İfade Özgürlüğü Ne İfade Ediyor?

Melisa Gençgül
Nebile Sena Başar
Öykü Eke
Ülküm Ekşi

İfade özgürlüğü, özgürlükler bağlamında en çok tartışılan konulardan biri olagelmiştir. Haklar çeliştiği noktada ifade özgürlüğünün öncelenip öncelenmeyeceği tartışması günümüzde hâlâ yakıcılığını koruyor. Sosyal medyanın yaygın kullanımıyla dünyada yapılan tartışmalardan da haberdar olabiliyoruz. Bu tartışmaların hem dünyada hem de Türkiye’ye yansımalarında ifade özgürlüğü bağlamında yaşanan sorunların özgürlükçü bir perspektifle ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Tartışmalara yaklaşımda özgürlükçü perspektifi ön plana çıkarabilmek için kulüpte yürüttüğümüz dosya çalışmasından yola çıkarak bu yazıyı kaleme aldık. Yazıda ifade özgürlüğünü tanımlayabilmek için öncelikle özgürlüğün ne olduğu tartışmasına kısaca değindik. Ardından bireysel ve politik bir hak olan ifade özgürlüğüne -ABD ve Avrupa merkezli- yaklaşımları tanıtmayı ve tartışmayı amaçladık. İfade özgürlüğünün nefret söylemiyle ilişkisi de oldukça tartışmalı bir konu. Yazıda bu tartışmaya yer verdikten sonra kadınların ifade özgürlüğü alanında yaşadığı sorunlardan bahsettik. Keyifli okumalar!

Özgürlük

İfade özgürlüğünü tartışmadan önce “Özgürlük nedir?” sorusuna bu yazı bağlamında bir cevap sunmanın daha iyi olacağını düşündük. Elbette bu büyük felsefi soruya çok doyurucu bir yanıt veremeyeceğimizin farkındayız. Bu yüzden cevabı sadece yazıda ilişkilendireceğimiz bağlamda kısıtlı tutmayı daha doğru bulduk. Özgürlük çok uzun zamandır felsefi açıdan anlamlandırılmaya çalışılan bir kavram. Bu kavram tartışılırken ortaya atılan iki konsepte değinmek istiyoruz: Negatif özgürlük ve pozitif özgürlük. Isaiah Berlin’e göre negatif özgürlüğe sahip olmak için doğuştan gelen özelliklerimizle koşulların bir bağlantısının olmaması ve herhangi bir şekilde engellenmeden eylemde bulunmak yeterliyken pozitif özgürlük, kişiyi kısıtlayan ve onu engelleyen dış koşulların ne olduğuyla ve nasıl aşılacağıyla ilgilenir.1 Bu iki konsepti örnek üzerinden düşünelim: Biz vatandaş olarak eğitim alma hakkına sahibiz, bizi yasal olarak engelleyen bir durum söz konusu değil ve bu konuyla ilgili toplumsal baskı da görmediğimizi düşünelim. Bu durumda bizim negatif özgürlüğümüz var ama biz gerçekten özgür müyüz? Bu soruyu bize sordurtan şey pozitif özgürlük konsepti oluyor. Dış koşullar gerçekten “doğuştan getirdiğimiz” kadın olma özelliğimizi etkilemiyor mu? Ya da eğitim hayatımız boyunca karşılaştığımız cinsiyetçi davranışların olduğu okullar, sınıflar bizim için pozitif özgürlüğün olduğu bir eğitim alanını mı tarifliyor? Örneğin bölüm seçimlerimizi ele alalım. Bir kadın olarak cinsiyetçi dünyada bir yandan bize yüklenen bakım veren rolünü de rahatlıkla yapabileceğimiz, uygun meslekler sıralanır ve bölümlerimizi seçerken bunlara dikkat etmemiz söylenir. Bu durumda seçeneklerimiz daraltılarak halihazırda bir kısıtlama sunulmuş ve pozitif özgürlük alanımız daraltılmış olur. Ayrıca buradaki ikinci nokta, bizlerin nasıl düşündüğüyle ve davrandığıyla ilgili. Ataerkil normlar kendimize bakışımızı ve zihin yapımızı da şekillendirir. Bu durumda bizler de rahatlıkla bu normu benimseyebilir ve içinde bulunduğumuz koşulları sorgulamak yerine olması gerekenin bölümümüzü cinsiyetimize göre seçmek olduğunu düşünebiliriz. O zaman kendi özgürlüğümüzü kendi irademizle kısıtladığımıza göre pozitif özgürlüğümüz kısıtlanmış diyebilir miyiz?

Bu soruya da cevap vermek oldukça zor. Çünkü Berlin dış koşulların kimliğimiz ve zihin yapımız üzerinde ne kadar etkisi olduğuyla ilgilenmiyor. Bu yüzden özgürlük fenomenini incelerken sadece negatif ve pozitif özgürlük kavramları yeterli gelmeyebilir. Belki de Marx’ın yabancılaşma ve kendini gerçekleştirme kavramları özgürleşme meselesine biraz ışık tutabilir. Marx kapitalist sistemin işçiyi emek sürecine, kendine, ürüne yabancılaştırdığını söyler. İşçi, kendi emeğinin ne yarattığının farkında olmadığında kendi emeğinin de farkında değildir ve sisteme sunduğu katkıyı fark edip karşılığını talep etmez. Bu durum, işçinin sisteme entegre olmasına yol açar ve sisteme eleştirel bakmasını engeller. Marx yabancılaşmanın aşılabilmesi için işçinin tüm bu emek sürecinin farkına varması gerektiğini ve bu karşılaşmayı yaşadıktan sonra işçinin kendi potansiyelinin farkına vararak kendini gerçekleştirmesi gerektiğini söyler. İşte Marx’ın tarifiyle özgürleşme ancak kendimizi gerçekleştirmemizle mümkün olur. Bu durumda hiç de kolay bir süreçten bahsetmiyoruz aslında. Farkına varmak, toplumu, kendimizi gözlemlemek tartışmayı gerektiriyor. Tartıştıkça zihnimizde yeni sorular açılıyor, o sorulara hem konuşarak hem de düşünerek cevaplar vermeye çalışıyoruz. Bu şekilde kendimizin de farkına varıyoruz. Bu yüzden karşılaşma alanlarının yaratılması için tartışma zeminleri sağlanması elzem hâle geliyor. Bu zeminleri nasıl kuracağımızı düşününce akla ilk gelen ifade özgürlüğü hakkı oluyor.

İfade Özgürlüğü

İfade özgürlüğünü düşünce veya duygularımızı çeşitli yollarla dış dünyayla paylaşma özgürlüğümüz olarak tanımlayabiliriz. İfade sadece sarf ettiğimiz sözleri kapsamıyor ve çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabiliyor. Örneğin protesto hakkımız, bir düşünce etrafında örgütlenme hakkımız, ayrımcılığa maruz bırakılmadan özgürce yaşayabilme hakkımız ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir. Bireysel açıdan baktığımızda ifade özgürlüğü düşünce özgürlüğüyle de yakından ilişkili. Düşüncelerimizi ifade ederken veya ettikten sonra da düşünmeye devam ederiz, başkalarının düşünceleriyle kendi düşüncelerimizin karşılaşması sonucu yeni sorular sorarız. Olduğumuz kişi olarak, yaşamak istediğimiz şekilde yaşayabilmemiz için de ifade özgürlüğü olmazsa olmazdır. Bu anlamda ifade özgürlüğü insan olmaktan gelen, her insanın sahip olması gereken bir haktır. Keza Ayşen Candaş da insanın sahip olduğu düşünme, sorgulama, tartışma, dönüşme ve dönüştürme potansiyelinin, ifade özgürlüğünü bir özlük hakkı kıldığını belirtir.2

Bunun yanında John Stuart Mill, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sadece bireye verdiği zarar üzerinden değil bir bütün olarak insanlığa verdiği zarar üzerinden ele alır.3 Ona göre, kısıtlanan düşüncenin doğru ya da yanlış bir düşünce olduğu konusunda kesin bir yargıya sahip olamayız. Doğrular ve yanlışlar toplumdan topluma, zamandan zamana değişir. Bir düşüncenin yaygınlığı onun doğruluğuna kanıt oluşturmaz. Yanlış addedilip kısıtlanmaya çalışılan bir düşünce aslında doğru bir düşünce olabilir ve bu durumda sadece ifadesi kısıtlanan kişinin ifade hakkı değil aynı zamanda toplumun yanlışı doğruyla değiştirme hakkı da gasp edilmiş olur. İfade edilen düşünce yanlış bir düşünce de olabilir. Bu durumda da yanlışla doğrunun çarpışması ve doğrunun daha açık bir şekilde kendini göstermesi engellenmiş olur. Dolayısıyla her iki durumda da ifadenin kısıtlanması toplumsal gelişimin önünde engel oluşturur. Mill’in görüşleri ifade özgürlüğünün neden toplumsal açıdan önem taşıyan bir hak olduğunu açıklıyor. Örneğin cinsiyetçi bir düşünce bir ifadeye dönüştüğünde ve buna karşıt bir söz üretildiğinde toplumda halihazırda var olan ve toplumsal pratikleri şekillendiren cinsiyetçiliğin sorgulanabileceği bir alan açılmış oluyor aynı zamanda.

Peki, ifade özgürlüğü bazı koşullarda sınırlandırılabilir mi? Bu noktada Avrupa ve ABD merkezli iki farklı yaklaşımdan bahsedebiliriz.4 Avrupa merkezli yaklaşım haklar çeliştiğinde ifadenin denetlenebilir ve kısıtlanabilir olduğunu savunurken ABD merkezli yaklaşım ifade özgürlüğünün alanını daha geniş bir şekilde tanımlar. Avrupa merkezli yaklaşımın temel dayanağı hakların çelişebilir olmasıdır. Bir kişi ya da grubun ifade özgürlüğü başka bir kişi ya da grubun saygınlık, eşit vatandaşlık, mahremiyet, ayrımcılıktan korunma hakkı gibi temel in- san haklarıyla çelişebilir. Avrupa merkezli yaklaşım bu durumda ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceğini savunur. ABD merkezli yaklaşım da hakların çelişebileceğini reddetmez. Böyle durumlarda çelişen haklardan hangisinin korunmasının daha öncelikli olduğuna dair bir seçim yapmak gerekir ve ABD merkezli yaklaşım, hakların çeliştiği durumda Avrupa merkezli yaklaşıma göre ifade özgürlüğünü öncelemeye daha eğilimlidir. ABD merkezli yaklaşım ifadenin içeriğinden bağımsız olarak korunması gerektiğini vurgular.

