Sema Semih

Bu metin 21-22 Ekim 2010 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Queer Türkiye ve Trans Kimlik” adlı konferansta sunulmuştur.

Merhaba,

Sunumumun başlığı “Üniversitede Trans Olmak.” İlk önce bu başlığı sorunsallaştırıp söze başlamak istiyorum. Altı yıldır Boğaziçi Üniversitesi’ndeyim ve bu süre boyunca istikrarlı bir şekilde “bir şey” olmadım. Bazen kadın, bazen erkek, bazen ne kadın ne erkek, bazen hem kadın hem erkektim. Üç yıl önce “Transseksüel bir kadınım ben.” diye çevreme açılmıştım. O zaman yazdığım bir yazıda kendi durumumu şu şekilde ifade ediyorum:

Üniversiteye gelmem, kulüpte çalışma yapan feminist kadın arkadaşlarla karşılaşmam hâlihazırda kafamda yer alan cinsiyet kimliğime dair soruları kendime tekrar sormama fırsat yarattı. Uzun ve meşakkatli bir sorgulama sürecinin ardından transseksüel olduğumu kabul ettim. İçimde, bir yandan bireysel var oluşumu tanımlamamın, hayatta durduğum yeri bulmanın sevinci vardı, bir yandaysa şimdiye kadar sindirilen, ötekileştirilen, istenmeyen kadınlığı(mı) olabildiğince çok insana duyurabilme isteği.

Şimdi, bu cümleleri söyleyen transseksüel kadın ben değilim. Bu yazıyı yazarken Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde dansçılık yapıyordum ve açılmamla birlikte kulüpte çalışan feminist kadınların 8 Mart Dans-Müzik gösterilerinin hazırlıklarına katılmaya başladım. Bu süreçte Feminist Kadın Çevresi’ne dahil oldum. Bedenimle, ikili cinsiyet sistemiyle, heteroseksizmle olan kavgamda transseksüel ve feminist kimliği kendime bir sığınak olarak görmüştüm. Hayatım boyunca hiçbir şekilde ideallere yakın bir kadın veya erkek olamamamın getirdiği bedensel sorgulamalar ve kendimi sürekli değiştirme isteğim bitmek bilmiyordu. Benim kendimi güzel hissettiğim halimle insanlar beni sevmiyor, onların beni görmek istediği halde de ben mutlu olamıyordum ve böylelikle bir çekişmedir başladı.

Tabii ki bir sabah kalktım “Aaa ben transmışım!” ya da “Bugün bir marjinallik yapıp etek giyeyim!” demedim. Bu bir sorgulama ve açılma süreciydi. Kendi istediğim hayatı yaşayabilme ve kendi istediğim bedene sahip olabilme mücadelesinin başlangıcıydı. Ancak dediğim gibi başlayan bu süreçle birlikte üç sene boyunca istikrarlı bir şekilde, her yerde her zaman transseksüel bir kadın olarak var olduğum söylenemez. O yüzden “trans olmak” başlığını problemleştirmek istedim.

Transseksüel ve feminist olarak açıldığımda çevremdeki feminist ve feminizm dostu insanlar beni aralarına almış, anlamaya, dinlemeye çalışmış, gerektiğinde bana destek olmuşlardı. Bu açıdan bakıldığında feministlerin bulunduğu bir ortamda bulunmam ve onlarla dayanışmayı tercih etmem, kimliğime dair sorgulama sürecimde benim için büyük bir şanstı diyebilirim. Özellikle bahsettiğim 8 Mart dönemi, sadece kadınlara açık bir çalışma ortamına dahil olmam ve sadece kadınlara açık bir dans-müzik gösterisinde sahneye çıkmam, benim çevreme açılmam ve bir “kadın” olarak kabul görmem için önemli adımlardı.

Ama bugün baktığımda ben bu “kadın”lıktan da sıkılıyorum. Çünkü ben vajinası olan, regl olan, hamile kalabilen, doğurabilen bir kadın değilim. Açıldıktan bir süre sonra, “Ben kadınım.” dediğimde insanlar tüm bu meziyetlere sahipmişim gibi davranmaya başladılar. Örneğin, ilk cinsel ilişkisini yaşayan ve vajinasıyla birtakım sorunlar yaşayan yakın bir arkadaşım bana ne yapması gerektiğini sormuştu. Ben de “Ayol ben ne bileyim git kukusu olan birine sor, benimki başka.” demiştim.

Böyle gidip gelen bir kadınlık durumu hali içinde olunca kadın kategorisi de beni darlamaya başladı. Sonra baktım: Ya ben bir öyleyim bir böyleyim. Örneğin; aileme açıldım, kabul etmediler. Ben eve giderken erkek oluyorum: Önce etekler, badiler, elbiseler bir tarafa pantolonlar gömlekler bir tarafa ayrılıyor, sakıncalı kitaplar başka bir bir kenara ayrılıyor, sakallar bir hafta önceden uzuyor ve ben eve ondan sonra gidiyorum. Sanıyorum ki erkek oldum, ama saçım uzun diye her gören “kız gibi” olduğumu söylüyor. Kız gibi değil, kız! Zırıl zırıl elim kolum durmuyor, kör müsünüz!

Aile yanına gittiğimde “erkek gibi” davranmak yetmiyor. Onlardan hayatımın büyük bir kısmını da saklamalıyım. Örneğin, geçtiğimiz Ekim ayında İsveç’te transgender konulu bir konferansa katıldım. Tabii ki aileme bu konuyla ilgili bir konferansa katıldığımı söyleyemezdim. Onlara, bölümümle ilgili çok önemli bir sunum yapmam gerektiğini ve burs kazandığımı söyledim. Çok sevindiler! Konferans ise tam bir faciaydı. İsveç sokaklarında transfobik ve ırkçı bir saldırıyla karşılaşmış, Türkiyeli diğer iki trans arkadaşımla birlikte, İsveçli gençler tarafından yumurta yağmuruna tutulmuştum. Annem babam kendi hallerinde, benim başarım ile mutluyken, daha önce bulunmadığım, dilini, insanlarını bilmediğim bir ülkede karakollarda ifade veriyor, konuyla ilgili bir eylem organizasyonunda yer alıyor ve oraya buraya röportaj veriyordum!

Geçen seneye kadar erkek yurdunda kalıyordum. Açılmadan önce daha üniseks kıyafetler giymeyi tercih ederdim. O dönem de tanımadığım insanlarla aynı yurt odasını paylaşıyordum ki aynı dönemde ailem beni reddetmiş, babam evden kovmuş ancak annem sinir krizi geçirince aramız yumuşamıştı. Zaten kötü günler geçiriyorken bir gün odamda yatağımın kenarından LGBTT temalı çeşitli afişlerin söküldüğünü gördüm. Odadakilere sorduğumda yurt müdürünün beni çağırdığını söylediler. Gittim, müdürümüz bana “trans olduğumu deşifre ettiğim için” oda arkadaşlarımı zan altında bıraktığımı, onlar hakkında dedikodu çıkabileceğini, beni zaten okulda herkesin konuştuğunu ve garipsediğini söyleyip, benim bu durumumun yurtlar komisyonunda tartışılacağını söyledi. Ben de “Hayır bunu tartışamazsınız, bu benim özel hayatım, istediğim gibi giyinirim, istediğim afişi asarım, siz bana karışamazsınız.” dedim ve trans olduğumu söylemediğimde asıl zan altında kalanın ben olduğumu açıkladım. Daha sonra konuyla alakasız olarak, kadın olmayı düşünüp düşünmediğimi, travestiliğin nasıl olduğunu, ne hissettiğimi filan sordu. Tabii ki odadan çıkar çıkmaz ben ve bu konuda duyarlı arkadaşlarım rektörlüğe konuyla ilgili bir dilekçe yazdık. Sonuçta, bu konu yurtlar komisyonunda tartışılmadı ve yurt müdürü ve yurtlar müdürü uyarıldılar. Daha sonra yurt müdürümüzün benden “Ben onu çok severim kendini inkar etmiyor, delikanlı çocuktur.” diye bahsettiğini duydum!

Bu olaydan sonra kıyafetime çeki düzen vermem kaçınılmaz olmuştu. Sağolsun arkadaşlarım ve aileleri bana bu konuda çok yardımcı oldular! Yılbaşında feminist kadın arkadaşlarımla kendi aramızda bir hediye çekilişi yaptık. Ben bana çıkan arkadaşıma bir atkı ördüm, bana alınan hediye ise tütülü siyah bir etekti. Ben bu eteği önce kadın ortamlarında giydim daha sonra her yerde giymeye başladım. Bu arada beni tanıyan ve çok seven arkadaşlarım ve aileleri bana etekler, bluzlar, peruklar, elbiseler hediye etmeye devam ettiler. Arkadaşlarım da beni aileleriyle tanıştırarak bir şekilde ailelerinin bu konulardaki önyargılarını kırmayı başardılar. Hediyeler bunun en güzel ispatı ve beni en mutlu eden yanı.

Ve bir gün kalktım dedim ki bugün güzel olacağım ben; saçımı yaptım, makyajımı yaptım, eteğimi giydim, erkek yurdundan salına salına çıktım. Erkek yurdunda bir kadın olarak yaşamak bana hayatım boyunca verilmiş en büyük nimetti herhalde! Kendimi, bunu düşünerek hep özel hissettim! O yurtta iki yıl boyunca bazen kadın bazen erkek olarak kalmaya devam ettim. Bir süre sonra baktım, hakkımda www.confessboun.com’a (öğrenciler arası bir itiraf sitesi) itiraflar yağmaya başlamış. Mesela,2. erkek 2. katta kalan etek giyen, bakımlı, metroseksüel erkeğim. biz odacak sana hastayız. lütfen farket bizi odacak seni kesiyoruz koridorda hep. banyoya gittiğin zamanları sabırsızlıkla bekliyoruz. lütfen bizi farket.”

Bu itirafı okuduktan sonra yalnız olmadığımı anladım!

Kampüste etekle dolaşmaya başladığım günlerdeki bakışlardan, tacizlerden bahsetmiyorum bile, hele hele benimle mülakat yapıp hocasına ödev hazırlamaya çalışanları söylememe hiç gerek yok sanırım!

Bu sayede ben bir şey oldum. Amacım sadece kendim olmaya çalışmaktı. Ataerkil ve transfobik bir toplumda “etek giyen bir erkekseniz” başınıza neler geleceğini düşünün artık. Bir yandan “E tabii Boğaziçi rahat bir okul bu da böyle geziyor.” diye düşünenler de oldu. Bir arkadaşım anlattı: Bölümden bir arkadaşım üniversitede toplumsal cinsiyet algılarının tartışıldığı bir forumda, “Boğaziçi’nde eşcinsellerin durumu ne?” sorusuna, “Çok rahatlar, bizim bölümde bir çocuk etek giyip geliyor yani o kadar!” diye cevap vermiş!

Yaşadığım yabancılaşmalar ve işin psikolojik boyutu zaten tahammül edilebilir gibi değil. Ancak içinde mutlu olmaya çalıştığım “ben”i inşa ederken, çeşitliliğin olduğu bir dünyanın hayalini kurarken ve bu süreçleri benimle birlikte yaşayan ve artık benim kendi kurduğum ailemin bir parçası olan anne, baba, karı, koca, ağabey, kardeş olduğum arkadaşlarımı ve tanımadığım ama çeşitli örgütlenmelerde gönüllü çalışan ve bu konuda öyle veya böyle bulunduğu yerden bir söz söyleyen insanları düşündüğümde kendimi güçlü hissediyorum.

Geçtiğimiz yıl birkaç arkadaşımla birlikte okulda LGBTT bireylere ve dostlarına yönelik bir toplantı çağrısı yaptık. luBUnya (B.Ü. LGBTT Topluluğu) bu şekilde bir araya geldi. Hayal ettiğimizden çok daha fazla insana ulaşıp çok daha fazla etkinlik düzenledik. Bu örgütlenme sürecinde başlarda trans bir birey olarak aktif bir şekilde yer aldım. Ancak sonradan birden “etek giyen bir erkek” olarak ne kadar yalnız olduğumu fark ettim. Çoğu insan bunu bir cesaret örneği, büyük bir aktivizm olarak görmüş, beni luBUnya’nın lideri olarak tanımlama girişiminde bulunanlar olmuştu. “Çok farklı, çok marjinal, değişik, cesur, efsanevi” gibi sıfatlarla nitelenir oldum.

Bugün bundan da son derece rahatsızım. Benim kendimi hissettiğim, içinde olmak istediğim bedenle ilgili sorunlarım var. Herkesin var. Çoğu insan kaşından, gözünden memnun değil. Hepimizin bedenleri başta ailelerimiz tarafından, sonra okullarımızda, orada burada bir şekilde terbiye edilmeye çalışılmadı mı? Benim arzuladığım beden, arzuladığım cinsellik neyse ona göre yaşamaya çalışıyorum sadece. Elimden geldiğince. Bu beni cesur mu yapıyor? Trans bir insansan bedenin kendiliğinden politik bir anlam kazanabiliyor ve bir yandan o politikanın nesnesi de olabiliyor. Ben tabii ki bedenime yüklenen ve benim de yüklediğim anlamlardan rahatsız değilim. Ancak bana cesur olduğumu söyleyip kendince iyi bir şey yaptığını düşünen LGBTT dostu arkadaşlarım, şurada konuşurken benim ne kadar farklı ve cesur olduğumu düşünen arkadaşlar veya bariz bir şekilde benim transseksüel olmadığımı, topluma bu şekilde tabii ki uyamayacağımı düşünen transseksüel arkadaşlarım, kurdukları söylemlerle beni kendi kimliklerinden, hayatlarından ve bedenlerinden ne kadar dışladıklarını ve yalnızlaştırdıklarını fark edebiliyorlar mı diye merak ediyorum.

Son olarak konuşmamı Ursula Le Guin’in “Devrimden Önceki Gün” adlı hikayesinden birkaç cümleyle tamamlamak istiyorum: “Cesaret neydi? Hiç bir zaman anlamamıştı bu kelimeyi. Korkmamak diyordu bazıları. Bazıları da korkmak ama yine de devam etmek. Ama devam etmeyip de ne yapılabilir? Sahiden başka bir seçenek var mıydı ki?”

Sema Semih