Cinsiyetçi Üniversiteler Yanıyor

Cinsiyetçi Üniversiteler Yanıyor[1]

Müge Uyar & Seda Yürük

Kasım ayı sonlarında Avusturya’da, Viyana Üniversitesi’nde, önce küçük bir grubun amfiyi işgal etmesiyle başlayan eylemlilik bir süre sonra neredeyse tüm şehre ve hatta tüm Avrupa’ya yayıldı. Bu eylemlilik “Die Uni Brennt” (Üniversiteler Yanıyor) sloganı ile karşımıza çıktı. Bu eylemliliğin yapılma sebebi neydi? Neden ya da nasıl bu kadar geniş bir alana yayılabildi? Öğrencileri bu eylemliliğe iten ortak sorunlar nelerdi?

Bu eylemliliğin gerçek sebebini, 1998 yılında, Fransa, İtalya, Almanya ve İngiltere eğitim bakanlarının gerçekleştirdikleri toplantıda temellerini attıkları “Bologna Süreci” oluşturmaktadır. Avrupa’da ortak bir yükseköğretim alanı yaratma fikri ilk kez bu süreçle ortaya çıkmıştır. Ancak, Bologna Süreci resmi olarak 1999 yılında Bologna Bildirisi’nin yirmi dokuz Avrupa ülkesinin yükseköğretimden sorumlu bakanları tarafından imzalanması ve yayımlanması ile başlamıştır. Bologna Süreci ile Avrupa üniversitelerini birbirine tanıtmak, yaklaştırmak, evrenselleştirmek, eğitim programlarını ortaklaştırmak ve bir anlamda eğitim alanında da küreselleşme açılımını yakalamak amaçlanmıştır. Bunlar göz önüne alındığında bu süreç oldukça ilerlemeci, olumlu olarak değerlendirilebilir. Bu süreç hakkında daha detaylı bilgi almak için bu eylemlilikte aktif olarak çalışan bir kaç grupla görüştük. Söylediklerine göre, Bologna sürecinde tasvir edilen eğitim modeli teorik olarak başarılıdır. Örneğin, eğitimine Türkiye’de başlayan biri bölümünü Avrupa’nın herhangi bir şehrinde bitirme imkânına sahip olacaktır. Çünkü bu süreç eğitim modelinin ortaklaştırılmasını hedeflemektedir. Ancak yine ifade ettiklerine göre teorideki bu başarı pratiğe yansımamaktadır. Bu yeni müfredat belirsizliği ve karmaşıklığı sebebiyle öğrencileri mağdur etmektedir. Ayrıca Bologna sürecinin sonucunda öğrenciler üniversiteye girişte daha fazla sınav ve kısıtlamayla karşı karşıya kalmaktadır.

Bir başka görüşe göre, bu girişim, Japonya ve ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemesine yetişebilmek anlamında stratejik uzun vadeli bir plan olarak görülmektedir. Süreç adına yapılan anlaşmaya göre üniversitelerdeki eğitim ülke istihdamına hizmet edecek şekilde işlevlendirilecektir. Bir başka deyişle, eğitim sistemi iş çevrelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenecektir. Bu ve bunun gibi düzenlemeler, eğitimin özelleşmesine sebep olmaktadır. Özelleşme ise bir anlamda eğitim alanının sermayeye açılacağı anlamına da gelmektedir. Az önce bahsettiğimiz gerek müfredatın belirsizliği, gerek değişen sınav sistemi ve arkasında yatan siyasal sebeplerden ötürü büyük bir alana yayılan “Die Uni Brennt” eylemliliği başlamıştır.

Avusturya Halk Partisi’nin Eğitim ve Bilimden Sorumlu Bakanı Johannes Hahn, bir sene önce kaldırılan harçların yükseltilerek tekrar yürürlüğe konacağını ve Bologna Eğitim Anlaşması’nın kabul edileceğini açıkladı. Kasım ayı sonlarında küçük bir grubun protestosuyla başlayan eylemlilik yaklaşık 1500 kişilik bir amfi işgaline kadar ilerledi. Bu protestoda öğrenciler, banka ve iş çevrelerine yüzde otuzları aşan bir kaynak sağlanırken üniversitelere aktarılan fonun yüzde bir bile tutmamasını eleştiriyorlardı. Neoliberal akımın eğitim politikalarındaki son yansıması olan Bologna sürecini kabul etmiyorlar ve eğitimin özelleştirilmesine karşı çıkıyorlardı. Öğrencilerin dile getirdikleri talepler ise şöyle sıralanabilir: Harçların kalkması, eğitimin özgürleşmesi, eğitim koşullarının iyileştirilmesi, üniversitelerin (tekrardan) demokratik
leştirilmesi, öğrencilerin kendi çalışma alanlarını tespit imkânı, üniversite çalışanlarının güvencesiz istihdam durumuna son verilmesi ve üniversitedeki herkese (cinsel) eşitlik.

Bu taleplere baktığımızda ilgimizi çeken noktalardan bir tanesi de “üniversitede cinsiyet eşitliği kavramı” oldu. Cinsiyet eşitliği talebi genelde yalnızca bunun için yapılan eylemliliklerde dile getirildiği için, öğrencilerin özellikle karma bir eylemlilikte cinsiyet eşitliği olgusunu sorunsallaştırmaları alternatif bir yaklaşımdır. Bunu gündemleştirme sebeplerinden biri de öğrendiğimiz kadarıyla belli bir olay olmuş olmasından değil daha kapsayıcı bir söylem kurma çabasından kaynaklanıyor. Örneğin, okullarında bulunan öğren-
cilerin yarısının kadın öğrenci olması karşısında kadın öğretim görevlilerinin oldukça az sayıda olduğundan bahsediyorlar. Buraya dair de alınan önlem şu an için basın ile konuşulurken ya da diğer konularda yapılan işlerde kadın öğrencilerin daha görünür olmasına dikkat etmek. Sebep her ne olursa olsun bu kadar kamusallaşan bir harekette böyle bir söylemin kurulması ve söylemin somut göstergelerle desteklenmesi, bu konudaki hassasiyeti tekrar hatırlatmak, tekrar gündemleştirebilmek adına atılmış olumlu bir adımdır. Şunu da belirtmek gerekir ki bu söylem cinsiyetçiliğin Avrupa ülkelerinin de bir sorunu olduğunun önemli bir göstergesidir ve bu durum “cinsiyetçilik sadece az gelişmiş ülkelerin sorunudur” tezini sorgulamamızı sağlamaktadır.

Bu sürecin Türkiye’deki işleyişine de bir göz atmak gerekir. Türkiye’ de 2001 yılından itibaren Bologna süreciyle ilişkilenip bu yönde bazı yönetmelik değişikliklerine gitmiştir. Her yıl daha fazla Avrupa ülkesini de bünyesine alarak genişleyen Bologna Deklarasyonu Erasmus Programı kapsamında Türkiye’de Haziran 2002 hazırlık tedbirleri ve pilot uygulamaları başlatılmış ve Ocak 2004 yılından itibaren tam katılım anlaşması imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Artık amaç Erasmus Programı kapsamında öğrencileri Avrupa’ya getirmek, Avrupa’yı tüm öğrencilere götürmek ve eğitimde Avrupa ile bütünleşme sürecini başlatmaktır. Bu durum, sürecin olumlu yanlarından biridir. Fakat yine de daha önce bahsettiğimiz üniversitelerin özelleşmesi, eğitim alanının iş çevrelerinin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi, bu sebepten eğitim alanının bir anlamda ekonomik rant kavgalarının içine sokulması gibi sonuçları haklı çıkaramamaktadır. Avrupa’da öğrenciler Bologna’nın olumsuz sonuçlarını tartışıyor ve protesto ediyorken, Türkiye’de Bologna sürecine dair herhangi bir değerlendirmenin gündemde olmaması oldukça düşündürücü. Bizce bu sessizlik Bologna sürecinin Türkiye’de üniversiteleri etkilememesinden kaynaklanmıyor. Aksine, biz durumu bu süreçten Türkiye’deki öğrencilerin ve eğitimcilerin yeterince bilgi sahibi olmamalarına bağlıyoruz. Türkiye’nin Bologna süreci ile ilişkilendiğini, eğitim sistemini ona göre düzenlediğine dair bir farkındalık henüz eğitim camiasında oluşmamış gözüküyor. Bunun sebeplerinden en belirgin olanı ise buna dair çok fazla haber yapılmaması, yapılan haberlerde ise sadece sürecin olumlu işleyişine dair veriler bulunmasıdır. Bu noktada öğrencilerin üzerine düşen bu sürece dair daha çok bilgi edinmeye çalışmak ve bunu kamusallaştırmak olmalıdır. Fakat sonucunda bir eylemliliğe gidilmesi söz konusu olursa, buradaki taleplerden birinin de cinsiyet eşitliği olup olamayacağı tartışma konusudur.


[1]Bu yazının hazırlanmasında aşağıdaki web sitelerinden yararlanılmıştır: http://
anticopyrighttr.wordpress.com/2009/11/12/universite-yaniyor-uluslararasi-destek-cagrisi-die-uni-brennt-international-solidarity-call, http://www.antikapitalistogrenci.
org/haberler/avrupanin-universiteleri-yaniyor.html, http://anti-bologna.blogspot.-
com/2009/03/bologna-sureci-neoliberal-yuksek_27.html.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir