Terapi Masraflarımı Beni Delirten Erkekler Ödesin!

İmge

Bir süredir kendimi pek iyi hissetmiyorum, bir süre dediğim 10 yıldan biraz fazla. Yaşadığım sıkıntı uzun bir süre depresyondu, son birkaç yıldır ise yerini yönetmekte güçlük çektiğim bir anksiyeteye bıraktı. Bu durumun bir sürü farklı nedeni var tabii ki ancak çevremdeki aklını yitirmemeye çalışan diğer kadınlara bakıyorum ve sormadan edemiyorum: “Bu yaşadıklarımızın ne kadarı kadınlık deneyimiyle alakalı?” Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bana kalırsa çok büyük bir kısmı. Bu yazıda yalnızca kadın olduğum için başıma geldiğini düşündüğüm ve şu an olduğum insanı az ya da çok şekillendirmiş olayların sadece birkaçından bahsedeceğim. Böylece hem yapıları gereği çoğunlukla görünmez olan şiddet ve baskı mekanizmalarını biraz da olsa görünür kılmayı hem de bu mekanizmaların nasıl da sistematik, yaygın ve toplumsal yaşamın en temel kurucu unsurlarından biri olan ataerki ile birebir bağlantılı olduklarının altını çizmeyi amaçlıyorum.

Ortaokul ve öncesine dair pek fazla şey hatırlamıyorum fakat misafirler geldiğinde “evin kızı” olarak kimse söylemeden kahve sehpalarını yerleştirmem ve biten çayları doldurmam gerektiğini o dönemde öğrenmiştim. Aslında benden istenen devamlı etrafı kontrol edip başkalarının ihtiyaçlarını sezmem ve bu ihtiyaçları hızlıca gidermemdi. Bunun farklı şekillerde de olsa hemen her kadından talep edildiğini tahmin edebiliyorum. Küçük denebilecek bir yaşta geliştirdiğimiz bu alışkanlık yetişkinlik hayatımızda sürekli başkalarının istek ve ihtiyaçlarını kendimizinkilerin önüne koymamıza ve başkalarını tatmin etmeyi kendimize görev bilmemize neden olabiliyor. Takdir edersiniz ki bu ciddi bir kaygı kaynağı ve devasa bir duygusal emek. Başkalarınınkiyle meşgul olduğun için kendi istek ve ihtiyaçların üzerine düşünmemekten bahsetmiyorum bile.

Ortaokuldayken eğer yeterince başarılı olursam İstanbul’daki meşhur liselerden birine gidebileceğimi düşünüyordum, oldum da. Fakat aile büyüklerim onlardan farklı bir şehirde okumam için fazla küçük bir kız olduğuma karar verdiler, ben de ailemin yanında kaldım. Yine aynı dönemde çekirdek ailemden olmayan fakat bir şekilde hayatım üzerinde söz sahibi olduklarını düşünen akrabalarım bir “bayan” için öğretmenliğin çok uygun bir meslek olduğunu, bu şekilde gelecekteki eşim ve çocuklarıma daha çok vakit ayırabileceğimi öğütlemeye başlamışlardı. Yani mesleğimi bile başkalarının refahını düşünerek seçmem bekleniyordu, birçok kadın için de aynısı geçerli.

Liseye başladım, bu dönemin hayatımın en kötü zamanlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Benim ve çevremdeki hemen her kadının ağzından çıkan her laf, giydiklerimiz, yaptıklarımız, yapamadıklarımız, vücutlarımız diğer kadınlarınkiyle karşılaştırılıp aşağılanıyordu. Vücut demişken, yine bu kadınlar olarak bir dönem yükseldiğimiz erkeklere attığımız (yarı) çıplak fotoğraflar erkek WhatsApp gruplarında dolaşıyordu ve biz kendimiz edip kendimiz bulduğumuza çok emindik. O kadar emindik ki ben ve o dönemki en yakın arkadaşım liseyi bitirip üniversiteye geçerken olanlardan kimseye bahsetmeyip mezara götüreceğimize ve bir daha kimseye “öyle” fotoğraflar atmayacağımıza yeminler ettik, yalan oldu tabii ki. İyi ki de oldu!

Sonra üniversiteye başladım. Yaşadığımız en küçük cinsel deneyimin ışık hızında tüm okulun diline düştüğü ve bu nedenle zihinlerimize utanmamız ve bir daha asla tekrarlamamamız gereken bir şey olarak kazındığı lise, cinselliğim ve bedenimle ilişkimi yeterince mahvetmişti aslında. Ancak ben bir de “Ya benim şimdi taşaklarım ağrır boşalmazsam o kadar seviştikten sonra!” lafını pek bir sevip bol keseden kullanan bir erkekle sevgili oldum. Ama bu çok yaygın ve “normal”di; daha önce kimse bana onaydan, rıza inşasından, cinselliğin yalnızca erkekler için olmadığından, klitoristen ya da benim kimsenin hazzını sağlamakla sorumlu olmadığımdan söz etmemişti. O yüzden “Banane kardeş!” demek aklıma gelmedi, ben de ne kadar kötü hissettirse de sorunun ne olduğunu tam olarak anlayıp tanımlayamadan katlanmaya devam ettim bir süre. Bir süre dediysem az olduğu sanılmasın, bir buçuk yıl kadar.

Üniversite birinci sınıfın yarı yıl tatilinde eve gelmiştim, İstanbul’da yeni bulduğum yarı özgürlüğüm elimden alınmıştı. Tekrar babamın evde yapılması gereken hemen her işi herkesten önce sezip yapması beklenen “boyu kadar kızı” olmuştum, yalnızdım, sigara içemiyordum. Ortaokuldan kalma hatıra defterlerimi karıştırırken dershanedeki öylesine bir çocuğun burnumun çirkinliğiyle ilgili yazdıklarına denk geldim ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Fark ettiyseniz minik bir zaman atlaması yaşadık, travmalardan bahsetmek böyledir çünkü. Nasıl olduğunu anlayamadığınız bir şekilde on yıl öncesine gidersiniz, varlığını bile unuttuğunuzu sandığınız olay ve kişilerin nasıl da sizi hâlâ derinden etkileyebildiğini fark edersiniz. Liseden mezun olduğum yaz burnuma estetik yaptırdığımı söylemenin tam sırası belki de. Doktorum operasyondan önceki görüşmelerimizin birinde eğer çenemi de yaptırırsam suratımın yandan profilinin daha düzgün olacağını söylemişti, oysa ona fikrini soran olmamıştı. Kadınların bedenlerinin üzerine devamlı yorum yapılmaya müsait olduğu düşünülüyor, belli ki benimki de öyleymiş.

Üniversitede hayatımı tamamen değiştiren şahane bir şey oldu: bir arkadaşım Çatlak Zemin diye bir internet sitesinden bahsetti ve ben feminizmle gerçek anlamıyla tanışmış oldum. Beş yıl önce öğrensem hayatımın çok farklı olacağını düşündüğüm şeylerle artık şiddet ve baskının adını koyabiliyor olmuştum. Böylece kendim edip kendim bulduğuma inanmamaya başladım, en azından mümkün olduğunca. Ama bazı şeylerden hemen kurtulamıyor insan, erkek kardeşimin aksine ben 1500 kilometre ötede olan ailemin ben anlatmazsam ruhlarının bile duymayacağı bazı deneyimlerimden dahi suçluluk duyuyordum. Çünkü çok küçük yaşta başlayan ve bir şekilde içselleştirdiğimiz baskının inanılmaz bir yanı var: Bir süre sonra baskının orada olmasına gerek kalmıyor. Kimse sizden talep etmese de yapıp ettiklerinizi bildirmeniz, aslında yalnızca sizi etkileyen kararları dahi alırken ailenizin ya da toplumun neler düşüneceğini hesaba katmanız lazımmış gibi hissediyorsunuz.

Depresyonum yerini anksiyeteye bıraktı demiştim. Yaşıtım erkekler bir yerlerde “engin bilgi ve deneyimleriyle” kadınları darlarken ben bilgi ve deneyimlerimi birilerine aktarmak bir yana dursun bazı vakitler WhatsApp’tan gelen gündelik mesajlara dahi cevap veremeyecek kadar gergin oluyordum. Çünkü eski sevgilimin çıplak fotoğraflarımı Tumblr’a koymakla tehdit etmesinin üzerinden dört yıl kadar geçmişti, bense bu fotoğrafların çok yakında annem ve babama atılacağına emin gibiydim ve bu durum hayatımı âdeta felç ediyordu.

Şimdi yeni başladığım bu okulda geç girdiği derste, asistanın kibarca “Sen gelmeden önce şu kısımları anlattım, eğer oralardan aklına takılan bir şeyler varsa sorabilirsin.” deyişine “Ben soru sormaya değil, soruları cevaplamaya geldim ya!” şeklinde cevap veren erkekler var. Kimse kendilerinden böyle bir şey talep etmemişken dersi anlatan hocaların cümlelerini tamamlayan bu erkeklere karşılık en ufacık fikrimi belirtmemi gerektiren şeyler bende çok ciddi fiziksel tepkilere neden oluyor. Gerginlikten bulanan midemi bastırsın diye satın aldığım leblebilerin, sodaların, kekik sularının parasını erkekler ödesin! Unutmadan asistanın kadın olduğunu da ekleyeyim.

Çevremizdeki hemen herkes yalnızca ama yalnızca kadın olduğumuz için hiçbir şeyi yeterince iyi yapamayacağımız konusunda çocukluğumuzdan beri hemfikir. Bu hemfikir olma hâlinin bizlere neler yapmış olabileceği üzerine yeterince düşünüp konuşmadığımızı hissediyorum bazen. Yaşadığımız yerde fiziksel şiddet o kadar yaygın ve yakıcı ki sanıyorum başka konulara sıra gelemeyebiliyor. Özellikle bazı ortamlarda -nispeten ayrıcalıklı ve fiziksel şiddetten uzak büyümüş, erkeklerle aynı üniversitelerde okuyup aynı yerlerde çalışan kadınların çoğunlukta olduğu ortamlarda- gerçekten de erkeklerle birçok alanda eşitlenmiş olduğumuz yanılgısına düşebiliyoruz. Peki ama yürürken birileri “Boğa’ya nasıl giderim?” diye sorsa benim tarifim yanımdaki erkeğin tarifinden daha az ciddiye alınacakken ya da hesabı ödemek üzere uzattığım kredi kartını almak için yanımdaki erkekten destur almaya çalışan garsonlar varken benim delirmemem ya da yaptığım, yazdığım her şeyde kendimden bin kere tereddüt etmemem için bana elle tutulur birkaç neden verebilir misiniz?

Bu deliliğin içinde feminist ortamlar yine tutunulabilecek nadir dallardan biri. Bu yılın başında birkaç farklı kulübün etkinliğine gittim. Birtakım erkekler dakikalarca, ama gerçekten dakikalarca, büyük büyük konuşup birbirlerini asla dinlemediler, erkek olmayan kimse söz alamadı ve ben her geçen dakika çürüdüğümü hissettim. Sonra Temel Feminizm Okumaları’nda kimseye “Artık toparlasan mı? 10 dakikadır sen konuşuyorsun!” denmesine gerek kalmadı ve ben de kusacak gibi olmadan fikrimi söyleyebildim ama dediğim gibi, bazı şeylerden kolay kurtulamıyor insan. bü’de kadın gündemi için yazı yazmaya çalıştığımda en güvenli seçenekler hep birileriyle söyleşi yapmakmış gibi geldi, böylece kendi fikirlerimi yazmak yerine başkalarınınkileri derlemiş olacaktım. Geçmişte yazdıklarımı gözden geçirdim, bu eğilimimin tekrarladığını fark edince ise üzerine gitmeye karar verdim ve aslında kendi fikirlerimi yazdığım bu yazının çıkış noktalarından biri de bu olmuş oldu.

Şiddete ve baskıya isim koyup nedenlerine işaret etmek ve tüm bunlardan kamusal alanda bahsetmek bir şeylerin değişmesini sağlamanın belki de ilk adımlarından. Ayrıca bunların hayatta kalanlar için iyileştirici ve hâlihazırda benzer durumlar içinde olanlar için kurtarıcı olmak gibi bir sürü muhteşem işlevleri var. Ek olarak bazen faillerin cezalandırılmasının da önünü açabiliyorlar. Benim için bunların neredeyse tamamını sağlayan feminizmin hayat kurtardığından bahsetmiş miydim?

Anlattıklarım henüz yeterince yaygın ve sistematikmiş gibi duyulmadıysa, istisnai olaylarmış gibi geliyorsa birkaç ekleme daha yapayım. Ne ailemden ne de okuduğum okullardan toplumsal cinsiyet eşitliğiyle, cinsellikle ya da cinsel şiddetle ilgili herhangi bir eğitim ya da destek aldım. Ben ve benimle benzer şeyleri yaşayan kadınlar olarak hiçbirimiz herhangi bir yetişkinle konuşabileceğimizi aklımıza dahi getirmedik. Hatta bırakın yetişkinleri, birebir şahit olmadılarsa, çoğunlukla akranlarımıza bile bahsetmedik bunlardan çünkü onlar da aynı bizler gibi kendimiz edip kendimiz bulduğumuza inanarak bizleri yargılayacaktı. Dünyanın çok büyük bir kısmında, Türkiye’nin neredeyse tamamında durum böyle.

Şimdi, feminizm ile ilk gerçek tanışmam üzerinden dört yıldan fazla zaman geçmişken yaşadıklarımı gözden geçirdiğimde akıl sağlığını kaybetmenin de geri kazanmanın da feminist mevzular olduklarını görebiliyorum. Bunu görüp bunun üzerine konuşmanın benim için iyileştirici ve güçlendirici olduğunu söyleyebilirim. Başlığa dönersem bir yıldan az, 6 aydan fazladır terapiye gidiyorum. Öncesinde aralıklarla 3 yıl kadar antidepresan kullandım ve daha da öncesinde birkaç yıl boyunca hiçbir destek almadan akıl sağlığımla uğraştım. Bunların tek nedeninin beni delirten erkekler olduğunu iddia etmiyorum ancak kadınlık deneyimimin ne kadar büyük bir etkisinin olduğunun da farkındayım. İşte bu yüzden terapi masraflarımı beni delirten erkekler ödesin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir