Açılım Sürecinde Kadınların Barış Talebi

Açılım Sürecinde Kadınların Barış Talebi

Duygu Aydın & Zîlan Kaki

2009’un yaz aylarından başlayarak önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve daha sonra “Milli Birlik ve Beraberlik” olarak adlandırılan bir sürecin içerisindeyiz. Ergenekon davasıyla birlikte başlayan bu süreçte “Kürt sorunu” belki de ilk defa farklı boyutlarıyla ve farklı kesimlerin görüşlerini de tartışmaya katacak şekilde bu kadar gündemimizde. 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar, savaş politikaları sonucunda çekilen acılar, Kürtçe, Ahmet Kaya… Hemen her akşam yıllardır ağza alınması hatta düşünülmesi bile yasaklanmış ve tabulaştırılmış bu konulardan biri üstüne bir açık oturum izleyebiliyoruz. Bir gün önce kısık sesle söylenen sözler artık televizyon kanallarından son ses yankılanıyor. Bu son sürat değişim farklı kesimler tarafından farklı şekillerde değerlendiriliyor. Bir taraftan hükümet ve diğer devlet kurumlarının Türkiye’deki muhalefeti ve özellikle de Kürtleri baskı ve şiddet dışı yöntemlerle de yönetmeye çalıştığı, bu nedenle devletin aslında samimi olmadığı söyleniyor. Diğer taraftan da “dış güçler” istediği için Türkiye’nin böyle bir sürece girdiği değerlendirmeleri yapılıyor. Sonuçta egemenlerin yani AKP’nin ya da devletin samimi olmasını; barışı, demokrasiyi, insan haklarını bu değerlere inandıkları için savunmalarını beklemek, egemenlerin karşısında duran bizler için yersizdir. Bu noktada esas vurgulanması gereken, yıllardır devam eden toplumsal mücadelelerin belli bir kazanım sağladığıdır ve böylece unutturulmaya çalışılan pek çok konu tartışılmaya başlanmıştır. Ancak bugün gelinen noktanın belli bir mücadele ile mümkün olduğunu, egemenlerin kendi istekleri doğrultusunda kendiliğinden gelişen bir süreç olmadığını hatırlarken “Kürt açılımı”na güzellemeler yapma hatasına düşülmemesi gerektiği açıktır. Antidemokratik uygulamalar, hak ihlâlleri, operasyonlar “açılım”la eş zamanlı olarak devam etmekte. Elbette Türkiye’nin içine girdiği bu yeni süreç beraberinde daha farklı toplumsal mücadeleleri de getirecektir. Biz bu yazıda bu tartışmalara dair kadınlar açısından sözümüzü söylemeye çalışacağız. Bugüne kadar kadınların hayatları Türkiye’deki ayrımcı savaş politikalarından ve bunun beraberinde getirdiği farklı sonuçlardan çok farklı şekillerde etkilendi. Bugün de barışın toplumsal alanda tesis edilebilmesi için kadınların da sözlerinin dinlenmesi, onların karşılaştığı sorunların değerlendirilmesi ve bunlara çözümler üretilmesi gerektiği ortada. Bu yazıda hem “açılım” tartışmalarına dair görüşümüzü hem de kadınlar açısından demokratik açılım sürecine ve bu sürecin gündelik hayattaki yansımalarına değinmeye çalışacağız.

Aylardır meclisin, televizyonların, gazetelerin ve dolayısıyla kamuoyunun konuştuğu “Kürt Açılımı”nın, Türkiye’de yıllardır süren savaş ortamına son vermeyi ve barış ortamını sağlamayı amaçladığı söyleniyordu. Meclisten ve halktan açılıma dair destekleyici ya da olumsuz görüşleri birbiri ardına duymaya başladık. Bunları, farklı siyasi gruplarla ve sivil toplum temsilcileriyle yapılan görüşmeler izledi. Savaş politikalarından, şiddet ortamından, yoksulluktan, zorunlu göçten etkilenen ve buna karşı mücadele eden kadınların da toplumsal alanda barışı tesis etme sürecinin bir parçası olduğu açıktır. Barış sürecinde çeşitli eylemler ve etkinliklerle sesini duyuran Barış İçin Kadın İnisiyatifi, “Söyleyecek sözümüz, değiştirecek gücümüz var!” sloganı ile çeşitli yerlerde buluşmalar gerçekleştirdi. DTP Kadın Meclisi üyeleri Barış Deklarasyonu’nu açıkladı, çeşitli konferanslar düzenledi. DÖKH açıklama ve eylemlerine devam etti.

Belirtmek gerekir ki “açılım” tartışmaları ile birlikte hak ihlâlleri ve savaş politikaları sona ermedi. Tersine bir taraftan yüksek siyasette ve söylemsel alanda barış ve demokrasiden bahseden hükümet, somut alanda ve gündelik hayatta devam eden asker ve polis şiddetine, hak ihlâllerine açıkça göz yummaktadır. Hatta bir taraftan barıştan bahsedilirken diğer taraftan da meclisin ilk oturumunda orduya Kuzey Irak’ta sınır ötesi operasyon izni veren tezkerenin uzatılması çoğunluk oyuyla kabul edildi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, devlet ve kurumlarından “samimiyet” beklemenin son derece yersiz ve hayalci bir tavır olduğu böylece bir kez daha yüzümüze vuruldu. Bunun dışında, “Kürt sorunu”na barışçıl ve demokratik çözüm geliştirilebilmesi için diyalog kurulması gereken en önemli taraflardan birinin, Demokratik Toplum Partisi’nin dava süreci devam etmekte, “milletvekillerinin polis zoruyla ifade vermeye götürülmeleri” krizi yaşanmaktadır. Bunların dışında Nisan ayından itibaren DTP, KESK, DÖKH’e, gerekçesi belirsiz operasyonlar yapılmış, birçok ilde eş zamanlı pek çok baskın, tutuklama olayları gerçekleşmiştir. Bu baskınlardan birinde ise gözaltına alınan bir kadını polis memurları taciz etmiştir.

“Açılım” tartışmaları başladığından bu yana yaşanan hak ihlâlleri ve antidemokratik uygulamalar bunlarla sınırlı değil. Eren Keskin’in Diyarbakır 6. Kültür ve Sanat Festivali kapsamında yaptığı bir konuşmada “Kürdistan” kelimesini kullanması nedeniyle 2006 yılında başlatılan dava süreci ekim başında kendisinin bir yıl mahkûm edilmesi kararı ile sonuçlandı. “Hülya Avşar krizi” olarak adlandırabileceğimiz bir başka olay ise ana akım medyada bile şok etkisi yarattı. Bu iki olay bize “Kürt açılımı” tartışılırken ifade özgürlüğü gibi temel bir insan hakkının tanınmasında bile sorun yaşandığını gösterdi.

Kürt çocuklara yöneltilen şiddet ise bu “açılım”dan hiç etkilenmedi. Terörle Mücadele Kanunu kapsamında tutuklanan ve ağır ceza mahkemelerinde yargılanan Kürt çocukların davaları devam etmekte. Ceylan Önkol ise Lice’de havan mermisiyle yaralanarak hayatını kaybetti. Olay örtbas edilmeye çalışıldı. Bu esnada söylemsel alanda hâlâ “açılım” tartışmaları sürmekteydi. Ancak görüldüğü gibi Kürdistan’daki insanların can güvenliği hâlâ sağlanamamakta, olayın sorumluları da araştırılmamakta. Buna istinaden, Ceylan’ın ölüm haberi ise medyada uzun bir süre yer almadı. Kamuoyunda da belli tepkiler oluştu, imza kampanyaları ve çeşitli eylemler düzenlendi. Ancak olayın takipçisi olanlar, TSK’yı yıpratmaya yönelik “asimetrik psikolojik harekât” yürütmekle suçlandı. Bu suçlamalar,  ifade özgürlüğüne yönelik baskıların şiddetle devam ettiğini gösteriyor. Demokratikleşme toplumun her kesiminin katılabileceği ve düşüncelerini özgürce ifade edebileceği şekilde gerçekleşebilir. İfade özgürlüğü, barışı kapsayan demokratikleşme sürecinin önemli bir parçası olmalıdır, tıpkı Kürt çocuklarının yaşam hakları gibi…

“Açılım” meselesinin, yukarda bahsettiğimiz ve bahsetmediğimiz pek çok olayla beraber düşünüldüğünde yüksek siyaset malzemesi olmanın ötesine geçemediğini görüyoruz. Tarihle yüzleşmeden, yaşanılanları dillendirmeden, bunların tazminini gündemleştirmeden ve süreçte yer alan insanların açılımda yer almasını, söz söylemesini sağlamadan açılımın sonuç vermesi, barışın sağlanması mümkün görünmüyor. Yıllardır barış çağrısı yapan kadınlar da benzer talepler ve sloganlarla mücadelelerini sürdürüyorlar. Medyada yüksek siyaset pazarlıkları ve “alfabeye x,w,q eklensin mi” gibi göstermelik tartışmalar yürürken, kadınlar savaş politikalarının gündelik hayata ne kadar da can yakıcı bir şekilde etki ettiğini dillendirmeye çalışıyorlar.

Savaşları cinsiyet farklılıklarından arındırılmış bir şekilde düşünemeyiz. Savaş politikaları toplumda militarist, cinsiyetçi ve milliyetçi politikalarla kendini tekrar tekrar üreten bir şiddet hâlidir ve bu şiddet kadınları ölüm, taciz, tecavüz, zorunlu göç, yoksulluk gibi farklı şekillerde etkilemektedir.  Sonuçta savaşlar sadece militer güç ile değil aynı zamanda erillik üzerinden de bir iktidar mücadelesine zemin oluşturur. Savaş politikaları dolayısıyla uygulanan devlet kaynaklı cinsel şiddetin, gözaltında taciz ve tecavüzün bedellerini yine kadınlar ödemektedirler.

Savaş politikalarının kadınlar üzerindeki etkisi taciz ve tecavüzle sınırlı kalmıyor. Türkiye’deki savaş politikalarını bir arada düşündüğümüzde zorunlu göç uygulamaları, anadilde eğitimin yasaklanması gibi başka mevzularla da karşılaşıyoruz. Barışın toplumsal alanda tesis edilmesi için elbette silahların susması, operasyonların durması çok önemlidir ancak yeterli değildir. Zorunlu göç ve anadil gibi insanların gündelik hayatlarını derinden etkileyen sorunlar da önemlidir. Bu sorunlara baktığımızda ise bunların öncelikli olarak kadınları etkilediğini görürüz.

Zorunlu göçler sonucu kentlerde yaşamaya başlayan pek çok insan ekonomik nedenlerle barınma, iş bulma sağlık ve eğitim sorunlarıyla karşılaşıyor. Sosyalleşme pratiğini köy hayatında da kısmen yerine getirebilmiş erkeklerin Türkçe’yi daha çok biliyor olması, onların askerlikte okuma yazmanın öğrenmiş olmaları, kamusal ortamda daha çok bulunmaları erkekler için birer avantajdır. Ancak kadınlar bu tür imkânlara sahip olmadıkları için gündelik hayatta daha çok sorunla karşılaşıyorlar. Pek çok kadın, zorunlu göç sonrası sosyalleşme ve dil problemi yaşıyor; bütün bunlar sosyal alana çıkamama ve yalnızlaşma gibi sonuçlara varabiliyor. Bu nedenle durumu yüksek siyasette değil insani boyutta, gündelik hayata değen noktalarda incelemek daha gerçekçi ve kalıcı olacaktır.

Kadınların mücadelesi ise bu konuları görünür kılmak, tartışmaya açmak ve çözüm oluşturmak için yıllardır olduğu gibi devam etmekte. Ağustos ayında Hakkari Berçalan Yaylası’nda ve eş zamanlı olarak İstanbul Taksim Meydanı’nda yüzlerce kadın barış yolunun açılması için nöbet tuttu. Daha sonra Maçka Demokrasi Parkı’nda bir barış şenliği düzenlendi. Her zaman olduğu gibi “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Jin Jiyan Azadî”, “Jin Şer Naxwazin, Aştî Dixwazin” sloganları ile hep birlikte kendi sözlerimizi söyledik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir