Türkiye’de Aile içi Şiddete Karşı Feminist Mücadele: Aktarım Notları

Derleyenler: Aydan Saraç

Büşra Karpuz

Meltem Keniş

Merve Tabur

BÜKAK’ta bu dönem aile içi şiddet biçimleri ve bunlarla mücadele yöntemleri üzerine bir çalışma yaptık. Bu çalışma kapsamında MOR ÇATI’nın yayımladığı Evdeki Terör[1], Kadın Sığınakları III. ve IV. Kurultayları[2], Geleceğim Elimde[3], ve Şiddete Karşı Anlatılar[4] isimli kitaplardan bölümler okuduk ve MOR ÇATI broşürlerinden yararlandık. Bu yazı, kulüp içinde yaptığımız aktarım çalışmasının notlarından oluşmaktadır.

Evdeki Terör

Evdeki Terör kitabı MOR ÇATI’nın; “eş dayağının ‘aile meselesi’ olmaktan çıkarılıp politik bir sorun olarak kamuoyunun gündeminde yer alması mücadelesinin” bir ürünü olarak 1996 yılında İstanbul’da basılmış. Kitap, beş yıl boyunca MOR ÇATI Kadın Sığınağı’na başvuran kadınların deneyimlerinden hareketle hazırlanmış. Evdeki Terör hem aile içi şiddetin tekil ve münferit vakalar olmadığını, “kadınların ortak bir baskı deneyimi yaşamakta olduklarını” görmek açısından hem de bu konuyu üstü örtülecek, gizlenecek bir mesele olmaktan çıkarmayı amaçlayan ve feministlerin “kişisel olan politiktir” sözünden hareketle aile içi şiddeti kamusal alanda tartışmaya açmak açısından son derece önemli bir kaynak.

Kitabın “Kadına Yönelik Şiddetin Bilgisi” adlı bölümü, kadın araştırmalarında yönteme dair bir vurgu ile başlıyor: Cinsiyetçi ve ataerkil bir sistem üzerine kurulmuş bilimsel metotların kadın araştırmaları konusundaki eksikliği bu konuların bugüne kadar ortaya çıkmamasına ve tartışılamamasına sebep olmuştur. Oysa feminist bakış açısı, aile içi şiddetin toplumsal cinsiyetle ve toplumda hâkim olan erkek egemen ideolojiyle ilişkisini ortaya koymaya çalışarak ataerkil düşünce kalıplarının toplumun her kesimine (sağlık, hukuk, siyaset, eğitim, aile vs.) nüfuz ettiğini ve belirli söylemler içinden sürekli yeniden üretildiğini gösterir. MOR ÇATI da kadına yönelik şiddet konusundaki bilgi üretimini böyle bir feminist perspektif üzerine kurmaya çalışıyor.

Feminist yöntem aynı zamanda araştırmacının ya da aktivistin kendi duruşunu sorgulamasını ve beraber çalıştığı kadınlarla ilişkisini sürekli gözden geçirmesini gerektiriyor. Bu sebeple kitapta MOR ÇATI’ya başvuranlar ile yapılan görüşmelerin aşağıdaki ilkeler çerçevesinde yapıldığı belirtiliyor.

  • Başvuran ve danışman arasındaki ilişkide “tüm kadınların yaşadıklarının ortak bir deneyim olması kabulü”
  • Başvuran ve danışmanın farklı gerçekliklerinin olduğu gerçeği
  • Bir araştırmaya duyguların da dahil edilmesinden çekinilmemesi ve antihiyerarşik bir ortam kurulması gerekliliği

Başvuran kadınların çoğunluğunu “eş dayağına ve eşten gelen diğer şiddet türlerine uğrayan” kadınlar oluşturuyor; ikinci sırada ise “çocukluk çağı cinsel istismarına uğrayan” kadınlar geliyor.

Kadınlar en çok evlilik sırasında şiddet görseler de evlilik öncesinde ve sonrasında da şiddet gördüğünü belirten kadınlar var. Evliliğin ilk günlerinden itibaren yaşanmaya başlanan şiddet, erkeğin değişeceğine dair vaatleri sözü ve ürettiği bahaneleri de beraberinde getiriyor ama şiddet bu vaatler ve bahanelerle sona ermiyor.

Sanıldığının aksine, şiddete maruz kalan kadınların eğitim düzeyleri oldukça değişken. Üniversite mezunu kadınlardan okuryazarlığı olmayan kadınlara kadar eğitim düzeyleri farklı kadınlar eşten gelen şiddete maruz kalabiliyorlar. Şiddet gören kadınların pek çoğunun ortak noktası ev kadını olmaları ve çalışmadıklarından dolayı birçoğunun sosyal güvencesinin olmaması.

Kitapta kadına yönelik şiddet biçimleri fiziksel, cinsel, sözel ve duygusal şiddet olmak üzere dörde ayrılıyor. Başvuranların birçoğu fiziksel şiddet ile birlikte diğer şiddet türlerine de maruz kalmış kadınlar. Yaşanan fiziksel şiddetin tek ölçüsü bedenlerindeki izler ve başvuran kişi izler geçmeden kamusal alanda görünür olmak istemediği için, yaşadığı derin fiziksel tahribatlar çoğu zaman tam olarak bilinemiyor. Öte yandan bu şiddet başvuranlarda korku, endişe, panik ve güvensizlik gibi derin duygusal izler bıraktığından birçoğunun bu etkileri üzerinden atması için uzun süren psikolojik yardımlar almaları gerekiyor.

Kitap, erkeklerin şiddet uygulama yöntemlerine dair de ilginç veriler sunuyor. Erkekler şiddeti kendi bedenleriyle veya alet kullanarak uyguluyorlar. Yumruk, tekme, itme, duvara çarpma ve özellikle vücudun en hassas bölgelerinden biri olan kafaya darbe, kendi bedeniyle şiddet uygulayan erkeklerin en sık başvurduğu yöntemler. Alet kullanarak uygulanan şiddet yöntemlerine verilen örnekler de hayret verecek cinsten. Erkekler her türlü ağır, sert ve büyük cisimleri şiddet aletine dönüştürebiliyorlar: Elektrik süpürgesi hortumu, soba maşası, çatal, sehpa vb. gibi. Bunların yanı sıra kesici veya öldürücü aletler kullanılarak da kadınlar ciddi fiziksel hasarla sonuçlanan şiddetlere maruz bırakılıyorlar.

Uygulanan şiddet erkekler tarafından herhangi bir sebep bahane edilerek gerekçelendirilebiliyor. Tüm bu sözde nedenler ve gerekçelendirmelerin amacı kadının benliği, hareketleri ve bedeni üstünde erkeğin denetimini sağlamak. Yapılan görüşmelerden MOR ÇATI danışmanlarının çıkardığı sonuç şu: Şiddetin aslında tek başına bir nedeni yok. Ev işleri, hizmette görülen kusur, çocuk bakımı, kıskançlık gibi her türlü bahane şiddet sebebi olarak kullanılabiliyor. Yine başvuranlar arasında, eve hapsedilip sistemli işkenceye maruz bırakılan kadınlar da azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunlukta.

Fiziksel şiddetin yanı sıra kadınların birçoğu cinsel şiddete de maruz kalıyor. Birçok kadın dayakla ters ilişkiye zorlanıyor ve “tecavüze” maruz kalıyor. Birçok evli kadın da fiziksel şiddete uğradıktan sonra, şiddet uygulayan kocalarının cinsel ilişki isteğine direndiği için tecavüze uğruyor. Yine kadınları fuhuşa zorlama, kadınların maruz kaldıkları cinsel şiddet yöntemlerinden biri. Bunun dışında tecavüzcüsü ile evlendirilen veya tecavüze uğradığı için zorla istemediği biriyle evlendirilen kadınlar, evlilikleri boyunca cinsel tacize ve şiddete maruz kalabiliyorlar.

Küfür, hakaret, aşağılama fiziksel şiddete eşlik eden sözel şiddet türlerinden birkaçı sadece. Temelde kadınların özgüvenlerini yıkmayı amaçlayan sözel şiddet kadının bedeniyle, önem verdiği şeylerle ve dış görünüşüyle alay edilerek sürdürülüyor.

Duygusal şiddet her zaman fiziksel şiddet içermiyor olsa da fiziksel şiddete evrilme tehdidini her an taşıyor. Başvuranlar tarafından da tanımlanamayan ve adı sıklıkla konamayan bu şiddet türü, kadının sosyal hayatını çoğu zaman daraltan ve tehditler üzerinden onu korkutup sindiren bir mekanizmaya dönüşüyor.

Şiddet yaşayan kadın, şiddete maruz kaldığı ilk andan itibaren bu ilişkiyi bitirmek istiyor. İlk başlarda şiddete maruz kalmasına sebep olan konuya dikkat edip, erkeğin her dediğini yaparak şiddetten kaçmaya çalışsa dahi her seferinde başka bir bahane ile şiddete uğradığı görülüyor. Şiddet uygulayan kocanın sürekli değişme sözü, tehdit, korkutma gibi eylemlerle bu ilişki çoğunlukla erkek tarafından devam ettiriliyor.

MOR ÇATI’nın belirttiğine göre “şiddete uğrayan her üç kadından ikisine ekonomik şiddet uygulanıyor.” Az paralarla büyük sofralar hazırlamaları, eve bırakılan harçlığı kötü kullandıkları iddiaları ya da çalışan kadınların maaş kartlarına el koyma gibi sistemli bir ekonomik şiddet yaşanıyor. Ya da koca hiçbir ekonomik sorumluluk almayarak evi terk edebiliyor.

Evlilik sırasında görülen şiddetin daha sık olduğunu daha önce de belirtmiştik; ancak boşandıktan sonra da eski kocadan görülen taciz, başvuran kadınların sık yaşadığı deneyimlerden. Yine kocası dışındaki aile fertlerinin uyguladığı şiddet, kadınların şiddet deneyimlerinin bir parçası.

Yasal yollardan şiddeti engellemeye çalışan kadınlar çoğunlukla buradan da destek göremiyorlar. Başvurdukları karakoldaki polis memurlarının, kocalarından ya da ailelerinden ayrışmayan zihniyeti, kadınların yasal haklarından yararlanmalarının önünde büyük bir engel oluyor. Vücudunda çürükler ve yara izleri olduğu halde Adli Tıp görevlilerine kocası tarafından şiddet gördüğünü söyleyen kadınlar, vücutlarındaki izlerin eski olduğu iddiası ya da kendileriyle ilgilenilmemesi üzerine bu şiddeti ispatlayamıyorlar.

Kadın Sığınakları III. ve IV. Kurultayları

MOR ÇATI’ya başvuran kadınlar ilk etapta bir sığınak talep ediyorlar. Şiddet ilişkisinin sonlanması sürecinde sığınaklar kadına yönelik şiddetle mücadele alanında önemli araçlar olarak yer alıyor. MOR ÇATI Vakfı Yayınları’nın yayımladığı ve sığınak kurultaylarının tutanaklarını içeren Kadın Sığınakları III. ve IV. Kurultayları isimli kitap bu sığınakların sorunlarını ve taleplerini içeriyor.

Var olan sığınakların sorunları üzerine 2003 yılında yapılan, sığınak çalışanlarının ve danışma merkezi danışmanlarının katıldığı kurultayda konuşulan talep ve çözüm önerileri genel olarak şöyle:

  • Sığınaklar açısından; sığınak denetiminin bağımsız kadın hareketi tarafından yapılması ve sığınma evindeki kişilerin feminist duyarlılığa sahip olması, buraya gelen kadınların hiçbir şekilde yargılanmaması ve tercihlerinden dolayı farklı davranılmaması gerekli ve önemlidir.
  • Sığınaktan ayrılan kadınlar için pansiyon tipi evler yapılmalı ve sığınakların sorgusuzca kapatılmasının önü kesilmelidir.
  • Sığınakların kamusallaştırılması ve gündemleştirilmesi açısından yayın organları, kampanyalar kullanılmalı ve tüm kadın toplulukları bu konuyu sahiplenmeye çağrılmalıdır.
  • Tüm düzeylerdeki okullarda cinsel eğitim verilmeli, ders kitaplarındaki cinsiyet ayrımcılığı içeren konuların tümü kaldırılıp yerine ayrımcılığı ve şiddeti önlemeye yönelik başlıklar konulmalıdır. Ayrıca milli eğitim politikalarında devlet, kadınların demokratik katılımını artıracak ve kadınlarda siyasi bilinç oluşturacak düzenlemeler yapmalıdır.
  • Gözaltında tecavüze uğrayan kadınlar düzenli bir şekilde psikologlarla görüştürülmeli ve destek görmelidirler. Polis, doktor ve ilk temas içindeki kişiler eğitilmelidir.

Geçmiş yıllarda yapılan bu kurultaylarda bazı kesimler eğitimli erkeğin dövmeyeceğini, eğitimli kadının da dayak yemeyeceğini savunup bununla ilgili eğitim çalışmaları önermiş olsalar da farklı görüşteki insanlar buna tepki göstermiş ve eğitimli-eğitimsiz ayrımına girilemeyeceğini belirtmişlerdir. 17-20 Aralık 2010 tarihlerinde gerçekleştirilen 13. Kadın Sığınakları Kurultayı’nda da benzer önemli tartışmalar yürütülmüş ve yayınlanan bildirgede de yer aldığı gibi önemli sonuçlara varılmıştır.

Kurultay tutanaklarından oluşan bu kitap aynı zamanda, yasa değişikliği ile ilgili bilgiler de içeriyor. Kitapta belirtildiğine göre, verilen feminist mücadeleler sonucunda Adalet Bakanlığı, Medeni Kanun’da var olan ve cinsiyet ayrımcılığı içeren maddelere karşı 1998 yılında yeni bir yasa tasarısı hazırladı. Zira eski maddeler, kadınların evlendiği an ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmesine, evlenme yaşının on beş gibi küçük bir yaş olmasına, nafaka alımındaki adaletsizliklere, velayet konusundaki son sözün babada olmasına neden oluyordu. Ayrıca ‘şiddet uygulayan eş’ gibi başlıklar içermesi ve tecavüz davalarında Adli Tıp raporunun şart konulması gibi uygulamalarla cinsiyetçi bir tutum sergiliyordu.

Hazırlanan yasa tasarısıyla kadınların ekonomik bağımsızlıkları ve malların ortak paylaşımı kısmen garanti altına alınıyordu. Evlenme yaşı ise on yedi olarak değiştirilmişti. Nafaka ve vekâlet konusundaki eşitlikler, şiddet uygulayanın koca olmadığı durumda (kayınpeder, kaynana, kayınbirader) veya psikolojik, ekonomik şiddet durumunda başvuran kadınların reddedilmesinin önlenmesi gibi birçok konuda düzenlemeler ve eşitlik getirecek olan yasa tasarısı en son 2000’de meclise ulaşmış ve 2008’de kabul edilmiştir.

Geleceğim Elimde

Kadınlar birlikte yaşadıkları erkeklerden gördükleri şiddeti özel alana ait olarak gördüklerinden dillendirmiyorlar. Bu sebeple yaşanan şiddet sonrası hem sosyal çevreleri hem de devletin hukuk mekanizması tarafından tecrit ediliyorlar. Örneğin; boşanma davası açtıklarında şahit bulamıyor, aile desteği görmüyorlar. Eşleri kendilerini sürekli rahatsız, daha da kötüsü tehdit ediyor; öte yandan karakol ve hastane gibi kurumlar şiddet görmüş kadınlara hiçbir şekilde yardımcı olmuyor. Bu durum şiddet gören kadınları sığınaklara yönlendiriyor. Sığınaklar kadınlara öncelikle can güvenliği, kendilerini toparlamaları için zaman, yer sağlıyor ve güvenlikleri açısından adresleri gizli tutuluyor. Bu sığınaklarda kadınlar, avukatlardan yasal haklarını öğrenebiliyor, psikologlarla görüşebiliyor ve iş danışmanlığı alabiliyor. En önemlisi kadınlar sığınakta hayatlarını nasıl yönlendirecekleri konusuna kendileri karar veriyor.

MOR ÇATI’nın yayımladığı Geleceğim Elimde isimli kitap MOR ÇATI’ya başvuru yapan kadınların sığınak deneyimlerinin yanı sıra Türkiye’deki sığınak hareketinin geçmişini ve MOR ÇATI’nın kuruluşunu da genel hatlarıyla aktarıyor. Kitabın ilgili bölümünün aktardığı şekliyle Türkiye’deki sığınak hareketi ve MOR ÇATI’nın kuruluş tarihi şu şekilde özetlenebilir: Sığınaklar dünyada ilk defa 60’lı yıllarda kurulmaya başlanmıştı, Türkiye’de ise sığınak sağlayabilecek bir vakfın kuruluşu 80‘li yılların sonunu buldu. 1987 yılında şiddet gördüğü için boşanmak isteyen üç çocuklu hamile bir kadının açtığı davayı, bir hâkimin ‘karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ sözleriyle reddetmesi üzerine, sekiz avukat kadın, söz konusu hâkime karşı manevi tazminat davası açtı. Fakat avukat kadınların “taraf olmadığı” gerekçesiyle dava reddedildi.

Tüm bu olaylar üzerine aynı yılın mayıs ayında aile içi şiddete karşı sadece kadınların katıldığı ilk büyük yasal yürüyüş olan Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü gerçekleştirildi. Yürüyüş beklenenden de çok ses getirmiş ve yapılan tüm eylemliliklerle birlikte kampanyaya dönüşmesi sağlanmıştı. Şenlikler düzenlenmiş, stantlar açılmış ve el kitapları basılmıştı. 1990 yılında Dayağa Karşı Kampanya kurumsallaşınca MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı kurulmuş oldu.

Vakıf ilk yıllarda maddi sıkıntı içinde olduğundan sığınak temini için belediyelerle görüşmesine rağmen beklediği desteği sağlayamıyordu. Bazı belediyeler seçimlerde kadınlardan oy toplamak için sığınağı açıyor, seçim dönemi sonrasında tekrar kapatıyordu. Bir diğer belediye, “sığınak” diye çok küçük bir “oda” veriyor, bazıları da daha açılamadan bürokratik engellere takılıyordu.

Bu olaylar sığınakların bağımsız olmasının gerekliliğini ve önemini ortaya koymuştur. Her ne kadar bir belediye dönemi önem verip sığınak için yardım sağlasa da, bir sonraki seçimle gelecek olan diğeri o sığınağı kapatabiliyordu ki örnekleri, Şişli ve Bakırköy Belediyeleri’nde yaşanmıştır. 1992’de vakıf kendi imkânlarıyla bir bina satın almış ve 1995 Eylül’ünde sığınak olarak faaliyete geçmiştir.

Şiddete Karşı Anlatılar: MOR ÇATI ve Sığınaklarda Feminist Duyarlılığın Önemi

MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı’nın yayımladığı Şiddete Karşı Anlatılar: Ayakta Kalma ve Dayanışma Deneyimleri isimli kitapta Meltem Ahıska’nın MOR ÇATI’da gönüllü olarak çalışan üç feminist kadınla yaptığı röportaj, sığınakların yürütülmesinde ve şiddete uğramış kadınlarla çalışırken feminist bir bakış açısının ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor. Gönüllülerden Fatma Mefkure’nin vurguladığı nokta, özellikle Güneydoğu’daki savaş sebebiyle batıdaki büyük şehirlere yönelik göç dalgasının şehirde yeni yaşam biçimlerine alışmaya çalışan erkeklerin erkekliklerini kırmış olması. Çalışacak iş bulamayan, eski düzen içerisindeki yerleşik konumunu yitiren erkek kendisiyle beraber yaşayan kadınları çalışmaları için kamusal alana, dışarıya göndermek zorunda kalıyor. Bu bağlamda maddi ve manevi açılardan kırılan erkekliği geri kazanmanın, kendini kanıtlamanın sıkça başvurulan yolu kadınlara şiddet uygulamak, kamusal alanda kazanılamayan iktidarı kadına yönelik şiddet üzerinden ele geçirmek oluyor.

Yurtdışından göçle gelen kadınların sayısı da oldukça yüksek. Evlenmek ya da iş bulmak amacıyla Türkiye’ye gelen ama sonrasında kandırılan ve seks işçiliği yapmak zorunda kalan, özellikle de kocaları tarafından pazarlanan birçok yabancı kadının MOR ÇATI’ya başvurduğu belirtiliyor röportajda. Bu kadınlar hiç tanımadıkları bir ortamda yalnız başlarına kaldıkları gibi hiçbir sosyal güvenceleri olmaması cihetiyle her türlü sömürüye ve şiddete karşı savunmasız bırakılıyorlar. MOR ÇATI yabancı kadınlardan gelen bu başvuruları geri çevirmiyor çünkü diğer sığınaklar onları TC vatandaşı olmamaları sebebiyle kabul etmiyor.

Gönüllü kadınlar, sığınaktaki çalışmalarını feminist bir bakış açısıyla yürütüyorlar, bu da beraber çalıştıkları kadınlarla olan ilişkilerini sürekli olarak gözden geçirmelerini ve kendi konumlarının farkında olmalarını gerektiriyor. Kendilerini “şiddete uğramış zavallı kadınlara yardım eden hayırseverler”, birtakım “daha şanslı kadınlar” olarak kodlamaktansa beraber çalıştıkları kadınlarla birlikte kendilerini de dönüştürüyorlar, kendi hayatlarında maruz kaldıkları şiddetin farkına varıyor ve sığınağa başvuran kadınlarla beraber karşılıklı bir güçlenme sürecinden geçiyorlar. İletişime geçtikleri kadınları dinlerken onların acısını üstlenmemeye, duygularını içselleştirmemeye çalışıyorlar. Gönüllü kadınlar sığınağa başvuran kadınların deneyimlerini ve şiddete karşı geliştirdikleri direniş biçimlerini çok kıymetli bulduğundan üstünlük taslayan, öğüt verici bir söylem geliştirmekten kaçınıyorlar. Hepsinin de ortaklaştığı en önemli nokta kendilerinin “kurtulmuş ve eşit kadınlar” olmadıkları ve bu sebeple sığınağa başvuran şiddete uğramış kadınlara “mağdur” muamelesi yapıp kendilerini şiddetin toplumsal tezahüründen muaf tutamayacaklarını belirtiyorlar. Aile içi şiddete uğrayan kadınlara “mağdur” diye hitap etmektense onları güçlendirecek ve kendi ayakları üzerinde durabildiklerini gösteren “şiddetten kurtulmuş kadınlar” tabirini kullanmayı tercih ediyorlar. Kadınların şiddetten uzaklaşabilmeleri için önemli olan nokta içine girdikleri şiddet ilişkisinin farkına varmaları ve aynı şiddet biçimini üreten ilişkilerden kaçınmaları olduğunu belirtiyorlar.

MOR ÇATI’da gönüllü olarak çalışan bu üç kadının üçü de feminist politikanın hayatları ve sığınaktaki çalışmaları açısından önemini vurguluyorlar. Hepsi de MOR ÇATI’ya girmeden önce kadın hareketine bir yerden eklemlenmiş, feminist çalışmalar yürütmüş kadınlar. Bu bağlamda burada gönüllü olarak yürüttükleri çalışmaları politik bir seçim olarak ele alınabilir. MOR ÇATI’da örgütlü bir biçimde çalışmanın, başvuran kadınlara hukuki ve psikolojik desteği sağlayabilmek için profesyonellerin desteğine başvurmanın önemini belirtiyorlar. Zira bunları fazla kurumsallaşmadan ve hiyerarşik bir yapılanma içine girmeden yapmaya ve MOR ÇATI’nın kadınların kolektif olarak çalışabileceği ve sözlerini dillendirebilecekleri bir ortam olmasına özen gösteriyorlar.

Bu doğrultuda kadına yönelik şiddetle mücadelede sığınaklar sadece birer araç olabilir, zira daha çok sığınağın açılması şiddet olaylarını azaltmayacaktır. Şiddet politikasının sona erebilmesi için ataerkil değerler üzerine kurulmuş olan toplumsal algıda değişiklik yaratılmasının yanı sıra hukuki sistemde yer alan cinsiyetçi yargı mekanizmalarının da düzeltilmesi gerekmektedir.


[1] MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı, Evdeki Terör: Kadına Yönelik Şiddet, İstanbul: Mor Çatı Yayınları, 1996

[2] MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Sığınakları III. Ve IV. Kurultayları, İstanbul: Mor Çatı Yayınları, 2003

[3] MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı, Geleceğim Elimde, İstanbul: Mor Çatı Yayınları, 1998

[4] Meltem Ahıska, “ ‘Kadına Yönelik Şiddet’le Uğraşmak, Kadınlık Hallerine Nasıl Bir Ayna Tutuyor?”, Şiddete Karşı Anlatılar: Ayakta Kalma ve Dayanışma Deneyimleri, der. MOR ÇATI Kadın Sığınağı Vakfı, İstanbul: Mor Çatı Yayınları, 2009, s. 176-200