Sevim Burak ve Minör Edebiyat

Sevim Burak ve Minör Edebiyat

Elif Bozgan

Sevim Burak’ı okurken okuma grubu olarak sıkça dillendirdiğimiz konu Sevim Burak’ın eserlerini anlamada yaşadığımız zorluktu. Elbette başı sonu belli, olayların kronolojik bir çizgide ilerlediği realist anlatı beklentisiyle eserlerini zor olmakla itham etmiyorduk. Sevim Burak’tan önce, modernist anlatının örneklerinden sayılan Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi adlı eserini okumuştuk. Pek çok modernist anlatıda olduğu gibi okuru düşündüren, uğraştıran, zorlayan bir metindi. Fakat Sevim Burak’ın eserlerindeki zorluk bu türden değildi. Alışık olduğumuzun dışındaki dil kullanımı metnin içine girmemizi zorlaştırdı. Başka bir deyişle metnin gösterdiği yöne metnin durduğu yerden bakabilmeyi öğrenmemiz kolay değildi. Burada düştüğümüz yanılgı Sevim Burak metinlerini daha sonra majör olarak adlandıracağımız bir perspektifle okumaya çalışmamızdı. Haliyle “Bunlar da ne böyle? Bir şey anlamıyorum.” dememiz de kaçınılmazdı. Sevim Burak’ın üslubu farklıydı ve bu farklılık zorunluydu. Oğlu Karaca Borar’a yazdığı mektupta bu durumu kendisi şöyle ifade ediyor:

Buradakiler homurdanıyorlar “Ne biçim edebiyat?” diye ama işte, ben onlara kabul ettirene kadar çalışacağım-Toplumsal öykülere, başı sonu ortası olan ezber gibi okunacak ya da ille de Türkiye’nin bir gerçeğini ortaya çıkaracak-idealist-öyküler geçerli-Ben böylesini yazamam… Onun için lütfen ve lütfen anla ki, çok zor bir ortamla karşı karşıyayım.[1]

Bu yazı ise Sevim Burak’ın neden böylesini yazamayacağını anlama çabası olarak okunabilir.

Minör edebiyat nedir?

“Minör edebiyat, minör bir edebiyatın dili değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır.”[2] Deleuze ve Guattari, Kafka’yı değerlendirirken şöyle söyler: “Anlatım sorunu, Kafka tarafından, evrensel bir soyutluk biçiminde değil, minör denilen edebiyatlarla -örneğin Varşova ya da Prag’daki Yahudi edebiyatıyla- ilişkisi içinde ortaya konulmuştur.”[3]

On dokuzuncu yüzyılda Prag Yahudileri kültürel olarak, Çekçe konuşan orta sınıf ve Almanca konuşan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vatandaşları arasında kalmıştır. 1830’dan sonra Yahudilerin daha çok Almancayı ve Alman kültürünü benimsemeleri yirminci yüzyılda Prag’da Almanca konuşan Yahudilerin gelişmiş bir edebiyat üretmelerine temel oluşturmuştur.[4] Fakat Prag Yahudi-
lerinin Almancası, Almancanın majör kullanımı dışında kendine has özellikler içeren minör bir dil inşa etmiştir. Bir azınlığın kendini ifade etmek için onu azınlık yapan çoğunluğun dilini kullanırken ortaya çıkan tuhaflıkların olması hem kaçınılmaz hem de ironiktir. Özetle Prag Almancası, tuhaf minör kullanımlara uygun, yersiz yurtsuzlaşmış bir dildir.[5] Egemen-majör olan dili değiştirme, dönüştürme kaygısı gütmeden minör bir dille kendini ifade edebilmektir derdi. Minör yazın yerleşik ve baskın/baskıcı pers-
pektife meydan okur. Büyük bir nehrin içinde ters akıntıdır.[6]

Şimdi bahsedeceğim minör edebiyatın üç özelliği bu edebiyatı anlamamız için önemli yapıtaşlarıdır.

  1. Minör edebiyatın temel özelliği dilin yersiz yurtsuzlaşmış olmasıdır.

Bu yukarıda bahsettiğim majör olmayan ve olmaya da çalışmayan ama majörün diliyle kendini ifade etmeye çalışan dil, yersiz yurtsuzlaşmış bir dildir.

Sevim Burak’ın eserlerine baktığımızda dilin yersiz yurtsuzlaşmış olmasının, yazarın Yahudi ve kadın olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Sevim Burak’ın eserlerinde yersiz yurtsuzlaşma kavramını ele aldığımızda karşımıza önemli noktalar çıkar. Oyun olarak tasarladığı ama daha sonra üç perdelik roman olarak adlandırdığı Everest My Lord eserine baktığımızda alışageldiğimiz şekilde bir dil kullanımının olmadığını görürüz. Büyük harf, küçük harf kullanımları imla kurallarının tamamen dışındadır. Metinde yeni bir alfabe oluşturulduğunu görürüz. Fiil çekimleriyle, sözcükleri anlatmak için kullanılan resimlerle Türkçe öğretildiğinin farkına varırız. “Dil encümeni tarafından tasvip edilmiş” bir alfabe öğretimi söz konusudur.

bütün harflerimiz

harflerin
hepsini on
gün içinde
öğrendik.
bu günlük
şunları sıraya
koyup şöyle
doya doya seyr edelim

a b c ç d e f g ğ
h i ı j k l m n o
ö p r s ş t u v
y z[7]

Eserlerde, Sevim Burak’ın Yahudi olan annesinin öğrenmeye çalıştığı ama çoğu zaman tekleyerek konuştuğu Türkçeye benzer bir dil kullanımı söz konusudur. Yerleşik ve egemen dilin işlevinden çok gramerinin ön planda olduğu bir kullanım, dilin gündelik yaşam içinde kavranışını açıkça imha etmektedir.[8]

Afrika Dansı’ında fiil çekimlerini şu şekilde görürüz.

Sevedjeguim/ Sevedjeksin/ sevedjek/ sevedjeguiz/ sevedjeksenez/ sevedjekler[9]

Fakat bu alfabe ve dil öğretimi yetişkinler içindir. Sanki dili bildiği varsayılan birisi vardır da ona tek tek yeniden sözcüklerin ne anlama gelebileceği fiil çekimleriyle, resimlerle anlatılmaya çalışılıyor gibidir.

EĞER BİLMİYORSA
EĞER BİLMİYORSAK
BİLMİYORUZ

Bilmiyorlar
Bilemezler
Bilemeyecekler
Bilmiyor
Bilmez
Bilmiyorlarsa
Bilemezlerse
Bilemeyeceklerse
Bilemezlerse
Bilinmeyecek [10]

Sevim Burak’ın eserlerinde tecavüz ve taciz ile ilgili anlatılar parça parçadır ve eşyaların adları sıralanarak bir tecavüz yaşandığı anlatılmaya çalışılmaktadır. Anlatım kopuktur, kelimelerin ardı ardına sıralanmasıyla simgesel ve parçalı bir dil ortaya çıkar. Bir kadının yaşadığı tecavüz-taciz deneyimini anlatmanın imkansızlığı dildeki bu kopukluğun daha doğrusu minör dilin sebebidir.

  1. Minör edebiyat siyasaldır.

Deleuze ve Guattari’ye göre daracık mekan her bireysel sorunun doğrudan siyasete bağlanmasını sağlar.[11]

Minör edebiyat zorunlu olarak siyasaldır. Kadın ve Yahudi olmak doğrudan siyasal bir soruna işaret etmektedir. Sahibinin Sesi’nde Bilal Bağana ve birlikte yaşadığı Sümbül, asıl adıyla Zembul Hanım, sorunlu ilişkilerini bireysel bir sorundan ziyade siyasal bir sorun olarak yaşarlar. Metnin sonlarına doğru yaptıkları şiddetli bir kavga esnasında Bilal Bey Sümbül’e, Sümbül değil aslında Zembul olduğunu söyler. Komşularının isimlerini ve asıl Yahudi isimlerini sayar. Yahudi kimliği saklanan ve değiştirilen bir şeydir. Bilal Bey ve Zembul Hanım’ın yaşadığı kavga herhangi bir çiftin yaşadığı bir sorun olmaktan çıkıp etnik kimliğe dayalı siyasal bir soruna dönüşür. Zembul zaten Yahudi olmayan biriyle evlilik dışı çocuk yaptığı için kendi cemaatinin kestiği cezayı yersiz yurtsuz kalarak ödemektedir. Bilal Bey ise bir azınlık mensubuyla birlikte olduğu için toplumdaki saygınlığını kaybetme telaşına düşmüştür. O kadar ki Zembul hamile olduğunu söylediğinde “Gazdır o, gaz.” diyecek kadar gülünçleşir.

  1. Her şey kolektif bir değer taşır.

Deleuze ve Guattari’ye göre minör edebiyatın üçüncü özelliği her şeyin kolektif bir değer taşımasıdır. Yazarın tek başına dile getirdiği şey zaten ortak bir eylemi oluşturur.[12] Ev içindeki şiddetin anlatımındaki kopukluk-simgesellik minör dili oluşturduğu gibi, bu simgeselliğin imlediği değerin de kolektif bir kadın kimliğinden geldiğini söylemek mümkün. Ortak deneyim ve hafıza kadın okurlar için anlaşılırlığı mümkün kıldığı gibi minör edebiyatın tam olarak durduğu yeri de çok iyi gösteriyor. Diğer bir deyişle majör dil içinde kendini ifade etmesi mümkün olmayan minör edebiyat, bu kolektifin içindeki okurlar için anlaşılamama sorununu ortadan kaldırıyor.

Sahibinin Sesi’nde ise Bilal Bağana ve Zembul Hanım’ın ilişkisini bu kolektiflik üzerinden okumak mümkündür. Bilal Bağana askerden kaçmak için Muzaffer Seza adlı bir şehidin kimliğini kullanır. Fakat metin ilerledikçe Muzaffer Seza’nın sesi Bilal Bağana’ya kaçacak yer bırakmaz. Bir yandan da Zembul Hanım’la yaşadığı sorunlar artar ve metnin sonunda Bilal Bağana Yahudilerin çoğunluk olarak yaşadığı semti yakmaya çalışır. Burada Zembul’un yaşadığı sıkıntıları Deleuze ve Guattari’nin ifadesiyle, kolektif faillik üzerinden ele aldığımızda Zembul karakterini, mensubu olduğu Yahudi ve kadın kimliğinin parçası olarak görürüz.

Sevim Burak’ın eserlerini majör olanın kalıpları dışından okuduğumuzda, anlaşılmama sorununun ortadan kalktığını düşünüyorum. Minör edebiyat bende bir yandan akıntıya karşı yüzme hissi yarattı ve bu yüzden zorlayıcıydı. Ancak bu, aynı zamanda beni güçlendirdi. Zaten Sevim Burak’ın metinlerinin böyle bir çaba-anlayış içinden okunmasının da yazarın tercih edeceği edebi bir tavır olduğunu söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum.


[1]Sevim Burak, Mach 1’den Mektuplar, İstanbul: YKY, 2004, s. 273.

[2]Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Kafka/ Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Özgür Uçkan ve Işık Ergüden, İstanbul: YKY, 2000, s. 25.

[3]A.g.e., s. 25.

[4]Rebecca Weiner, The Virtual Jewish Tour Prague, http://www.jewishvirtuallibrary.org/
jsource/vjwPrague.html, 10.10.2010’da erişilmiştir.

[5]Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Kafka/ Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Özgür Uçkan ve Işık Ergüden, İstanbul: YKY, 2000, s. 26.

[6]Beliz Güçbilmez, “Tekinsiz Tiyatro: Sahibinin Sesi/Sevim Burak’ın Metninde Tekinsiz Teatrallik ve Minör Ses’in Temsili”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi(16), 2004.

[7]Sevim Burak, Everest My Lord, İstanbul: Adam Yayınları, 1984, s. 32.

[8]Beliz Güçbilmez, “Tekinsiz Tiyatro: Sahibinin Sesi/Sevim Burak’ın Metninde Tekinsiz Teatrallik ve Minör Ses’in Temsili” , Tiyatro Araştırmaları Dergisi(16), 2003.

[9]Sevim Burak, Afrika Dansı, İstanbul: Adam Yayınları, 1982, s. 73.

[10]Sevim Burak, Everest My Lord/İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar, İstanbul: YKY, 2006, s. 14-15.

[11]Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Kafka Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Özgür Uçkan ve Işık Ergüden, İstanbul: YKY, 2000, s. 26.

[12]A.g.e., s. 27.