Özgürlüğe Feminist Yaklaşım: Teorik Tartışma ve Film Değerlendirmesi*

Nebile Sena Başar

Özgürlük kavramına feminist bir perspektiften nasıl yaklaşılabilir? Özgürlüğe böyle bir yaklaşımın politik önemi ne olabilir? Bu yazı, Nancy Hirschmann’ın “Toward a Feminist Theory of Freedom” [Feminist Bir Özgürlük Teorisine Doğru]2 adlı makalesinde yer alan argümanları tartışarak bu sorular üzerinde duracak. Özgürlük tartışması feminist film yapımı açısından da önemli bir tartışma ve filmleri feminist bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalışırken bir çerçeve sağlayabilir. Örneğin, feminist bir film kadın karakterin iradesine vurgu yapmalı mıdır? Bu tür soruları Working Girls [Çalışan Kızlar]3 ve Asiye Nasıl Kurtulur?4 filmlerine referansla tartışacağım; farklı coğrafyalardan, aynı yıl yapılmış ve aynı konuyu, seks işçiliğini, ele alan iki film.

Özgürlük üzerine teorik tartışma

Nancy Hirschmann makalesinde, mevcut literatürde hâkim olan negatif ve pozitif özgürlük çerçevesini kullanıyor.5 Negatif özgürlük, bireysel seçimler üzerinde dışsal kısıtlamaların olmaması ile tanımlanır. Pozitif özgürlük modeli ise özgürlüğümüzün önünde sadece dışsal değil içsel engeller de olduğunu savunur ve daha çok içsel engellere odaklanır. Örneğin, pozitif özgürlük modelinde irrasyonel arzularımıza göre hareket ettiğimizde özgür değilizdir. Dolayısıyla bazı “doğru” ya da birinci dereceden arzular vardır ve biz sadece bunların peşinden gittiğimiz ölçüde özgürüzdür. Nancy Hirschmann’ın da altını çizdiği gibi bu özgürlük kavramsallaştırmaları siyasidir, devletin ve toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair farklı fikirlere destek sağlar. Dolayısıyla özgürlüğün tanımlanma biçimi toplumsal hareketler açısından büyük önem taşır. Özgürlüğün tanımı, özgürlüğün önünde neyin engel olarak tanımlandığı ile doğrudan ilişkili. Farklı toplumsal hareketler, farklı sistemik eşitsizliklerin özgürlük üzerindeki etkilerine dikkat çekmiştir. Feminist hareket, mevcut ataerkil düzende kadın özgürlüğünün önündeki engelleri dile getirmiş ve bu engellerin kaldırılması için mücadele etmiştir. Ancak özgürlük ve özgürlüğün önündeki engeller de feminist hareketin tarihi boyunca tekrar tekrar tanımlanmıştır. Feminist Theory: From Margin to Center [Feminist Teori: Çeperden Merkeze] adlı kitabında bell hooks, orta sınıf beyaz feministlerin kadınların ev dışında çalışarak özgürleşeceğini savunurken, yoksul ve işçi sınıfı kadınların zaten dışarıda çalıştığını ve “çalışmanın kadınları özgürleştirdiği” iddiasına şüpheyle yaklaştıklarını belirtmektedir.6 Benzer şekilde, birinci dalga feminist hareket kamusal alanda erkeklerle eşitlenmenin yollarını ararken ikinci dalga özel alandaki eşitsizliklere dikkat çekmiştir. Örneğin, Emma Goldman kadınların bağımsızlığının ilk bildirgesinin, kadınların kalpleri ve zihinleriyle sevmekte özgür olmaları ve aşklarının peşinden özgürce gitmeleri olacağını söylemiştir.7 Hareket geliştikçe hareket içindeki özgürlük yaklaşımları da çeşitlenmiştir.

Peki, özgürlük feminist bir bakış açısından daha genel terimlerle nasıl tanımlanabilir? Nancy Hirschmann, pozitif ve negatif özgürlük modellerinin ikisinin de sorunları olmasına ve özgürlüğün yeterli bir açıklamasını vermemesine rağmen, bu iki özgürlük modelinin bize özgürlük hakkında yeni ve feminist bir şekilde düşünmek için zemin sağlayabileceğini savunuyor. Negatif özgürlük modelinin sorunu, içsel arzularımızın dışsal koşullarla nasıl ilişkili olduğunu göz ardı etmesidir. Negatif özgürlük modeli, insanları tamamen kendilerine ait arzuları olan ve bu arzuları gerçekleştirmek için toplum tarafından müdahale edilmemesi gereken bireyler olarak ele alır. Başka bir deyişle, keskin bir iç-dış ikiliği yaratarak insanın iç dünyasının, yaşadığı toplumdan etkilenme biçimlerini göz ardı eder. Ancak negatif özgürlük yaklaşımının duygu ya da arzulara atfettiği doğallığı sorgulamak gerekir. Negatif özgürlük anlayışı sadece iç dünyamızın nasıl şekillendiğini değil, aynı zamanda dış dünyadaki yapısal eşitsizlikleri de göz ardı etme tehlikesi taşır. Dış engeller daha gizli biçimler alabilir. Örneğin, kadınların işgücüne katılımının önünde yasal bir engel yoktur ancak kadınlar işe alım sürecinden itibaren cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. İşyerinde tacize uğrayabilir veya eşit işe eşit ücret alamayabilirler. Dolayısıyla bu faktörler de kadınların çalışma özgürlüğünün önündeki engeller olarak tanımlanmalıdır. Özgürlüğün tanımı, dış engellerin yokluğuna dayandırılacaksa bu engellerin yokluğunda özgürlüğü garanti altına almak için dış engelleri kapsamlı bir şekilde tanımlamak gerekir. Ancak negatif özgürlük modeli bu dışsal engelleri dikkate alsa bile içsel engellerden bahsetmez. Nancy Hirschmann’ın işaret ettiği gibi, dışsal engellerin kapsamını içsel engelleri de dahil edecek derecede genişletmek bu modelin temel önermesine zarar verecektir. Öte yandan Nancy Hirschmann, pozitif özgürlük modelinin de sorunlu olduğunu çünkü bu modelde iç ve dış arasında bir ayrım olmadığını savunmaktadır. Pozitif özgürlük modeli perspektifinden bakıldığında kadınların hem dış dünyası hem de iç dünyası tamamen ataerkinin bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Kadınların kendilerinin bile farkında olmadıkları “gerçek” arzu ve motivasyonları olduğu ileri sürülebilir. Dolayısıyla böyle bir anlayışta kadınların kendi istek, arzu ve motivasyonları hakkında söylediklerinin bir geçerliliği yoktur. Kadının özgürlüğü kendisinden bağımsız olarak tanımlanır.

Peki, Nancy Hirschmann bu iki anlayışın ötesinde yeni bir yaklaşım sunuyor mu? Bu yaklaşım kendi içinde tutarlı mı ve bize ne öneriyor? Nancy Hirschmann’ın daha karmaşık bir özgürlük anlayışı olarak ifade ettiği şey, diyalektik bir özgürlük anlayışı olarak da tanımlanabilir. Nancy Hirschmann “iç” ve “dış” arasındaki etkileşimin dikkate alınması ve bu etkileşimin yeniden kavramsallaştırılması gerektiğini savunuyor. Yani insanlar sadece toplum tarafından belirlenmezler, aynı zamanda parçası oldukları toplumu belirleme potansiyeline de sahiptirler. Böyle bir yaklaşım, negatif ve pozitif özgürlük modellerinden daha karmaşık ve gerçekçi görünmektedir. Dolayısıyla özgürlük sorusu temelde, insanlar ve parçası oldukları toplum arasındaki ilişkiye dair bir sorudur. Bir eşitsizlik sistemi olarak ataerki hayatlarımızı nasıl şekillendiriyor ve biz buna karşı nasıl mücadele edebiliriz? “Biz”in kim olduğunu nasıl tanımlayabiliriz? Ataerkinin olmayacağı bir toplum için mücadele ederken taleplerimiz neler olmalıdır? Kadınlar nasıl özgürleşebilir? Bu soruların yanıtları birbiriyle yakından ilişkilidir. Yanlış bir sosyal inşacılık anlayışı ataerkinin tanımını bulanıklaştırabilir. Örneğin, Nancy Hirschmann makalesinde şöyle yazmaktadır: “Eğer erkeklerin kendileri de sosyal olarak inşa ediliyorsa ‘ataerki’ nasıl kavramsallaştırılabilir?”8 Nancy Hirschmann’ın bu soruya verdiği yanıt, ataerkil toplumlarda erkeklerin sosyal inşaya katılma konusunda kadınlardan daha fazla güce sahip olduğudur. Dolayısıyla, elbette erkekler de içinde yaşadıkları toplum tarafından belirlenmektedir. bell hooks’un belirttiği gibi, “Erkekler, ataerkinin nimetleri karşılığında kadınlara hükmetmekle, ataerkinin zarar görmemesi için gerekirse şiddet kullanarak bizleri sömürmek ve bastırmakla ‘yükümlüdürler’.”9 Ancak, bell hooks bunu söylerken kadın ve erkeklerin deneyimlerini eşitlememektedir. Ataerkil sistemi değiştirecek olanlar erkekler değildir. Nancy Hirschmann’ın da belirttiği gibi ataerkil koşullarda erkekler de tamamen özgür değildir ancak kadınlardan daha özgürdürler. Dolayısıyla sosyal inşacı anlayışın tüm deneyimleri eşitleyen bir yaklaşıma dönüşmemesi önemlidir.

Nancy Hirschmann, “ataerkil düzende her şeyin kadınların önünde bir engel olduğunu söylemenin” çeşitli sorunlar yarattığını savunmaktadır.10 “Domestic Violence and the Theoretical Discourse of Freedom” [Ev İçi Şiddet ve Özgürlüğün Teorik Söylemi] adlı makalesinde şöyle yazar:

[…] ataerkil düzendeki her şeyin kadınların özgürlüğüne engel olduğu söylendiğinde bu parametreler içinde özgür eylem olanakları ortadan kalkar. Geleneksel rolleri benimseyen ya da şiddet uygulayan eşlerle birlikte olan kadınlar -farkında olsunlar ya da olmasınlar- dışsal olarak kısıtlandıkları için tanım gereği özgür değildirler. Kadın özgürlüğünün önündeki engelleri tamamen dışsallaştırarak genişletilmiş bir negatif özgürlük modeli geliştirme girişimi ironik bir şekilde bizi pozitif özgürlük sorunlarına geri götürmektedir.11

“Toward a Feminist Theory of Freedom” adlı makalesinde yine aynı argümanı dile getirir ve bu tür bir yaklaşımın sorunlu yönlerini sıralar.12 Öncelikle böyle bir yaklaşımın bizi, kadınların deneyimlerindeki farklılıkları kadınlardan bağımsız bazı dış faktörlere atfederek açıklamaya yönlendireceğini söyler. İkinci olarak, böyle bir yaklaşımın tüm kadınların aynı olduğu ön kabulüne dayanacağını savunur. Bence Nancy Hirschmann’ın bahsettiği sorunları yaratan “Ataerkil düzendeki her şey kadınlar için bir engeldir” cümlesi değil. Ataerki erkek egemen bir sistem olarak tanımlandığında, ataerkil sistemdeki her şey kadınların özgürlüğü önünde bir engel olarak görülebilir. Ataerkil bir düzende kadınların özgür olup olamayacağı sorusuna hayır yanıtı vermek, kadınların öznelliğini ya da farklılıklarını yok saymak anlamına gelmiyor. Nancy Hirschmann’ın da makalesinde belirttiği gibi, “bir kadın hiçbir zaman bireysel olarak özgür olamaz”.13 Dolayısıyla, tüm kadınlar özgür olmadıkça hiçbir kadın özgür olamaz. Silvia Federici’nin yazdığı gibi: “Tek bir erkeğe hizmet etmeyebiliriz ama hepimiz tüm erkek dünyasına karşı bir hizmetkâr ilişkisi içindeyiz.”14 Ataerkil kadınlık imgesi ve onun maddi temelleri yürürlükte kaldığı sürece, hiçbir kadın tek başına özgür olamaz. Dolayısıyla, “ataerkil düzendeki her şeyin kadınların önünde bir engel olduğunu söylemek” bu sistemik boyuta dikkat çekmektedir. Kadınların kararlarının çeşitliliğini göz ardı etmeden kadınların kararlarını sınırlamak üzerine kurulu bir sistemin onları nasıl ortak şekillerde etkilediğini vurgular. Kadınlar, kimliklerinin veya koşullarının kesişmesi nedeniyle farklı derecelerde veya farklı şekillerde etkilenebilirler. Hatta farklı kimliklerden kadınlar arasında bir tahakküm ilişkisi de söz konusu olabilir. Ama sonuçta ataerkil sistemin bir bütün olarak kadınların özgürlüğü önünde bir engel olduğunu savunmak aslında ataerkinin var olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Nancy Hirschmann’ın aksine, tacizci kocasına dönen ya da tecavüzü polise bildirmeyen bir kadının tanım gereği özgür olmadığını savunuyorum. Böyle bir yaklaşım kadınların iradesini ya da failliğini yok saymaz. Bu, kadınların bireysel olarak başarısız oldukları anlamına gelmez çünkü özgürlük bireysel bir sorumluluk değildir. Shay Welch, A Theory of Freedom [Bir Özgürlük Teorisi] adlı kitabında benzer bir noktaya değinir: “Eleştiri, zararlı sonuçları olan baskıcı koşulların eleştirisi olduğu için seçen öznenin dışında kalır; baskının, özerkliği engellediği iddiasının bireyin içselliğiyle ilgili olması gerekmez.”15 Bununla birlikte, Nancy Hirschmann’ın kadınların tercihlerinin çeşitliliğine yaptığı vurgu önemli görünmektedir. Nancy Hirschmann kadınların da güç ve baskı yapılarına katıldıklarının ve karar ve eylemlerinin onlara bu sistemde manevra alanı sağladığının altını çiziyor. Bu önemli bir vurgu çünkü kadınların mevcut koşullarda kendi hayatlarının iplerini ellerine almaya çalışan aktif özneler olduğunu gösteriyor. Ancak seçim yapmak kendi başına özgürlük değildir. Nancy Hirschmann ise bunu savunmuyor. Nancy Hirschmann’ın kadınların özneliğine yaptığı vurgu Deniz Kandiyoti’nin “patriyarkal pazarlık” kavramını hatırlatıyor. Bu kavram, ataerkil sistemde kadınların rızasının yalnızca kadınların belirli normları içselleştirmesine dayanmadığını öne sürer.16 Kadınlar aynı zamanda sistem içinde edindikleri güç alanları nedeniyle de rıza göstermektedir. Deniz Kandiyoti, bu kavramın feministlerin ataerkiyi “soyut, tek tip ve evrensel” bir sistem olarak kavramsallaştırmasına tepki olarak ortaya atıldığını belirtiyor.17 Bunu açıklamak için kayınvalide örneğini veriyor. Kadınlar kayınvalide olduklarında, gençliklerinde kendilerine uygulanan ataerkil baskının aynısını gelinlerine de uygulayabilmektedir. Ataerkil pazarlık kavramı, kadınları güçsüz ya da mağdur olarak düşünmek yerine kadınların içinde yaşadıkları koşullarda yaptıkları karmaşık seçimleri görmemizi sağlar. Böyle bir yaklaşım ataerkinin sistemik karakterine dikkat çeker. Kadınlar da çoğu zaman bu sistemi yeniden üretir. bell hooks’un dediği gibi hayatımızdaki en ataerkil ses annemizin sesi olabilir. Bu tartışmalar, kadınlara sunulan seçeneklere baştan karşı çıkarak bireysel manevra alanını genişletmenin ötesine geçen örgütlü mücadelenin gerekliliğini de ortaya koyar.

Nancy Hirschmann makalesinde, kadınların “gerçek” arzu ve motivasyonları hakkında varsayımlarda bulunmanın sorunlarına dikkat çekiyor: “Feministler, bir kadının ‘gerçekten’ neye benzediğine, arzu ve tercihlerinin ‘gerçekten’ nelerden oluştuğuna dair soyut bir idealden yola çıkarak toplumsal inşa çerçevesine meydan okuyamazlar ki bu meydan okuma en başta ataerkinin eleştirisi için gereklidir.”18 Öte yandan, “bu arzuların ya da motivasyonların ‘gerçekliği’ özgürlük sorusunu ortadan kaldırmaz” diye de ekliyor. Bu tutarlı bir yaklaşım olarak kabul edilebilir mi? Nancy Hirschmann “gerçek” arzuları veya motivasyonları tanımlamak mümkün olmasa bile “doğru” veya “yanlış” olarak kabul edilebilecek arzu ve motivasyonlardan bahsetmenin mümkün olabileceğini savunuyor gibi. Nancy Hirschmann’ın tutarsız bir yaklaşım sunduğunu düşünmüyorum çünkü tek bir “doğru” veya “yanlış”tan bahsetmiyor, bunun yerine insanların bir araya gelerek bu arzu ve motivasyonları özgürlük açısından tartışmasından bahsediyor. Bu arzu ve motivasyonların gerçekliğinin değil, kaynaklarının ve sonuçlarının tartışılması gerektiği ileri sürülebilir. Kadınların motivasyonları hakkında genellemeler yapmak çok da sorunlu olmayabilir. Ataerki, kadınların sistematik olarak şiddete maruz kaldığı bir sistemdir. Dolayısıyla şiddet uygulayan kocasına dönen bir kadının motivasyonunu sorgulamak gerekir. Muhtemelen sistemik eşitsizlikler nedeniyle eve dönmek zorunda kalmıştır. Örneğin, kocası onu tehdit etmiş olabilir veya ekonomik olarak kocasına bağımlı olduğu için onu terk edemiyor olabilir. Bu tür varsayımlarda bulunmak, onu yargılamak ya da kararlarına müdahale etmek anlamına gelmez. Ya da bir kadın kendi isteğiyle peçe takabilir. Bununla beraber dinin ataerkil yorumlarının kadınların yaşamları üzerinde pek çok alanda kısıtlayıcı etkileri olduğu bir gerçektir. Bu gerçeklik içinde, bir kadının neden gönüllü olarak peçe taktığını da sorabiliriz. Bu, feminist hareket içinde bir tartışma konusu olabilir. Bu mutlaka emperyalist ya da oryantalist bir feminizm anlayışı anlamına gelmez. Neyin bir çelişki ya da kadın özgürlüğü üzerinde bir baskı oluşturduğu belirlenmelidir ancak bu her zaman o kadar net değildir. Seks işçiliği ve pornografi, hareket içinde şiddette kıyasla daha tartışmalı konulardır. Ataerkil pratikler sorgulanamadığında ya da tartışılamadığında, kadınlara “gerçek” ya da “doğru” arzu ve motivasyonlar atfetmeme kaygısı sistemi besleyebilir. Öte yandan kadınların öznelliğini yok sayan bir yaklaşım da özgürleştirici bir yaklaşım olamaz. Bir başkasının deneyimi hakkında yorum yapmaktan çekinmek yerine, bu deneyimi yaşayanlardan öğrenmek tercih edilebilir. Farklı baskı deneyimleri arasındaki ataerkil ortaklıklar analiz edilebilir. Başka bir deyişle, farklılıklar ve ortaklıklar birlikte ele alınabilir. Nancy Hirschmann’ın savunduğu gibi, bazı kadınlar diğer kadınlar “adına” hareket etmemelidir. Kadınların deneyimlerini paylaşabilecekleri ve birlikte anlamlandırabilecekleri bilinç yükseltme grupları gibi dayanışma ağları kurulabilir. Mücadele yöntemi, önerilen politikalar ve talepler birtakım idealist önermelere dayanmamalı; bunların kadınların yaşamları üzerindeki olası sonuçları göz önünde bulundurulmalıdır. Nancy Hirschmann daha toplumsal bir özgürlük anlayışına sahip. Kendi kaderini tayin etme ile ilişkiselliği uzlaştırmaya çalışıyor. Ben de feminist bir özgürlük anlayışının, birey olarak kadınların özgürlüğü ile toplumsal bir kategori olarak kadınların özgürlüğü arasındaki ilişkiyi kurması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, materyalist bir özgürlük görüşü bu tartışmalara katkıda bulunabilir. Nancy Hirschmann’ın The Subject of Liberty [Özgürlüğün Öznesi] adlı kitabını eleştirdiği yazıda Marilyn Friedman ideolojinin her zaman gerçekliği belirlemediğini savunuyor.19 Örnek olarak, kapitalist gerçekliğin çoğu zaman kapitalist ideolojiyle uyuşmadığını yazıyor. Bunun, eleştirisini desteklemek için doğru bir örnek olduğunu düşünmüyorum çünkü ideoloji, tanımı gereği gerçekliği çarpıtır. Dolayısıyla ideoloji ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi kurmak hâlâ mümkün. Bu durum ataerkil ideolojiyi düşündüğümüzde de geçerli. Ataerkil söylemin kadını anne olarak el üstünde tutması ile kadının anne olarak maruz bırakıldığı şiddet arasında bir çelişki varmış gibi görünse de aslında söylem ve gerçeklik birbirini besler. Sosyal inşacı anlayışta ideoloji ve gerçeklik ilişkisi konusunda sorgulanabilecek noktanın, gerçekliğin ideolojiyi nasıl belirlediğinin tartışılmaması olduğunu düşünüyorum. Sosyal inşacılıkta fikirler, söylemler ve dil; gerçekliğin önemli belirleyicileri olarak kabul ediliyor. Ancak diğer yandan gerçekliğin ideolojiyi nasıl şekillendirdiği üzerine düşünmek de önemli. Iris Marion Young “Beyond the Unhappy Marriage: A Critique of the Dual Systems Theory” [Mutsuz Evliliğin Ötesinde: İkili Sistem Teorisinin Bir Eleştirisi] başlıklı makalesinde ataerkiyi yalnızca kültürel değil, aynı zamanda maddi bir olgu olarak da ele almayı önerir.20 Iris Young, ataerkinin kapitalizm gibi maddi temelleri olduğunu ve bu nedenle ikisini tek bir sistem olarak kavramsallaştırabileceğimizi savunur. Böyle bir yaklaşım, özgürlüğün maddi temellerinin ne olabileceği üzerine düşünmek için bir fırsat sunabilir.

Filmler üzerine tartışma: Working Girls ve Asiye Nasıl Kurtulur?

Feminist bir film kadınların iradesine ve karar alma gücüne vurgu yapmalı mı? Carina Yervasi “Dislocating the Domestic in Chantal Akerman’s Jeanne Dielman” [Chantal Akerman’ın Jeanne Dielman’ında Eviçinin Altüst Edilmesi] adlı makalesinde 1970’lerde alternatif feminist film yapımı dalgasının ortaya çıktığından ve filmlerde kadınların temsili üzerine tartışmalar yaşandığından bahseder.21 Bu tartışmalar genellikle bir filmin bir kadının gündelik yaşam gerçekliğini mi yansıtması yoksa idealize edilmiş bir kadın figürünü mü resmetmesi gerektiği üzerineydi. Yukarıda bahsedilen özgürlük tartışmaları ışığında bu soru nasıl ele alınabilir? İdealize edilmiş bir kadın figürü çizmeden kadın gerçekliğini tüm karmaşıklığıyla yansıtmaya çalışmak feminist film yapımının önemli bir unsuru olarak kabul edilebilir.

Yukarıda da belirtildiği gibi, ataerki koşullarında kadınların kararları sistematik olarak kısıtlanmaktadır. Feminist bir filmin temelde bu sisteme eleştirel yaklaşması ve bunu yapmak için de farklı şekillerde de olsa bu sistemin kadınların hayatlarını nasıl etkilediğini görünür kılması gerekir. Özgürlük tartışması ışığında, feminist bir filmin kadınların özneliklerini de göz ardı etmemesi gerekir. Özgür kadın imgesi her zaman feminist bir bakış açısını yansıtmayabilir. Böyle bir imge, kadınların isterlerse birey olarak özgürleşebilecekleri algısını yaratabilir. Örneğin hem çocuk sahibi olup hem de kariyerini sürdüren ve her ikisini de çok iyi yapan bir kadın tasviri ilk bakışta feminist bir tasvir gibi görünebilir. Ancak böyle bir tasvir hem çocuk sahibi olmak hem de kariyerini sürdürmek isteyen bir kadının yaşadığı zorlukları görünmez kılmaktadır. Bu aynı zamanda, kadınlardan hem kendilerine yatırım yapıp işgücüne katılmalarını hem de üreme yoluyla yeni bir işgücü yaratmalarını bekleyen neoliberal sistemin işine gelen bir imgedir. Çocuk doğurmak ya da kariyer yapmak bir kadın için gerçekten ne kadar özgürleştiricidir? Feminist bir film bu soruyu dikkate almalıdır. Peki sadece bir kadının gerçekliğini yansıtmak ve erkek egemen sistemin onun hayatını nasıl etkilediğini göstermek bir filmi feminist yapar mı? Bu noktada gerçekliği, bizim ona yaklaşımımızdan bağımsız, ayrı bir varlık olarak görmemek önemli olabilir. Hangi hikâyelerin seçileceği, nasıl anlatılacağı, hangi detayların verileceği, ne tür sinematografik tekniklerin kullanılacağı; gerçekliğin kendisini yansıtmak istediğimizde dahi önemli sorulardır. Bir kadının hikâyesi ataerkil bir bakış açısıyla da anlatılabilir. Aynı şekilde, bir erkeğin hikâyesi de bir kadının bakış açısından anlatılabilir. Peki, kadın bakışını oluşturan unsurlar nelerdir? Ne tür bir bakış özgürleştirici bir bakıştır? Yukarıda da bahsettiğim gibi ataerkiye dikkat çekilmesi gerekir. Bunun yanı sıra özgür olmasalar da özgürlük tutkusuna sahip olan ve bunu çeşitli şekillerde ifade eden kadınların hikâyelerini anlatmak sinemaya feminist bir yaklaşım sunabilir. Dolayısıyla bence asıl vurgulanması gereken mücadelenin kendisidir.

Working Girls ve Asiye Nasıl Kurtulur? filmleri, seks işçiliğinin feminist bir bakış açısıyla filmlerde nasıl anlatılabileceğine dair örnekler sunmakta ve kadın özgürlüğünü tartışmaya açmaktadır. Seks işçiliği feminist hareket içinde de tartışmalı bir konudur. Bir taraf seks işçiliğinin, kadınların erkekler için arzu nesnesi olma konumunu yeniden üreterek ataerkil şiddeti desteklediğini savunur. Diğer taraf ise seks işçiliğinin diğer işlerden farklı olmadığını, bunun bir meslek olduğunu ve satılanın kadın ya da bedeni değil, verdiği hizmet olduğunu savunmaktadır. Genelevlerin kapatılmasını ve seks işçiliğinin yasaklanmasını savunanlar olduğu gibi, bunun sadece seks işçilerini mağdurlaştıracağı ve kriminalize edeceğini ve onları daha güvencesiz koşullarda çalışmaya iteceğini söyleyenler de var. Seks işçiliği yapan bir kadın diğer kadınlardan daha mı az özgürdür? Bir kadının kendi tercihiyle seks işçiliği yapmayı seçmiş olamayacağı argümanı özgürlük tartışmaları çerçevesinde nasıl ele alınabilir? Feminist bir film bu konuyu nasıl ele alabilir?

Working Girls, Manhattan’da bir genelevdeki kadınların bir gününü anlatıyor. Ana karakter, Yale mezunu olduğunu öğrendiğimiz Molly. Filmde alışılagelmiş fahişe imajını yerle bir eden pek çok nokta var. Molly, Yale gibi bir üniversiteden mezun biri olarak bu işi yapmayı seçer. Diğer seks işçileri de trajik hayatları olduğu ve başka seçenekleri olmadığı için bu işi seçmezler. Seks işçiliğinin avantajlı yanları nedeniyle bu işi yapıyorlardır, diğer seçenekler arasından bunu seçmişlerdir. Ancak bu, zorluklarla karşılaşmadıkları anlamına gelmez. Filmde karşılaştıkları zorluklar da gösterilir. Onları taciz eden, aşağılayan ya da istemedikleri şeyleri yapmaya zorlayan müşteriler vardır. Ayrıca genelev sahibinin onlar üzerinde kurduğu baskıyı, çalışma saatlerini uzatma çabalarını da görürüz. Yaptıkları iş, kadınların iş dışındaki hayatlarını da etkiler. Sevgililerine işlerini söyleyemeyen kadınlar vardır ve Molly de onlardan biridir. Ancak film, ataerkil ilişkilerin bu işte kendini gösterme biçimlerini ele alırken kadınlar mağdurlaştırılmaz. Her insan gibi onların da zorluklarla başa çıkmak için kendi yöntemleri vardır. Filmde sıklıkla kadınlar arasındaki iletişim gösterilir. Kadınların kendilerini ve birbirlerini koruyabilmeleri hem patronları Lucy’nin hem de müşterilerinin taleplerine karşı çıkabilmeleri onların özneliklerini ortaya koyar.

Bir diğer önemli nokta ise filmin, seks işçilerinin yaptıkları işin bir performans olduğunun ve hayatlarının bundan ibaret olmadığının altını çizmesi. Filmin açılışında Molly ve sevgilisini evde birlikte uyurken görürüz. İlişkilerinin samimiyetini hissederiz. Filmin sonunda Molly, emeğinin sömürüldüğünü düşündüğü için işi bırakmaya karar verir. Bisikletine biner ve genelevden ayrılır. Son sahnede yine sevgilisiyle birliktedir. Filmdeki açılış ve kapanış sahneleri, seks işçilerinin hayatlarının çoğu zaman yaptıkları işle eşleştirilmesine ve yaptıkları iş üzerinden hemen hayatlarının bir resminin çizilmesine bir cevap niteliğindedir. Sahte kahkahalar attıkları ya da yapmak istemedikleri şeyleri yaptıkları anlar bir performansın parçasıdır. Filmde Molly’nin ayna karşısında işe hazırlandığı sahne, bir aktörün sahneye çıkmadan önceki hazırlığını andırır. Seks sahneleri erotik değildir ve romantikleştirilmemiştir. Müşterilerinin aksine kadınlar bunun bir performans olduğunun farkındadır ve bu onları biraz daha üstün bir konuma getirir. Müşterileri orada olmadığında, erkekliğin altını oyar ve onunla dalga geçerler. Bazı sahnelerde ise erkekleri kandırdıklarını görürüz. Bu anlamda femme fatale figürüne benzedikleri söylenebilir. Working girls: Gender and sexuality in popular cinema [Working Girls: Popüler sinemada toplumsal cinsiyet ve cinsellik] adlı kitabında Yvonne Tasker, 1970’ler ve 1980’lerde femme fatale figürünün feminist film eleştirisinde yeniden gündeme geldiğini belirtir.22 1970’lerin ve 1980’lerin filmlerindeki fahişeler, 1940’ların kara filmlerindeki femme fatale figürlerinden daha “ayakları yere basan” ve daha az gizemli figürlerdi.23 Filmde gereksiz görülebilecek ayrıntılar, örneğin prezervatif kullanımı ya da kadınların birlikte yemek yerken yüzlerine bulaşan yiyecekler de kadın cinselliğinin gizemli hâle getirilmesini engeller ve seks işçiliğinin bir iş olduğunun altını çizer.

Asiye Nasıl Kurtulur? filmi ise Fuhuşla Mücadele Dernekleri Başkanı Seniye Gümüşçü’nün genelevi ziyaret edeceği haberiyle başlar. Asiye adında bir kadının kendisine mektup yazdığını ve bu hayattan nasıl kaçtığını anlatması için onu geneleve davet ettiğini söyler. Asiye orada değildir ama Asiye’nin nasıl kurtulmuş olabileceğini öğrenmek için Asiye’nin hayatını canlandıran bir oyun oynamaya başlarlar. İki film karşılaştırıldığında, Molly başka işler yapabilecekken bu işi seçen ve sonunda kendi isteğiyle işi bırakmaya karar veren bir kadınken Asiye gidecek başka bir yolu yokmuş gibi gösterilir. Asiye’nin annesi de fahişelik yapmıştır. Müşterilerinden biri ona ev kiralayacağını ama sadece kendisinin gelebileceğini söyleyince annesi Asiye’ye “ya sen de bu işi yapacaksın ya da başının çaresine bakacaksın” der. Asiye, okul müdürünün desteğiyle eğitimine devam eder ancak bu destek kesilince sokakta kalır. Asiye’nin hikâyesi canlandırılırken önemli dönüm noktalarında Seniye Hanım’a sorulur: Sizce Asiye şimdi ne yapmalı? Başlangıçta “her insanın her koşulda direnebileceğini düşünüyorum” diyen Seniye Hanım, oyun ilerledikçe Asiye’nin bu işi yapmaktan başka çaresi olmadığını kabul eder. Peki, filmin fahişeliği Asiye’nin tek yaşama şansı olarak göstererek seks işçiliği hakkında yaygın önyargıları yeniden ürettiği söylenebilir mi? Bu, filmin sorunlu bir yönü olarak değerlendirilebilir. Ancak filmin seks işçiliği meselesini ele alış biçiminin, toplumda seks işçiliğine dair hâkim yargılar düşünüldüğünde oldukça radikal olduğunu düşünüyorum. Filmde seks işçilerinin aşk satan işçiler olduğu kabul edilir. Asiye’nin hikâyesinin trajik olmasına rağmen film, izleyicinin bu trajedinin içinde kaybolmasına ya da duygulanmasına izin vermez. Karakterlerin bir oyunu canlandırıyor olmaları seyirci üzerinde bir yabancılaşma etkisi yaratır. Ayrıca rol yaptıkları çok bellidir. Örneğin, annesinin onu terk etmeden önce onunla konuştuğu sahnede Asiye okul üniforması giymiştir ve ağzını büzerek çocuk taklidi yapmaktadır. Diğer seks işçileri oyunu izler ve dalga geçerler. Bazı sahnelerde onları koro halinde şarkı söylerken görürüz. Şarkılar bir yandan trajik ifadeler içerir ve seks işçisi olarak yaşadıkları zorlukları anlatır. Hem şarkılar hem de Asiye’nin hikâyesi, ataerkil kapitalist sistemde kadınların sistematik olarak nasıl yoksullaştırıldığına dikkat çeker:

Her taraftan tıkadınız yolumu
Yoksullukla bağladınız kolumu
İstemeden seçtirdiniz sonumu
Şimdi kolay sayın bayan, “Öl!” demek

Aynı zamanda, bu işin onları kendi bedenlerine ve duygularına nasıl yabancılaştırdığı da şarkılarında ifade edilir:

Biz et satarız
Körelmiştir duygumuz
Biz et satarız
Budanmıştır sevgimiz

Öte yandan, kadınların tasvir edilme şekli bu kadınların sadece nesne değil, aynı zamanda hayatlarının özneleri olduğunu vurgular. Asiye bu hikâyede özel bir kişi değildir. Onun hayatı sıradan bir hayattır. Kadınlar şarkı söylerken kendilerinden “biz” diye bahsederler. Genellikle trajik hayatları olduğu düşünülen seks işçileri, filmde oyuncu, güçlü ve alaycı kadınlar olarak resmedilir. Özgürlüklerini ellerinden alan sistemin farkındadırlar ama yaptıkları iş onlar için varoluşsal bir sorun teşkil etmiyordur ve bu da filmi klasik Yeşilçam melodramlarından ayırır.24 Kadınlar onlardan hem “ahlaklı” olmalarını bekleyen hem de onları yoksullaştıran sistemin ikiyüzlülüğüne meydan okurlar. Ayrıca, Working Girls’de olduğu gibi, bu filmde de kadın cinselliği gizemli değildir. Örneğin bir sahnede kadınlar ve erkekler cinselliği imleyen bir koreografiyle dans ederler. Ancak cinsellik romantikleştirilmez, mizahi ve alaycı bir şekilde tasvir edilir. Kadınlar kendileriyle sevişmek isteyen erkeklerle dalga geçerler. Filmin sonunda Asiye bir genelev sahibi olur ve Seniye Hanım’a şöyle der:

Ben de kurtuldum işte
Ben de öğrendim artık
Bu düzende yaşamanın sırrını

Filmin sonunda Asiye, Seniye Hanım’la aynı kıyafetler içindedir. Genelevi kapatmaya ve turistik bir tesise dönüştürmeye karar verir. Fuhuşla mücadele adı altında kendi kârını düşünen devleti ve sermayeyi temsil ediyor gibidir. Kadınlar genelevden atılır. Asiye ve Working Girls’deki Lucy, yukarıda bahsedilen “ataerkil pazarlık” kavramının örnekleri olarak gösterilebilir çünkü her ikisi de başka kadınları sömürerek “kurtulurlar”.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, özgürlük tartışmasındaki temel gerilim baskı ve öznelik arasında gibi görünüyor. Bu noktada kadınları toplumsal inşanın hem nesnesi hem de öznesi olarak görmek feminist bir çıkış yolu sunuyor. Nancy Hirschmann bize bireyin özgürlüğünün toplumsal özgürlükle ilişkili olduğu bir yaklaşım sunuyor. Onun teorisinde özgürlük ve eşitlik birbirine zıt değil, birbirine bağlı kavramlardır. Toplumsal özgürlük anlayışının özneliği yok sayan bir anlayışa dönüşmemesi için kadınların kendi aralarındaki iletişimleri ve örgütlü mücadeleleri önem kazanır.

Hem Working Girls hem de Asiye Nasıl Kurtulur toplumsal inşanın, kadın ve toplum arasındaki ilişkinin filmlerde temsil edilme biçimi açısından feminist bir özgürlük anlayışını yansıtıyor. Bir yandan seks işçiliği ile ataerkil kapitalist sistem arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor ve seks işçilerinin maruz bırakıldığı sömürüyü gösteriyorlar, kadınların seçimlerinin kaynaklarını ve sonuçlarını ataerkil kapitalist sistem bağlamında değerlendiriyorlar. Öte yandan, bunu seks işçilerini marjinalleştirmeden onları mağdurlaştırmadan yapıyorlar. Ataerkil kapitalist sistemin nasıl işlediğini ve kadınların bu sistem içinde ne tür ortak ve farklı konumlara sahip olduğunu gösteriyorlar.

  1. Bu ödev, Güz 2022 döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde Volkan Çıdam ve Aslı Ildır tarafından açılan POLS 314 (Politics and Cinema) dersi için hazırlanmıştır. İngilizceden Türkçeye çevrilirken düzenlenmiştir.
  2. Nancy J. Hirschmann, “Toward a Feminist Theory of Freedom”, Political Theory 24 (1), 1996, s. 46-67.
  3. Lizzie Borden (yön.), Working Girls, 1986.
  4. Atıf Yılmaz (yön.), Asiye Nasıl Kurtulur?, 1986.
  5. Nancy J. Hirschmann, “Toward a Feminist Theory of Freedom”, Political Theory 24 (1), 1996, s. 46-67.
  6. bell hooks, Feminist Theory: From Margin to Center, South End Press, 1984.
  7. Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006.
  8. Nancy J. Hirschmann, “Toward a Feminist Theory of Freedom”, Political Theory 24 (1), 1996, s. 58.
  9. bell hooks, Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika, İstanbul: bgst Yayınları, 2019, s. 9.
  10. Nancy J. Hirschmann, “Domestic Violence and the Theoretical Discourse of Freedom”, Frontiers: A Journal of Women Studies 16 (1), 1996, s. 126-151.
  11. A.g.e., s. 126-151.
  12. Nancy J. Hirschmann, “Toward a Feminist Theory of Freedom”, Political Theory 24 (1), 1996, s. 46-67.
  13. A.g.e., 1996, s. 61.
  14. Silvia Federici, Revolution at Point Zero: Housework, Reproduction and Feminist Struggle, PM Press, 2012, s. 18.
  15. Shay Welch, A Theory of Freedom: Feminism and the Social Contract, Palgrave Macmillan, 2012, s. 72.
  16. Deniz Kandiyoti, “ataerkil pazarlık”, 5 Ocak 2021, 1 Şubat 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/>
  17. A.g.e.
  18. Nancy J. Hirschmann, “Toward a Feminist Theory of Freedom”, Political Theory 24 (1), 1996, s. 56.
  19. Marilyn Friedman, “Nancy J. Hirschmann on the Social Construction of Women’s Freedom”, Hypatia 21 (4), 2006, s. 182-191.
  20. Iris Marion Young, “Beyond the Unhappy Marriage: A Critique of the Dual Systems Theory”, Women and Revolution, Boston: South End Press, 1981, s. 43-69.
  21. Carina Yervasi, “Dislocating the domestic in Chantal Akerman’s Jeanne Dielman”, Sites 4 (2), 2000, s. 385-398.
  22. Yvonne Tasker, Working girls: Gender and sexuality in popular cinema, Routledge 2002.
  23. A.g.e.
  24. Esra Esenlik, “Asiye Nasıl Kurtulur?”, bü’de kadın gündemi (10), 2005, s. 91- 93

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir