İfade Özgürlüğü ve Nefret Söylemi İlişkisinin Kısa Bir Değerlendirmesi*

Cansel Kademli
Melisa Damla Telli
Öykü Eke

İfade özgürlüğünün sınırları, özgürlük alanındaki en önemli tartışmalardan biri olmuştur. Söylem her zaman eylemi doğurmayacağından ya da arasında net bir neden-sonuç ilişkisi bulunmadığından nefret, tahrik, aşağılama içeren söylemlerin kısıtlanmasına yönelik görüşler de ayrışmaktadır. Özellikle günümüzde çoğu insanın söylem alanlarının dijital ortamla beraber genişlediğini düşünürsek ifade özgürlüğünün her boyutuyla tartışılması daha da önem kazanmıştır. Biz de bu doğrultuda, nefret söylemini kısıtlamanın ifade özgürlüğünün sınırlandırılması açısından meşru olup olmadığını tartışacağız. Bunun için öncelikle nefret söylemini kısıtlamak gerektiğini   savunan   argümanları, daha sonra ifade özgürlüğü açısından herhangi bir kısıtlamanın meşru olmayacağı yönündeki argümanları ele alacağız. Bizler de nefret söylemini kısıtlamanın ifade özgürlüğünün sınırlandırılması anlamında meşru olmayacağını, ifade özgürlüğünü bireysel ve politik bir hak olarak her koşulda savunmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Nefret söyleminin kısıtlanması, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaz

Nefret söyleminin kısıtlanmasının ifade özgürlüğüne olan etkisini tartışmadan önce bulunduğumuz koşullarda ifade özgürlüğünün sınırlarını tartışmamız gerekir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi dijitalleşme, söylemimizin alanını genişletse de söylemlerimizin gerçekten hedeflediği kitleye ulaşıp ulaşmadığını incelikli bir biçimde ele almamız gerekir. Çünkü sosyal medya uçsuz bucaksız ve her imkânın olduğu bir yer gibi görünürken sosyal medyanın kullanıcı kitlesinin düşündüğümüz kadar çeşitli olmadığını söyleyebiliriz. Kuşaklar arası söylem çatışması ya da söylem alanlarının buluşamaması tam da bu noktadan şekillenir. Örneğin en yaygın kullanılan Facebook, Twitter, TikTok, Instagram gibi sosyal medya mecralarının kullanıcı kitlesi birbirinden epey ayrıştığı için bu mecralarda karşımıza çıkan yaygın söylemler de ayrışır. Daha genç bir kitleye sahip olan TikTok ve daha orta yaşlı/yaşlı kesime hitap eden Facebook’ta ülke gündemlerinin daha farklı şekilde tartışılacağını ve görünür söylemlerin de farklılaşabileceğini tahmin edebiliriz. Buna ek olarak, birbirinden ayrışan grupların kullandığı bu mecralarda söylem alanı aslında sanıldığından daha kısıtlıdır. Sosyal medyalarda bulunan algoritmalar bizim halihazırda tarafında olduğumuz görüşleri ön plana çıkaracak ve diğer görüşlere sanal bir biçimde kulak tıkamamıza neden olacaktır.

Sosyal medyanın dışında ana akım medya kanallarının kimin/kimlerin elinde bulunduğu da söylem alanımızın ve dolayısıyla ifade özgürlüğümüzün sınırlarını belirler. Örneğin Türkiye’deki çoğu medya kanalı iktidar yanlısı olan Demirören Holding’in bünyesine geçtiğinden beri2 ana akım medyadaki tekelleşme artmıştır. Farklı sosyopolitik sınıflardan insanların erişebildiği kanalların iktidarın eline geçmesi, görünürdeki söylemlerin de tekelleşmesine ve karşı söylemlerin duyulamamasına neden olmuştur.

Tam olarak bu noktada nefret söyleminin kısıtlanmasının ifade özgürlüğünü sınırlandırmadığını savunan görüş, halihazırda ifade özgürlüğünden bahsedebilmemiz için pozitif özgürlüğün3 olması gerektiğini savunur. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi savunan toplumsal cinsiyet karşıtı görüşler, toplum tarafından feminist görüşlere nazaran daha fazla duyuluyorsa burada eşitlikçi bir tartışma ortamının oluşacağından bahsedilemez. Dolayısıyla nefret söylemlerini kısıtlamanın ifade özgürlüğünü sınırlamayacağını savunan görüş, söylem alanlarımız eşitlenmedikçe sınırsız bir ifade özgürlüğünden bahsetmenin mümkün olmayacağını söyler. Çünkü bu, halihazırda dezavantajlı gruplara yönelik nefret söylemlerinin daha fazla duyulmasına, bu görüşler tartışılamadığı için bu söylemlerin nefret kapsamının ifşa edilememesine ve toplumun çoğu kesimlerince bu söylemlerin içselleştirilmesine neden olacaktır. Yazının bu bölümünde bu argümanı savunan görüşün savunma sebeplerini günümüzden örneklerle ele alacağız.

Öncelikle nefret söylemlerinin toplum tarafından sahiplenilmesi, nefret söyleminin muhatabı olan grubun/grupların yazılı hukuka dayalı olmasına gerek olmaksızın hem toplum hem de kendileri tarafından özgürlüklerinin kısıtlanmasına da neden olabilir. Örneğin tacize uğrayan bir kadına tecavüz etmeyi haklılaştıran bir söylem, kadınların kendi giyinme özgürlüklerini kısıtlamalarına yol açabilir ki Hindistan’da buna benzer bir örnek yaşanmıştır.4 Kendi giyinme özgürlüğünü savunacak tartışma alanına sahip olmayan bir kadın, bu söylemi dönüştüremeyeceği için giyimini belirleyen normlar, toplum nezdinde daha güçlü hâle gelebilir.

Bunun yanı sıra nefret söyleminin kısıtlanmaması, akabinde bu söylemin nefret suçuna evrilmesine sebep olabilir. Özellikle iktidarı elinde bulunduran otoritelerin bu konudaki payı oldukça büyüktür. Çünkü iktidarı elinde bulunduran otoritelere saygı duyan, dediklerini doğru kabul eden grup/gruplar varsa bu kişilerin nefret söyleminden güç alarak eyleme geçmeleri hiç de zor olmayacaktır. Yasa koyucular söylemleriyle nefreti meşrulaştırdıklarında suça teşebbüs etmek daha kolay olacaktır. Yasalarda nefret suçunun cezası olsa bile yasa koyucu birinin nefret içerikli söylemlerde bulunması ve bunun cezalandırılmaması, nefret söylemindeki hedef gruba yönelik işlenecek herhangi bir suçun meşru olduğu algısına neden olabilir.

Nefret suçundan da öte devlet erklerinin dezavantajlı grupları hedef göstererek kriminalize etmesi; bu alana yönelik yapılan baskıları, devlet şiddetini ve alan kapamaları da meşrulaştırır. Örneğin Süleyman Soylu’nun “Türkiye Muhtarlarla El Ele” adlı toplantıda LGBTİ+ alanında çalışan derneklere yönelik söylediklerini inceleyelim:

Yurt dışından bu derneklere yönelik ciddi bir fonlama var, bunu dile getiriyoruz, burada bir sorun olduğunu paylaşıyoruz ama buna rağmen dönüp yine bizi linç etmeye çalışıyorlar. Elin oğlu Türkiye’de bu tip meselelerin yaygınlaşması için niye para versin? Amerika hala bir terör örgütü olan PYD ile PKK’yı niçin desteklesin? Bir Amerikalı vatandaş kendi ülkesinin, bir terör örgütünü desteklemesini ister mi?5

Bu söylemde kendisinin birebir LGBTİ+lara dönük bir nefret söyleminde bulunmadığını görüyoruz. Ancak LGBTİ+ları, halkın büyük bir kesiminin terör örgütü olarak kabul ettiği örgütlerle aynı kefede değerlendirmesi buraya yönelik sınırlandırmaları halkın meşrulaştırmasına neden olabilir. Keza son zamanlarda Süleyman Soylu ve diğer iktidar erklerince kadınlar ve LGBTİ+ların hedef gösterilmesi, bu alanda mücadele eden insanların kriminalize edilmesi toplumda ayrışmaya neden oldu. Bunun yanında kriminalize edilen pek çok grubun kendilerini güvensiz hissetmelerine yol açtı.

Bununla beraber nefret söylemini engelleyecek yasaların da herkes için aynı şekilde uygulanmadığını görüyoruz. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “Kâbe görseli” üzerinden ifade özgürlüğünü ele aldığımızda buradaki çelişki, eserden rahatsız olanların ifade özgürlüğüyle eser sahibinin veya eseri sergileyenlerin ifade özgürlüğünün eşdeğer görülmemesidir. Eserin sergilenmesini sağlayan kişilerin TCK 216 maddesine dayanarak “halkın değerlerini aşağılamak ve kin ve düşmanlığa sevk etmekten” ötürü cezaya çarptırılmaları ve konuşma haklarının ellerinden alınması, İslam dinine ve mensuplarına yönelik hakarette bulunmaları gerekçesiyle iktidar tarafından haklılaştırılmıştır. Öte yandan tutuklu öğrenciler hakkında “LGBT sapkını” olarak açıklama yapan Süleyman Soylu’ya yönelik Türkiye hukuku herhangi bir yaptırım uygulamazken Twitter, Soylu’nun bu konuyla ilgili gözaltı açıklamasını yaptığı tweet’e kısıtlama getirmişti.6 Süleyman Soylu’dan güç alan fobik söylemler kendine bu tweet’in altında yer buldu, LGBTİ+lar ve rektör atamasına karşı eylemliliklerde bulunan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri hedef gösterildi.

Kısacası nefret söyleminin bulunduğumuz koşullarda kısıtlanmasının ifade özgürlüğünü sınırlandırmayacağını savunan görüş, yukarıda bahsettiğimiz gibi koşullar değişmedikçe halihazırda ifade özgürlüğümüzün olmadığını, ifade özgürlüğünün iktidar tarafından kısıtlandığını savunmaktadır. Buna karşılık nefret söylemini kısıtlamamanın dezavantajlı grupların daha da şiddetli saldırılara maruz bırakılmasına ve eşitsizliklerin norm olarak toplum nezdinde derinleşmesine neden olacağını savunur.

Nefret söyleminin kısıtlanması, ifade özgürlüğünü sınırlandırır

Tartışmanın ikinci ve bizim de savunduğumuz yönüne bakacak olursak nefret söyleminin kısıtlanması, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması anlamına geleceği için totaliter bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Devletin ve hâkim ideoloji doğrultusunda hareket eden toplumun ifade alanını belirlemesi, belki de yasalarla sınırlandırması ve bireysel bir hak olarak ifade özgürlüğüne ket vurması totaliter yaklaşımı doğurur. Bu doğrultuda, tartışmanın bu tarafında ifade özgürlüğünün hiçbir koşulda sınırlandırılmaması gerektiği yönündeki argümanları tartışa- cağız.

Yukarıda bahsettiğimiz, nefret söyleminin nefret suçuna dönüşebileceği ihtimaline karşı bir önlem olarak bu söylemin kısıtlanması gerektiği argümanı, varsayımsal bir argüman olarak karşımıza çıkıyor. Bu varsayıma dayalı cezalandırma talebinin de özgürlük karşıtı bir tutum olacağını söyleyebiliriz. Bu noktada özellikle, böyle bir kısıtlama veya cezalandırmanın yasal düzlemde nasıl bir karşılığının olacağı, suç tanımlarının hangi değerler üzerinden kurulacağı gibi soru işaretleri ortaya çıkıyor. Çünkü toplumsal dinamikler ve iktidar değiştikçe suç tanımı ve sınırları belirlemesi öngörülen değerler de değişmeyecek midir?

Ayşen Candaş toplumsal dönüşüm için elzem olan ifade özgürlüğü hakkını, taşıdığı potansiyel doğrultusunda sadece liberal değil politik bir hak olarak da değerlendirir.7 Bu düşünceyi açmak gerekirse, nefret söylemi içeriyor olsalar dahi karşıt görüşlerin ifade edilebilmesi kamusal tartışma alanları yaratma potansiyeline sahiptir. Bu tartışma alanlarının oluşmasının, toplumsal bir dönüşümün mümkün olabilmesi için gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Karşıt görüşlerin ifade edilemediği ve bunlar üzerine gerekli tartışmaların yapılamadığı koşullarda bu düşüncelerin dönüşüme uğramasının da mümkün olamayacağını göz önünde bulundurmak gerekir. Yasaklayıcı ve kısıtlayıcı yöntemler, ayrımcılığı ortadan kaldırmak yerine ayrımcılığı görünmeyen alanlara iterek bunların tartışılmasını zorlaştıracaktır. Ayrıca nefret söyleminin cezalandırılması veya kısıtlanması, ayrımcılık sorununu ve güç ilişkilerinden doğan eşitsizlikleri bireye indirgeyerek sistemin sorunsallaştırılmasına ket vurma tehlikesi taşır. Bu noktada bireyleri cezalandırmak; ayrımcılığı ve eşitsizliği ortadan kaldırmaya yaramaz, bunun yanında toplumsal bir katarsis yaratarak sorunların asıl kaynağını görmeyi zorlaştırır ve nefret söylemine konu olan ayrımcılık türü, sanki tek bir bireyin düşüncesiymiş gibi algılanma tehlikesi taşır. Tam da bu noktada, eğer nefret suçuna teşvik etme ihtimali olan bir nefret söyleminden bahsediyorsak suça teşvik edilen toplumun da bu düşünceyi paylaştığını göz ardı etmemek ve nefret söylemini üreten bireyin cezalandırılmasının muhtemel suçları ortadan kaldırmak için yeterli olmayacağını belirtmek gerekir. Burada ele alınabilecek bir örneği paylaşmak istiyoruz. Noam Chomsky, Robert Faurisson’un kitabı hakkında çıkan tartışmalardan sonra akademide ve muhalif çevrelerde Faurisson’un ifadesinin kısıtlanması yönünde yükselen argümanlara karşı, onun ifade özgürlüğünü savunan bir dilekçeye imza atıyor ve bu durum özellikle Fransa’da tartışmalara sebebiyet veriyor. Bu dilekçeye Chomsky’nin imza atmış olması bu çevrelerde “skandalvari” olarak nitelendiriliyor.8 Noam Chomsky, bu olaydan sonra yazdığı bir metinde Faurisson’un bir anti-Semitist ve Nazi yanlısı olduğu iddiası doğru olsa da bu durumun, onun sivil haklarını savunmanın meşruiyetini etkilemediğini savunuyor. Hatta “Genel olarak kabul görmüş fikirleri savunmanın pek de önemli bir iş olmadığı gayet açıktır.”9 diyerek ifade özgürlüğünü en güçlü biçimde bize yanlış gelen fikirler için savunmamız gerektiğini vurguluyor. Türkiye’den bir örnek verecek olursak, önceki bölümde bahsettiğimiz gibi Süleyman Soylu’nun “4 LGBT sapkını” dediği tweet hakkında, Twitter tarafından şu bilgilendirme yapılmıştı: “Bu tweet, nefret davranışı hakkındaki Twitter Kuralları’nı ihlal etti. Ancak Twitter, tweet’in erişime açık kalmasının kamu yararına olabileceğini belirledi.”10 Açıklamada geçen kamu yararı ifadesinin, ifade özgürlüğü tartışması açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü bu tweet insanların Süleyman Soylu’ya ya da iktidar pratiklerine dair fikirlerini etkileyerek onları eleştiriye sevk edecek bir noktada durabilirdi ancak tweet’in kısıtlanmasının da bahsedilen kamu yararını belli bir ölçüde zedelediğini düşünüyoruz. Tweet’in kısıtlanması, kullanıcıların erişimini bir oranda sınırlıyor ve insanların bu tweet’e karşı fikir üretmelerinin önünde engel oluşturuyor.

“İfade özgürlüğünün sınırlarını kim belirliyor?” sorusu tartışmanın iki boyutu için de geçerliliğini korur. Devlet ve toplum ifadenin sınırlarını belirleyen iki unsur olarak karşımıza çıkabilir. Devlet bu kısıtlamaları iktidar alanını kullanarak ve hâkim ideoloji doğrultusunda uygularken toplum da yine hâkim ideoloji ve değerler doğrultusunda bireyler üzerinde denetleyici bir işlev kazanır. Nefret söyleminin kısıtlanması yönünde bir yetkiyi iktidara vermek ve bu yönde yasalar ve uygulamalar talep etmek doğrudan iktidarın ifade özgürlüğünü sınırlandırabileceği alanları genişletmek anlamına gelmez mi? Bu sınırların nasıl belirleneceği de bir diğer tartışma noktası çünkü böyle bir yetki doğrultusunda ifade özgürlüğünün sınırlarının hâkim ideoloji, toplumsal normlar veya gücü elinde bulunduran gruplar tarafından belirleneceği mutlaktır. Ayrıca burada ortaya çıkan bir diğer sorun hâkim grubun ve düşüncenin el değiştirebileceğinin göz ardı edilmesidir. Örneğin, 28 Şubat süreciyle bugünü birlikte düşündüğümüzde elinde ifade araçlarını bulunduran grupların değiştiğini görmek mümkün. 28 Şubat’ta Kemalist değerler yüceltilerek İslami değerleri benimseyen grupların ifade özgürlüğü kısıtlanırken bugün iktidar pratiklerine baktığımızda hâkim söylemin Sünni İslam değerleri üzerinden kurularak toplumdaki birçok kesimin bu değerlerle çatışan ifadelerinin sınırlandırıldığını hatta cezalandırıldığını görebiliyoruz. Ayrıca sınırların nasıl çizileceği konusunda oluşan soru işareti yalnızca hâkim ideolojinin değişebileceği sebebine dayanmaz, toplumda halihazırda mevcut olan değer çatışmaları üzerinden de ifade alanlarının sınırları toplumsal gruplar tarafından farklı biçimlerde çizilebilir. Burada bir başka örnek olarak önceki bölümlerde de bahsettiğimiz, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki sergi davasını ele alabiliriz. Bu olayda “Kâbe görseli” olarak bilinen eserin medyaya yansıtıldığını, devlet otoriteleri tarafından Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin ve LGBTİ+ların hedef gösterildiğini görmüştük. Bu örnekte farklı toplumsal grupların değer çatışmasını görebiliyoruz ve bu değer çatışması sonucunda, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilebilecek bir sanat eseri TCK 216 maddesine dayanarak suç unsuru olarak nitelendirildi. Bu durumda, birtakım değerler üzerinden ifade özgürlüğüne sınırlar çizdiğimiz noktada ortaya değer çatışmalarının çıkacağı aşikârdır.

Sonuç olarak asıl sorunun, nefret söylemi değil ifade araçlarına ve alanlarına erişimin eşit olmaması sebebiyle hâkim söylemin dışında kalanların ifade özgürlüğünün kısıtlanması olduğunu düşünüyoruz. Esas ilgilenmemiz gereken nokta herkes için ifade alanlarının açılmasıyken bu eşitsizlik üzerinden nefret söyleminin kısıtlanması gerektiği argümanına yöneldiğimizde ifade özgürlüğü adına daha büyük bir tehlike ortaya çıkıyor. Bunu negatif ve pozitif özgürlükler üzerinden düşünebiliriz. Eğer hedeflediğimiz pozitif özgürlükse, negatif özgürlükleri sınırlandırmanın işe yarayacağını söyleyebilir miyiz? Noam Chomsky bu noktada, iletişim kanallarına erişimin eşitsiz dağılımından kaynaklı olarak ifade özgürlüğünün günümüzde negatif bir özgürlük olarak var olduğunu, bunu çözmenin bir yolunun iktidar sahiplerinin eline daha fazla yetki vermek olabileceğini, bunun da iktidarın bu yetkiyi istediği biçimde kullanabileceği anlamına geleceğini söyler. O yüzden bunu bir çözüm yolu olarak görmez. Özellikle vurguladığı nokta, pozitif özgürlüğe ulaşmak için öncelikle negatif özgürlükleri güçlü bir biçimde savunmanın, sonrasında bunları pozitif özgürlüklere dönüştürmek için uğraşmanın gerektiğidir.11

Sonuç Yerine

Günümüzde nefret söyleminin kısıtlanması gerektiğini savunan argümanların koşullar dahilinde haklı olabilecek yanları olsa da bizler ifade özgürlüğünü sadece gördüğümüz, içinde yaşadığımız koşullar çerçevesinde değerlendirmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Felsefi ve politik bir konsept olarak ifade özgürlüğünü tartışmak ve ifade özgürlüğünü her ifadenin toplumda yer bulabileceği bir şekilde değerlendirmek bir ideal tahayyül etmemize olanak sağlaması yönünden oldukça önemli. Bu ideal bir tartışma gibi görünse de aslında bu tartışmalar düşünme biçimimizi ve hayattaki ilkelerimizi belirliyor. Bu da mümkün olanın sınırlarını genişleterek düşünme şeklimizi bir nevi özgürleştiriyor.

*Bu ödev, Güz 2021 döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde Yıldız Silier tarafından açılan PHIL453 (Freedom) dersi için hazırlanmıştır. Yayına hazırlanırken düzenlenmiştir.
2. “Demirören, Doğan Grubu’nu satın aldı ve iktidarı ‘Türkiye’nin tek büyük medya patronu’ olarak tescilledi”, 21 Mart 2018, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://t24.com.tr/haber/demiroren-dogan-grubunu-satin-aldi-ve-iktidari-turkiyenin-tek-buyuk-medya-patronu-olarak-tescilledi,586845>
3. Isaiah Berlin, özgürlüğü pozitif özgürlük ve negatif özgürlük olmak üzere iki konsepte ayırır. Ona göre negatif özgürlük kişinin engellenmeden eylemde bulunmasıyla ilgiliyken pozitif özgürlük ise kişinin ona sunulan imkânlar doğrultusunda kendi iradesiyle eyleme geçme hâlidir.
4. “India: the rapist’s veto?”, 26 Ocak 2017, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://freespeechdebate.com/discuss/india-the-rapists-veto/>
5. “Süleyman Soylu LGBTİ+ derneklerini hedef aldı: Bu sevda nereden çıkıyor?”, 28 Aralık 2021, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.birgun.net/haber/suleyman-soylu-lgbti-derneklerini-hedef-aldi-bu-sevda-nereden-cikiyor-371030>
6. “Twitter’dan Süleyman Soylu’nun tweetine kısıtlama”, 2 Şubat 2021, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.dw.com/tr/twitterdan-s%C3%BCleyman-soylunun-tweetine-k%C4%B1s%C4%B1tlama/a-56412692>
7. Ayşen Candaş, “Muhalefet ve Demokrasi: Hem Politik Hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, Taner Koçak, Taylan Doğan ve Zeynep Kutluata (ed.), İstanbul: bgst Yayınları, 2009.
8. Noam Chomsky, “Some Elementary Comments on The Rights of Freedom of Expression”, 11 Ekim 1980, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://chomsky.info/19801011/>
9. A.g.e.
10. “Twitter’dan Süleyman Soylu’nun tweetine kısıtlama”, 2 Şubat 2021, 16 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.dw.com/tr/twitterdan-s%C3%BCleyman-soylunun-tweetine-k%C4%B1s%C4%B1tlama/a-56412692>
11. “İfade Özgürlüğü Sorunu”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, Taylan Doğan (çev.), Taner Koçak, Taylan Doğan ve Zeynep Kutluata (ed.), İstanbul: bgst Yayınları, 2009.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir