol açtığı kalıpları anlamaya çalışıyorum. Tüm somut vakalarda bu süreç farklı görünebilir.”(s. 28) Tüm kadınlar elbette aynı değildir ve dolayısıyla şiddete karşı aynı tepkileri vermezler. Ancak Lundgren şiddeti nasıl analiz edebileceğimize, ne gibi sorulardan yola çıkabileceğimize dair, farklı bağlamlarda da ele alabileceğimiz bir yaklaşım sunmaktadır bize.

Neden “neden” dememeli?

Yazar şiddetin anlamlandırılma sürecinde “şiddetin neden uygulandığını” sorarak başlamanın bir hata olduğunu vurgular. Ona göre önemli olan erkeğin neden vurduğuna bir tanım getirmek değildir. Lundgren, nedensel açıklamaların yarattığı ayrımlar yerine ilişkilerde şiddetin nasıl sabitleştiği üzerine getirilen açıklamaları, konuyu anlama adına daha verimli bulur. Lundgren için buradaki en önemli nokta, şiddeti tekil bir olay olarak ele almaktan ziyade bir süreç olarak değerlendirmektir.

Cinsiyetli Bir Süreç ve Normallik

Yazarın şiddetin nasıl normal-
leştirildiğini açıklamak için yola çıktığı nokta; şiddetin, normal-
leştirilme sürecinde nasıl sıradan-
laştırıldığı ve bu sürecin toplumsal cinsiyet normlarıyla olan sıkı ilişkisidir. Yazara göre, şiddet aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş bir süreçtir. “Bunun nedeni basittir: şiddet uygulayan erkekler, şiddet sahnesinde erkek olduklarını vurgularlar.”(s. 22) Bu bağlamda, toplumsal cinsiyet normları, şiddetin normalleştirilmesinde önemli bir rol üstlenirler. Yazar, huzurlu ve yolunda giden bir ilişki ile şiddet içeren ilişki arasında sanal bir sınır olduğunu belirtir; bu sınırın erkeğin gücünü şiddetle kadının yerini ise boyun eğmeyle ilişkilendiren cinsiyetçi toplumsal normlarla çizildiğini ifade eder. “Şiddet sarmalındaki kişiler için şiddet, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve iktidar sıkı sıkıya birbirinin içine geçmiştir. Ve bu kişiler bir fanus içinde yaşamamaktadırlar; anlatım, açıklama ve kavrama çabalarında toplumda kök salmış toplumsal cinsiyet ve şiddet gibi kavramlardan faydalanırlar.”(s. 23)

Erkeklerin Şiddeti Normalleştirme Süreci/Erkek Olmak = Kadınları Kontrol Altına Almak

Eva Lundgren de araştırmasına erkeğin neden şiddet kullandığını sorgulayarak başladığını, ancak süreç içerisinde özellikle “neden” sorusunun ve şiddetle ilgili genel varsayımların kadınların ve erkeklerin kendi hikayelerini anlamasını engellediğini fark ettiğini söyler. Yazar, araştırmasının ilk aşamalarında şiddetin; alkol kullanımı, ruhsal problemler gibi “anormal” sorunlardan kaynaklandığını varsaydığını ve bu varsayımı ancak kadınlarla yaptığı görüşmelerde kadınların ısrarla farklı bir noktaya işaret etmeleri üzerine sorgulamaya başladığını belirtir. Bu temel nokta şudur: “Belki de erkekler şiddet kullanarak bir şey elde ediyorlardı.” (s. 29) Böylece, şiddet kullanılarak ulaşılan olası kazançların varlığı ve şiddetin stratejik bir araç olarak kullanılması sorgulanmaya başlanır. Erkeklerin şiddet uyguladıklarında “nasıl erkekler haline dönüştükleri” Lundgren için daha önemli bir sorudur artık. Şiddeti tekil bir olaydan ziyade bir süreç olarak ele almak Lundgren’in kurduğu kavramsal çerçevenin en önemli parçalarından biridir. Bu çerçeve dahilinde şiddet kullanan erkeklerin kadınları bir “cinsiyetlenme” sürecine soktuları ifade edilebilir. Kadın, erkeğin biçtiği kadınlık tanımlarına girer ve yazar bu durumu çarpıcı bir soruyla özetler: “Şiddet sahnesinde nasıl bir kadınlık üretiliyor?” (s. 30)

Kadınların yaşam alanlarının kontrol edilmesi ve kadınlığın sınırlandırılması

Yazar bu başlık altında kadının yaşam alanının erkek tekeline geçiş sürecini ele almıştır. Bu süreçte yer alan erkek eylemlerinin arasında duygusal kontrol, tecrit, şiddet ve yakınlığın dönüşümlü olarak kullanılması gösterilmiştir. Kadınların yaşam alanlarının kontrol edilmesini sağlayan şiddet, amacı ve yöntemi belli, sistematik bir yoldur. Erkekler için öne sürülen ve kamuoyunca da kabul görmüş genel yargı erkeklerin şiddet uyguladıkları anda kontrollerini tamamen kaybettikleri, yüksek oranda düş kırıklığı yaşadıklarıdır. Ancak şiddet kullanan erkeklere göre şiddetin amacı belli ve kontrollüdür. Lundgren yaptığı görüşmeler sonucunda şu sonuca ulaşmıştır: “Partnerini döven erkekler –ki çoğunun çocuklarını da dövdüğünü biliyoruz− daha çok evdeyken ve eşleri ile baş başayken dayak atmayı tercih ederler. Nerede, nasıl ve ne kadar dayak atacaklarını dikkatle kontrol ederler. Dolayısıyla buradaki şiddet kör değildir. Kadına yöneltilmiş kontrollü bir harekettir ve dayak atan erkek karşısındaki kişiyi, yeri ve zamanı denetim altında tutar. Diğer bir deyişle, dayak fiili esnasında ve dışında kontrolü elinde tutan erkektir.” (s. 31)

Kadının yaşam alanına ilk saldırı duygusal kontrol ile başlar. Bunu uzun vadede tecrit izler. Kadın tecrit sonrası ruhsal ve fiziksel yönden erkeğin koyduğu belli kurallara tabi tutulur. Kiminle görüşeceği, ne düşüneceği, ne hissedeceği artık kendi kararlarına bağlı olmaktan çıkar. Çevresine örülmüş duvarların arasında yaşamaya mahkum edilir. Ve bu duvarlar zaman içinde yaşama hakkına müdahaleye kadar uzanabilir. Kadın bu noktada ölüm kararının da yaşama kararının da erkeğe ait olduğunu anlar. Ve erkek bu durumu daha etkili kılmak için şiddet ve şefkati dönüşümlü olarak kullanmayı tercih eder. Artık kadını yaralayan da yaraları saran da erkektir. Şiddet içine gizlenmiş sevgi duyan erkek kimliği, erkeğe kısa vadede kadının yaşam alanına sınırlar koyma, uzun vadede ise şiddetin zamanını ve yerini belirleme hatta kendi gerçekliğini kadının gerçekliği haline getirme imkanı sağlar.

Ve erkek olmak…

Erkeklerden şiddeti anlatmalarını istediğinde önceleri aşık oldukları kadının zamanla çekilmez birine dönüşmesinden şikayet ettiklerini gözlemlediğini söyler Eva Lundgren. Erkeklerin erkeklik normları kadının “çekilmez” birine dönüştüğü bu süreçte ciddi bir farklılaşmaya uğrar. Erkekliğini keşfetme süreci olarak adlandırdıkları bu dönemin bir parçası da kadınlık olgusunun yönetilmesidir. Onlara göre sorun kadındadır. Kadın evdeki sorumluluklarını yerine getirmemiştir ya da cinsel ilişkiye girmek istememiştir.

Yazarın sözünü ettiği başka bir nokta da barışçıl erkeklerle şiddet uygulayan erkekler arasına çizilen sınırın sanallığıdır. Lundgren, barışçıl erkeğin, ilişkide elde etmek istediği kazanç için, şiddet uygulayan erkeğe kıyasla, kullandığı görece daha normal yöntemleri sorgular ve kullanılan yöntemler arasında türe değil ancak dereceye bağlı bir farklılık olduğunu ifade eder.

Kadınların Şiddeti Normalleştirme Süreci

Yazar örneklerle daha anlaşılır kıldığı bu başlığı aşamalı bir süreç olarak işlemiş. Kadının ilk kez dayakla karşılaşmasını, bunu izleyen normalleştirme sürecini, sınırların farkına varılmadan nasıl silindiğini ya da yer değiştirdiğini, şiddetin ilgi ve şefkatle dönüşümlü olarak kullanımından doğan belirsizlikleri ve sonunda kadının kendi gerçekliğinden sıyrılıp erkeğin gerçekliğine teslim olmasını yani şiddeti içselleştirme sürecini anlatmıştır.

Değişen sınırlara alışmak

Şiddeti kendi hayatıyla kesinlikle ilişkilendiremeyen, anormal bir davranış olarak gören kadın zamanla sorgulamamaya başladığı sancılı bir sürece dahil olur. Daha sonraysa sevgi ve dayağın nedenlerini özdeşleştirerek şiddeti kabul edilebilir görür. Şiddet, normalleştirme sürecindeki kadın için, henüz partnerinden hiç şiddet görmediği zamandan “dayak atan erkek ve dayak yiyen kadın” noktasına nasıl gelindiği artık anlamsız ve bulanıktır. Normalleştirme sürecine girmiş bir kadın partnerini şiddet kullanan biri gibi görmek istemez ve bu nedenle şiddet gören kadınla görmeyen arasındaki ayrımı kendince kaldırır ve iki durum onun için zamanla aynılaşır. Doğruyla yanlış, iyi ile kötü arasındaki sınırlar tecrit aşamasında yer değiştirir, fiziksel ve ruhsal anlamda tecrit edilmiş kadın sosyal deneyimlerden mahrum kalır. Erkeğin ona sunduğu doğrular ve erkeğin tecrübeleri zamanla kadının tek başvuru mercii haline gelir.

Şiddetin ve ilginin dönüşümlü olarak kullanılması

Süreç içerisinde şiddet ve sevgi arasındaki ayrım yok olur. Bu, beraberinde şiddetin aşkın göstergesi olarak görülmesi ve ölüm ile yaşam arasındaki farkların belirsizleşmesini getirir. Erkeğin hakimiyeti kafa karışıklığından doğan bir iktidarla pekişir. Şiddetin normalleştirilme sürecinde, kadın kendini şiddete ve erkekliğin kadınlık normu üzerinde yaptığı değişikliklere alışma sürecine sokar. Kadının alışması, sonraları kendi yaşamı üzerindeki hakimiyetini tamamen yitirmesiyle sonuçlanır. Ancak içselleştirme de yine kadınların durumun yükünü kaldırabilmek için geliştirdikleri bir stratejidir.

Nedenin başka yerde aranması

Dayakla ilk karşılaştığında, kadın tepki verir, şaşırır. Bir kaza olduğunu düşünür. Bu sebeple de bir neden aramaz. Bir sonraki aşamada, şiddete bir neden atfedilir. İlk başlarda kadın kendi gerçeklik algısını (erkek, kadını şiddete maruz bırakandır) korurken şiddetin devam ettiği durumlarda bu aşama kısa sürer. Şiddet zaman içinde tecritle beraber kullanılmaya başlanır, ardından şefkat ile dönüşümlü kullanılır. Sonunda şiddet gündelik hayatın bir parçası haline gelir ve “neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğu belirsizleşir.” (s.65) Kadın kendi gerçeklik algısını yitirmeye ve zamanla kendisini suçlu hissetmeye başlar. “Yavaş yavaş kendi kendisine bakışı, erkeğin ona bakışıyla örtüşmeye başlar. Kendisini, bir kadının nasıl olması gerektiğine dair erkeğin öne sürdüğü normdan uzak görür. Şiddetin nedeni kadının kendisi olur.” (s.66)

Geriye kalan kadın…

Şiddetin normalleştirilme ve içselleştirilme sürecinden sonra kadınlarda sıklıkla rastlanan bulguları Lundgren şöyle özetliyor: Her şey hakkında kaygı duyma, karar vermede güçlük, paralize olmak; depresyon, kayıtsızlık ve intihar; erkeği savunmak. Yazarın kitapta sözünü ettiği kadınlar, eşlerinden ayrıldıktan sonra bile özgür değillerdir. Hem fiziksel hem de sembolik olarak ölmüşlerdir. Kendilerini erkeğin gözünden görmeye alışmış ve bu süreçte kendini değersiz hissetmiş bu kadınların aynaya eskisi gibi bakabilmeleri için ciddi bir rehabilitasyon sürecinden geçmeleri gerekmektedir.

Kültürel Toplumsal Cinsiyet Çerçeveleri

Lundgren kitabın bu bölümünde kadının ve erkeğin şiddeti normalleştirme süreçlerine toplumsal cinsiyet çerçeveli genel bir açıklama getirir. Etik anlayışımızla çelişen ancak yine de kabul gören ve kadın erkek arasındaki ilişkileri şekillendiren toplumsal cinsiyet normları üzerinde durur. Köklerini çok derinlerden alan ve cinsiyet çerçeveli gelişen toplum kabulleri, erkeğin ahlak dışı hareketlerini kendi içinde var eder. Aynı toplumun yetiştirip erkekleştirdiği(!) kişi, toplumunun cinsiyet temelli ahlak kurallarından nemalanmayı sürdürür. Kadın ve erkek arasında kurulacak bir ilişkinin zamanla geliştirilmiş roller üzerinden sahnelendiği belirtilir. Kadının ilişkideki rolü şiddetle ve erkekle baş etmekken, erkeğin rolü kadının yaşamı üzerinde artan bir kontrol sağlamak ve bir ilişkinin nasıl yürümesi gerektiğine dair karar vermektir. Yazara göre; “Bunun anlamı, şiddetin içselleştirilmesi ve normalleştirilmesini ve aynı zamanda tek tek bireyler olarak kadın ve erkeklerin şiddet sürecinde ne gibi stratejiler kullandıklarını anlayabilmemiz için, toplumsal cinsiyet ve cinsellik ile ilgili kültürel miraslarını kavramamız gerektiğidir. Ne şiddet kullanan erkekler ne de şiddete uğrayan kadınlar bireysel sapmaları temsil ederler. Bir ya da birden çok toplumsal cinsiyet normunu benimserler.” (s. 77)

Eva Lundgren bizi; toplumsal cinsiyet süreçleri, kültürel çerçeve ile ilişkileri ve uygulanan kontrol stratejileri üzerine düşünmeye ve kendi yaşam deneyimlerimizi, yazarın modellemesini yaptığı normalleştirme süreci ışığında değerlendirmeye davet ediyor. Lundgren şiddetin feminist analiziyle; şiddeti anlama aşamasında düşülen hatalara, bugüne kadar getirilmiş şiddet tanımlarına karşı güçlü bir karşı duruş sergiliyor. Kadınların ve erkeklerin kendi ağızlarından verdiği örneklerle ve bu teorik modellemeyi daha görünür kılmak adına kullandığı grafiklerle, kadınlara yönelik şiddeti feminist bakış açısıyla anlatan yazarın; Şiddetin Normalleştirilme Süreci adlı kitabını yeni bir yaklaşım kazanmak adına herkese tavsiye ediyorum.


[1] Eva Lundgren, Şiddetin Normalleştirilme Süreci, çev. Berna Ekal, Ankara: Gökkuşağı Yayınları, 2009 (Metin boyunca yapılan alıntılar bu kitaba ait olup, sayfa numaraları parantez içinde gösterilecektir.)

[2] Maria Wendt Höjer, “Korku Politikası”, 2002