Demir Çeneli Melekler Filmi Üzerine

Hatice Günsel
Zeynep Nur Demirağ

Her yıl Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak yaptığımız Temel Feminizm Okumaları kapsamında 2021 güz dönemindeki çalışmamızda feminist hareketi  tarihsel  süreçler  içinde  ele aldık ve dalgalar üzerinden tartıştık. Bu yıl okumalarla birlikte
Demir Çeneli Melekler1, Diren!2, Duyguların Rengi3 filmlerini ve Fransız Devrimi Belgeseli4, Kadın Olmanın Günahı5 belgesellerini izleme fırsatı bulduk.

25 Kasım haftası etkinlikleri kapsamında Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü [BÜ(S)K] ile beraber Amerikalı kadınların oy hakkı mücadelesini anlatan Demir Çeneli Melekler adlı filmi izledik ve etkinlik sonrasında katılımcılarla film hakkında tartışma yürüttük. Demir Çeneli Melekler filmi giriş haftasında yaptığımız tartışmaları beslemesi ve derinleştirmesi için önerilen bir filmdi. Tarihsel olarak Amerika’daki kadınların oy hakkı mücadelesini görsel bir anlatıyla desteklemenin ve bu tarihsel tartışmayı kampüse açmanın değerli olduğunu düşündük. Bu sebeple 25 Kasım haftasında böyle bir etkinliğe yer verdik. Bu yazıda Demir Çeneli Melekler adlı filmin incelediği tarihsel süreçten, feminist mücadele anlatısından ve film hakkındaki görüşlerimizden bahsedeceğiz.

Amerika’da Kadınların Oy Hakkı Mücadelesi

Demir Çeneli Melekler adlı film 1913 tarihinden 1920’ye kadar Amerika’daki kadınların oy hakkı mücadelesini konu eder. Film hakkındaki görüşlerimizi paylaşmadan önce filmle ilgili bağlantıların kurulabilmesi için bu mücadelenin tarihinden bahsederek başlayalım.

Amerika, Kuzey ve Güney olmak üzere iki özerk bölgeden oluşuyordu. Bu iki bölgenin ekonomisi ve toplumsal yapısı birbirinden ayrışıyordu. Bu dönemde Amerika’da Kuzey eyaletlerinde ekonomiyi kalkındıran en önemli etmen sanayinin gelişmiş olmasıyken Güney eyaletlerinin en önemli ekonomik kaynağı tarımsal üretimdi. Fiziksel emeğe dayalı tarım üretiminde ağırlıklı olarak siyah köleler çalışıyordu ve yaptıkları üretim hakkında herhangi bir söz hakkına sahip değillerdi. Kuzey bölgesi ise sanayi bazlı seri üretimlerde geliştiği için Güney bölgesine göre ekonomileri daha güçlüydü.

1804 yılında Kuzey bölgesinde kölelik yasaklanmıştır fakat Güney bölgesinde kölelik devam etmiştir. Amerikan İç Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington’daki yönetim ile bu ülkeden ayrılmak isteyen 11 Güney eyaleti arasında çıkmış, 1861 ve 1865 yılları arasında süren savaştır. Köleliği kaldırma vaadinde bulunan Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesiyle, ana geçim kaynağı hâlâ köle emeğine dayalı tarımsal üretim olan Güney eyaletlerinde isyanlar çıkmaya başlar, Abraham Lincoln’ün başkanlığa getirilmesini desteklemezler. Bu sebeple 1860 yılında Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesi ile Güney eyaletleri bağımsızlık ilan etmek ister. Böylece 1861 yılında İç Savaş başlar, Kuzey bölgesi savaşı kazanır. İç savaş sonucunda Güney’de 1865 yılında kölelik kaldırılır.

Dönemin Başkanı Abraham Lincoln, köle bakımının ekonomik açıdan giderek güçleşmesi sebebiyle ve toplum içerisindeki çatışmaları sakinleştirmek, siyahların ırkçılığa karşı olan isyanlarını bastırmak amaçlarıyla Güney bölgesinde köleliği kaldırır ve siyah erkeklere oy hakkı tanır. Bu durumda insani ve eşitlikçi kaygılardan ziyade ekonomik çıkarların ön plana çıktığı yorumlanabilir. Aslında bakıldığında bu kazanımlar üretim kaygısına dayandığı için kapitalizmin kazanımı olarak yorumlanabilir. Marx, Güney ve Kuzey arasındaki bu savaşı kölelik sistemi ve özgür emek arasındaki çarpışma olarak yorumlar.

Esasen ekonomik kaygılardan dolayı köleliğin kaldırılmasının, toplumda var olan ırkçılık üzerinde bir etkisi olmamıştır. Hatta süreçte aşırı ırkçı beyazlar tarafından kurulan Ku Klux Klan6 (KKK) örgütü, siyahların mallarına zarar vermiş ve birçok siyahı öldürmüştür.

Toplumda her ne kadar ırkçılık son bulmasa da siyah erkeklerin oy hakkı elde etmelerinin yasal bir kazanım olduğu söylenebilir. Fakat burada dikkat çeken nokta, siyah kadınların oy hakkı tartışmaları kapsamında değerlendirmeye bile alınmamalarıdır. Bu da büyük resme bakıldığında kadın kimliğinin tekrardan toplumda bir kenara atılmış olduğunu gösterir. Bu gelişme sonrasında siyasi haklar açısından toplumsal grupların beyaz erkekler, siyah erkekler, beyaz kadınlar ve siyah kadınlar şeklinde sıralandığı görülebilir. Siyah erkekler oy hakkıyla beraber vatandaş statüsü kazanmışlardır. Fakat kadınlar mücadelelerine rağmen henüz oy haklarını elde edememişler, kadınların siyasi ve toplumsal statüleri değişmemiştir. Tam da bu noktada, siyah erkeklerin oy hakkı kazanmalarından sonra kadınların oy hakkı mücadelesinin ateşlenmesi ve daha dikkat çekici eylemlilik biçimlerinde bulunmaları tesadüf değildir.

Toplumdaki grupların arasındaki mesafeyi gözle görülür bir şekilde açan siyah erkeklerin oy hakkı kazanımı, beyaz kadınların ırkçı argümanlarda bulunmasına sebep olur. Bu dönemde, kadın hareketinde yer alan bazı beyaz kadınların ırkçılıklarını kadın hareketi üzerinden meşrulaştırdıkları görülür. Siyah erkeklere karşı üstten bir bakış açısı geliştirirler. Eğer siyah erkekler “bile” oy hakkı elde edebiliyorsa kadınların da oy hakkı kazanmaları gerektiği argümanını öne sürerler. Siyahlar resmiyette köle olarak adlandırılmasa da hâlâ kültürel ve toplumsal bağlamda beyazların aşağısında ve onların egemenliği altında çalıştırılmaktaydı. Bu sebeple toplumda yerleşmiş olan ırkçılığın sıfırlandığını söyleyemeyiz.

Dönemsel koşullarla birlikte değerlendirildiğinde, kadın hareketine yerleşen ırkçı yaklaşımın oy hakkı elde edememeye dair belli kaygılar ve endişelerden kaynakladığı görülebilir. Fakat hangi dönemde olursa olsun feminist hareketteki ırkçı perspektifin, eşitlik anlayışıyla bir tezat oluşturduğu görülür. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan bir hareketteki öznelerin, ırk üzerinden ayrımcılık yapması harekette tutarsızlık yaratır ve feminist hareketin önerdikleriyle çelişir. Bu sebeple her ne kadar ırkçı pratiklerin nedeni görülebilir olsa da o dönemde de eşitlikçi ve birlikte hareket eden bir mücadele yöntemi benimsenebilirdi. Ayrıca ırkçılığın son raddede olduğu, ırkçı perspektif ve pratiklerin topluma bir kültür olarak yerleştiği, insani değerlerin ve insan onurunun sadece ırk üzerinden hiçe sayıldığı bir toplumda, feminist hareketin kadın erkek eşitliği talebi ve hak arama koşulları oldukça zorludur. Çünkü toplum halihazırda yıllardır inşa ettiği önyargılarını ve normlarını bir anda dönüştüremez. Irkçı ve cinsiyetçi pratik ve perspektiflerini sorgulamazlar. Bu yolda mücadeleyi ve kazanımları devam ettirmek için esasen her renkten ve sınıftan kadının bir araya gelerek ortak bir amaç için örgütlenmesi gerekir.

Fakat ABD’deki kadın hareketinde beyaz ve siyah kadınlar uzun bir süre boyunca aynı yolun iki farklı tarafında yürümüştür. Beyaz kadınlar, toplumda herkes tarafından uygulanan ırkçı pratikleri bırakmamış, toplumun inşa ettiği ırkçı yaklaşımın ötesine geçerek siyah kadınları oy hakkı mücadelesine birebir davet etmemiş, sistemin toplumun bilinçdışında yarattığı ırkçılığın ötesine geçerek kadın mücadelesinde ırkçılığa dair dönüştürücü veya dönemine göre radikal olarak isimlendirilebilecek bir eyleme geçememişlerdir.7 Feminist harekette dahi beyaz kadınlar siyah kadınları aşağı görmeye devam etmiştir. Sonuç olarak 18 Ağustos 1920’de Amerikalı kadınlar oy hakkı elde etmişlerdir. Bu kazanıma kadar kadınlar aynı zamanda cinsiyet eşitliği, ev içi emeğin ücretlendirilmesi ve sendikal haklar için de mücadele etmişlerdir. Amerika’da kadınların oy hakkı mücadelesine öncülük eden isimlerden biri Alice Paul’dur. Demir Çeneli Melekler adlı film Alice Paul’un da öncüsü olduğu kadın hareketinin oy hakkı mücadelesini konu alır.

Film Hakkında

Demir Çeneli Melekler, 2004 yapımı bir tarihi drama filmidir ve yönetmenliğini Katja Von Garnier üstlenmiştir. Film 1910’lu yıllarda geçer ve aktivist bir kadın olan Alice Paul önderliğinde gerçekleşen mücadeleler sonucunda 1920 yılında Amerikalı kadınların oy haklarını kazanmasıyla sonlanır.

Film akışından bahsedecek olursak olaylar, İngiltere’de eğitim görmüş bir grup feminist kadının Amerika’ya gelmesiyle başlar. Bu grupta öncü iki isim vardır: Alice Paul ve Lucy Burns. Alice Paul ve Lucy Burns o dönem Amerikalı kadınların oy hakkı için çalışan Ulusal Amerikan Kadın Oy Hakkı Birliği’ne (NAWSA) üyedir ve NAWSA’ya bir yürüyüş talebinde bulunurlar. Bu durum NAWSA tarafından pek hoş karşılanmaz çünkü Alice ve Lucy’nin eğitim gördükleri yer olan İngiltere’deki süfrajet hareketi8 NAWSA’nın oldukça radikal bulduğu eylemlilik biçimleri sergiler. NAWSA ise hükümetle arasını bozmak istememektedir.

Yukarıda bahsi geçen yürüyüş olmadan önce harekette öncü kadınlar diğer gruplardan kadınların da bu yürüyüşe gelmeleri için onları davet ederler. Yürüyüşü gerçekleştirebilmek ve görünürlüğünü artırabilmek için işçi ve siyah kadınları yürüyüşe katılmaya ikna etmeye çalışırlar. Filmin giriş kısmındaki bu sahnelerde bazı kadın kimlikleri ile karşılaşırız. Filmde halihazırda kadın mücadelesi yürüten Alice ve arkadaşlarının orta üst sınıftan, üniversite eğitimi almış, bekâr kadınlar olduğu görülür.