Bu iki yaklaşım arasındaki farkı bir örnek üzerinden ele almak için Faurisson davasına bakabiliriz. Fransız bir Edebiyat profesörü olan Robert Faurisson, Nazi ölüm kamplarında gaz odalarının kullanıldığını ve Yahudilerin bu gaz odalarında soykırıma uğradığını inkâr eden yazılarıyla gündeme gelir. 1990’da Fransa’da insanlığa karşı işlenen suçları sorgulamanın veya inkâr etmenin suç kapsamına alındığı Gayssot Yasası’nın kabul edilmesi üzerine Faurisson bu yasa kapsamında yargılanıp ceza alır ve sonrasında üniversitedeki görevinden alınır. Faurisson, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’na başvurarak karara itiraz eder. Fakat Komisyon Fransa’nın verdiği cezayı antisemitizm ve ırkçılıkla mücadele kapsamında geçerli bulur.5 Faurisson’un ifade özgürlüğünü savunan bir dilekçenin imzaya açılması üzerine ifade özgürlüğünün en bilinen savunucularından olan Amerikalı akademisyen ve aktivist Noam Chomsky de bu dilekçeyi imzalar. Gelen eleştiriler üzerine Chomsky “İfade Özgürlüğü Hakkına Dair Bazı Temel Yorumlar”6 isimli bir yazı kaleme alır ve yazısında dilekçeyi neden imzaladığını açıklar. Chomsky’ye göre Faurisson’un düşünceleri korkunç bulunsa dahi ifade özgürlüğü hakkı savunulmalıdır. İfade özgürlüğü sadece katıldığımız veya genel kabul gören düşünceler için değil her düşünce için geçerli olmalıdır.

İfadeyi yasaklamaya yönelik eğilimlerle kampüste de karşılaşabiliyoruz. Örneğin okulda geçtiğimiz aylarda Atatürkçü Düşünce Kulübü’nün (ADK) düzenlediği Atatürk İstanbul Sözleşmesi’ni İmzalar mıydı? isimli bir etkinlik gerçekleşti. Etkinliğin gerçekleşmesi Boğaziçi öğrencilerinin bulunduğu Facebook grubu Boğaziçi Buddy’de tartışma yarattı. Burada görülen genel tavır tartışmalı söylemler içerebileceği tahmin edilen bir etkinliğe baştan izin verilmemesi gerektiği yönündeydi. Öte yandan bir etkinliğin aşırı milliyetçi, cinsiyetçi, fobik vb. sorunlu söylemler içerebileceğinin tahmin edildiği bir durumda dahi bir etkinliğin yasaklanması içeriğinden bağımsız olarak ifade özgürlüğü sorunu yaratacak ve tartışma alanlarını daraltacaktır. Elbette ki ifade edilen düşünceler toplumda var olan ayrımcılıkları, eşitsizlikleri yeniden üretebilir. Örneğin cinsiyetçi bir küfür, toplumdaki cinsiyetçi kültürü besler. Dolayısıyla cinsiyetçi bir küfür ile tecavüz veya kadın cinayeti arasında sistemsel bir ilişki kurabiliriz. Fakat bu ilişkiyi kurmak bir sistem olan cinsiyetçiliğe karşı bütüncül bir mücadele yürütmemiz açısından önemli olmakla beraber cinsiyetçi küfretmenin suçu doğurduğu gerekçesiyle yasaklanması gerektiği anlamına gelmez.

İfadenin nefret söylemi içerdiği durumlarda da yine ifade özgürlüğünü kısıtlamalı mıyız tartışması karşımıza çıkıyor. Kesin bir tanımı olmamakla birlikte nefret söylemi; ırk, inanç, etnisite ve cinsel yönelim gibi çeşitli kimlikler üzerinden nefret içerikli, nefreti yayan, teşvik eden ya da meşrulaştıran ifadelerde bulunmaktır.7 Kimileri nefret söyleminin de ifade özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiğini, kimileriyse nefret söyleminin nefret suçuna teşvik ettiğini, bu nedenle söylemin zarar verdiği kişi ya da grupları korumak için cezalandırılması gerektiğini savunuyor. Bir ifadeyi yasaklamak, toplumsal dönüşümü sağlayacak karşılaşmaların gerçekleşebileceği alanları daraltır. Bu noktada yasaklamak dışında çeşitli yollarla karşıt söz üretmek önem kazanıyor.

Karşıt söz üretmek ise ifade alanlarına erişim meselesiyle yakından ilişkili. İfade özgürlüğünün sınırları olduğunu savunan yaklaşım; eşit vatandaşlığın olmadığı koşullarda ifade alanlarına erişimin de eşit olmadığına, dolayısıyla mevcut koşullarda gerçek anlamda bir fikir çarpışmasından bahsedemeyeceğimize dikkat çeker. Türkiye bağlamında düşündüğümüzde kadınlar, LGBTİ+lar, işçiler, göçmenler, etnik azınlıklar toplumdaki dezavantajlı gruplardan bazılarını oluşturuyor. Bu grupların seslerini duyurabilecekleri alanlar sistemli bir şekilde iktidar tarafından kısıtlanıyor. Bir yandan toplantı ve gösteri yürüyüşleri yoluyla kendilerini ifade etmeleri engellenirken diğer yandan ana akım medya kanallarında da sözlerini söyleyemiyorlar. “Muhalefet ve Demokrasi: Hem Politik Hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İfade Özgürlüğü” başlıklı yazısında Ayşen Candaş eşit vatandaşlığın olmadığı bu koşullarda ifade özgürlüğü hakkının öncelikle dezavantajlı grupların ifadesini koruyan bir hak olarak işlevlenmesi gerektiğini savunur. Ayrımcı, dışlayıcı düşüncelerin ise popüler kanallardan herhangi bir eleştiriye alan açmadan yayılmasının denetlenmesi gerektiğini belirtir.8

Peki, denetleyen kim olacak? Türkiye’de cumhurbaşkanına hakaret, milli ve geleneksel değerlere aykırı olma, halkı kin ve düşmanlığa teşvik gibi gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği örneklerle sıkça karşılaşıyoruz. Bir yazı, bir şarkı sözü, bir resim, bir tweet, bir konuşma, bir gösteri kişilerin kolayca görevlerinden alınmasına, gözaltına alınmasına, tutuklanmasına veya hapse mahkûm edilmesine sebep olabiliyor. Boğaziçi direnişi sürecinde de bunların örneklerini yaşadık.

Nefret söylemi ve ifade özgürlüğüne yönelik farklı yaklaşımlar ve tanımlarındaki muğlaklıklar da özellikle demokratik olmayan toplumlarda egemen güç ve ideolojinin elinde keyfî uygulamalara ve suistimale açık hâle geliyor. Örneğin, Yeni Akit gazetesinin haberinde “LGBTİ’li azgınlar”, “Lut Kavmi’nin torunları” ve “Onursuz ibnelerin yürüyüşü” gibi ifadeler kullanmasını savcılık ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdi.9 Öte yandan İzmir HDP il binasına yapılan saldırıda Deniz Poyraz’ın öldürülmesinin ardından üzerinde “Hesap vereceksiniz” yazılı bir pankartın binaya asılması “kin ve nefret suçu” sayıldı.10

Nefret suçu Ceza Kanunu’nda halihazırda suç olarak tanımlanan bir eylemin nefret saikiyle işlenmiş olması ve nefretin hedef alınan kişinin ait olduğu gruptan kaynaklanmasıdır.11 Örneğin birini öldürmek suçken birini trans kadın olduğu için öldürmek nefret suçudur. Peki, her nefret söylemi nefret suçuna dönüşme potansiyelini içinde barındırıyor mu? Burada önemli noktalardan biri söylemin kim tarafından, hangi bağlamda, hangi araçlarla ve hangi hedef kitleye yönelik oluşturulduğudur. Bu bağlamda, örneğin, LGBTİ+lara yönelik bir nefret söyleminin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş gibi kamu gücünü elinde tutan birinden gelmesi yarattığı etki bakımından benzer nefret söylemlerinden ayrı değerlendirilebilir.

Söylemin hangi bağlamda oluşturulduğu da dikkate alınmalı. Nefret söyleminin nefret suçuna dönüşme ihtimali bazı bağlamlarda daha yüksek olabilir. Örneğin, söylemin hedef gösterdiği kişi ya da grup o esnada topluluk içinde bulunuyorsa bu söylem onlara dönük bir saldırıya, linçe dönüşebilir. Benzer şekilde nefret söylemi olarak nitelendirilebilecek bir söylemin mizah şovunda dile getirilmesi, ifadeyle kastedilmek istenen konusunda farklı görüşler yaratabilir. Örneğin, Pınar Fidan stand-up şovunda Alevileri kastederek “Hepsini tıkıp bir otele yakabilirsin.” dediği için linç edilmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştı.12 Bu gibi ofansif şakaların toplumda nefret söylemini normalleştirdiğini düşünebilir ve bundan rahatsız olabiliriz. Ancak çözüm ifadenin yasaklanması mıdır? Nefret söyleminin nefret suçuna dönüşebileceğini varsayıp nefret suçuyla nefret söylemi arasındaki ilişkiyi tekdüzeleştirmek ifade özgürlüğü açısından sorun doğurabilir. Özellikle iktidar hangi ifadenin kısıtlanacağı konusunda bu kadar belirleyici olabiliyorken ifadenin kısıtlanması talebi daha da tehlikeli bir hâl alıyor. Chomsky de buna dikkat çekiyor ve ifade özgürlüğünü kısıtlamadan toplumda iktidarın dağılımını değiştirmenin yollarını aramak gerektiğini savunuyor.13 Bu noktada eşit ifade alanı bulamayan gruplara ifade alanı açmaya çalışmanın esas mücadele alanını oluşturduğu söylenebilir.

Kadınların İfade Özgürlüğü

Her gün karşımıza çıkan ve cinsiyetçilik olarak değerlendirdiğimiz pek çok olayda bizzat ihlal edilen bir şey daha var: Kadınların ifade özgürlüğü. Yaşadığımız ataerkil sistem içerisinde, günlük pratiklerimiz bile ataerkiden azade değilken ifade özgürlüğüne vurulan darbelerin de bundan nasibini alması kaçınılmaz. Daha küçük yaşlarda ailede başlayan, büyüdükçe karıştığımız kamusal alanlarda devlet ve toplum işbirliğiyle karşımıza çıkan geniş çaplı bir kısıtlamalar bütününden bahsediyoruz aslında.

Bir kadın olarak var olmanın, düşünce ve ifadelerini oluşturup bunları sesli dile getirebilmenin önündeki engellerle ilk karşılaşmamız aile içerisinde oluyor. Kızların sakinliği, usluluğu ve hatta sessizliğiyle övüldüğü, küçük yaştan itibaren kendilerini ifade etmedikleri ölçüde makbul sayıldıkları bir toplumda yaşıyoruz. Henüz bir çocukken içine koyulduğumuz kalıplar bizi sessiz kalmaya, fazla öne çıkmamaya teşvik ediyor. İlerleyen yaşlarda okul hayatına girdiğimizde, yetiştirilme tarzı farklılığından kaynaklanan bir erkek-seslilikle14 karşılaşıyoruz çoğumuz. Eğitim ve iş hayatımızın ilerleyen dönemlerinde, yetiştirilme biçimimizden gelen çekincelerle ve kaygılarla başa çıkmamız gerekiyor kendimizi ifade edebilmek için. Erkeklerin çoğunda bu tarz kaygılar küçük yaştan itibaren aşılanmış şeyler değil çünkü genelde kendilerini ifade ederken durup bir kez daha düşünmeye yönlendirilerek yetiştirilmiyorlar. Öte yandan kadınların oldukları kişiden, sahip oldukları bedenden ve düşüncelerinden utandırılması, fikirleri hakkında hesap vermeye zorlanması kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin önündeki önemli engeller olarak karşımıza çıkıyor. Bu engeller küçük bir kızdan yetişkin bir kadına dönüşürken ortadan kalkmıyor, sadece farklı baskı unsurlarına dönüşerek kadınları hayatları boyunca takip ediyor.

Bu noktada, her ne kadar eğitim aldığımız ortamlar ve kurumlar ifade özgürlüğümüzün korunması konusunda kusursuz yapılar olmasa da eğitim hakkına erişim kadınların ifade özgürlüğüne sahip olabilmesi için büyük önem taşıyor. Hülya Gülbahar’la, 2008 yılında yapılan kadınların ifade özgürlüğü temalı bir söyleşide, kendisi ataerkil sistemin özgür düşünceye ilk darbeyi henüz oluşum aşamasında vurduğundan bahseder.15 Kişinin fikir dünyasını geliştirmesi, ataerkil toplumun dayattığı düşünce kalıplarından kurtulması, kendi potansiyelini keşfetmesi konusunda eğitimin ve farklı kişilerle -ve tabii farklı fikirlerle- tanışacağı eğitici ortamların yeri çok önemlidir. Dünya geneline baktığımızda okur yazar olmayan nüfusun 3’te 2’sini, özellikle Afrika gibi imkânların kısıtlı olduğu bölgelerde yaşayan kadınların oluşturduğunu görüyoruz.16 Türkiye’de ise kadınların okuma yazma oranı, son yıllarda hızla artmakta olsa da bu artış trendi toplumun her kesimindeki kadınlar için eşit bir şekilde yaşanmıyor.17 Pandemi koşulları ve iktidarın eğitim politikalarının etkisiyle, köylerde yaşayan kızların okullaşma oranında 2012-2020 verileri karşılaştırıldığında %6’lık bir düşüş olduğu görülüyor.18 Kızların eğitime erişiminin sağlanması, onların ifade özgürlüğünün korunması yolundaki ilk basamak olduğu için okullaşma oranındaki bu düşüş, ifade özgürlüğü açısından da endişe verici görünüyor.

Eğitime erişemeyen ve kamusal alana karışma imkânını daha önce bu- lamayan kadınların kamusal alana karışmaları gerektiğinde yaşadıkları sıkıntılara ve dil sorununa da değinmemiz gerekiyor ki bu duruma Türkçe bilmeyen Kürt kadınlar veya yaşadığı ülkenin dilini bilmeyen göçmen kadınlar örnek verilebilir. Evin dışarıyla bağlantısının genellikle evdeki erkekler tarafından sağlandığı durumlarda, bu kadınların kamusal alandaki varlığının ve kendilerini ifade etme imkânlarının toplum ve devlet tarafından bizzat kısıtlandığına şahit oluyoruz. Örneğin, bu kadınlar sağlık hizmetlerine erişmek istediğinde kendilerini ifade edemiyor, vatandaşlık haklarından eşit bir şekilde yararlanmalarının önünde devlet tarafından konmuş dil engeli bulunuyor. Bu konuda devletlere düşen, göçmen kadınlara bulundukları ülkelerin dilinin öğretilmesi ya da anadilinde sağlık hizmeti almalarını sağlayacak düzenlemelerin yapılması olabilir. Kadınların eğitime erişimde çektiği sıkıntılar, ilk ve ortaöğretime erişim ve kadın okur yazarlığı haricinde, üniversite eğitimine erişim için de geçerli olabiliyor. Mesela ülkemizde 2008 yılına kadar başörtülü kadınların üniversite eğitimine erişim hakkı yasalarca kısıtlanıyordu. Bu yasağı kaldıran anayasa değişikliği sonrasında bile başörtülü kadınların üniversitelere erişim hakkı çeşitli yöntemlerle kısıtlanmaya çalışıldı, hukuksuz uygulamalarda bulunuldu. Bu yasak hem kadınların kendilerini özgürce ifade edebilmesinin önünde hem de onların eğitime erişmesinin -ve dolayısıyla ifade alanlarına erişimlerinin- önünde bir engel oluşturuyordu.

Toplumdaki eşitsizliklere dair verilerin güvenilir kaynaklarca tutulması, kadınların ifade özgürlüğü açısından kritik öneme sahip. Bu verilerin şeffaf bir şekilde tutulması ve paylaşılması kadınların ilgili alanlarda politika üretmesine olanak sağlıyor. Ülkemizde Jandarma Genel Komutanlığı tarafından her ay yayımlanan, jandarma sorumluluk alanındaki bölgelerde kaydedilen kadına yönelik şiddet ve suça sürüklenen çocuk istatistiklerinin 2021 Kasım ayından itibaren artık kamuoyuyla paylaşılmıyor olması bu alandaki ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına ve olası tartışmaların başlamadan bitmesine sebep oluyor.19 TÜİK’in kadına yönelik şiddet verilerini tutmaktan ve kamuoyu ile paylaşmaktan kaçınmasının da aynı amaca hizmet eden ve ifade özgürlüğüne darbe vuran kasıtlı bir tutum olduğunu söyleyebiliriz.

Kadınların ifade özgürlüğünü kısıtlayan etkenlerden bahsettiğimizde en sık karşımıza çıkan kavramlardan biri de namus. Namuslu, iffetli, makbul kadın imajı kullanılarak kadınlar yaşadığı toplumun geleneklerine uymaya zorlanıyor, baskı altına alınıyor. Bu noktada kadınların toplum tarafından yaftalanmamak için aldığı bazı önlemlerle karşılaşıyoruz. Bu önlemler arasında kişinin söylemlerine ve davranışlarına otosansür uygulaması, fazla dikkat çekmeyen bir imaj edinmeye çalışması, gerçek düşüncelerini kamusal alanda ifade etmekten kaçınması gibi ifade özgürlüğünü kısıtlayan pratikler de yer alıyor. Bu noktada içine doğduğumuz şartların aşılması gerekliliği ve cinsiyetçi davranışların toplumda norm hâline gelmiş olması bizi pozitif özgürlük kavramına götürüyor. Evet, istediğimizi giyme özgürlüğüne sahibiz ve diyelim ki seçtiğimiz kıyafet sebebiyle başımıza bir şey gelmeyeceğinin güvencesine de sahibiz. Burada eğer kendimizi toplumda kabul gören namus anlayışına göre yargılarsak ve ataerkil düzenin bize tuttuğu aynadan kendimize bakarsak pozitif özgürlüğümüzü kendi ellerimizle kısıtlamış oluruz.

Kadınların yakın sosyal çevrelerinde namusu bir baskı aracı olarak kullanan kişiler çoğunlukla hayatlarına birebir etki edebilecek kişilerken bunu yapan tanınmış bir figür olduğunda hedeflenen, kadınların ifade özgürlüğüne toplumsal düzeyde bir müdahale olabiliyor. Başbakan yardımcılığı yaptığı dönemde Bülent Arınç’ın toplum içinde kahkaha atan kadınları iffetsizlikle itham ettiği konuşması ülke çapında gündem olmuştu.20 İktidar sözcülerinden birinin, kadınları kısıtlamak için namus kavramından yararlanması, devletin makbul kadın imajının halka dayatılmasına ve hâkim ideoloji tarafından kadınların ifade özgürlüğüne kastedilmesine bir örnek olarak değerlendirilebilir. Kadınları namus üzerinden baskılamaya çalışan tanınmış kişilere sadece siyasetçiler arasında değil her kesimde rastlamak mümkün. Güncel bir örnek olarak İzzet Yıldızhan’ın bir magazin programına verdiği röportajda bazı kadın şarkıcıları hedef göstermesiyle başlayan tartışmaları ele alabiliriz. Yıldızhan, bu şarkıcıların sahne kostümlerinin toplumun genel ahlakına uygun olmadığını söylemiş, bahsi geçen şarkıcılardan Gülşen’in cevap niteliğindeki açıklamaları21 ise toplumun çeşitli kesimlerinden destek görmüştü. Toplumdaki değer yargılarının zamana, mekâna ve hatta toplumdaki kişilere bağlı olarak değiştiği düşünüldüğünde herhangi bir yasağı veya özgürlüğü toplumun genel ahlakına dayandırmak özgürlükçü bir tutum gibi gözükmüyor. Bununla birlikte bu olayda, göz önündeki bir kadının ifade özgürlüğünün toplumun ahlaki değerleri bahane edilerek kısıtlanmaya çalışıldığına tanık olduk.

İfade özgürlüğü hakkını kullanan farklı sınıflardan farklı sosyal statülere ve etnik kimliklere sahip kadınların deneyimleri birbirinden ayrılıyor. İpek Er davasında cinsel saldırı zanlısı Musa Orhan’ın Ezgi Mola’ya açtığı hakaret davası22, ünlü ve göz önünde olan bir kadının susturulmaya çalışılmasına bir örnekti. Ezgi Mola, sesini daha geniş kitlelere duyurabilme imkânına sahip olduğu için ifade özgürlüğü kısıtlanmak istenmişti. İlgili davada mağdur İpek Er, Musa Orhan hakkında nitelikli cinsel saldırıdan suç duyurusunda bulunmuş, zanlı hakkında soruşturma başlatılmış, bu sırada İpek Er ardında bıraktığı mektupta yaşadıklarını anlatarak intihar etmişti. Bu mektupta mağdur, Musa Orhan’a onu devlete şikâyet edeceğini söylediğinde şahsın kendisini ölümle tehdit ettiğinden ve konuşsa da kimsenin ona inanmayacağını söylediğinden bahsetmişti.23 Bu intiharın ardından zanlı kısa bir süreliğine tutuklansa da sonrasında mahkeme, zanlıyı tutuksuz yargılamaya karar vermişti. Bu olayda İpek Er’in yaşadıkları, kesişen kimliklerin ifade özgürlüğüne etkisi bakımından değerlendirilebilir. Canı pahasına yaşadıklarını anlatan İpek Er hem kadın olduğu hem Kürt olduğu için hem de suçun faili devletin kolluk kuvvetlerine mensup olduğu için ifade özgürlüğü kısıtlanan kadınlardan yalnızca biri. Etnik kimlik haricinde, cinsiyet ve sosyal statünün kesiştiği alanlarda da kadınların ifade özgürlükleri farklı şekillerde kısıtlanıyor. Üst düzey yönetici bir kadınla ev işçisi bir kadını karşılaştırdığımızda, yönetici pozisyondaki kadının maruz bırakıldığı kısıtlamalara rağmen kendini ifade edebileceği bir alan, platform bulması görece daha mümkünken ev işçisi kadının düşüncelerini ifade edebileceği bir alandan da öte bir birey olarak sahip olduğu ismin bile kendisine çok görüldüğüne pek çok yerde tanık oluyoruz.24 Kadınlar olarak ifade özgürlüğümüz farklı yönlerden kısıtlanmaya çalışılıyor, bu kısıtlamalar toplum içinde bulunduğumuz konumla ve sahip olduğumuz kimliklerle de çeşitleniyor.

Üniversitemizde geçtiğimiz dönemde yaşanan CİTÖK’ün işlevsizleştirilmesi meselesini ele aldığımızda, bunun da kadınların ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik bir girişim olduğunu söylemek mümkün. CİTÖK hem cinsel taciz mağdurları için kendini açıkça ifade etme alanı sağlıyor, hem de bu konudaki çeşitli faaliyetleriyle öğrenciler için bir eğitim alanı oluşturuyordu. Bu faaliyetlere örnek olarak, olası bir cinsel taciz durumunda izlenmesi gereken yolların ve mevcut başvuru kanallarının öğrencilerle paylaşılmasını veya kampüste gerçekleştirilen çeşitli söyleşi, panel ve forumları sayabiliriz. Gerçekleştirilen bu etkinliklerle öğrenciler daha önce bakmadıkları perspektiflere dair fikirler ediniyor, bu da ifade özgürlüğüne giden yolda ifadenin oluşum aşamasına büyük bir katkı sağlıyordu. CİTÖK’ün işlevsizleştirilmesi sonrası kadın öğrencilerin kendilerini ifade etme imkânları da kısıtlanmış oldu. Bu durum kadınların ifade alanlarının kısıtlanması doğrultusunda ikinci bir mağduriyet yarattı.

Sonuç Yerine

Politik bir hak olarak ifade özgürlüğünün toplumu dönüştürücü potansiyelini gerçekleştirebilmesi için ifade alanlarına eşit erişim büyük önem taşıyor. Fakat ifade alanlarına eşit erişimimiz olmadığı durumda dahi ifade özgürlüğünü savunmak; hayattaki ilkesel tutumumuzu, düşünme şeklimizi belirliyor ve özgürlükçü bir perspektif geliştirmemizi mümkün kılıyor. İfade özgürlüğü üzerine düşünmek aynı zamanda mücadele yöntemimizi nasıl şekillendirdiğimiz üzerine de düşünmek anlamına geliyor. İfadenin kısıtlanmasını talep etmek hem denetleyenin kim olacağı sorusunu doğuruyor hem de ifadenin yasaklanması, değişmesi istenilen düşünceyi ortadan kaldırmayacağından gerçek bir toplumsal dönüşümü getirmiyor. Özgürlükçü bir yaklaşım için ifadeyi kısıtlamak yerine ifade alanlarının eşitsizliğini ortadan kaldırmanın önceliğimiz olması gerektiğini düşünüyoruz.

  1. Isaiah Berlin, Two Concepts of Liberty, 1969.
  2. Ayşen Candaş Bilgen, “Muhalefet, Demokrasi: Hem Politik Hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, s. 79-98, İstanbul: bgst Yayınları, 2009.
  3. John Stuart Mill, Hürriyet Üzerine, Mehmet Osman Dostel (çev.), Ankara: Liberte Yayınları, 2009.
  4. Ayşen Candaş Bilgen, “Muhalefet, Demokrasi: Hem Politik Hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, s. 79-98, İstanbul: bgst Yayınları, 2009.
  5. Ayrıntılı bilgi için bkz. 29 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Faurisson>
  6. Noam Chomsky, “İfade Özgürlüğü Hakkına Dair Bazı Temel Yorumlar”, 10 Kasım 2017, 29 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.mepanews.com/ifade-ozgurlugu-10866yy.htm>
  7. Anne Weber, “Nefret Söylemi El Kitabı”, Metin Çulhaoğlu (çev.), s. 3, Avrupa Konseyi Yayınları, 2009.
  8. Ayşen Candaş Bilgen, “Muhalefet, Demokrasi: Hem Politik Hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, s. 79-98, İstanbul: bgst Yayınları, 2009.
  9. Yıldız Tar, “Savcılığa göre ‘onursuz ibneler’ demek ifade özgürlüğü!”, 15 Ocak 2020, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://kaosgl.org/haber/savciliga-gore-onursuz-ibneler-demek-ifade-ozgurlugu>
  10. “Deniz Poyraz pankartı ‘kin ve nefret suçu’ sayıldı”, 30 Haziran 2021, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.demokrathaber.org/deniz-poyraz-pankarti-kin-ve-nefret-sucu-sayildi>
  11. Timur Demirbaş, Nefret Söylemi ve Nefret Suçları, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Şeref ERTAŞ’a Armağan, C. 19, Özel Sayı-2017, s. 2693-2701.
  12. “Pınar Fidan’a Aleviler ile ilgili ‘esprileri’ nedeniyle soruşturma”, 19 Mart 2020, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/03/19/pinar-fidana-aleviler-ile-ilgili-esprileri-nedeniyle-sorusturma>
  13. Noam Chomsky, İktidarı Anlamak, İstanbul: bgst Yayınları, 2010.
  14. Erkek-seslilik: Bir ortamda baskın olarak erkeklerin sesinin duyulması, diğer seslerin gölgede kalması anlamında kullanılabilecek, yazarların bu durumu kısaca tanımlamak için bulduğu ifade.
  15. Taner Kolçak, Taylan Doğan ve Zeynep Kutluata, “Kadınlar ve İfade Özgürlüğü: Hülya Gülbahar’la Söyleşi”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, İstanbul: bgst Yayınları, 2009.
  16. Unesco Global Education Monitoring Report: Gender Report, 2020, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000374514>
  17. TÜİK, İstatistiklerle Kadın, 2020, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Istatistiklerle-Kadin-2020-37221>
  18. “Kız çocukları eğitim dışı kaldı”, 2 Kasım 2021, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.birgun.net/haber/kiz-cocuklari-egitim-disi-kaldi-364177>
  19. “Kadına şiddet verilerine sansür”, 15 Ocak 2022, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.birgun.net/haber/kadina-siddet-verilerine-sansur-373293>
  20. “Arınç: ‘Kadın sokakta kahkaha atmayacak’”, 28 Temmuz 2014, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/arinc-kadin-sokakta-kahkaha-atmayacak-99627>
  21. “Kıyafeti üzerinden hedef alınan Gülşen’den ilk açıklama”, 20 Ocak 2022, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/unlu-sarkici-gulsen-kiyafet-tartismalarina-yanit-verdi-hicbir-sifatin-kolesi-degilim-1901643>
  22. Ezgi Mola’ya, Musa Orhan’a hakaretten ceza”, 1 Ekim 2021, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.ntv.com.tr/yasam/ezgi-molaya-musa-orhana-hakaretten-ceza,AC_s3mrfuE-_ChsL7poAlA>
  23. “İpek Er davasına iki akademisyenden bilimsel mütalaa”, 5 Aralık 2021, 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/254315-ipek-er-davasina-iki-akademisyenden-bilimsel-mutalaa>
  24. +90 YouTube kanalının “Ev işçisi olmak: ‘Ben saygın değil miyim?’” isimli videosunda özellikle ev işçilerinden “kadın geldi, kadın yaptı” şeklinde, isimleri anılmadan bahsedilmesi anlatılıyor. Video için bkz. 30 Ocak 2022 tarihinde erişilmiştir. <https://www.youtube.com/watch?v=n0_b-1vXPO4>

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir