Kapitalistanbul Filminin Yönetmeni
Aysim Türkmen ile Söyleşi

Aslı Sakallı

Elif Sakin

Aysim Türkmen bir süre Marmara Üniversitesi’nde antropoloji dersleri verdikten sonra şu sıralar Yıldız Teknik Üniversitesi’nde şehir antropolojisi dersleri veren bir belgeselci. Çoğunlukla şehir üzerine belgeseller çekiyor. Aynı zamanda Koray Gümüş’le beraber Açık Radyo’da Metropolitika adlı programı yapıyor.

aysim_turkmen

BÜKAK: Belgeselle tanışmanız nasıl oldu?

Aysim Türkmen: Ben sosyoloji ve antropolojiyi çok seviyorum. Sosyoloji ve antropolojiyi akademinin dışında nasıl yapabileceğimi arıyordum. Son dönemde belgeselde bunu başarabildiğimi gördüm. Zaten ben hiç National Geographic belgeselleri gibi klasik belgesel izleyicisi olmamıştım. O zamana kadar beni etkileyen iki tane belgesel izledim. Bir tanesi Lübnan’da savaş sırasında üç kadının yaşamını konu alıyordu. Diğeri ise dünyanın en büyük müzik yarışmasında ikinci olan insanların hayatlarıyla ilgili bir belgeseldi. Bu iki belgeselde de yaratıcı belgesel tarzı bana çok yakın gelmeye başladı. Burada kurmaca ile belgesel türü arasında bir sürü şey yakalanabileceğini gördüm. Denemek için başladım çalışmaya ve Kapitalistanbul da bunlardan ilkiydi. Kurmacayı da çok seviyorum ama yaratıcı belgesel tarzında çalışmaya devam edeceğim galiba. Bu yeni tarz yaratıcı belgeselin muazzam bir potansiyeli, yeni türlere açıklığı olduğuna inanıyorum.

Belgesel film sektöründe kadınların görünür olması daha mı zor?

Özellikle Türkiye’de kadınların daha görünür olduğunu düşünüyorum. Ödül kazanan bir sürü kadın belgeselci var: Pelin Esmer, Emel Çelebi gibi. Tam tersine bu alanda kadınların oldukça görünür ve başarılı olduklarına inanıyorum. Behiç Ak, Türkiyeli belgeselci kadınlar diye bir kategori oluşmaya başladığını söylüyor mesela. Böyle bir alan açıldığına inanıyorum kadınlara.

Belgesel çeken diğer kadınlarla nasıl dayanışma ağları kurulabilir, kurulan ilişkiler önemli midir?

Çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakikaten koskoca bir okyanusun ortasında çalışıyorsunuz. Finansal destek alamadığınız oluyor, mesela uzun süreli projelerde kurumsuz başlıyorsunuz. Yapım şirketleriyle anlaşmak bunu tam olarak çözemiyor. Dolayısıyla bu dayanışmalar çok önemli. Örneğin benim için Pelin Esmer var. Birçok anlamda bana çok destek oldu. Kadınlar arası destek çok önemli. Bir yandan da belgeselde kendinizi ortaya koyuyorsunuz. Duygularınızı, sorgulamalarınızı, özel hayatınızı… Bu noktada da konuşacak birine çok fazla ihtiyacınız oluyor.

Belgesel projemizde kameranın iktidarı ile ilgili tartışmalar yapmıştık. Siz kameranın iktidarını kırma konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kameranın iktidarının farkında olmak önemli. Bu bir iktidar, bundan kaçınılmaz. Öncelikle  siz kameranın arkasındasınız, o önünde. Montajda tamamını koymak gibi bir durum yok ve neyi koyup neyi koymayacağınızın seçimi size ait olduğu için çok ciddi bir iktidar ilişkisi var. Bu iktidarı kırdığını zannetmek bence çok büyük bir yanılgı olur. İktidarın kırılamayacağı bir nokta var. Bu iktidara çok dikkat etmek lazım. Ama kamera, sadece iktidar aracı da değil. Biz Kapitalistanbul’da bunu yaşadık mesela, hakikaten insanların aynası haline gelebiliyor. İnsanlar kendi kendilerine başka bir düzleme geçiyor. Kameraya konuşurken, kimseye söyleyemeyecekleri, kendilerine itiraf edemeyecekleri şeyleri söylemeye başlıyor. Kameranın o iktidarı kırarken başka alanlar açabilme potansiyeli de var.

Filmlerinizde feminist bir dil kullanmaya özel olarak dikkat ediyor musunuz?

Öncelikle bu feminist dilin tanımını yapmak gerek. Cinsiyetçilikten arındırılmış bir dil olarak tanımlıyorsak bunun çok mümkün olmadığını düşünüyorum açıkçası. Çünkü bütün bu dil, bütün bu sistem bu şekilde oluşmuş, bu şekilde kurgulanmış bir defa. Bunun için dikkatli olunabilir ama arındırmak ne kadar mümkün, onu bilemiyorum. Benim öyle özel bir çabam yok ama şimdi yapacağım film kadınlarla ilgili, kendimle ilgili olacağı için ve ben de bir feminist olduğum için bu filmde bütün cinsiyetçi kurguları sorguladığım bir şey yapacağım. Burada da tabii ki bu tür kaygılarım olacak. Ama orada da feminist bir dili değil, bütün bir feminizmi, kadınlığı, milliyetçiliği de sorgulayacak bir sürü şey olacak.

Galata Kulesi adlı filminiz kentsel dönüşümü de ele alıyordu.  Kentsel dönüşümün şu anki durumu ve sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Başka bir İstanbul oluşuyor bir defa. Ekonominin değişmesinin büyük önemi var. Endüstriyel bir toplumdan hizmet sektörünün büyük payı olduğu başka bir topluma dönüyoruz. Bir de şehrin geneline baktığımızda emlak sektörünün en çok önem verdiği yapılar siteler. Şehrin belki de büyük kısmını bu kapalı siteler oluşturacak ve insanların birbirleriyle görüşemediği bir şehir beni korkutuyor. Sokak ve mahalle ortadan kalkıyor. Bir siteden ancak arabanızla çıkıyorsunuz ve giriyorsunuz. Herkes kendi içinde yaşamaya başladı. Öte yandan Tarlabaşı, Sulukule gibi artık önemli bulunan yerlerde oturan alt sınıftan insanların şehir dışına gönderilmesi problemi var. Tam bir temizlik operasyonu… Bu insanları sitelere gönderdiğiniz zaman ne olacak? Bazıları geri dönecek, bazıları evsiz kalacak. Ama şu anda geri dönülmez bir yola girildi ve ekonominin büyük bir bölümü buraya ayrıldı. Üstelik çok politik bir konu olmasına rağmen bilinçli olarak gündeme getirilmiyor. Herkes modernleşmenin bir gereği olarak algıladığından Sulukule’nin bu şekilde dönüştürülmesi meşru görülüyor. Oradaki potansiyelleri geliştirmek yerine bir anda bütün hayatları sıfırlayıp bambaşka hayatlar koymak ne kadar doğru bilmiyorum.

Biz de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihçesi ile ilgili bir belgesel çekiyoruz. Bizim belgesel projemize önermek istediğiniz bir şey var mı?

Çok basit sorular bulmak olabilir. Bir röportaj tekniği yerine sahne düşünün. O insanları kendi hayatlarının içinde konuşturmak ve ilişkilerini göstermek olabilir. Tabii ki de sizin belirlediğiniz yaklaşıma bağlı. İnsanları bir araya getirin; örneğin bir toplantı yapın. Bir de çok fazla belgesel izleyin. Anın getirdiklerine açık olun.