İşçi sınıfından kadınlar ve onların zorlayıcı koşulları kısa bir an olsa bile filmde yer alır ve işçi kadınların çalışma koşullarını gördüğümüz bu sahne seyirci üzerinde bir beklenti oluşturur. Seyirci olarak filmin devamında da işçi kadınların koşullarına daha fazla yer verilmesini beklerken buna dair başka bir sahne görmeyiz. Film boyunca, harekette işçi sınıfından göçmen tek bir kadını görürüz. İşçi ve göçmen olan bu kadının filmde diğer işçi ve göçmen kadınları da temsil ettiği yorumlanabilir.

Mücadelede öncü olan kadınlar, işçi kadınları ikna etmek için bir fabrika çıkışına giderler ve oy hakkını savunan, yürüyüşe çağıran bildirilerini dağıtırlar. İşçi kadınlarsa yürüyüş bildirilerine mesafeyle yaklaşırlar. Gittikleri fabrikada ihmaller sonucu yakın zamanda bir yangın çıkmıştır ve yangın çıkışı olmadığı için birçok işçi yangında ölmüştür. Bunun üzerine Alice’in “bir oy bir yangın çıkışı” sözü bir işçi kadının dikkatini çeker. Kadın hareketinin kazanımları doğrultusunda işçi kadınların da güvenliğini sağlayacaklarını vadederler. Böylece bir işçi kadın da bildiri dağıtmaya başlar ve diğer işçi kadınlar da yürüyüşe katılmaya karar verirler. Bu sahnede işçi kadının yürüyüşe katılmaya birden ikna olup bildiri dağıtmaya başlamasını gerçekçi bulmadık. Kadının işini kaybetmek, toplumsal olarak dışlanmak gibi kaygılar gütmeden hemen harekete eklenme kararının toplumsal gerçeklikten kopuk olduğunu düşündük.

Devamında ise Alice ve siyah bir kadının karşılaşmasını görürüz. Alice, siyah kadına yürüyüşün arka saflarında olmaları için davette bulunur. Bu sahne de kısa bir an şeklinde ele alınır ve siyahlar ve beyazlar arasındaki çatışma derinlikli bir şekilde açılmaz. Beyaz kadınların siyah kadınları yürüyüşe çağırmaların sebebi daha kalabalık bir görünüm elde etmek istemeleridir. Siyahların arka saflardan yürüyüşe katılmalarını istemelerinin sebebi ise beyazlara göre alt sınıf vatandaş sayıldıkları için toplumda ırkçılık hakkında tartışmalar açılmasını önleyip yürüyüşün odağını kaydırmak istememeleridir. Yürüyüş günü geldiğinde, yürüyüşü izleyenler arasında olan siyah kadın yürüyüşe ön sıradan eklenir. Bu durum seyirciye diğer siyah kadınların nerede olduğunu düşündürtüyor. Bu sebeple filmde tek bir siyah kadın bulunmasını temsili bir görünürlük denemesi olarak yorumladık.

3 Mart 1913’te, kadınlar oy hakkı mücadeleleri için yürüyüşü gerçekleştirirler. Bu büyük yürüyüş esnasında yüzlerce kadın, erkekler tarafından saldırıya ve tacize uğrarlar, yaralanarak hastaneye kaldırılırlar. O an orada bulunan polislerin ise kadınların darp edilmesine dair herhangi bir müdahalede bulunmaması ve eyleme geçmemesi devletin  bu yürüyüşü desteklemediğini gösterir. Fakat bu olay, gazete manşetlerine taşındığında Başkan Wilson yürüyüşü organize edenlerle görüşmek ister. Başkanın şiddet gazeteye taşındıktan sonra görüşme talebinde bulunması göstermelik bir jest olarak değerlendirilebilir. Oy hakkı mücadelesine destek almak amacıyla Başkan Wilson ile görüşülür. Wilson, kadınlardan sabırlı olmalarını ister ancak Alice bunun bir oyalamadan ibaret olduğunu düşünür.

Bu olaylar yaşanırken Alice ve arkadaşları hâlâ NAWSA’ya üyedir ancak NAWSA, Alice ve arkadaşlarının bütçelerini ellerinden alır. Bu sebeple Alice, Ulusal Kadın Partisi (NWP) adlı yeni ve bağımsız bir parti kurar. Yeni hamleleri ise Beyaz Saray’ın önünde bekleyerek Başkan’ı boykot etmektir.

Ocak 1917’de, yaklaşık on sekiz ay sürecek bir greve başlayan kadınlar dönüşümlü olarak Beyaz Saray önünde, “Sayın Başkan, kadınlar özgürlük için daha ne kadar beklemek zorundalar?” yazılı bir pankartla beklemeye başlarlar. Bir süre sonra Beyaz Saray önünde bekleyen kadınlar eylemin bastırılması hedefiyle trafiği engelledikleri bahanesiyle gözaltına alınırlar. Kadınlar, mahkemenin kişi başı on dolarlık ceza ücreti karşılığında serbest kalma talebini, “Cezayı kabul etmek suçu kabul etmektir.” diyerek reddeder ve 60 gün hapis cezasına çarptırılırlar. Fakat bu durum onların mücadelesine ket vurmaz.

Belli bir grup tutuklansa da harekette yer alan başka kadınlar Beyaz Saray önünde yılmadan beklemeye devam ederler ve bunun üzerine beyaz erkekler tarafından darp edilirler. Devamında ise Alice Paul, Beyaz Saray önünde eylem yaparken tutuklanır ve hapishanede açlık grevine başlar. Hapishanedeyken çeşitli işkencelere maruz bırakılan Alice Paul’la dayanışmak için oy hakkı hareketindeki diğer tutuklu kadınlar da açlık grevine başlar.

Kadınlar hapishanede topluca açlık grevi yaparken oy hakkı mücadelesinde yer alan üst sınıfa mensup bir kadın olan Emily Leighton, siyasetçi eşi Tom Leighton’la görüşmesinde hapishanede yaşananları gizlice kocasına iletir. Böylece, bu eylemlilik kamuoyunda duyulur ve oldukça ses getirir.

Ayrıca, hapishanede diğer kadınlara psikolojik ve fiziksel şiddette bulunan kadın bir gardiyan görürüz. Fakat filmin devamında Emily, kocasına açlık grevi yaptıklarına dair bir not ilettiğinde kadın gardiyan bu notun dışarı iletilmesine göz yumar. Açlık grevinin toplum tarafından duyulmasına engel olmaz. Kadın gardiyanın neden açlık grevinin ifşa edilmesine göz yumduğu ise gardiyanın önceki eylemle- rine bakıldığında anlaşılmaz.

Hapishanede uygulanan işkencelere halk tarafından tepki gösterilmesiyle beraber tutuklanan kadınlar serbest bırakılır ve oy hakkı mücadelelerine devam ederler. Nihayetinde 1920’de kadınlar oy hakkı kazanırlar. Filmde yer yer karakterlerin aşamalandırılmadığı gibi hapisten çıktıktan sonraki oy hakkı mücadelesine giden süreçler de derinleştirilmiyordu.

Filmde yaşanan bu ana olayın yanında yan hikâyeler de bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çekici olanlardan biri kadınların oy kullanmasına karşı olan Senatör Tom Leighton’ın ve oy hakkı mücadelesinde yer alan eşi Emily Leighton’ın hikâyesidir. Emily, oy hakkı mücadelesine katılarak kadın hareketine fon desteğinde bulunur. Kocası bunu fark ettiğinde, çocuklarını elinden alır ve Emily’e para vermemeye başlar. Bu yan hikâyede kadınların evlendikten sonra kocalarının himayelerine geçerek eşit vatandaş olarak görülmemeleri tartışmasına yer verildiğini görürüz. Emily her ne kadar zengin ve üst sınıf bir kadın olsa da bu zenginlik ve refah ona değil kocasına aittir. Bu sebeple kocasının kendisi hakkındaki kararları ile parasını, toplumsal konumunu ve hatta çocuklarını bile kaybedebilir. Erkeğin himayesi altında olan kadının sahip olduğu hiçbir şey yoktur, kendi hayatı hakkında bile irade gösterip bir seçim yapamaz. Düşünceleri ataerkil bakış açısı tarafından yok sayılır ve baskılanır. Hatta Emily günlüğüne yazdıklarını bile herkesten gizler, bu günlüğün kocası tarafından bulunmasından çok korkar. Film boyunca, yazdıklarını kadın arkadaşlarına bile okutmaz hatta yazı yazdığından bile bahsetmez. Emily, kendi düşüncelerinin varlığına sahip çıkmayı öğrendiği, özgüven kazanmaya çalıştığı bu süreçte kocasına dolayısıyla da ataerkil düzene başkaldırarak mücadeleden çekilmez. Böylece tutuklanan kadınlar arasında o da yer alır.

Alice hapishanede açlık grevi yaparken psikiyatrik muayeneye gön- derilir. Bir hükümet temsilcisi, bir doktorun Alice ile görüşmesini istemiştir. Görüşme esnasında doktor, kendisinin neden açlık grevi yaptığını sorar. Bunu mantıklı bir eylem olarak görmediğini belirtip Alice’i açlık grevinden vazgeçirmeye çalışır. Devamında doktor “Tabii ki sen de Başkan’ın kapısındaymışsın. Sana çok kötü davrandı değil mi?  Sen de Başkan Wilson’ı seçtin. Seni buraya kapatan da o.” sözleri ile Başkan’a özel bir saldırısının olduğuna dair Alice’i manipüle etmeye çalışır. Alice ise kadınlara kötü davrananın yasalar olduğunu söyler. Ka- dınların Başkanlık makamını boykot ettiklerini beyan eder. Bu boykot Başkan Wilson’ın şahsıyla değil bulunduğu makamla ilgilidir. Doktor, her ne kadar Alice’i manipüle edip onu Başkan’a karşı kışkırtıp ağzından laf almaya çalışsa da Alice vurguyu oy hakkı mücadelesinde tutar. Bunun üzerine doktor, neden kadınların oy hakkı için çalıştığından ve amacından bahsetmesini ister. Bunun üzerine Alice şöyle der:

Benden kendimi açıklamamı istediniz. Ben açıklanacak ne var bilmiyorum. Her şey çok net olmalı. Kendi kalbinize bakın. Eminim benimkinden farklı değil. Kendinizi ifade özgürlüğü istiyorsunuz. Kişisel tutkularınızı gerçekleştirmek için fırsatlar… Ben de öyle. Kontrolünde yaşadığınız idaride bir ses istiyorsunuz. Ben de öyle. Açıklanacak ne var?

Kadınlar erkeklerin kendileri hakkında kararlar almasına karşı çıkarlar. Sadece yasalara uymak zorunda olan değil, yasaları tasarlayanlar olmak yani sistemde erkeklerle eşit bir şekilde yer almak isterler.

Filmde birçok toplumsal grubu temsil eden kadın tipleri görürüz. Fakat farklı gruplara ait olan kadınların koşullarının daha fazla anlatılması filme tarihsel ve entelektüel bir derinlik katabilirdi. Bunun yerine uzun dakikalar boyunca Alice ve gazeteci Ben Weissman’ın sonu bağlanmayan aşklarını gördüğümüz sahnelere yer verilir. Ben, bir gazetede karikatür çizmektedir ve yürüyüş hakkında da çizimler yapması sebebiyle Alice ile aralarında diyalog kurulur. Filmdeki bu aşk sahnelerinin kurguya yönelik bir müdahale olduğunu düşündük. Bu müdahalenin, bir filmin izlenmesi için illa bir aşk hikâyesi barındırması gerektiği algısını beslediği yorumlanabilir.

Filmde Alice’i ötekileştirilen “öfkeli feministlerden” çizmemek için yoğun bir çaba olduğunu düşündük. Filmin bütünlüğüne katkı sunmayan Ben’le romantik sahneleri, Alice’in Ben’i düşünerek yaptığı mastürbasyon sahnesi gibi anlar seyirciye, Alice’in “her ne kadar bir feminist olsa da” onun da duyguları veya arzuları olduğunu göstermeye çalışır nitelikte. Fakat film sonrasında yürüttüğümüz tartışmada böyle bir kaygının veya çabanın filmin feminist dramaturjisiyle uyuşmadığını ve yüzeysel kaldığını değerlendirdik. Alice’in “öfkeli bir feminist” olarak görülmesinden çekinen zihniyet aslında ataerkinin içinden çıkan bir perspektiftir. Kadınlar elbette ki şahsi duyguları, arzuları, hayalleri ve hedefleri bulunurken bir yandan talepleri için mücadele etmeye devam edebilirler. Eril bakış açısı başkaldıran kadınları kolayca ötekileştirebilir. Fakat böyle bir mimlemeden sıyrılmak için ana hikâyeye hizmet etmeyen kurgusal bir eklemenin yapılmasıyla filmin ataerkil bakış açısından kurtulmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Filmde yer alan erkek figürlerininse iki tip olarak ele alındığı değerlendirilebilir. Örneğin bahsedilen gazeteciyi aynı zamanda bekâr bir baba olarak görürüz. Bu baba figürünün, oğluyla sevgi temelli bir ilişki kurduğu ve dönemine ters bir şekilde maço tavırlardan arındırılarak “annelik” rollerini üstlendiği yorumlanabilir. Filmde gördüğümüz diğer erkekler ise siyasetçi ve oy hakkı mücadelesi karşıtı gibi özellikleriyle ön plana çıkarlar.

Sonuç Yerine

Demir Çeneli Melekler adlı film bir kurgu olmasına rağmen tarihle de uyumlu ve tutarlı bir şekilde ilerler. Film feminist bir dramaturji etrafında örülmüş olsa da kadınların oy hakkı mücadelesi koşulları daha incelikli bir şekilde ele alınabilirdi. Filmde gördüğümüz karakterlerin koşullarının daha incelikle çizilmesi ise hikâyeye daha fazla derinlik sağlayabilirdi. Fakat en temelde, feminist bir mücadelenin bir filmde tutarlı, anlaşılır ve seyir zevki yüksek bir şekilde ele alınmasının oldukça kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Amerika’daki kadınların oy hakkı mücadelesine dair izlek sunan bir film olduğunu söyleyebiliriz.

  1. Katja von Garnier (yön.), Demir Çeneli Melekler (2004).
  2. Sarah Gavron (yön.), Diren! (2015).
  3. Tate Taylor (yön.), Duyguların Rengi (2011).
  4. Doug Shultz (yön.), Fransız Devrimi Belgeseli (2005).
  5. Ümran Safter (yön.), Kadın Olmanın Günahı (2018).
  6. 1865’te ABD’de kurulan, siyah karşıtı, beyaz üstünlükçü, göçmen karşıtı ve ırkçı bir gizli örgüt.
  7. Esra Gültekin, “11 Ocak 1885: Tarihin akışını değiştiren ‘Demir Çeneli Melek’ Alice Paul”, 11 Ocak 2022, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https:// catlakzemin.com/tarihin-akisini-degistiren-demir-ceneli-melek-alice-paul/>
  8. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere’de kadınların seçme ve seçilme haklarını savunan feminist hareket.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir