Hepsi Gerçek – Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet: Aktarım Notları

Özetleyenler: Esra Aşan

Gökçe Oflu

Seda Karakaş 

Hepsi Gerçek – Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet[1] Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu aktivistlerinden Avukat Eren Keskin ve Leman Yurtsever’in yayına hazırladığı, Punto Yayınları tarafından Aralık 2006 yılında yayınlanan ve büronun on yıllık çalışmalarının dökümünü sunan bir kaynaktır. Bu çalışmayla Türkiye’de militarizm güdümündeki şiddet ortamının ve özellikle devlet kaynaklı cinsel şiddetin kadınların hayatı üzerindeki tahrip edici etkileri görünür kılınmaya, konunun daha fazla konuşulmasına ve hak arama bilincinin güçlenmesine katkı sunulmaya çalışılmaktadır. Yaşadığı şiddeti açıklama cesareti gösteren ve bunu bir hak arama mücadelesine dönüştüren kadınların çalışmaları sonucunda şekillenen bu kitap ülkemizde tartışılması tabu olan devlet kaynaklı cinsel şiddeti tüm veçheleriyle gözler önüne seriyor. Kadın avukatların, doktorların ve kadın hareketi aktivistlerinin bu alandaki detaylı çalışmalarına yer verirken asker, polis, jandarma gibi devlet güçlerinin taciz ve tecavüzlerine maruz kalan kadınların tanıklıklarını da belgeliyor.

Bu yazıda Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun kuruluş sürecini ve çalışma alanını, büroda şiddetin tanımı ve belgelenmesi üzerine yürütülen çalışmaları, hukuk süreçlerinin işleyişi ve sınırları üzerine yapılan değerlendirmeleri aktarmaya çalışacağız.

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun Kuruluşu

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu, kadın ve insan hakları aktivisti avukat Eren Keskin’in öncülüğünde 1997 yılında kurulmuştur. Eren Keskin’i böyle bir çalışmaya iten, 1995’te cezaevine girdiğinde yaşadığı bir deneyimdir. Bir müvekkiliyle aynı cezaevinde kalan Eren Keskin, müvekkilinin gözaltındayken polislerin tecavüzüne maruz kaldığını öğrenir. Daha sonra pek çok kadının gözaltındayken cinsel işkenceye maruz kaldığını görür. Ancak kadınlar yaşadıkları cinsel işkenceyi açıklayamamaktadır. Bunun nedeni devlet korkusundan çok erkek egemen ahlak anlayışının yarattığı utanç ve korkudur. Her biri siyasi tutuklu olan kadın mahkumlar diğer işkence biçimlerini anlatırken cinsel işkence konusunda susmaktadır. Kadınların üyesi oldukları çoğu sol grup da aynı erkek egemen değerlerle şekillendiği için kadınlar örgütleri içinde mağduriyetlerini ifade edebilecekleri bir zemin bulamamaktadırlar. Eren Keskin, cinsel işkencenin görünür olmasını, kadınların yaşadıkları ağır travmayı aşabilmesini ve hak arayışını sağlayabilecek bir proje fikrini cezaevinde şekillendirmeye başlar.

Cezaevinden çıktıktan sonra bu projeyi Avukat arkadaşı Jutta Hermanns ile paylaşır. Avukat Selim Okçuoğlu ve akademisyen Heidi Wedel fikirleriyle bu çalışmaya destek verir ve büro, Uluslararası Af Örgütü‘nün, Almanya’daki iki kurumun ve akademisyen Heidi Wedel’in desteğiyle kurulur.

Büro çalışma alanını şu şekilde belirlemiştir:

  • Adli ya da siyasi nedenlerle gözaltında, savaşta, ev ya da köy baskınlarında, devlet güçlerinin herhangi bir biçimde gözetimindeyken cinsel işkenceye maruz kalan kadınlara ve travestilere ücretsiz hukuki destek verilmesi,
  • Kadınlar istediği takdirde suç duyurusunda bulunulması, dava açılması halinde davaların takip edilmesi, iç hukuk yollarının tükenmesi halinde davaların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürülmesi,
  • Mağdurların hepsi ağır travma yaşadıkları için psikolojik ve fiziksel tedavi konusunda da yönlendirici yardımda bulunulması.

Büro kurulduktan sonra projenin tanıtımı ve başvuru alımı üzerine çalışmalar yürütülür. Proje konuya yer veren basın ve televizyonlarda tanıtılır. MED TV’de yapılan tanıtımlar savaş döneminde ağır mağduriyetler yaşamakta olan Kürt kadınlarının projeye başvurması konusunda etkili olur. Türkiye’de ve Kürdistan’da tüm cezaevleri dolaşılır ve başvurular toplanır. Proje kısa zamanda tanınır hale gelir. Kitabın yayınladığı 2006 yılına kadar proje iki yüz otuz altı kadına destek vermiştir.

Cinsel Şiddetin Amacı ve Şiddeti Tanımlamak

Türkiye gibi militarist kültürün yaygın olduğu, “devlete karşı çıkılmaz” anlayışının egemen olduğu, kadınların “kocadır, döver de sever de” anlayışıyla yetiştirildiği bir ülkede şiddet gündelik hayatın bir parçası haline geliyor ve şiddeti reddeden anlayışların zemin bulması zorlaşıyor. Şiddet, kadınlar üzerinde büyük bir korku ve yılgınlık yaratıyor. Yazılı hukukta yasaklanan şiddet, pratikte meşru görülüyor ve hayatın her alanında bir terbiye etme aracına dönüşüyor.

Cezaevinde ya da gözaltında cinsel şiddet diğer işkence yöntemleriyle birlikte uygulanıyor ve işkenceye maruz kalan kadından itiraf elde etmek amaçlanıyor. Ancak bir erkeği itirafa zorlamak için de yakını olan bir kadın (anne, eş, kız kardeş) cinsel şiddete ya da cinsel şiddet tehdidine maruz bırakılabiliyor. Kadını erkeğin namusu olarak gören bu anlayış erkeğin işkencedeki direncini kırmak için kullanılıyor. Türkiye’de yaşanan iç savaş döneminde ise kadınlara sistematik olarak uygulanan tecavüzler kadın şahsında halkın ırzına geçme, halkın namusunu kirletme anlamını da taşıyor.

Büroya başvuran kadınların çoğu yaşadıkları cinsel şiddeti anlatmıyor ya da yaşadıklarını cinsel şiddet olarak tanımlayamıyor. Cinsel şiddetin örtülmek istenmesi ya da tanımlanamaması büro çalışmalarında cinsel şiddet travmasını bulup açığa çıkarmayı da güçleştiriyor. Kadınların cinsel şiddeti tanımlayabilmesi ve mücadele olanaklarını yaratabilmesi amacıyla Mart-Haziran 1999 döneminde büro içinde Kadınlar Cinsel Şiddeti Nasıl Tanımlıyor? başlıklı anket çalışması yürütülür. Öncelikle büro çalışanları arasında yürütülen seminer çalışmaları sonunda cinsel şiddete dair şu tanım geliştirilir: “Güçlü olanın, o anda kendisinden daha güçsüz bulunanın bedensel ve ruhsal bütünlüğüne ve cinsel kimliğine karşı, onun iradesi dışındaki her türlü fiili cinsel şiddettir.” (s. 140) Cinsel şiddet, fiziksel saldırı biçiminde olabileceği gibi sözle de meydana gelmektedir.

Cinsel Şiddeti Açıklamak

Büroya başvuran kadınların çoğu yaşadıkları taciz ve tecavüzü açıklamaktan çekindiklerini söylüyor. Bunu şiddeti uygulayanların değil kendi utançları olarak görüyorlar. Erkek egemen değer yargıları, dışlanma korkusu, devlet baskısından çekinme gibi haklı ve çeşitli nedenlerle yaşadıkları mağduriyeti açıklayamıyorlar. Babalarını, kocalarını ve ağabeylerini üzmekten korkuyorlar ya da onların öğrenmesinden çekiniyorlar. Bu durum kadınların şiddeti açıklamasının ve şiddetle mücadele etmesinin önünde bir engel oluşturuyor. Şiddeti açıklasalar bile bunu bir şikayete dönüştürmeyi tercih etmeyebiliyorlar. Özellikle şiddet devlet güçlerinden geldiğinde “devleti, devlete şikayet etmek” gibi bir açmazla karşı karşıya kalınıyor.

Pek çok sol yapıda da kadınlar yaşadıkları cinsel şiddeti açıklayamıyor. Çünkü bu kurumların çoğu hiyerarşik ve cinsiyetçi bir örgütlenme biçimine sahip; kadına yönelik cinsel işkenceyi diğer işkence yöntemlerinden farklı görmüyor ve ayrı bir kategori olarak dikkat çekilmesini uygun bulmayabiliyorlar.

Yaşadıkları cinsel şiddeti açıklayan ve bunu hak mücadelesine dönüştüren kadınları ise yıllara yayılan uzun ve yıpratıcı bir hukuk süreci bekliyor. Hukuka yansıyan vakalarda hakim ve savcıların mağdurlardan yana bir süreç işletmemesi, şiddeti belgelemekle yükümlü Adli Tıp gibi kurumların kadın mağduriyetlerini arttıran uygulamalar geliştirmesi kadına yönelik şiddetin bir devlet politikası olduğunu gözler önüne seriyor.

Cinsel Şiddetle Mücadelede Yasal Süreç

Hepsi Gerçek kitabındaki yazılarında Av. Eren Keskin ve Av. Fatma Karakaş devlet kaynaklı cinsel şiddete karşı başlatılan hukuki mücadele sürecini ayrıntılı olarak işliyor. Kadına yöneltilen şiddetin yasalar önünde de nasıl “doğal”, “normal” karşılandığını ve hatta giderek bu uygulama ve normlara karşı gelmenin “normal olmayan” bir duruma dönüştüğünü gösteriyorlar.

Büronun kurulduğu dönemde yürürlükte olan 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu kadına yönelik şiddeti tanımlamakta yetersizdi. Kanunda genel hükümlerden sonra yer alan ilk başlığın “Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler” olması ilk korunanın “devlet” olduğunun kanıtıdır. Kadına karşı işlenen cinsel taciz, tecavüz, sarkıntılık, kaçırma ve alıkoyma gibi suçlarınsa “Genel Ahlak ve Aile Düzeni Aleyhine Cürümler” başlığı altında incelenmesi korunanın kadının bedeni ve cinsel özgürlüğü değil, aile düzeni ve genel ahlak olduğunun göstergesidir. Cinsel taciz eski TCK’da suç olarak görülmüyor dolayısıyla kadınlara uygulanan fiiller cezasız kalıyordu. Bu mevzuatta tanımlanan tecavüz suçunun tanımı ise oldukça dardı. Bu tanıma göre; tecavüz, yalnızca kadının cinsel organına erkeğin cinsel organının meni akıtacak şekilde duhul edilmesi halinde oluşabiliyordu. Oysa kadınlar sadece vajinadan değil oral ve anal yollarla da tecavüze uğruyor ya da vajinadan penis dışında araçlarla da tecavüze maruz kalıyorlar. Başka yollarla gerçekleştirilen tecavüzler daha az bir cezayı gerektiren “ırza tasaddi” suçuna dahil sayılıyordu. Tecavüz suçlarında en önemli kriterse kızlık zarının yırtılıp yırtılmadığıydı. Tecavüz sonucu yırtılan kızlık zarı cezayı arttırıyordu. Tecavüz mağduru tecavüzcüsü veya tecavüzcülerinden biriyle evlendirilirse dava beş yıl erteleniyor ve sonra da düşüyordu. Fail veya failler bu sayede ceza almaktan kurtuluyordu. Kaçırma ve alıkoyma ile ilgili yasalardaki durum da kadının erkeğin “namus”u olduğu fikrini vurgulamaktan öteye gidemiyordu. Kaçırılan kadın evli ise fail daha yüksek bir cezaya mahkum ediliyordu. Evlilik içi tecavüz ise birçok ülkede suç sayılmasına rağmen Türkiye’de suç sayılmamaktaydı. Namus cinayetlerinde ise uygulamayı azaltmaya yönelik değil, neredeyse teşvik eden yasal bir düzenleme yürürlükteydi. Namusa aykırı davranışta bulunduğu düşünülen kadın öldürüldüğünde fail bunu bir tahrik öğesi sayan yasa sayesinde çok az bir cezaya mahkum oluyordu. Böylelikle yasa, kadının öldürülmesini meşrulaştırıyordu.

Hukukun cinsiyetçi yaklaşımları kadın hareketi tarafından sürekli eleştiriye tabi tutulmuş ve yürütülen uzun mücadelelerin ardından bazı yasal değişiklikler gerçekleşmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci gündeme geldiği hatırlandığında AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlaması için yasal mevzuatta hızlı bir düzenlemeye gidildiği söylenebilir. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasası kadınlar lehine ciddi kazanımlar sağlamış ve hak arama mücadelelerinde kadınlara dayanak sağlayacak bir temel oluşturmuştur.

Bu yeni yasayla beraber tecavüz suçunun tanımı genişletilmiştir ve cinsel taciz suç kapsamına alınmıştır. Tecavüzün, mağdurun vücuduna organ yahut cisim sokulması sureti ile gerçekleştiği tanımı getirilmiştir. Taciz ve tecavüz ile ilgili düzenlemelerde, cezayı ağırlaştırıcı koşullar kadınlar ve çocuklar lehine geliştirilmiştir.

Yazılı hukukta değişikliklere gidilse bile kadın haklarını koruyan yasaların uygulamada hayata geçirilmediği söylenebilir. Büronun takip ettiği, faillerinin devlet güçlerine mensup bireyler olduğu davalar uzun süreye yayılmakta ve sonuçta da suçluları aklayan kararlar alınmaktadır. İç hukuk yolları tükendiğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan dosyalarda uygulama hatalarından dolayı Türkiye’yi mahkum eden pek çok karar alınmıştır. Mesela, Mardin’de askerlerin tecavüzüne uğrayan Şükran Aydın davasında AİHM, Türkiye’yi bağımsız hekim raporu olmadığı için mahkum etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele, tüm zamanlar için yasaklanmıştır. Bu yasak, savaş, sıkıyönetim gibi olağanüstü dönemlerde de geçerlidir. Ancak AİHM’in tüm kararları da olumlu olarak değerlendirilemez. AİHM’in mağdurların haklarını gözeten olumlu kararlarının yanında giderek başvuranlar aleyhine daha katı bir tutum izlediği görülmektedir. Yine de AİHM’in uygulamaları Türkiye’deki uygulamaların önündedir. Bu nedenle Türkiye’ye mağdurların haklarını yok sayan kararları nedeniyle verilen cezalar mağdurların hak arama mücadelesini güçlendirmektedir.

Cinsel Şiddetin Belgelenmesi

İlgili konu bir hukuk şikayetine dönüştüğünde öncelikle yaşanan şiddetin ispatlanması ve belgelenmesi talep ediliyor. Ancak söz konusu şiddet, cinsel işkence olduğunda ve çoğu zaman iz bırakılmadığında bunun belgelenmesi kolay olmuyor. Tecavüze maruz kalan kadın bakire ise beş sekiz gün içinde fiziksel rapor alınması gerekiyor. Aksi halde kızlık zarındaki yırtık eski yırtık olarak belgeleniyor. Kadın bakire değilse meni tespiti için rapor alması kırk sekiz saat içinde mümkün olabiliyor. Oysa kadınlar yaşadıkları korku ve utanma nedeniyle tecavüzü ya hemen ya da hiç açıklayamıyor.

Bu durumda cinsel işkencenin belgelenmesinde başka bir yol daha var: Psikolojik raporlama yoluyla mağdurun yaşadığı travma tespit edilebiliyor. Bu konuda rapor verebilecek uzman hekimlerin bulunduğu merkezler sayıca az. İstanbul’da Çapa Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi hem mağdurlara tedavi imkanı sunuyor hem de yaşanan şiddetin psikolojik boyutunu raporlarla belgeliyor. Ancak bağımsız hekimlerin verdiği raporlar mahkemeler tarafından (kanun hükmünde bir dayanağı olmasa da) geçerli bir belge olarak görülmüyor.

İşkencenin belgelenmesinde temel sorun Resmi Bilirkişi Kurumu olarak karşımıza çıkıyor. Resmi bilirkişilik olarak Adli Tıp Kurumu’nun raporları tek ve yeterli delil olarak kabul ediliyor. Adli Tıp da bir devlet kurumu olduğu için devlet güçlerinden gelen şiddetin belgelenmesine engel oluşturabiliyor. Adli Tıp Kurumu’na götürülen bir kadın olayı anlatacak cesareti bulsa bile doktor bunu önemsemeyebiliyor; kadının devlet güçlerine, polise iftira ettiğini düşünebiliyor veya kendi mesleki kariyerini düşünerek şiddeti belgeleyecek objektif bir raporlama süreci işletmiyor. AİHM’e giden davalarda Türkiye, bu nedenle mahkum olmuştur. Mesela, Şükran Aydın davasında AİHM, işkence bağımsız bir hekim raporuyla belgelenmediği için Türkiye’yi mahkum etmiştir. Ancak AİHM kararları da uygulamada bir değişikliğe neden olmuyor ve bağımsız hekimlerin ve TOHAV, TİHV gibi rehabilitasyon merkezlerinin raporları hala delil olarak değerlendirilmiyor.

Bir Savaş Suçu/Politikası Olarak Tecavüz

Tecavüz dünyada yaşanan tüm savaşlarda işlenen bir insanlık ve savaş suçudur. Askeri çatışmaların yaşandığı coğrafyalarda kadınlar sistematik bir biçimde tecavüze maruz kalıyor. Türkiye’de de Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kürt Hareketi arasında yaşanan silahlı çatışmalarda özellikle Kürdistan’da çok sayıda kadın tecavüze uğradı. Ancak bunların çok azı ortaya çıktı. Bugün hala pek çok kadın yaşadıkları travmayla birlikte susmaya devam ediyor. Sultan Seçik kitapta yer alan “İzi Kalır” yazısında “Dünyanın neresinde bir darbe, askeri müdahale, sıkıyönetim, işgal ve savaş başladığını duysam aklıma ilk gelen kadınları ve onların sevenlerini bekleyen dramlar oluyor”(s. 63) diyor. Ne zaman, nerede olduğu; tarafların dininin, ırkının ne olduğu veya kültür seviyeleri tarafların özellikle kadınlar üzerinden yürüttükleri cinsel şiddet gerçeğini değiştirmiyor. İşgal edilen yerin bütün kaynaklarını ele geçirmek; ekonomik, politik, sosyal, ve kültürel varlıklarını sonlandırmak; bireysel ve ulusal bağımsızlıklarını ellerinden almak işgalci tarafa yetmiyor. Tecavüz, her savaşta saldırganların kullandığı en etkili ve en derin iz bırakan silahtır.

Almanya’da Nazi kamplarında, Vietnam’da Saygon zindanlarında, Şili’de, Arjantin’de, Bosna Hersek’te, Kürdistan’da, Irak’ta, Türkiye’de, Yunanistan’da sayısız kadına tecavüz edilmiştir. Bu nedenledir ki tecavüz ilk bakışta yalnızca cinsel bir saldırı olarak algılansa da aslında arkasındaki gerçek bundan çok daha ötedir: tecavüz toplumsal, duygusal ve -gerçekleştirenin kimliğine göre- politik bir baskı ve teslim alma yöntemidir. Erkeğe tecavüzde amaç “erkekliklerini yitirdikleri” düşüncesi yaratmak ve onu bu şekilde acizleştirmek iken kadınlara tecavüzde amaç kadının özgüvenini ve saygısını almaktan öte onun “namusunu” elinden alarak toplumsal konumunu zedelemek ve kendini suçlu hissetmesini ve utanmasını sağlayarak mücadeleden vazgeçirmektir. Tecavüz bir kadın için her türlü kimliksizleştirme ve bastırma çabasıdır.

Tecavüz bir insanlık suçu olsa da savaşlarda yaşanan tecavüz ve tüm cinsel şiddet olaylarına karşı uluslararası hukukun yetersiz kaldığını belirtmek gerekir. Savaş suçlarını yargılayan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Tokyo ve Nürnberg’de kurulan “savaş suçları” mahkemelerinde birçok savaş suçu yargılanmış, ancak cinsel şiddete maruz kalmış yüz binlerce kadının durumu göz ardı edilmiştir. Bosna ve Ruanda’da yaşanan çatışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Uluslararası Savaş Suçları Tribünal’inde kadına yönelik cinsel işkence ve tecavüz ağır savaş suçu, insanlığa karşı işlenen bir suç olarak yargılanmıştır. Gecikmeli de olsa kadın cinselliğine yönelik her türlü zorlama, tecavüz, fuhuşa teşvik, başkalarının önünde çırılçıplak soyma bir kere uygulansa dahi Cenevre Sözleşmesi’nin ağır bir ihlali sayılmakta ve savaş suçu olarak değerlendirilmektedir. Söz konusu yöntemlerin yaygın ve sistematik olması durumunda insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak ele alınmaktadır.

Hepsi Gerçek ülkemizde kabullenilmesi kolay olmayan, faillerin devlet güçleri olduğu cinsel şiddeti, taciz ve tecavüzleri belgeleriyle ortaya koyuyor. 12 Eylül döneminin, ülkemizde yaşanan iç savaşın kadınların hayatını nasıl tarumar ettiğini gözler önüne seriyor. Hayatımızı kuşatan erkek egemen ve militarist zihniyetle hesaplaşmadan kadınların özgürleşmesi de mümkün olmayacak. Şiddete karşı çıkabilmenin ve bu konudaki hak arama bilincini geliştirip yaygınlaştırabilmenin yolu ise kadın örgütlülüğümüzün ve dayanışma ağımızın genişlemesinden geçiyor.

.


[1] Yay. haz. Eren Keskin ve Leman Yutsever, Hepsi Gerçek – Devlet Kaynaklı Şiddet, İstanbul: Punto Yayınları, 2006