Geçmişimiz Bize Düşündüğümüzden Daha Yakın: Octavia Butler’ın “Dehşet Veren Fantastik” Romanı*

Su Doğa Şahan

Şu zamana kadar İç Savaş öncesi Amerika’nın güneyiyle ilgili bir sürü eser yazıldı. Özellikle Afroamerikan Sivil Haklar Hareketi’nin etkin olduğu dönemlerde medyada bu konu fazlaca yer edinmişti. Ancak bu anlatılar da eril bir bakış açısıyla oluşturulmuştu: Cesur, yalnız ve kahraman siyah erkeğin hikâyeleri. O dönemin siyah feministleri, bu durumdan duydukları rahatsızlığı dile getirmekten çekinmemişler.1 Aynı zamanda, bu anlatıya alternatif oluşturmaya çalışan yazarlar da olmuş.

Octavia Butler da onlardan biri.2 Bu yazıda değerlendireceğim Yakın kitabı da dahil olmak üzere, çoğu kitabında bu çabasının izlerini görebiliyoruz. 1947 yılında Pasadena’da doğan yazar, annesi ve büyükannesinin emeğiyle yetiştirilmiş. Yakın’da da hem kendi hayatından hem de bu kadınların hayatlarından izler var. Örneğin tıpkı kitabın ana karakteri Dana gibi Octavia Butler da yazarlığı tam zamanlı yapabilene kadar geçici işlerde çalışıyor, geceleri vakti oldukça yazıyor.3 Sonrasında ise Yakın romanıyla başarıyı yakalıyor ve tam zamanlı yazarlık yapmaya başlıyor. Bilimkurgu ve fantastik camiasında nadir görünen kadın yazarlardan biri olmasının yanında 1995’te MacArthur Deha Ödülü’nü kazanan ilk ve tek bilimkurgu yazarı oluyor, aynı camiada en prestijli ödüller olan Hugo ve Nebula ödüllerini de kazanıyor.4 Yakın, Xenogenesis Üçlemesi5, Patternist [Kuralcı] Serisi6 gibi birçok kitaba imza atıyor. Günümüzde Amerika’da bir sürü lise ve üniversitede kitapları müfredatlarda yer alıyor.

Yakın ise yazarın başyapıtı olarak görülüyor. Çok fazla kişiye hitap eden kitap, bilimkurgu türü altında sınıflandırılsa bile aslında bu türden beklendiği gibi fazlaca teknik detay içermiyor; daha olay odaklı bir eser ve hızlıca ilerliyor. Bu özelliği sayesinde daha fazla okuyucuya ulaşabiliyor. Yine de Octavia Butler gerektiğinde yavaşlamayı tercih ederek kölelikle ilgili korkunç detayları vermekten çekinmiyor ve kitabın baş karakteri Dana’yı dehşete düşürdüğü gibi okuyucuyu da dehşete düşürebiliyor. Kısacası Yakın, akıcı ama sindirmesi güç bir roman olabiliyor bazı noktalarda.

Yazının devamında, kitapla ilgili önemli gördüğüm üç noktayı inceleyeceğim ve bunun için yazıda kitabın olay örgüsüne dair detaylar vereceğim. Eğer kitaba hiçbir şey bilmeden başlamak istiyorsanız, bu yazıya kitabı okuduktan sonra dönmenizi öneririm.

Kökene Gitmek

Kitap çok hızlı bir başlangıç yapıyor ve prolog7 sahnesini kendi finalinden alıyor. “Eve gittiğim son yolculukta bir kolumu kaybettim. Sol kolumu.”8 cümleleriyle açılıyor kitap. Kısa zaman sonra, Dana’nın 1800’lü yıllarda, İç Savaş öncesi Maryland’ine kontrolü dışında zaman yolculuğu yaptığını öğreniyoruz. Köleliğin hâlâ yasal olduğu bu dönemde, siyah bir kadın olan Dana için bu hiç de kolay bir ziyaret olmuyor. 26. doğum gününde evinden aniden koparılıp alınan Dana ilk yolculuğunda kendini bir nehrin kenarında buluyor.

Nehirde boğulan bir çocuk olduğunu fark eder etmez onu kurtarmaya çalışıyor. Kısa zaman içinde bu çocuğun 1800’lü yılların başlarında bir plantasyon9 mirasçısı olan Rufus Weylin olduğunu öğreniyoruz. Ancak Dana daha zamanda yolculuk yaptığını anlayamadan kafasına bir silahın dayanmasıyla kendini tekrardan 1976’da buluyor. Sonrasındaysa birkaç seferliğine ne zaman Rufus kendini ölümcül bir duruma soksa Dana zamanda yolculuk yapıyor ve kendini çocuğu kurtarabileceği durumlarda buluyor. 1800’lerdeyken ise kendini ne zaman ölümcül bir tehlikede bulsa 1976’ya geri dönüyor. Yani yaklaşık bir yılı, bu şekilde geçmiş ve gelecek arasında git gel yaparak geçiriyor. Yolculuklarından bir tanesinde, hiç istemese bile kocası Kevin’ı da 1800’lü yıllara sürüklüyor ve bu yüzden Kevin geçmişte 5 yıl boyunca yaşamak zorunda kalıyor. Ayrıca Dana, 1976’ya döndüğü bir seferde, Rufus’la akraba olduklarını keşfediyor. O yüzden de zaman çizgisini bozmamak adına Rufus’u tehlikeli durumlarda kurtarması gerektiğini anlıyor. Bu vesileyle içinde biraz da olsa merhamet gördüğü çocuğa ırkçılık karşıtı fikirler aşılayabilmeyi umuyor.

Kitap, zamanda yolculuk meselesinin mekanizmasını net bir şekilde açıklamamayı tercih ediyor; bunun etrafında bir gizem oluşturuyor. Karakterler de bu durumu anlamlandıramıyorlar. Mesela, neden 9 Haziran 1976’da bütün bu olaylar başlıyor? Ya da neden Dana’nın Rufus’tan önce de beyaz akrabaları varken Dana kendini Rufus’u kurtarırken buluyor? Bu soruların cevaplarını alamasalar bile karakterler bu gerçeği olduğu gibi kabul etmeyi tercih ediyorlar. Kitabın bir zaman yolculuğunun yarattığı bir kıvılcımla başlaması, ona fantastik bir özellik katmasına rağmen bu durum yazarın ana odağı olmuyor. Böylece Octavia Butler, kitapta asıl önemli olanın bu olmadığını gösteriyor: Asıl önemli olan Dana’nın bu süreçte edindiği deneyimler ve diğer kölelerle kurduğu iletişim.

Köleliğin Mirası10

Her ne kadar 1970’li yıllar, siyahların hak mücadelelerine sahne olsa da ve kazanımların elde edildiği bir dönem olsa bile köleliğin ardında bıraktığı izler hâlâ toplumu parçalamaya devam ediyor. Yakın’da da bu ırkçılığı Dana ve Kevin’ın ilişkisi üzerinden görüyoruz. En “masum” ırkçılığı bu ikilinin iş arkadaşlarının birinde gözlemliyoruz; Dana siyah, Kevin’sa beyaz biri olduğu için onları “çikolatalı ve vanilyalı porno”11 olarak tanımlıyor. Gördüğümüz diğer örnekler ise Kevin ve Dana’nın aileleri üzerinden. Kevin’ın ablası hem Dana’yı hem de Kevin’ı reddediyor; Dana’nın dayısı ise “apartmanlarının bir beyazın ellerine geçtiğini görmektense kilisesine bağışlamayı tercih ettiğini”12 söylüyor. Bu örneklerde beklenmedik bir şey yok, beyazlar eskiden kalma ırkçı söylemlerini devam ettirirken siyahlar da yaşadıkları zulümler sonrasında beyazlardan hazzetmiyorlar. Ancak benim dikkatimi çeken bir örnek daha var ve bu belki de en korkuncu. Dana’nın yengesine göre Kevin ve Dana’nın birlikteliği iyi bile olabilir çünkü onların çocukları ten rengiyle fazla dikkat çeken Dana’dan daha açık tenli olacak. Bu söyleme pozitif bir açıdan bakacak olursak yengesi, Dana’nın çocuklarının ırkçılıktan daha az mustarip olacağının beklentisiyle bunları söylemiş olabilir. Ancak bir başka bakış açısıyla, bunun içselleştirilmiş bir ırkçılığa işaret ettiği de söylenebilir. Belki de siyahlık sadece beyazların gözünde değil siyahların gözünde de “ikinci sınıf” bir şey olmuştur artık.

En nihayetinde, 1800’lerle karşılaştırıldığında tabii ki 1976 yılı, siyahlar için çok daha rahat bir yıl. Ancak kitaptaki örneklerden gördüğümüz gibi, ırkçılık daha sinsi bir şekilde etkisini toplumda sürdürmeye devam ediyor.

Travmadan Sonrası

Bekleneceği gibi hem Dana hem de Kevin geçmişe gittiklerinde travmatik olaylar yaşıyorlar. Bu seyahatler sonrasında ikisi de fiziksel izler ediniyorlar; Dana kolunu kaybederken Kevin’ın alnında derin bir yaranın izi kalıyor. Bu yaralar, sembolik bir şekilde ırkçılığın modern toplumda hem beyazlarda hem de siyahlarda bıraktığı izler olarak yorumlanabilir.13 Irkçılık, iki gruba da -farklı boyutta da olsa- zarar verir ve böyle olmaya -daha fazla insanda iz bırakmaya- devam edecektir.

Burada Dana’nın yaşadığı travmadan sonra yaptıklarını değerlendirmek, onun travmaya bakış açısını anlayabilmek açısından kıymetli. Kitabın sonunda, ana karakterler 1976’ya döndüklerinde, Dana ve Kevin plantasyondaki kölelere ne olduğunu öğrenmek için Maryland’e gitmeye karar veriyor ve orada bu kişilerle ilgili herhangi bir şey bulabilmek için eski haberleri tarıyor. Bildikleri bazı kişilerin satılma ilanları haricinde çok bir şey bulamıyorlar, yani bazı kölelerin kaderlerini öğrenemiyorlar bile. Bunun üzerine Dana hayal kırıklığına uğradığını gizlemiyor. “Zaten buraya niye gelmek istedim ki. Gören, geçmişten hâlâ bıkmadın mı der?”14 diye sıkıntıyla soruyor. Buradan Dana’nın geçmişte yaşadığı bütün o travma sonucunda elle tutulur bir sonuç beklediğini ve bunu elde edemeyince hayal kırıklığına uğradığını görebiliyoruz. Düşününce, bu çok da kahramanca duyulmuyor, belki Dana’nın bu dediği biraz bencilce bile duyuluyor olabilir. Sonuçta kahraman dediğimiz kişiden, bir karşılık beklemeksizin fedakârlık yapmasını bekleriz. Ancak Dana, köle çocuklara okuma yazma öğretme çabalarının, Rufus’la girdiği bütün o polemiklerin sanki boşa gittiğini hissediyor.15 Oysaki onca acının sonunda ailelerin birlikte kalabildiğini, bazı kölelerin kaçabildiğini bilmesi gerekirdi… Ancak bunu asla öğrenemeyecek.

Dana’yla kıyaslandığında Kevin duruma daha olumlu bir şekilde bakabiliyor ve Dana’nın o insanlarla kurduğu bağın önemini vurguluyor. Kitap bu vurguyla -Dana’nın diğer kölelerle kurduğu ilişkilerin altı çizilerek- bitiyor. Belki Dana istediği gibi elle tutulur bir sonuç bulamadı ancak o insanların varlığına tanık oldu ve asıl önemli olan da bu.

Rufus ve Dana: Geçmiş ve Şimdinin Birleştiği Yer

Bu iki karakterin arasındaki bağ, kitabın düğüm noktası. Dışarıdan bakıldığında birbirlerinin tam zıttı karakterler gibi görünüyorlar: Dana siyah bir kadın ve çevresindekilere merhametle yaklaşmaya çalışan biri. Kitap boyunca Rufus’un bütün zalimliklerini görse bile kendini ondan nefret ederken bulamıyor, onun yerine çoğu zaman oğlanı affederken buluyor. Hatta bu çelişkiyi kendisi de şu şekilde dile getiriyor: “Ne kadar mantıksız gelirse gelsin, [Rufus] umurumdaydı. Öyle olmalıydı. Sonuçta onu affedip duruyordum… Kendimi suçlu hissederek, Alice gibi davranmalıydım diye düşünerek, pencereden dışarı baktım. Alice onu hiçbir şey için affetmemişti.”16 Dana zihninden bunları geçirse de Rufus’u affediyor, daha merhametli bir insan olması için onu değiştirme çabalarına devam ediyor. Burada aynı zamanda Dana’nın karton kâğıttan bir karakter olmadığını da görebiliyoruz, umutlarına yenik düşebildiğini ve mantıksız olduğunu kendisi de bilmesine rağmen oğlanı affetmeye devam ediyor.

Rufus’a baktığımızda ise, o beyaz bir çocuk ve hayatının ilerleyen kısımlarında plantasyon sahibi olacak biri. Dengesiz biri, bazen bir plantasyon sahibine göre merhametli kararlar alabilirken bazen acımasız yüzünü gösterip kölelere haksız cezalar vererek kendini tatmin ediyor. Âşık olduğu kadına, Alice’e, şiddet uyguladığını çok kez görüyoruz. Dana ve Rufus arasında ilk bakışta görülen bunca farklılığa rağmen iki karakterin benzer olduğu bir nokta var: Bir bakıma ikisi de ailesini genç yaşta kaybetmiş kişiler.

Bu sefer Rufus’tan başlamak gerekirse, her ne kadar iki ebeveyni de hayatta olsa bile onların çocuklarıyla ilişkileri bonkör bir iyimserlikle “çalkantılı” olarak tanımlanabilir. Babası, Tom Weylin, tıpkı kölelere yaptığı gibi Rufus’u da kırbaçlamaktan çekinmeyen bir adam, oğluna da bir köleye baktığı gibi bakıyor -kendinden daha alt sınıf bir insan olarak. Rufus’un annesi Margaret Weylin ise oğluna aşırı bir sevgi gösterse bile onu anlamakta zorlandığını görmek güç değil. Oğluna karşı kör bir sevgi duyuyor, bu duygusu ne kadar samimi olursa olsun bir türlü oğlunu anlayamıyor ve onun gerçekten istediği şeyleri göremiyor. Yani iki ebeveyn de -istekli ya da isteksiz bir şekilde- Rufus’u duymaya açık insanlar değil ve bu yüzden ikisi de Rufus’un hayatında manevi açıdan anlamlı bir yer edinemiyor. Dana’nın durumunu incelediğimizdeyse onun gerçekten de iki ebeveynini hayatının erken yıllarında kaybettiğini görüyoruz, dayısı ve yengesi tarafından büyütülüyor. Ancak beyaz bir adamla, Kevin’la, evlenmeye karar vermesi üzerine onlar da Dana’yla bağlarını kesmeyi tercih ediyor.

Bu eksikliğin sonucunda iki karakterin de hayatlarındaki bir kişiye korumacı tavırlar sergilediğini görüyoruz. Hatta belki Rufus’u değerlendirdiğimizde bunun bir takıntıya dönüştüğünü bile söyleyebiliriz. Onun için bu kişi Dana oluyor ve romanın neredeyse en başından beri Dana’yla ayrı düşmemek için elinden geleni yapıyor. Dana’yla birlikte kalmak istediğini defalarca belirtiyor ya da örneğin kendi bacağı kırıldığında Dana yanında kalsın diye çıngar çıkartıyor. Daha sonra ise kötü niyetli yorumlanabilecek belirli eylemlerle Dana’nın yanında kalmasını sağlamaya çalışıyor. Bunlardan ilki, Rufus’un Dana’ya söylediği bir yalan: Dana, tekrardan 1800’lere döndüğünde Kevin’a ulaşmak istiyor ve Rufus, onun yazdığı mektubu Kevin’a yollayabileceğini söylüyor. Rufus mektubu yolladığını söylemesine rağmen yollamıyor. Dana onunla yüzleştiğinde dürüstçe niyetini itiraf ediyor: “Burada kalmanı sağlamak istedim… Kevin buradan nefret ediyor. Seni alıp Kuzey’e götürürdü.”17 Sadece on sayfa sonrasında ise Rufus’un aynı amaç uğruna silahla Dana ve Kevin’ı tehdit ettiğini görüyoruz. Üstelik, burada Dana ile konuşurken emir kipi kullanmaktan da çekinmiyor: “Lanet olası, beni terk etmeyeceksin!”18 En nihayetinde Rufus, Dana’ya onunla ilgili rüyalarından bahsediyor: “Eskiden seninle ilgili kâbuslar görürdüm… Rüyamda seni görür ve soğuk terler dökerek uyanırdım… Rüyamda senin beni terk ettiğini görürdüm.”19

Rufus’un Dana’ya bu kadar bağlanmasının sebeplerinden biri, Dana’nın onun dediklerini dinlemeye çalışan ve onu ciddiye alan ilk kişi olması olabilir. Babası ve annesi, her ne kadar annesi oğlunu sevse bile, Rufus’un bu isteğini karşılayamayacak kişiler. Plantasyondaki kölelerden bazıları, Rufus’la arkadaşça geçinebiliyor olsa da en nihayetinde Rufus onların sahibi. Rufus, çok beceriksizce, Dana’yla daha derinlikli bir ilişki kurmak istiyor ama kitap ilerledikçe aldığı kararlarla Dana’yı kendinden uzaklaştırıyor. Sonuç olarak bu ilişkiyi kendi meşru gördüğü yollarla ve bütün iradesiyle korumaya çalışıyor.

Dana’nın benzer şekilde korumacı davrandığı kişi ise Kevin. 1800’lü yılların Amerika’sında kendinin daha az güvende olacağını bilmesine rağmen burada Kevin’ın başına gelebileceklerden fazlasıyla korkuyor. Kendisiyle birlikte yanlışlıkla Kevin’ı geçmişe getirdiğinde, Dana’nın düşündüğü ilk şey “…burada olmasını istemiyordum. Benim aracılığımla olmadığı sürece bu yerin ona dokunmasını istemiyordum.”20 oluyor -ki buradaki “benim aracılığımla” ifadesi, Dana’nın ona sadece anlatarak aktaracağı bir dokunmayı imliyor. Daha sonrasında ise düşüncelerini net bir şekilde ifade ediyor: “Böyle bir yer onu, dillendirmek istemediğim bir şekilde tehlikeye sokardı. Burada yıllarca mahsur kalırsa, bu yerin bir kısmı ona bulaşırdı. Büyük bir kısmı olmazdı bu, biliyordum. Ama burada sağ kalırsa, buradaki hayata göz yumabildiği için olurdu bu.”21

Dana endişelerinde haksız sayılmaz, nihayetinde ikisi de bu yolculuklar sonucunda dönüşüm geçirmek, yeni “yaralar” edinmek durumunda kalıyorlar. Ancak sonuç olarak endişelerinin bir kısmı boşa çıkıyor ve Kevin’ın geçmişte kaldığı beş yıllık süre boyunca kendi ideallerine uygun bir şekilde kölelere yardım etmeye çalıştığını öğrenerek rahatlıyor.

En nihayetinde, Dana ve Kevin birlikte yaşamaya devam edebiliyorlar. Ne kadar değişmiş olurlarsa olsunlar, birbirlerine hâlâ güvenebiliyorlar. Dana için konuşursak kitabın baş karakteri olmasına rağmen hayat onun istediği gibi ilerlemiyor ve korktuğu gibi Kevin’ın geçmişte değiştiğini görüyor; bununla yaşamayı kabullenmek zorunda kalıyor. Rufus ise Dana’yla olan dostluğunu koruyamıyor. Kitap ilerledikçe Rufus, Dana’yı yanında tutabilmek için dehşet verici yolları denemeye başlıyor ve kitabın sonunda bu dostluğu koruyabilmek amacıyla Dana’nın affedemeyeceği bir eyleme girişiyor. Bunun sonucunda da iki karakterin yolu birbirinden tamamen ayrılıyor. Bu ayrılmanın sebebi Rufus’un, Dana ve Kevin arasındaki koparılamayan bağa imrenmesi olabilir. Başka bir deyişle, ikisinden biri sevdiği kişiyle bağını koruyabilirken diğeri bütün çabalarına rağmen koruyamıyor.

Sonuç Yerine

Yakın, üzerinde birkaç sayfa yazılıp bitirilebilecek bir roman değil. Belki ilk okumada öyle gelecek ancak üzerine düşündükçe ve biraz araştırdıkça öyle olmadığını görürüz. Octavia Butler’ın bu kitaba ve Dana’ya büyük bir emek gösterdiği belli. O yüzden de yayımlanması üzerinden neredeyse 50 yıl geçmiş olsa bile kitap hâlâ şimdinin okuyucusuna ulaşabiliyor. Böyle başarılı örnekler olmasına rağmen, hâlâ bilimkurgu-fantastik camiası çoğunlukla erkek egemen bir alan. Erkek yazarların, erkek karakterlerin görünürlüğü kadınlarla kıyaslandığında çok daha fazla. Kadın büyücülerin, kadın komutanların, kadın şövalyelerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Varsa bile, feminen özelliklerinden arındırılmış, erkek kahraman çakması karakterler ön plana çıkıyor. Ancak son yıllarda yeni bir bakış açısının sahiplenilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Özellikle 2010’lu yıllarda kadın kahramanlarla ilgili eserlerin eskiye kıyasla daha görünür olduğunu görüyoruz. Süper kahraman filmlerinin iyice ünlenmesiyle Yıldız Savaşları 7: Güç Uyanıyor22 gibi kadın kahramanların ana karakterler olduğu filmler piyasaya sürüldü. Ancak bu filmlerde kadınların genellikle tek yönlü resmedildiğini fark ediyoruz. Güç Uyanıyor filmindeki Rey örneğine baktığımızda, onun her şeyi çabucak öğrendiğini, geliştirmeye çalıştığı yeteneklerinde kısa zamanda ustalaştığını ve etik anlamda her zaman doğru tercihler yaptığını görüyoruz. Rey, sadece her şeye yetkin oluşuyla hikâyede yerini alıyor. Öte yandan Dana’ya baktığımızda, onun kendimizle bağdaştırabileceğimiz zayıflıkları olduğunu açıkça görüyoruz: Sevdiği adamın değişmesinden korkuyor, tersi kendisine onlarca kez kanıtlanmış olsa bile Rufus’un daha merhametli birine dönüşebileceğini umuyor, hatalar yapıyor ve bu hatalarının sonuçlarına katlanıyor, değişimi kabul etmek zorunda kalıyor… Bunlar, sayesinde Dana’ya sempati duyabiliyoruz. Bizim, onlarla bağ kurabilmek adına zayıflıklarıyla yaşayan kadın karakterlere ihtiyacımız var. Bu yüzden de Dana gibi kadın karakterlerin görünürlük kazanması çok önemli.

*Octavia E. Butler, Yakın, Emek Ergun (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2019. Kitabın 1988 basımında Robert Crossley kitaba önsöz yazmıştır. Burada, Octavia Butler’ın kendisinin kitabı grim fantasy şeklinde tanımladığından bahsedilir. Ben bu terimi “dehşet veren fantastik” olarak çevirdim.

  1. Lisa Yaszek, “’A Grim Fantasy’: Remaking American History in Octavia Butler’s Kindred”, Signs: Journal of Women in Culture and Society 28 (4), The University of Chicago Press, 2003, s. 1053-1066.
  2. A.g.e.
  3. Emma Rothberg, “Octavia Estelle Butler”, 2021, 25 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.womenshistory.org/education-resources/biographies/octavia-estelle-butler>
  4. A.g.e.
  5. Bu seri, Lilith’in Dölü adı altında tek kitapta birleştirilmiştir. Octavia E. Butler, Lilith’in Dölü, Pırıltı Onukar (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2022.
  6. Bu seriyle ilgili daha fazla bilgi için bkz. “The Patternist Series”, 4 Şubat 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.octaviabutler.com/patternist-series>
  7. Bu kelime, bir kitapta ana olaydan önce anlatılan ilk bölüm anlamına gelmektedir. Bu olayla bağlantısı olan bir durumu açıklama ve okuyucuyu meraka düşürme amacı taşır. Bir karakterin geçmişinden bir kesit, hikâyeye daha sonradan dahil olacak bir karakterin sahnesi ya da kitapta gerçekleşecek bir sahneyi içerebilir.
  8. Octavia E. Butler, Yakın, Emek Ergun (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2019, s. 13.
  9. Sanayide kullanılan belirli bitkilerin geniş ölçüde yetiştirildiği tarımsal alanlardır. Romanın geçtiği 1800’lü dönemlerde bu alanlarda siyah köleler çalıştırılırdı.
  10. Bu bölümdeki analizlerde yararlanılan makaleler için bkz. Mitchell Angelyn, “Not Enough of the Past: Feminist Revisions of Slavery in Octavia E. Butler’s Kindred”, Melus 26 (3), Oxford University Press, 2001, s. 51-75.
  11. Octavia E. Butler, Yakın, Emek Ergun (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2019, s. 72.
  12. A.g.e., s. 141-142.
  13. Mitchell Angelyn, “Not Enough of the Past: Feminist Revisions of Slavery in Octavia E. Butler’s Kindred”, Melus 26 (3), Oxford University Press, 2001, s. 51-75.
  14. Octavia E. Butler, Yakın, Emek Ergun (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2019, s. 331.
  15. Bununla ilgili BoJack Horseman dizisinin 6. Sezon 10. bölümünden bir analiz bu yorumu oluşturmamı sağladı: Dizide, Diane adlı karakter yaşadığı bütün kötü şeyler sonucu bir anı kitabı yazmayı planlıyor. Çektiği acıların iyi bir sonuç getirmesini, elle tutulur bir şeye dönüşmesini istiyor. Dizide daha çok “sanatçı olmak için travma gerekir” fikrine yönelik bir analiz olsa bile Dana’nın tepkilerini o bölümden edindiğim fikirler sayesinde yorumladım. Diane gibi Dana da acılarının iyi bir şeyle sonuçlanmasını, boşa gitmemesini istiyor.
  16. Octavia E. Butler, Yakın, Emek Ergun (çev.), İstanbul: İthaki Yayınları, 2019, s. 227.
  17. A.g.e., s. 227.
  18. A.g.e., s. 237.
  19. A.g.e., s. 320.
  20. A.g.e., s. 75.
  21. A.g.e., s. 99.
  22. J. J. Abrams (yönetmen), Yıldız Savaşları 7: Güç Uyanıyor (film), 2015.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir