Bak Devlet Baba ve Adı Güzide
Filmlerinin Yönetimi Eylem Kaftan ile Söyleşi

Aslı Sakallı

Senem Kara

Belgesel yönetmeni Eylem Kaftan Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olduktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ve York Üniversitesi’nde sinema mastırı yaptı. Kanada’da National Film Board (NFB) ağırlıklı olmak üzere ulusal ve yerel televizyon kanallarına belgesel yaptı. Şu an Kadir Has ve Bilgi Üniversitesi’nin İletişim Fakültelerinde sinema, senaryo ve kent-kültür konularında dersler veriyor. Eylem Kaftan’la Türkiye’de belgesel sinemacılık üzerine konuştuk, “Bak Devlet Baba” ve “Adı Güzide” adlı iki belgeselinin yapım sürecinden bahsettik.

eylem_kaftan

BÜKAK: Sinemayla ilgilenmeye ne zaman başladınız?

Eylem Kaftan: Boğaziçi’ndeyken sinema kulübüne üyeydim. Sinema Kulübü’nde o dönem çok fazla film izleyip bu filmler üzerinde tartışmalar yaptığımız, kendi içimizde de  birçok etkinlik düzenlediğimiz bir dönem geçirdik. Aynı zamanda Görüntü dergisini çıkartıyorduk. Sinemayla olan ilişkim daha çok, ideolojik, politik ve estetik kısmıyla, yani teorisini öğrenerek, başladı. Zaten 95’lerde kişisel teknoloji şimdiki gibi yaygın değildi. Elimize kamerayı alalım çekelim gibi bir şey o zamanlar bu rahatlıkta yoktu. O yüzden mecburen başlangıç olarak çok fazla film izleyip onun üzerinden konuşuyor ve yazı yazıyordum.  Mezun olduktan sonra iki yıl Kanada’da yüksek lisans yaptım.

Belgesel sinemacılık Türkiye’de çok görünür bir alan değil. Tüm bunlara rağmen sizi belgesel alanında çalışma yapmaya iten şey neydi?

On yedi yaşımdan beri  çok ilgimi çeken bir hikâye var. Bu da halamın hikayesi. Biraz benim kadın hareketinin içinde bulunmamla da ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bazı yollar insanı çeker. Bu da benim için öyle bir şeydi. Ben hep Diyarbakır’a gitmeye çalışıyordum ama hep erteleniyordu. 1999 yılında bir arkadaşımla beraber Diyarbakır’a gidip elimizde kamerayla böyle bir araştırma yapmayı planladık. Fakat Diyarbakır’a gidemeden 17 Ağustos’ta Marmara Depremi oldu. Ailemin büyük bir kısmı Yalova ve Çınarcık’taydı ve onlara birkaç gün ulaşamadım. Orada doğup büyüdüğüm köyler yerle bir olmuş. Diyarbakır’a gidemeden Çınarcık’a gittim, gerçekten tam bir felaketti. Olayın ciddiyetinin o zaman farkına vardım; çocukken oyun oynadığım parklar yıkılmış, doğup, büyüdüğüm kasabalar yerle bir olmuş. Tabi bütün bu olanlar karşısında kayıtsız kalmak mümkün değildi ve orada bir süre kalıp gönüllü olarak çalıştım. Bütün o yıkımı görmek, insanların evsiz kaldığını görmek, kentsiz, kasabasız kaldığını görmek çok zordu. Hemen arkasından okulum başladığı için Kanada’ya gittim ama hala o yıkımın etkisinden çıkamamıştım. Bir gün arkadaşımla otururken “Benim burada olmamam gerekirdi, ne yapıyorum ben burada?” dedim ve sonra belgesel çekmeye karar verdim.

Bu belgesel Bak Devlet Baba adlı belgeseliniz sanırım. Hayatımın en zor işiydi demişsiniz bir söyleşinizde. Belgeseli çekerken yaşadığınız tecrübelerden bahseder misiz?

