Sanatın Eril Tarihi

Ada Çavuşoğlu

Hayatımızın birçok alanında olduğu gibi sanat alanında, özellikle de resim ve heykel sanatlarında ataerkil kanılar ve uygulamalar hâkim. Günümüzde sanatın birçok alanında hâlâ erkeklerin baskın olduğu da bir gerçek. Çeşitli sanat formlarının feminist eleştirileri son zamanlarda gündemimize geliyor. Birçok kadın sanatçı ve eleştirmen, sanatın eril tarihine vurgu yaparak değişim çağrısında bulunuyor. Bu durumu anlamak ve feminist alternatifler geliştirebilmek için durumu ortaya çıkaran tarihsel süreçleri anlamak da oldukça kritik hâle geliyor. Bu yazıda, erkek egemen sanatın tarih içerisinde kendini nasıl gösterdiğini, eril bakışın ve toplumsal cinsiyet rollerinin sanat eserlerine nasıl yansıdığını ve bunlara getirilen feminist eleştirileri tartışacağım.

Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nde (BÜKAK) 2022 yazında gerçekleştirdiğimiz Temel Feminizm Okumaları kapsamında yaptığımız sanat ve feminizm tartışmalarından ilham alınarak yazıldı. Okumalar sırasında yalnızca resim sanatında değil, müzik ve dans gibi alanlarda da kadınların verdiği mücadelelere ve yaptıkları tartışmalara odaklandık. Beni bu yazıyı yazmaya iten ise Linda Nochlin’in yazdığı “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?”1 metni oldu. Linda Nochlin ve birçok kadının da tartıştığı bu soru, sanatla ilgilenen bir kadın olarak uzun zamandır kafamı kurcalasa da BÜKAK Temel Feminizm Okumaları sayesinde bu tartışmalar üzerine ilk defa derinlemesine düşünme fırsatı buldum.

Hayatımızı (ve sanatımızı) etkileyen sistematik sorunları ne kadar tartışsak da tarihten ve günümüzden somut örnekleri gördüğümüz zaman bu sorunların çarpıcılığı daha iyi anlaşılıyor. Bu nedenle, kadınların sanata getirdikleri eleştirileri daha iyi anlayabilmek için sanat tarihinden belirli örneklerle tartışmalarımı yansıtacağım.

Sanatın (Eril) Tarihi

Sanat tarihi, başlangıcından itibaren kadınların dışlandığı birçok uygulamaya sahne olmuş. Bu uygulamaların belki de en eski ve en bilinen örneği ise Antik Yunan’da kadınların sahneye çıkmasının yasak oluşudur. Bu uygulama “kadının toplumdaki yerini ikinci plana atmak ve onları baskı altında tutmak için bir yöntem olarak” 2 kullanılmıştır. Erkek oyuncular, erkekler tarafından yazılan kadın rollerini çoğunlukla abartılı ve çarpıtılmış bir şekilde oynamıştır. Bu durum bir yandan kadınların toplumda nasıl algılandığını gösterirken bir yandan da sahneye yansıyan kadınlara dair bu çarpıtılmış imge, yerini alacak herhangi bir kadın üretimi eser de olmadığından, giderek güçlenmiştir. Resim sanatına baktığımız zaman ise birçok coğrafyada kadınların sanat akademilerine kabul edilmediğini görürüz. Örneğin Osmanlı’da 1883 yılında Osman Hamdi Bey öncülüğünde açılan, ilk resmî sanat eğitim kurumu olan Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kadın öğrenciler kabul edilmiyordu.3 İngiltere’de ise kadınların sanat akademilerine kabul edilmeleri, 19. yüzyılın ortalarını bulmuştur. Bu değişimin Sanayi Devrimi ile artan talep karşılığında sanat ve tasarım üretimini artırmak amacıyla yapıldığı söylenebilir.4 Kadınların uzun süre sanatçı olarak alandan dışlanması onların kaçınılmaz bir şekilde sadece sanatın nesnesi olmalarına sebep olmuş. Bu konuyu eril bakış başlığı altında daha detaylı tartışacağım.

Ressam denince birçoğumuzun aklına ilk gelen kişilerden biri Pablo Picasso’dur. Çoğumuz Picasso’yu tanımamıza rağmen fotoğraf sanatçısı ve aynı zamanda Picasso’nun sevgilisi olan Dora Maar’ın ismini bilmeyiz. Pablo Picasso genellikle barış yanlısı ve Kübist eserleriyle tanınsa da son zamanlarda Picasso’nun cinsiyetçi ve mizojinist söylemleri de tartışma konusu olmaya başladı. Picasso yaşamı boyunca birçok kadınla evlenmiş ve aynı zamanda evlilik dışı ilişkiler yaşamıştır. Kendisinden yaşça oldukça küçük kadınlarla ilişkiye girmiş, özellikle sonradan eşi olacak olan 17 yaşındaki Marie-Therese Walter ile kendisi 46 yaşındayken tanışmıştır.5 Picasso, ilişkide olduğu ve sanat eserlerinde sıklıkla model olarak kullandığı kadınlara psikolojik şiddet ve baskı uygulamıştır. İlişkide olduğu kadınların bedenleri üzerinden yaptığı eserler, sanatında büyük bir yer tutmuş ve ünlenmesine katkı sağlamıştır. Eleştirmen John Berger’e göre “Picasso ancak bir kadının yansımasında kendini gerçekten görebilmiştir.”6 Picasso’nun sevgilisi Françoise Gilot’a söyledikleri, onun kadınlara bakışını tüm çıplaklığıyla yansıtır: “Kadınlar, acı çekme makineleridir.” ve “Benim için iki çeşit kadın vardır: tanrıçalar ve kapı paspasları.” Kadınları bu denli küçük gören nüfuzlu sanatçının torunu Marina Picasso, dedesinin sanatında kadınları nasıl kullandığını şöyle anlatır: “Onları hayvani cinselliği karşısında boyun eğdirdi, onları evcilleştirdi, büyüledi, sindirdi ve kanvasına çarptı. Özlerini çıkarmak için geceler harcadı ve kanlarını tamamen emdikten sonra da onları elden çıkardı.”7 Picasso ve daha niceleri, hayatlarındaki kadınları sanatları uğruna sömürürken tarihe geçtiler. Ancak onların sanatlarını etkileyen, Dora Maar gibi sanatlarıyla değil de sanatçıların sevgilisi olarak tanınan kadınlar ise unutuldular.

Sanat alanına zorlukla da olsa girebilmiş ancak yine de sömürüden kurtulamamış bir başka kadın ise Camille Claudel’dir. Camille, kadınların sanat akademilerine alınmadığı yıllarda Paris’te yaşayan genç ve yetenekli bir heykel sanatçısıdır. Alanında oldukça ün salmış ve nüfuzlu heykeltıraş Auguste Rodin’in asistanı, ilham kaynağı ve sevgilisi olmuş ancak ayrılıklarından sonra delirmesi gerekçe gösterilerek tımarhaneye kapatılmış ve orada ölmüştür. Camille’in yaptığı birçok eseri Rodin sahiplenmiş ve altlarına imzasını atmıştır.8 Camille’in eserlerinin birço-ğu hâlen Rodin’in Paris’teki müzesinde sergilenmekte. Dönemin sanat dünyası da Camille ve Rodin ayrıldıktan sonra Camille’e sırtını dön- müş. Camille, Rodin ile ayrıldıktan sonra yaptığı ve belki de en ünlü heykeli olan La valse’i, dönemin kültür bakanlığına satmak istemiş fakat eser kadın ve erkeği eşit bir şekilde konumlandırdığı ve cinsellik çağrı- şımı yaptığı gerekçesiyle reddedilmiştir.9 Camille Claudel örneği, bize erkek sanatçıların kadın sanatçıları nasıl sömürebildiğini ve ana akım sanat çevrelerinin de bu sömürüye nasıl göz yumduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri.

La valse (Vals), Camille Claudel, 1889-1905

Bahsettiğimiz bu örnekler, sanatın ataerkil uygulamalarının en görünür yansımaları ve tek örnekleri de değiller. Buna benzer birçok örnek ve hikâye mevcut. Kadınların sanat tarihinin sayfalarına isimlerini yazdıramamaları ataerkinin sanat dünyasını ne denli etkilediğinin en belirgin kanıtı.

Sanat Eserlerinde “Eril Bakış”

Male gaze yani eril bakış, ilk olarak 1975 yılında film eleştirmeni Laura Mulvey tarafından ortaya atılmıştır. Bu terim, kadınların eril ve heteroseksüel bir perspektiften erkek izleyicilerin zevkine yönelik cinsel objeler olarak görsel sanatlar ve edebiyata yansıtılması durumunu tanımlar. Bu algıya göre, erkekler faal ve etkenken kadınlar edilgen ve nesneleşmişlerdir.10 Böylelikle erkek sanatçılar, resmin öznesi durumundayken kadınları resmin nesnesi olarak edilgen bir konumda resmederler. Bu durum özellikle de Avrupa resim sanatında önemli bir yere sahip olan nülerde görülür. John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabında da bahsettiği üzere sanat eserlerinde:

Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.11

Eril bakışı anlamak için, sanat tarihi boyunca yapılmış herhangi bir resme bakmak yeterli olacaktır. Fransız ressam Édouard Manet’nin Le Déjeuner sur l’herbe (Kırda Piknik) eserini ele alalım. Eserde erkekler tamamen giyinik resmedilirken kadınlar çıplaktır. Bir başka deyişle, erkekler izleyici, kadınlar izlenendir. Resim, yapıldığı dönemde özellikle fahişelik göndermesi yapması sebebiyle tepki görmüş.12 Kutsal addedilen sanata bu kadınların eklenmesi, toplumsal ahlak açısından kabul edilemez bulunmuş. Ancak feministlerin bu ve bunun gibi birçok resme getirdikleri eleştiri, ahlak üzerinden şekillenmiyor. Feministlerin eleştirisi, kadını ve kadın bedenini objeleştiren eril bakışa yöneliktir. Bu resim, aslında sanat tarihi boyunca vurgulanan şu fikri yansıtmaktadır: “Kadınlar, bedenleri ve cinsellikleriyle; erkekler, akıl ve mantıklarıyla öne çıkar.” Resmin ön tarafında, çıplak olarak resmedilen kadının bakışları âdeta doğrudan izleyiciye yönelmiştir. Elbette bu izleyici erildir. Berger’in de dediği gibi kadın yalnızca “seyredildiğini seyretmektedir.” Resimdeki kadınlar hem resimdeki erkekler tarafından hem de resmi izleyen eril göz tarafından seyredilmektedir.

Le Déjeuner sur l’herbe (Kırda Piknik), Edouard Manet, 1863

Günümüzde ise eril bakış terimine karşılık olarak female gaze yani kadın bakışı terimi ortaya atılmıştır. Ancak ataerkil pratiklerin ve inançların hâlâ baskın olduğu bir dünyada yaşarken tamamen eril bakıştan arındırılmış bir kadın bakışıyla sanat eserleri yaratmak gerçekten mümkün olabilir mi? Yazar Margaret Atwood’a göre, eril bakıştan kaçmak sandığımızdan çok daha zordur:

Eril fanteziler, eril fanteziler, her şey eril fanteziler tarafından mı yönetilir? İster bir kaide üzerinde ol, ister dizlerinin üstünde, hepsi birer eril fantezi. Sana yaptıkları her şeyi göğüsleyecek kadar güçlü de olsan herhangi bir şey yapamayacak kadar güçsüz de olsan fark etmez, her ikisi de fantezinin bir parçası. Erkeklerin fantezilerini karşılamıyor gibi davranmak bile bir eril fantezidir: görünmezmişsin gibi davranmak, kendi hayatına sahipmişsin gibi davranmak, seni bir anahtar deliğinden sürekli olarak izleyen gözün farkında değilmişçesine ayaklarını yıkayabileceğini veya saçlarını tarayabileceğini düşünmek. O anahtar deliği hiçbir yerde değilse bile kendi kafanın içindeki anahtar deliği… Sen, içinde bir kadını izleyen bir erkek olan bir kadınsın. Sen kendini dikizleyensin.13

Bu alıntıyı okuduktan sonra eril bakıştan kaçmanın imkânsız olduğu hissine kapılabiliriz. Ancak daha çok kadının sanat alanına girmesi, kadın sanatçıların desteklenmesi, eril bakış ve pratiklerin bilincine varılması ve eleştirilmesi bize feminist alternatifler üretmek için daha çok fırsat tanıyacaktır. Özellikle günümüz çağdaş sanatına baktığımızda birçok kadın sanatçının kadınları kadın gözünden yansıtmaya çalıştığını görebiliriz. Bunu yaparken de cinselliğe değil, kadınların iç dünyasına, duygularına ve düşüncelerine vurgu yapmayı hedefliyorlar. Örneğin, İngiliz sanatçı Jenny Saville, erkekler tarafından kusursuz cinsel objeler olarak resmedilen nülere bir alternatif olarak kendi bedeninden ilham alarak yaptığı kadınları hem kusurları hem ifadeleriyle resmettiği nülerle karşımıza çıkıyor.14

Jenny Saville stüdyosunda

Sanat Eserlerinde Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Kadın ve erkeği bir arada resmeden birçok sanat eserinde, toplumsal cinsiyet rollerinin yansımaları da kolaylıkla gözlemlenebilir. Kadın ve erkeğin resim içindeki konumlanışları onların toplumsal konumlarını da vurgular. Böylelikle birçok sanat eseri toplumsal cinsiyet rollerini yansıtırken aynı zamanda bu rolleri yeniden kurgular ve güçlendirir.

Hollandalı sanatçı Jan Van Eyck’in Arnolfini Evlenmesi veya diğer bilinen adıyla Giovanni Arnolfini ve Eşi tablosuna göz atalım. Aslında yalnızca tablonun ismine bakarak da kadının konumu hakkında çıkarım yapmak mümkün. 15. yüzyılda Hollanda’da varlıklı bir aile olan Arnolfini ailesindeki bir evliliği resmeden bu tablonun ismi, erkeğin adını içerirken kadın yalnızca erkeğe olan ilişkisiyle tanımlanmıştır. Sanat tarihçisi Celil Sadık bu resmi şöyle yorumlar: “Erkek ve kadının konumları kritiktir. Erkek pencereye yakın konumda bulunur. Bu da onun dış dünyayla olan ilişkisini sembolize eder. Kadının odanın iç tarafında, yatağın yanında konumlanışı ise onun bir kadın ve iyi bir eş olarak ev içinde olması gerektiği fikrini yansıtır.”15 Bana kalırsa, kadının elinin konumu da oldukça önemlidir. Hamile karnının üzerine yerleştirdiği eli, kadının en önemli ve kutsal görevine vurgu yapar: annelik. Bu tablo dönemin toplumsal cinsiyet rollerini yansıtırken aynı zamanda geleneksel aile ve evlilik fikirlerini de yüceltir. Bunu yaparken de kadını bir birey olarak değil, yalnızca erkeğin eşi konumunda resmeder. Böylelikle sanat eserleri yalnızca cinsiyet rollerini yansıtmaz, onları yeniden üretir ve güçlendirir. Sanat tarihi boyunca bu tür eserler yüceltilirken Camille Claudel’in La Valse heykeli örneğinde olduğu gibi toplumsal cinsiyet rollerine uymayan eserler ise küçük görülür ve unutulur.


The Arnolfini Wedding (Arnolfini Evlenmesi), Jan Van Eyck, 1434.

Sonuç yerine

Eğer sanat eserleri, yapıldıkları dönemin hâkim ideolojilerini ve toplumsal değerlerini yansıtma ve yeniden üretme gücüne sahipse bu, aynı zamanda sanat eserlerinin bunları değiştirme gücüne de sahip olduğu anlamına gelir. Bu durumda ataerkil sanat pratiklerine karşılık feminist alternatifler üretmek ve bunları yaygınlaştırmak kadın mücadelesinin içinde önemli bir yer tutuyor.

Unutmamalıyız ki yukarıda tartıştığım örnekler birer istisna değil, ataerkinin ve cinsiyetçiliğin sanata yansımaları olan birçok eserden yalnızca birkaçı. Sanat tarihine baktığımız zaman bunlara benzer birçok örnek bulmak mümkün. Sinema, tiyatro, resim, müzik, dans, edebiyat, fotoğraf ve daha birçok alanda bilinen ve belki bir o kadar da bilinmeyen örnek var. Bizim yapmamız gereken ise sanatta kadınlara daha çok alan açarak ataerkil sanat pratiklerinin yarattığı etkileri mümkün olduğunca azaltmak ve daha eşitlikçi bir şekilde sanat yapmanın mümkün olduğu bir düzen için mücadele etmek. Bunları yapmak için ise önce sanatın eril tarihinin, eril bakışın, sanatın ataerkiden nasıl etkilendiğinin ve ataerkinin sanatla nasıl beslendiğinin bilincinde olmamız gerekiyor. Bu konuda değinebileceğimiz daha birçok tartışma noktası var, ben bu yazımda önemli olduğunu düşündüğüm birkaç konu başlığından bahsetmeye çalıştım. Sanat var olmaya devam ettikçe biz de tartışmaya devam edeceğiz. Umuyorum tartışmalarımız birçok değişime de öncülük edecektir. Başka bir dünya ve başka bir sanat mümkün!

  1. Linda Nochlin, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?”, Kadınlar, Sanat ve İktidar, 2021, s. 145-175.
  2. Kemal Oruç, “Oyunculuk Tarihinde Kadının Yeri”, 9 Mayız 2015, 27 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.mimesis-dergi.org/2015/05/oyunculuk-tarihinde-kadinin-yeri/>
  3. Oğuz Dilmaç, “Türkiye ve Avrupa’da Kadınların Sanat Eğitiminin Karşılaştırmalı Tarihçesi”, M.Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi (34), 2011, s.102. Bkz. <https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1912>
  4. A.g.e., s. 102.
  5. Elke Linda Buchholz ve Beate Zimmerman, Pablo Picasso: Life and Work, Cologne: Könemann, 1999, s. 86.
  6. A.g.e., s. 86.
  7. Cody Delistraty, “How Picasso Bled the Women in His Life for Art”, 9 Kasım 2017, 22 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.theparisreview.org/blog/2017/11/09/how-picasso-bled-the-women-in-his-life-for-art/>
  8. Fatmagül Palaz, “Camille Claudel Kimdir? Auguste Rodin ve Sanatsal İlişkisi”, 28 Nisan 2021, 28 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.sanatlaart.com/camille-claudel-kimdir-auguste-rodin-ve-sanatsal-iliskisi/>
  9. Cansu Altaş, “Heykelin Ruhu Camille Claudel”, 23 Nisan 2014, 28 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <http://birgunbiryerde.blogspot.com/2014/04/heykelin-ruhu-camille-claudel.html>
  10. Naomi Frisby, “‘I am a woman, not an exhibit.’ The effects of the male gaze in art, literature and today’s society”, 2 Mart 2020, 22 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.panmacmillan.com/blogs/literary/the-doll-factory-the-effects-of-the-male-gaze>
  11. John Berger, Görme Biçimleri, İstanbul: Metis Yayınları, 1986, s. 47.
  12. “Was Edouard Manet an Impressionist?”, 28 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://impressionistarts.com/was-edouard-manet-an-impressionist>
  13. Margaret Atwood, The Robber Bride, 1993, içinde Marijne Ottenheym, “Margaret, the Males Aren’t Gazing: The Man in my Head Keeps Torturing Me”, 24 Haziran 2022, 27 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://writersblockmagazine.com/2022/06/24/margaret-the-males-arent-gazing-the-man-in-my-head-keeps-torturing-me/>
  14. Girinandini Singh, “The art of the female gaze…what is it?”, 22 Ekim 2022, 28 Ocak 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.stirworld.com/think-opinions-the-art-of-the-female-gaze-what-is-it>
  15. Celil Sadık, Uygarlığın Ayak İzleri-Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler, İstanbul: Epsilon Yayınevi, 2021, s. 15.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir