BÜ’de Neler Oluyor?

Begüm Ay

Ceren Gülbudak

5 Kasım 2010 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri üniversitelerinde pek de alışık olmadıkları bir manzarayla karşılaştılar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Teknopark, Yüksek Akım Laboratuarı ve Yaşam Bilimleri ve Teknoloji Merkezi’nin açılışı nedeniyle üniversitemize yaptığı “ziyaret” kampüsümüzün sivil polis ve çevik kuvvet tarafından işgaline dönüştü. Yaklaşık beş yüz kadar polis kampüsün dört bir yanında kol geziyordu, öğrenciler kimlik göstermeksizin ve üst baş araması yapılmaksızın kampüse alınmıyorlardı. Dahası, günün ilerleyen saatlerinde, protestoların ve polis müdahalelerinin artması üzerine, öğrencilerin kampüse girişi ve çıkışı tamamen engellendi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri sahibi oldukları üniversiteye başbakanın geleceğine dair 4 Kasım gecesi atılan bir mail ile “bilgilendirildiler”. 5 Kasım günü başbakanın üniversiteye gelişini, hükümetin eğitim politikalarını protesto etmek isteyen öğrenciler; sivil polis, çevik kuvvet ve başbakanlık korumalarının “orantısız güç” kullanımıyla engellenmeye çalışıldılar. Öğrencileri kovalayan çevik kuvvet Fen-Edebiyat Fakültesi’ni bastı! Üniversitenin birincil olarak gözetmesi gereken eğitim öğretim hayatı başbakan ve polislerin üniversiteye yaptıkları “ziyaret” ile kesintiye uğradı.

Her ne kadar biz bu olayları anlatırken pek de alışık olunmayan bir durum desek ve şaşkınlığımızı belirtsek de, Boğaziçi’nde yaşanan olaylar eşzamanlı olarak birçok üniversitede gerçekleşiyordu. İTÜ’de Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı 2008-2009 eğitim öğretim yılı açılış töreninde on sekiz öğrenci ‘’izinsiz gösteri’’ yaptıkları gerekçesiyle 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. ODTÜ’de 15 Aralık 2010 tarihinde Başbakan Erdoğan’ın gelişini protesto eden öğrenciler ve çevik kuvvet arasında çatışma yaşandı. 4 Aralık 2010’da ise Dolmabahçe’de başbakanın rektörlerle buluşması sırasında dışarıda taleplerini duyurmak için gösteri yapan öğrenciler polisin sert müdahalesine maruz kaldı.

Bu olaylar Türkiye’deki polis-devlet-üniversite üçgeninde ve diğer üniversitelerde yaşanan sermayeleşme, antidemokratikleşme sürecinde nereye oturuyor?

Elbette ki bu olaylar yalnızca polis ve başbakanı protesto eden öğrenciler arasındaki çatışma olarak görülmemeli. Bu olaylar bize Türkiye üniversitelerinde, özellikle 80 sonrası dönemde çözümlenemeyen demokrasi ve özgürlük sorunsalı hakkında genel bir çerçeve sunuyor. Öğrenci muhalefetine (ve hatta muhalif olan olmayan tüm öğrencilere) yönelik devlet ve polis şiddeti gün geçtikçe artıyor ve bu şiddet artık daha önce giremediği kapılardan dahi sızabiliyor. Muhalefetin, eleştirinin ve tartışmanın beşiği olması gereken üniversiteler, tam aksine bunların cezalandırıldığı mekanlar haline geliyor.

80 sonrası politikaların yansıması olan bu süreç hem darbe yönetimi tarafından üniversitenin kontrol altına alınmasını hem de daha sonraki sivil bürokrasinin, YÖK tarafından planlı bir şekilde özel sermayeye eklemlenecek bir kurum haline getirilmesini içeriyor. Bu sayede, akademik üretim ticari bir meta haline dönüştürülürken aynı zamanda da akademinin “tehlikesiz” olması bekleniyor; öğrencilerin de piyasaya eklemlenmesinin ve ‘’tehlikesiz’’ olmasının beklendiği gibi. Yani bizim özerk, kendi kararlarını kendi koşullarında kendisi veren, öğrencilerin ve akademisyenlerin yönetimin bir parçası olduğu özgür ve demokratik üniversite tahayyülümüzün tam karşısına; merkez tarafından yönetilen, özerkliği olmayan bir üniversite modeli dayatılıyor. Her ne kadar bu ikinci model, sessizliği yeniden üretebilmek üzerine kurulu olsa da biz, özellikle de şu dönemde, öğrenci muhalefetinin ve hareketinin sessiz kalmadığını, modelin öğrencilerle bir çatışma halinde olduğunu görüyoruz.

Bu olay Boğaziçi’ne dair bize ne anlatıyor?

Tüm bu çerçevede Boğaziçi’ndeki olaylara baktığımızda; yalnızca mevcut hükümeti ve onun eğitim politikalarını protesto eden öğrencileri değil, açılışı yapılmakta olan Teknopark’ı ve dolayısıyla üniversiteye dayatılan sermayeyi, başbakanın ve polislerinin kampüse girmesine göz yuman üniversite yönetimini ve yukarıda bahsedilen üniversite modelini protesto eden öğrencileri de görüyoruz. Boğaziçi her ne kadar demokrasi ve özgürlük anlamında ayrı bir yerde durduğu iddia edilen bir üniversite olsa da YÖK sonrası yükseköğretim politikalarından, diğer üniversitelerle paralel olarak Boğaziçi’nin de etkilendiğini söyleyebiliyoruz. Yani 5 Kasım olaylarının arka planına baktığımızda, Boğaziçi Üniversitesi’nde değişmekte olan bir üniversite modelinin yansımalarını görebiliriz. Geçmişte uygulanmaya çalışılan, öğrenciyi eleştirel ve muhalif düşünmeye yönlendiren eğitim anlayışı, sermayeye bilim ve teknoloji üretmeye yönelik bir anlayışla yer değiştiriyor. Şimdiye kadarki benzer deneyimler bize gösterdi ki insani ve sosyal bilimlerin ön planda olduğu bir modelden, araştırma üniversitesi modeline geçiş, sermayenin de girişiyle bilimsel projelere verilen desteği artırırken bir yandan da insani ve sosyal bilimlerin bütçe ve kadrolarının azaltılması anlamına geliyor. Bu bölümler üniversitelerdeki, eleştirel düşüncenin üretildiği, toplumsal hayatta var olan her türlü ilişkiyi gündemine alan ve farklı görüşleri görünür kılan alanlar oldukları için sosyal ve beşeri bilimlerin güçsüzleşmesi; üniversitenin eleştirel ve farklı düşüncelerin demokratik biçimde tartışıldığı özgür bir kamusal alan olma özelliğini tehdit ediyor. Bu nedenle, Boğaziçi’nde Teknopark ve Yaşam Bilimleri ve Teknoloji Merkezi’nin açılması meselesi bir de bu açıdan bakılarak değerlendirilmeli.

Genel resmi aklımızda tutarak Boğaziçi’ne baktığımızda görebileceğimiz bir diğer boyut ise öğrenci iradesinin yok sayılması ve öğrencilerin üniversite yönetiminden tasfiye edilmesidir. İdealde öğrencilerin üniversite yönetimindeki temsilini sağlaması gereken ÖTK (Öğrenci Temsilciliği Kurulu)’nın yetki ve nüfuz alanlarının gitgide sınırlandırılıyor olması yukarıda bahsettiğimiz demokratik ve özgür üniversite idealine ters düşmektedir. Geçmişte, Boğaziçi Üniversitesi’nin idari birimi olan Senato’da temsilci olan ÖTK, artık talep ettiği halde öğrencilerle ilgili gündemlerde dahi toplantılara alınmıyor, alınmasına “izin verilse” bile, hangi gündemde çağırılacağına karar verme aşamalarında yer almasına izin verilmiyor. Sonuç ise Boğaziçi’nde öğrenciler aleyhine, öğrencilerin kendi iradeleri göz önünde bulundurulmadan alınan kararlar oluyor. Hatta ÖTK yazdığı bir yazıyla yönetimin bu tutumunu sertçe eleştirmiş ve daha özerk ve demokratik bir üniversite talebini ortaya koymuştu fakat yönetim tarafından yine dikkate alınmamıştı[1]. Yani Boğaziçi’nde genel olarak şöyle bir tablonun olduğunu söyleyebiliriz: yönetimde öğrenci iradesi ve taleplerini yok sayan bir anlayış hakim olmakta ve bu anlayış gerek öğrencileri mağdur eden Kilyos Kampüsü konusundaki taleplerin yönetim tarafından göz ardı edilmesi meselesiyle gerek zaman zaman dayatılan başörtüsü yasağıyla gerekse öğrencilere nedenli nedensiz açılan soruşturmalarla karşımıza çıkıyor. Boğaziçi’nde başörtülü kadınlara açılanlar dışında önceleri pek de görmediğimiz bu soruşturmalar; okulda yapılan Ekonomi Zirvesi etkinliğine “Üniversite ticarethane değildir!” sloganıyla muhalefet eden, yani üniversitede olmasını ve olmamasını istediklerine dair sözlerini dile getiren öğrencilerden, derslerde birbiri yerine yoklama veren öğrencilere kadar herkese açılmıştır. Bunlar, Boğaziçi yönetiminin öğrencilere yönelik tahammülsüzlüğünü açıkça anlatır. Boğaziçi Üniversitesi, öğrencilerine okulda bulunmadıkları bir gün çıkan bir olaydan dolayı dahi soruşturma açabilmektedir artık.

5 Kasım’da yaşananlar Boğaziçi Üniversitesi ve Türkiye’deki diğer üniversiteler için ne bir başlangıç ne de bir son niteliğinde. Bu olayları yorumlayabilmek için Türkiye’de 80 sonrasında dayatılan üniversite modeli ve buna paralel olarak Boğaziçi’nde yaşanan değişimlere ve dönüşümlere bakmak gerekiyor. Yani neden Boğaziçi’nde Teknopark’ın açıldığını, neden bu açılışa hükümetin baş temsilcisinin adeta bir ‘’padişah’’ gibi geldiğini, neden öğrencilerin buna muhalefet etmek isterken kendi üniversitelerinde polis şiddetine maruz kaldıklarını, neden üniversite yönetiminin öğrencileri olması gerektiği gibi bilgilendirmeyip üniversitede yaşanan bu antidemokratik olaylara zemin hazırladığını bu çerçeveye bakarak anlamak o kadar da zor değil.

Bu olayın işaret ettiği bir diğer mevzu da üniversitedeki öğrenci-akademisyen dayanışması ve muhalefetinin zayıflamış olmasıyla idarenin bu denli keyfiliğine istemeden de olsa bir zemin hazırlanmış olmasıdır.

Boğaziçi’nde yapılan forum çağrısı ve eylemlilik süreci

Boğaziçi’nde başlayan eylem süreci 5 Kasım olaylarını çıkış noktası olarak alırken süreç içerisinde üniversitelerin bu şekilde dönüştürülmesine dair arka planı da gündemine aldı. Eksikliği hissedilen öğrenci-akademisyen muhalefetini canlandırmak ve gerek 5 Kasım’da yaşanan olaylara gerek ona zemin hazırlayan arka plana dair güçlü bir tepki üretebilmek için imza kampanyası ve forum çağrısı yapıldı. Eylem sürecinin; öğrencilerin, akademisyenlerin ve üniversite emekçilerinin üniversiteye dair sorunları tartışacağı bir forum olarak tasarlanmasının nedeni, yalnızca tepkisel bir muhalefet örgütlemek değil, üniversitede eksikliği hissedilen ve daimi olması gereken, sürekli muhalefet üretecek bir örgütlenme oluşturmanın amaçlanmasıydı. Bir yanda ise öğrenciler hem gruplar halinde hem Kulüpler Arası Kurul (KAK) gibi kurumsal kanallar aracılığıyla 5 Kasım olaylarına dair yazılar yazarak Boğaziçi Üniversitesi yönetiminden bir açıklama bekliyor, akademisyenler olaylar hakkındaki endişelerini ve eleştirilerini yazdıkları, basına ulaştırdıkları bildiriyle dile getiriyorlardı. Yönetim ise attığı kısacık bir maille öğrencilerle dalga geçer gibi bir açıklama yapıyor, olayı örtbas etmeye çalışıyordu. Olay sonrası üniversitede, öğrenciler ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen eylemlerde görülen tabloda, olayı neresinden tutarsak tutalım (üniversite yönetiminden, hükümetten, polisten ya da sermayeden), her şey muhalefetin hedefi olabiliyorken, yapılacak muhalefetin temelde neye karşı olacağı üzerinde ortaklaşılamıyordu. Fakat tüm bu bileşenler aslında aynı sürecin ayrılmaz parçalarıydı. Forum bir araya gelmeyi, tartışmayı, örgütlenmeyi ve muhalefet üretmeyi sağlayacak bir zemin olarak tasarlanmıştı. Bu zeminde yapılan birkaç forumdan sonra, en azından demokratik ve özgürlükçü bir üniversite talebinde birleşildi ve bu talebin yanında, yukarıda sayılan her bileşene dair sözümüzü söyleyebileceğimiz bir eylem örgütlendi.

“Demokratik” ve “Özgürlükçü” Boğaziçi?

5 Kasım günü yaşananlar ve bunlara zemin oluşturan arka plan; Boğaziçi’nin diğer üniversitelerden farklı, “demokratik” ve “özgürlükçü” bir üniversite olma iddiasını gün geçtikçe daha geçersiz hale getiriyor. Boğaziçi’nin de YÖK’ün dayattığı eğitim politikalarından, kendine has ama temelde diğer üniversitelerle paralel şekilde etkilendiğini görüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi artık, sermayeye eklemlenmeye, muhalif damarın beslendiği sosyal ve insani bilimlere gereken önemi vermemeye, öğrencilerin üniversite yönetimine demokratik katılım hakkını ve taleplerini göz ardı etmeye başlamıştır. Boğaziçi’nin “demokratik” ve “özgürlükçü” bir üniversite olduğu ön kabulü, bir özgürlük illüzyonuyla öğrencileri pasifize ettiği ve yönetimin antidemokratik uygulamalarına meşruiyet kazandırdığı için tehlikelidir. 5 Kasım olayları işte bu tehlikenin en görünen sureti oldu ve Boğaziçi’nin aslında inanıldığı kadar özgürlükçü, demokratik ve özerk olmadığı gerçeğini gözler önüne serdi. Artık yüzümüzü bu gerçeğe çevirmemizin ve üniversitemizde daha fazla mücadele yürütmemizin gerekliliği aşikar hale geldi.


[1]Özgür Bir Üniversitede Öğrencilere Sus(turul)mak mı Düşer? http://www.otk.boun.edu.tr/files/RENC%C4%B0%20TEMS%C4%B0LC%C4%B0S%C4%B0%20DUYURUSU.pdf, 1 Şubat 2011 tarihinde erişilmiştir.