Belgesel çekmeye karar verdikten sonra bir hafta içinde çalışacak bir ekip oluşturduk. Arabaya atladığımız gibi Yalova, Gebze, Gölcük, Çınarcık’ta insanları çektik. Depremin üstünden bir ay geçmişti ama hâlâ enkazın altından eşya toplayan yaşlı kadınlar, hâlâ çadırlarda yaşayan insanlar, prefabrik evler vardı. Filmin başrolünde on sekiz yaşında bir genç oynadı. Depremde yirmi yedi tane akrabasını kaybediyor çünkü bütün aile o binada kalıyordu. İşte onunla biraz konuştuk, aslında filmi o götürdü diyebiliriz. Çünkü bu acı dolu deneyimden olağanüstü bilgelik kazanmış bir arkadaştı. O kadar büyük bir kayba rağmen hayatta kalmanın mutluluğu daha ağır basıyordu onun için. Onun dışında yine o gece tekneyle açılmış bir balıkçı çiftin evleri yıkılmış; bütün çocukları enkaz altında, iki tanesini kaybediyorlar, bir tanesi yedi gün sonra çıkarılıyor. Onlar da yine filmin özneleriydi. Bir yanıyla çok büyüten, bir yanıyla da çok zor bir deneyim oldu. Çünkü bu kadar travmatik bir olayı günlerce montajlıyorsunuz, dinliyorsunuz, o ölümlerden bir hikaye çıkartmaya çalıyorsunuz. Ama diğer taraftan baktığınızda da eğer üstesinden gelebilirseniz, bütün çıplaklığıyla ne yapıp yapmamak gerektiğini görebiliyorsunuz.

Bu arada sizi belgesel çekmeye iten halanızın hikayesi ne oldu?

Depremin belgeselini çekmek için ertelediğim halamın hikayesini, bir proje metnine dönüştürmeye başladım. Elimde sadece çok eski fotoğraflar vardı. Hikayeden biraz bahsetmek istiyorum.  On yedi yaşımdayken dedemin ölümüyle birlikte babaannem otuz yıldır bizden sakladığı bir şeyi açıklıyor; dedemle evlenmeden önce onlar Diyarbakır’da yaşarken bir evlilik yapıyor, bir çocuğu oluyor ve bu adam başka bir kadınla gidince, ailesi Diyarbakır’ın önde gelen ailelerinden biri olduğu için bunu gururuna yediremiyor. Çocuğu, kocasının akrabalarının olduğu bir köye veriyorlar. Babaannem zaten çok küçük, bir şey demeye hakkı yok. Köye götürüldükten sonra babaannem haber alamıyor bebekten. Yalnızca bir kere on iki yaşındayken halam at üstünde Diyarbakır’a getiriliyor, avluda böyle bir saat kadar görüştürülüyorlar. Filmde de bununla ilgili küçük bir sahne var zaten. Babam da hayal meyal hatırlıyor iki yandan örgülü bir kızın geldiğini, ikisinin Kürtçe konuşup ağladıklarını. Sonra kimse üstünde durmuyor, kimse kurcalamıyor, unutulup gidiyor. Dedemin ölümüyle birlikte babaannem bize bunu sordu; “Kızımdan haber almak istiyorum, bulabilir miyiz?” diye, biz de araştırmaya başladık. Kısa bir zaman sonra uzak bir akraba, onun aslında bir “kan davası”nda öldüğünü bize anlattı. O dönem, 1992, Diyarbakır’ın en karışık dönemleriydi. Derin devletin, çatışmanın en yoğun yaşandığı dönemdi. Köyde bir gece kalabildik ama ben çok etkilenmiştim. Mezarlığını gösterdiler, köyün dağının tepesinde bir sürü taşın ve odunun yığılı olduğu bir yer. O taşların nasıl yığılı olduğundan mezarın kime ait olduğunu çıkartıyorlar. Bu beni çok etkilemişti ve proje metnini yazarken de “kayıp kemikler” dedim. Clarriss P. Estes’in bir eseri olan Kurtlarla Koşan Kadınlar’da şundan bahsediliyor: Her kadının uzakta bir yerlerde, kendi soyağacına ait, bir yığın kemiği vardır ve bunu bulmak gönül borcudur. Tarihten silinmiş bir kadının kimliğini bulmanın bizim sorumluluğumuz olduğunu söyler. Benim için de bu öyle bir şeydi artık; halamın kim olduğunu bulmak, başına ne geldiğini öğrenmek hayata geliş sebeplerimden biri olmuştu. O kadar güçlüydü hissettiklerim.

Proje metnini yazdım. NFB’ye başvurdum. Biz yarısını karşılarız, yarısını da senin bulman gerekir dediler. Benim de o dönem kurguda yardımcı olduğum bir prodüksiyon şirketi vardı. Ben de onlara sordum. Onlar çok ilgilendiler. Çok kısa bir süre içerisinde bütçeyi toparladık. Televizyonların desteğini aldık. Böylece bayağı bir fonun, finansal kuruluşun içinde bulunduğu büyük bir projeye dönüştü. Sonra da ekip oluştu, program oluştu, plan yaptık ve yola çıktık. Ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan bir ekip oluşturdum.

Filmde Güzide’nin namus cinayeti sonucu öldürüldüğünü anlıyoruz. Kadınların öldürülmesi “namus cinayeti”, “töre cinayeti”, “aşk cinayeti” gibi farklı kategorilere ayrıştırılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Töre cinayeti diye bir kavram Kürtleri ötekileştirmek için de kullanılabiliniyor; bu onların töresi, onlar böyle insanlar, kadınları öldürürler, kendi kızlarını öldürürler gibi ırkçı bir noktaya da dönüşebileceği  için, feministler namus suçları gibi bir kavramı daha uygun buluyorlar. Çünkü namus söz konusu olduğu zaman sadece cinayet gerçekleşmiyor; ona yakın şiddet ve baskı biçimleri de oluşuyor. Yani kadınların okula gönderilmemesi, hiçbir özgürlük, hareket haklarının olmaması, komşunun evine bile gidememesi, sinemaya gidememesi, istediği adamla evlenememesi gibi kadınların özgürlüklerini ve kimliklerini sınırlayan başka çok ağır mekanizmalar da var. O yüzden, bence de bütün bunları namus suçları kavramı adı altında toplamak daha doğru bir tanım olabiliyor. Bunlar konuşulurken, her zaman kadına yönelik şiddetin bütün dünyada var olduğunu, Amerika’da neredeyse her saniye bir kadının tecavüze uğradığını, İngiltere’de ve çok gelişmiş ülkelerde bile kadınların şiddete maruz kaldığını vurgulamak lazım.

Siz de az önce 90’lı yılların Diyarbakır’da savaşın en yoğun dönemi olduğundan bahsettiniz. Filmde devlet şiddetinin namus cinayetleri üzerindeki etkisini pek göremiyoruz. Acaba belgesele bu yedirilebilir miydi?

Birebir bağlantı ve neden sonuç ilişkisi kuramam. Bu bir soru işareti olarak belki gündeme getirilebilirdi. Bu 52 dakikalık bir televizyon filmi olarak çekildi. Daha uzun metraj olsaydı daha fazla yer verilebilirdi ama biraz konudan da uzaklaşacağımızı düşündük. Başka bir yere savrulmak tehlikeli olabilirdi.

Belgesel sinemacılığın Türkiye’de pek görünür olmadığından bahsetmiştik. Peki dünyada durum nasıl?

Kanada‘da yaşamış olduğum için oradan bahsedebilirim biraz. Orada National Film Board var. Dünyanın en önemli sinema kuruluşlarından birisi, ağırlıklı olarak belgesel filmler üreten bir kurum. O da biraz tarihsel gelişimiyle ilgili aslında. Belgesel kavramının kendisi ilk Kanada‘da çıkıyor. İlk belgeseller Kanada’da yapılıyor. İlk kurmaca kurguları kullanan film Kanada’da yapılıyor. Dolayısıyla çok köklü bir belgesel geleneği var. Dünyanın belgesel festivalleri en fazla Kanada’da gerçekleşiyor. Türkiye’de böyle bir olanak olmadığı için insanların büyük çoğunluğu neredeyse kendi imkanlarıyla yapıyorlar. Belgesel kısa metrajlı olsun, uzun metrajlı olsun birkaç yılını vermen gereken bir iş. Birkaç yıl tüm zamanını ayırarak kendi imkanlarınla bir şey yapmak kolay bir iş değil. Fakat orada da şöyle bir durum söz konusu: Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuklarla ilgili bir proje için Kanada’dan araştırma fonu aldım. Türkiye’ye taşındığımdan beri Kanada’daki fon kuruluşları ile ilişkim de eskisi gibi olamıyor. Onlar da beni Kanadalı bir yönetmen olarak finanse etmek istiyorlar ama ben şu an kendimi o kadar da Kanadalı hissetmiyorum açıkçası; daha çok buralı hissediyorum. Toplantıya gittiğimde “Sen kendini Kanadalı mı, Türk mü yoksa Kürt mü hissediyorsun?” diye bir şey sordular. Böyle bir şey olabilir mi? Yani orada da süreçler böyle ikiyüzlü işliyor.

Türkiye’de sadece belgesel sinemacı kadın değil, sinemanın diğer alanlarında ürün veren kadın sayısı da çok az ya da bu kadınlar hiç görünür değil. Siz bu durumun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Aslında politik olarak doğru olmayacağım bu konuda. Yani tabii ki erkek egemen, erkekler ağırlıkta ve birtakım sorunlar yaşıyoruz. Kendimizi nasıl ifade edeceğimizi, kendimizi nasıl konumlan-dıracağımızı belki çok bilmiyoruz. Ama bence bunu erkeklerden çok biz kendimize yapıyoruz. Kendimize sınırlar koyuyoruz. Bunun farkına varan yetenekli, çalışkan, kararlı birisi bu sektörde her yere gelebilir bence. Kadın olduğu için daha zor olur diye bir şeye ben çok inanmıyorum. Kadınlar genellikle Türkiye’de kariyerlerini, hayatta gelmek istedikleri yeri, olmak istedikleri insanı, hayatlarının merkezine çok koymuyorlar. Bence başarısızlıklarının temel nedeni kendileri. Bunu toplum bize böyle yapıyor gibi düşünmeye katılmıyorum. Tabii ki böyle büyüyoruz, böyle yetiştiriliyoruz. Erkek egemen baskı yok demek istemiyorum. Tabii ki var. Bakıyoruz yapılan filmlere, anlatılan hikayelere erkekler hakim. Kadınların anlatacak çok hikayeleri var. Çıksınlar, anlatsınlar hikayelerini. Ben bunun peşinden koşan bir insanın mutlaka başarılı olacağına inanıyorum.

Belgesellerinizde feminist bir dil oluşturmaya çalışıyor musunuz?

Özellikle feminist bir dil oluşturmaya çalışmıyorum. Ama o benim kimliğimin parçalarından, yapı taşlarından birisi. Hayatım boyunca kadın meselesi benim için çok önemli meselelerden biri oldu. Ve bu ister istemez gündeme gelebiliyor.

Belgesel çekerken kamera, film yapımcısı ile filmin özneleri arasında varoluşsal bir iktidarın kaynağı oluyor. Sonuçta neyin ya da kimin gösterilip gösterilmeyeceğine karar veren kameranın arkasındaki kişi oluyor. Siz kameranın iktidarının nasıl aşılabileceğini düşünüyorsunuz?

Çok zor bir soru. Benim belgesel yaparken çok önemsediğim bir şey insanların rahat olduklarından emin olmak. Yani bir kare senin için çok önemli olabilir. Onsuz hikayenin olmayacağını düşünü-yorsundur; ama o insan yeterince istekli olmayabilir. O zaman yapmayacaksın. Yani insanları zorlamak bana çok etik gelmiyor. Belgesele başlamadan önce ben genelde onlarla çok vakit geçiririm. Örneğin Kanada’daki Cezayirli mültecilerle ilgili bir belgesel çekmiştim. Belgeseli çekmeye başlamadan önce neredeyse bir yıl o güveni kazanabilmek için her cumartesi onların toplantılarına gidip çocuklarına baktım. Onlar için başka küçük aktivist filmler yaptım. Arkadaş olduk. Onlarla hayatımı paylaştım. Her zaman böyle olsun demiyorum ama belgesel çekmeye başlamadan önce insanlarla kamera olmadan gidip tanışmak, sohbet etmek çok önemli. Onları da film çekim sürecine katmaya çalışmak. Onlarla bütün filmi yapalım demiyorum ama filmi onların da sahiplenmesini sağladığında iktidarı biraz kırıyorsun işte. Öyle yaparsan çok daha güzel ve anlamlı bir film de oluyor. Ne yaptığını, neye hizmet ettiğini, neye inandığını iyi bilmek ve inandığın şeye o insanı inandırmak zorundasın. Ama tabii tehlikeli bir ilişki; çünkü nesnelliğin sarsılması gibi bir durum da söz konusu olabiliyor. Ben nesnelliğin sarsılmasını o ilişkiye tercih ediyorum.

Son olarak, şu an çalıştığınız yeni bir belgesel projesi var mı?

Üç senedir belgesel çekmiyorum. Ben belgesele biraz ara verdim. Kurmaca bir filmin senaryosunu bir proje haline getiriyorum şu anda. Kanada’dan döner dönmez yeni bir belgesele atlamak yerine daha başka şeyler denedim. Tiyatroyla da uğraştım. İnsanın öyle farklı bir şeye de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.