Afgan Kadınları Neden Kurtaramayız?¹

Nermeen Shaikh

Çev.: İlayda Habip
Uğur Yıldırım

Lila Abu-Lughod, yirmi yılı aşkın bir süre Ortadoğu’da kadın sorunları üzerine çalıştı. Kadınların Dünyası/Bedevi Öyküleri², Remaking Women: Feminism and Modernity in the Middle East³ [Kadını Yeniden Yaratmak: Ortadoğu’da Feminizm ve Modernite] ve Peçeli Duygular⁴ başta olmak üzere birçok kitabın editörlüğünü ve yazarlığını yaptı. Aynı zamanda New York’taki Columbia Üniversitesi’nde Antropoloji ve Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları profesörüdür.

AsiaSource ile yaptığı bu röportajda Profesör Lila Abu-Lughod, Afganistan’daki Amerikan savaşının ardından kadınları ve İslam’ı tartışıyor.

11 Eylül olaylarının ardından Amerikan kamuoyu nelerin “Müslüman” toplumlarına özgü olduğu hakkındaki tartışmalara doydu. İslam, Müslüman toplumların karakterini ne ölçüde belirler? Bu topluluklar hakkında düşünmeye nasıl başlayabiliriz ve onları bizden ayıran nedir?

Dünyadaki toplumlar, insanların yaşamlarını etkileyen büyük dinlerin tarihi ve etkileri göz ardı edilerek tüm boyutlarıyla anlaşılamaz. Bu durum Ortadoğu, Afrika, Güneydoğu Asya ve diğer Müslüman bölgelerde yaşayan insanlar için olduğu kadar Hıristiyanlığın tarihsel olarak egemen olduğu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayanlar için de geçerlidir. Buna rağmen ABD’deki karmaşık siyaseti, toplumsal dinamikleri ve yaşam çeşitliliğini Hıristiyanlığa bağlamanın bir faydası olmadığı gibi diğer bölgelerde de bunları İslam’a bağlamanın bir o kadar faydasız olduğunu vurgulamak gerekir. Müslüman toplumların “bizimkilerden” nasıl ayrıldığını değil tarihte ve günümüzde ekonomik, politik ve kültürel olarak nasıl iç içe geçmiş olduklarını araştırmalıyız.

Bu kamuoyu tartışmalarında Müslüman kadınlar önemli bir rol oynadılar. Yakın zamanda “Müslüman kadınları anlamanın” hiçbir şeyi açıklamaya hizmet etmeyeceğini öne sürdünüz. Bu iddianın üzerinde biraz daha durabilir misiniz?

Birçoğumuz, 11 Eylül ve Amerika’nın Afganistan’daki savaşa verdiği yanıttan sonra Müslüman kadınlar hakkındaki bilgi açlığının doyumsuz olduğunu gördük. Bununla ilgili kendi izlenimim, haber programlarına katılmam ve üniversitelerde, kolejlerde⁵ görünmem için aldığım çığ gibi çoğalan davetlerle oluştu. Bir yandan uzmanlığımın takdir edilmesinden ve yirmi yılımı üzerinde çalışarak geçirdiğim bir konu hakkında pek çok kişinin daha fazla bilgi edinmek istemesinden memnundum. Öte yandan, “kadın ve İslam” hakkında bilgi sahibi olma arzusunun insanları tam olarak ne olup bittiğini anlamak için incelenmesi gereken meselelerden uzaklaştırdığından şüphe ediyordum.

Bu meseleler Afganistan tarihine Sovyetlerin, ABD’nin, Pakistan’ın ve Suudilerin dahiliyetini; Ortadoğu’daki İslamcı hareketlerin dinamiklerini; baskıcı hükümetlere verilen Amerikan desteğinin ekonomisini ve politikasını içeriyor. Daha karışık tarihsel ve politik anlatıların üzerini “Müslüman kadın” gibi uygun kültürel ikonlarla bir şekilde sıvamaya çalışmak sizi hiçbir yere götürmez. Peki bu üstünü örtme çabası neye sebep olur? Birileri insanlara çatışmaları anlamaya çalışırken neden Guatemalalı kadınları, Vietnamlı kadınları (veya Budist kadınları), Filistinli kadınları veya Bosnalı kadınları anlama telaşına düşmediklerini sormalı. Sorunun çerçevesi başka bir kültür veya din üzerinden çiziliyor ve dünyadaki sorunların kaynağı olarak ataerkillikle yaftalanmış Müslüman erkekler suçlanıyor.

Hindistan’daki İngilizler ve Cezayir’deki Fransızlar, sömürgeci projeleri için kadınların desteğini aldılar -yani, sömürge girişiminin görünüşteki bir parçası yerli kadınları “kurtarmak”tı. Afganistan’daki kadınlarla ilgili mevcut retoriğin aynı sorundan muzdarip olduğunu düşünüyor musunuz? Sömürgecilik/yenisömürgecilik bağlamında buna uyan bir temsil var mı -ki bu, örneğin bu ülkedeki Afrikalı-Amerikalı kadınlar için böyle bir retoriğin neden kullanılamayacağını açıklar?

Evet, çok güçlü ve çekici olan “Afgan kadınlarını ‘kurtarma’” üzerine düşünüyorum. Bu, Amerikan müdahalesini -First Lady Laura Bush’un Kasım ayındaki radyo konuşmasına göre- meşrulaştıran, Amerikalı ve Avrupalı feministlerin müdahaleye yönelik eleştirisini zayıflatan bir kavram. Cumhuriyetçi yönetimin ikiyüzlü “feminizmi”ni anlamak kolay. Benim için daha endişe verici olan, kadınların statüsünü gerçekten önemseyenlerin tutumları. Tabii ki diğer kadınları “kurtarma” fikriyle ilgili sorun, bu fikirlerin Batılıların üstünlüğü algısına dayanması ve bu algıyı pekiştirmeleridir.

Birini kurtardığınızda, onu “bir şeyden” kurtarmış olursunuz. Bunun yanında onları başka “bir şey” içine hapsediyorsunuz. Peki bu dönüşüm ne tür şiddetleri içerir? Ve onları hangi varsayımlarla daha üstün duruma getirip kurtardığınızı iddia ediyorsunuz? Feministlerin bu kendini beğenmişliği sorgulamaları gerekir. Afrikalı-Amerikalı kadınları ya da ABD’deki işçi sınıfından kadınları gündeme getirme sebebim, ABD söz konusu olduğunda bu misyoner söylemin kendini beğenmiş ve patronluk taslayan varsayımlarının daha bariz olması. Çünkü ırk ve sınıf sorunları konusunda daha politize hâle geldik. Bugün beyaz orta sınıf kadınlar, zavallı Afrikalı-Amerikalı kadınları erkeklerinin baskısından kurtarmaları gerektiğini söylese ne olurdu?

Başörtüsü veya burkanın Müslüman kadınlar tarafından “taşınabilir tecrit” olarak savunulduğunu ve örtünmenin kişinin özneliğini yitirmesi ile ilişkilendirilmemesi gerektiğini belirttiniz. Bunun neden böyle olduğunu açıklayabilir misiniz?

Yirmi yıl önce bu “taşınabilir tecrit” terimini ortaya atan, Pakistan’da çalışan antropolog Hanna Papanek’ti. Bu tabiri seviyorum çünkü kadınların saygınlığının ve korunmasının hayatlarının merkezi olan ailelerle ve evlerle olan ilişkilerine bağlı olduğu toplumlarda burkaları, onların kamusal alanda var olmasını ve yabancı erkekler arasında özgürce dolaşmasını sağlayan sembolik “mobil evler” olarak görmemi sağlıyor.

Kadınların tesettür meselesi burada anlatılamayacak kadar karmaşık bir konu elbette. Ancak bunu basitçe kadınların özneliğini yitirmeleriyle ilişkilendiremeyeceğimizi söylememin üç nedeni var. Birincisi, “tesettür” Müslüman dünyasının farklı yerlerinde, hatta belirli bölgelerdeki farklı sosyal gruplar arasında bile yekpare değil. Kırsal alanlarda genç kadınların bilinçsizce giydiği başörtüsünden, tıp ve mühendislik de dahil olmak üzere en seçkin alanlarda üniversiteli kadınlar tarafından benimsenen modern “İslami giyim” biçimlerine kadar çeşitlilik olağanüstü. İkincisi, Müslüman dünyasında bu farklı örtünme şekillerini benimseyen kadınların çoğu bunu bir seçim olarak tanımlıyor. Dışarıdan göründüğü gibi kabul etmemiz gerekmese de bu kadınların görüşlerini ciddiye almalıyız. Ancak bunun ötesinde, insanlar hakkında konuşurken “öznelik” ve “seçim” gibi kelimeleri kullandığımızda aslında ne demek istediğimize dair bazı zor sorular sormamız gerekiyor. Her zaman sosyal varlıklar olduğumuzu ve kişiliklerin kültürel olarak değişken anlamlara sahip olduğu belirli toplumlarda yaşadığımızı göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Hepimiz sosyal kodlar içinde hareket etmiyor muyuz? Sıklıkla kullandığımız “modanın tiranlığı” ifadesini düşündüğümüzde, kıyafet kodları kişinin özneliğine ne kadar alan açıyor?

Burka’nın gündeme getirdiği ilginç politik ve etik sorunun farklılıklarla nasıl başa çıkılacağıyla ilgili olduğunu savundunuz. Afgan kadınlarının bizim özgürlük anlayışımızdan farklı şekilde özgür olduklarını düşünmemizin mümkün olup olmadığını soruyorsunuz. Başka bir deyişle, Afgan kadınlar sadece “bizim gibi” olarak mı özgürleşebilirler?

Evet, bence Taliban’dan “kurtulduktan” sonra bile Afgan kadınların (ve bu kategori içinde de görüşlerin tek tip olduğu varsayılamaz) bizim (yani yine içinde çeşitlilikler barındıran bir kategori olan Batılılardan) onlar için istediğimizden farklı şeyler isteyebileceğini fark etmemiz gerekiyor. Bu konuda ne yapıyoruz? Başka yerlerde olup biten her şeye saygı gösterilmesini savunan ve bunu “onların kendi kültürü” olarak açıklayan kültürel rölativistler olmamız gerektiğini düşünmüyorum. “Müslüman kadınlar” kategorisine odaklanılmasına yönelik eleştirimde “kültürel” açıklamalar sorunundan daha önce bahsetmiştim. Afgan veya diğer Müslümanların “kültürlerinin” de bizimki kadar tarihin ve birleşik bir dünyanın parçası olduğu unutulmamalıdır.

Yapmamız gereken farklı tarihlerin ürünleri, farklı koşulların ifadeleri, farklı biçimlenmiş arzuların tezahürleri olarak farklılıklara saygı duymak ve onları tanımak için çok çalışmaktır.

Hâlâ kadınlar için adaleti tartışabiliriz, ancak adalet hakkında farklı görüşlerin olabileceğini ve farklı kadınların bizim en iyi olarak tasavvur ettiğimizden başka bir geleceği isteyebileceğini veya seçebileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Amerikalı feministlerin kabul etmekte zorlandığı şeylerden biri, bu geleceğin birincil amaçlarının “özgürlük” denen şey olmadığı, farklı bir dinî geleneği ya da gelenekler içinde ilerleyen kadınları da kapsayabileceğidir.

Kasım ayı sonlarında Bonn Barış Konferansı’ndan⁶ çıkan raporlarda, mevcut birkaç Afgan feminist ve aktivist kadın arasında bile farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştı. Bazı kadınlar -Afganistan Devrimci Kadınları Derneği (RAWA) temsilcisi gibi- herhangi bir Müslüman yönetim anlayışıyla uzlaşmayı reddetti. Ancak bazıları da İran’a; adaletsizliklere meydan okuyan, dinî geleneği yeniden yorumlayan İslami yönelimli feminist hareketin de etkisiyle kadınların İslami bir çerçevede önemli kazanımlar elde edebildiğini görebildikleri bir ülke olarak baktılar. İran’daki durumun kendisi feminist çevrelerde, özellikle Batı’daki İranlı feministler arasında büyük bir tartışma konusu. Kadınların kazanım elde edip etmediği ve hangi yollarla bu kazanımların elde edildiği, okuryazarlıktaki büyük artışların, doğum oranlarındaki düşüşlerin, kadınların mesleklerdeki ve hükümetteki mevcudiyetinin, yazarlık ve film yapımı gibi kültürel alanlardaki feminist gelişmenin sözde bir İslam Cumhuriyeti kurulması nedeniyle mi yoksa buna rağmen mi olduğu açık değildir. İslami feminizm kavramının kendisi de hararetli tartışmaların konusudur. Bu bir oksimoron mu, yoksa başka bir yol isteyen kadınlar tarafından oluşturulan uygulanabilir bir harekete mi atıfta bulunuyor? Yine de Bonn Barış Konferansı’ndaki temsilciler; yerel kadınların ilgisini çekebilmek, kadınların yaşamlarını ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini içeriden dönüştürmek için bir şansa sahip olmak istiyorlarsa seküler bir Batı modeli yerine İran modeline bakmanın daha gerçekçi olduğunu düşündüler.

“Farklılık” meselesi hakkında belirtmek istediğim son nokta şu ki Afgan kadınları için en iyi yolun ne olabileceği konusunda güçlü inançlarımız olsa bile, dünyanın bu kısmında bulunan insanlar olarak neler yapabileceğimizi amaç edinmemiz daha iyi olmaz mı? Başka kültürlerdeki kadınları “kurtarmaya” çalışmak yerine dünyayı nasıl daha adil bir yer hâline getireceğimizi düşünmek daha iyi olabilir. Elbette kendimize farklı topluluklarda kadınların hayatlarını daha iyi hâle getirmek isteyen ve bu yönde çalışan kişileri nasıl destekleyeceğimizi sorabiliriz, burada ittifaklar kurmak önemli bir kavram olabilir. Ancak aynı zamanda dünyanın bu ayrıcalıklı ve güçlü bölgesinde yaşayanlar olarak kendimize, başkalarının kendilerini içinde bulduğu durumlarda bizim ne kadar sorumlu olduğumuzu da sorabiliriz. Dünyanın dışında duran ve başka yerlerdeki zavallı cahil insanlara bakan bir konumda değiliz. Dünyayı belirli türdeki güçlerin ve değerlerin ses bulduğu bir yer hâline nasıl getirebiliriz? Tartışmalar, müzakereler ve dönüşümlerin gerçekleşmesi için gerekli olan barış ortamını yaratmaya nasıl yardımcı olabiliriz? Halkın arzularının küresel adaletsizlik biçimleri karşısında ezilmiş bir çaresizlik duygusu ile belirlenmemesi için dünya koşullarına ne şekilde katkıda bulunabileceğimizi sormamız gerekiyor. Veya dünyayı kasıp kavuran zengin güçlere işaret edebilenlerin, insanların nefretini nereye yönlendirebileceğini düşünmeleri gerekiyor. Bunlar daha üretken düşünce ve eylem yolları gibi görünüyor. 19. yüzyıl misyonerlik faaliyeti olan Müslüman kadınları kurtarma fikrini ait olduğu zamanda bırakalım.

  1. Metnin İngilizce orijinali için bkz. Nermeen Shaikh, “Why We Can’t Save Afghan Women”, 4 Kasım 2021 tarihinde erişilmiştir. https://asiasociety.org/why-we-cant-save-afghan-women Yazarın izniyle çevrilmiştir. Metindeki vurgular yazara aittir. (ç.n.)
  2. Lila Abu-Lughod, Kadınların Dünyası/Bedevi Öyküleri, çev. Suat Ertüzün, İstanbul: Epsilon Yayınevi, 2004.
  3. Lila Abu-Lughod, Remaking Women: Feminism and Modernity in the Middle East, Princeton: Princeton University Press, 1998.
  4. Lila Abu-Lughod, Peçeli Duygular, çev. Suat Ertüzün, İstanbul: Epsilon Yayınevi, 2004.
  5. Kolejler ABD’de genelde lisans eğitimi veren yükseköğretim kurumlarıdır. Üniversiteler ile benzer olmakla birlikte, üniversiteler lisans sonrası öğretimi de içeren daha büyük kurumlardır. (ç.n.)
  6. Taliban hükümetinin 2001’de düşmesinden sonra, Almanya’nın Bonn kentinde Afganistan üzerine düzenlenen uluslararası konferans. (ç.n)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir