Akademide Cinsiyetçilik ve Kadın Üniversiteleri: Emel Memiş ile Söyleşi

Düzenleyen: Berfin Atar
Su Doğa Şahan

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 8 Mart haftası boyunca bü’de kadın şenliği kapsamında düzenlediğimiz etkinliklerden biri de ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Topluluğu ile ortak hazırladığımız Akademide Cinsiyetçilik ve Kadın Üniversiteleri adlı söyleşiydi. Bu söyleşide akademide karşılaştığımız cinsiyetçi pratikler ve Cumhurbaşkanlığı’nın yayımladığı 11. Kalkınma Planı’na eklenmesiyle gündem olan kadın üniversiteleri üzerine tartıştık. Tartışmamızı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel Memiş ile yürüttük. Yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

BÜKAK: Merhabalar, ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Topluluğu (ODTÜ TCÇT) ile birlikte düzenlediğimiz Akademide Cinsiyetçilik ve Kadın Üniversiteleri adlı söyleşiye hepiniz hoş geldiniz. Söyleşimizin konuşmacısı Ankara Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel Memiş. Bugün Emel Memiş ile akademideki cinsiyetçi düşünce ve pratikleri, toplumsal cinsiyet çalışmalarının bugünkü durumunu ve yeni yeni gündemimize giren kadın üniversitelerini tartışacağız.

Bugün kadınların üniversitelerde öğrenci ve akademisyen olarak bulunmasını son derece olağan karşılıyoruz. Oysa bundan yüz yıl önce kadınların üniversiteye öğrenci ya da akademisyen olarak girmesi neredeyse mümkün değildi. Bu yüz yıl içinde çok yol kat edildi. Diğer yandan ülkemizde farklı dönemlerde hangi kadınların, hangi koşullarda üniversiteye nasıl girecekleri de hep bir tartışma konusuydu.

Eğitim, yasalarca herkes için eşit bir hak olarak tanımlansa da kadınların eğitime eşit bir şekilde erişiminin önünde engeller olduğunu söylemek mümkün. Her kadın üniversiteye istediği şekilde giremiyordu. Mesela 1982 YÖK Kanunu başörtülü kadınların üniversitelere kabul edilmeyeceğini söylüyordu. Başörtülü kadınlar bir dönem eğitim hakkından mahrum kaldılar. Bunun yanı sıra anadilinde eğitim hakkına sahip olmayan kadınlar veya hayatta kalabilmek için genç yaşta çalışmak durumunda kalan yoksul kadınlar üniversitelere ne kadar dahil olabiliyorlar? Kızlarının eğitim almasını uygun bulmayan aileler var. Bu durumda kızlar örgün eğitime ne kadar erişebiliyorlar? Ya da aile ve okul kıskacında sıkışan LGBTİ+lar akademi içinde kapsanıyorlar mı, kendilerini özgürce ifade edebiliyorlar mı?

Eğitime erişimdeki eşitsizliğe rağmen pek çok kadın eğitim kurumlarında, akademide çeşitli pozisyonlarda yer alıyorlar. Ancak akademide var olmaları toplumsal cinsiyet eşitliğinin tamamen sağlanabildiği anlamına gelmiyor. Üniversitelerdeki akademisyen sayısında, üniversite üst yönetimlerinde cinsiyete dayalı eşitsizlikler hâlâ mevcut. Ancak kadınlar, LGBTİ+lar eğitim alanında yeni kazanımlar elde etmek ve var olan kazanımlarını korumak için mücadele veriyor. Bu mücadele ile akademi içindeki koşulları kadınların ve LGBTİ+ların lehine çevirebiliyorlar.

Kadınların, LGBTİ+ların üniversitelere girebilmeleri bu kurumlarda cinsiyetçiliğin, ayrımcılığın tartışılması ve sorgulanması açısından oldukça önemli. Tüm dünyada kadın araştırmaları ve toplumsal cinsiyet çalışması alanları hem bilgi üretimine feminist bir perspektif kazandırma hem de akademinin eşitlikçi ve çoğulcu bir biçim alması konusunda önemli kazanımlar elde etti. Oysa bugün kadın araştırmalarına, toplumsal cinsiyet çalışmalarına bir karşı çıkış olduğunu görüyoruz. Üniversitelerin, eşitlikçi ve kapsayıcı kurumlar olması, cinsiyetçiliği önlemeye yönelik kurumsal politikalar geliştirmesi gerekiyor. Bu nedenle tüm bu kazanımların yanı sıra, sahip olduğumuz alanları kaybetmemek ve bu alanları sözümüzü üretebileceğimiz ortamlara dönüştürmek içinden geçtiğimiz süreçte oldukça kritik.

Türkiye’de hem akademide hem de kültürel alanda toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar acil bir ihtiyaçken biz bir süredir kadın üniversitelerini tartışmaya başladık. Kadın üniversiteleri yeni bir olgu değil. Hem Osmanlı’da hem de diğer ülkelerde kadın üniversitelerinin farklı ihtiyaçlar doğrultusunda kurulduğunu, farklı işlevlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğinin tartışmaya açıldığı ve eğitim alanında İslami referansların öne çıktığı bir bağlamda kadın üniversiteleri kurulacağı söylemi endişe verici. Bugün yapacağımız söyleşide kadın üniversitelerinin nasıl gündemimize girdiğini, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından ne ifade ettiğini ve olası sonuçlarını tartışacağız.

Bizler bugün bu söyleşiyi sadece pandeminin değil Boğaziçi Üniversitesi’nin de özel koşulları içinde yapıyoruz. 2021 yılının ilk günlerinde Boğaziçi Üniversitesi’ne, üniversitenin iç işleyişi göz ardı edilerek üniversite dışından bir rektör atandı. Üniversitelerin özerk, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir işleyişe kavuşturulması ilkesini benimseyenler için bu şekilde bir atama kabul edilemez. 2 Ocak’tan beri Boğaziçi Üniversitesi’nde bu antidemokratik uygulamaya karşı eylemler devam ediyor. Hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde Boğaziçi’ndeki yeni yönetimin süreçteki ilk uygulamalarından biri de BÜLGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün yapmadığı bir etkinlik gerekçe gösterilerek kapatılmasıydı. Yine BÜKAK olarak, BÜLGBTİ+ Çalışmaları Kulübü ile ortak kullandığımız oda üniversite işleyişi ve hukuksal prosedür dikkate alınmayarak emniyet tarafından arandı. Kulüplere bilgilendirme yapılmadan odanın kilidi değiştirildi ve biz hâlâ kulüp odamızı kullanamıyoruz.¹ Bizler bu hukuksuz uygulamayı kabul etmiyoruz ve mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz. Buradan tekrar tutuklu yargılanan ve ev hapsindeki tüm kadın arkadaşlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz. “Onların yeri üniversite kampüsleridir.” diyerek sözü ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Topluluğu’na bırakıyorum.

ODTÜ TCÇT: ODTÜ özelinde son iki yılda Boğaziçi’nde gördüğümüz kulüp baskılarına benzer durumlarla sıkça karşılaşıyoruz. Yaklaşık üç yıl önce, Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Topluluğu olarak resmîleşme sürecine girdiğimizde şöyle bir sorunla karşılaştık: Biz topluluğun isminin Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları olmasını istemiştik ancak içinde geçen kadın ibaresi kimlik belirttiği öne sürülerek kaldırıldı ve son hâlinde de topluluk ismi sadece Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları olarak kaldı. Bunun haricinde ODTÜ LGBTİQAA+ Dayanışması’nın da yıllardır bir mücadelesi var. Bu döneme kadar karşılaştıkları zorluklar topluluk resmî olarak kurulduktan sonra da devam etti. Topluluğun, Gökkuşağı Aileleri ile ilgili bir etkinliği vardı. Ancak bu etkinlik izinli olmasına rağmen son gün, başlığında “gökkuşağı” ifadesi geçtiği için iptal edildi. En nihayetinde etkinlik, son dakikada okul dışında bir yer bulunarak yapılmak zorunda kaldı. Keza 2019’daki Onur Yürüyüşü’nde de çok sert bir polis müdahalesi ile karşılaştık. Bu sert polis müdahalesi ile okuldaki LGBTİ+ların ifade özgürlüğü kısıtlandı. Öğrenciler olarak bu zor şartlara rağmen susmuyoruz ve topluluk olarak da çalışmalarımıza tüm hızımızla devam ediyoruz. Okuldaki herkesin sesini özgürce duyurabileceği bir ortam yaratmaya çalışıyoruz. Bugün burada ODTÜ TCÇT ve BÜKAK olarak, tüm baskılara ses çıkararak kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik ayrımcılığı ve bu ayrımcılığı besleyen politikaları tartışmaya açmak için bir araya geldik. Tekrardan hoş geldiniz diyorum ve sözü Emel Memiş’e bırakıyorum.

Emel Memiş: Ben öncelikle iki topluluğa davetleri için teşekkür ediyorum. Uzmanlığım olan alanlar olmamasına rağmen verdiğiniz mücadeleye destek olmak, sizinle konuşmak, dertleşmek için geldim. Dolayısıyla hep birlikte konuşalım, deneyimlerimizi paylaşalım isterim. Hepimiz farklı alanlardan olsak da ortak deneyimlerle gelmişizdir buraya. Boğaziçi’ndeki mücadeleye de değinmeden geçemeyeceğim. Gerçekten Boğaziçi hepimize nefes oldu. Biz Ankara Üniversitesi’nde artık birbirimizle dayanışma gücümüzün kalmadığı dönemdeyiz. Sizler sadece kendiniz için değil üniversitelerin demokratik ve özgür olması için de mücadele ediyorsunuz.

ODTÜ TCÇT: Hayatımızın birçok alanında cinsiyetçi pratiklerle karşılaşıyoruz. Bu alanlardan biri de akademi. Siz bir akademisyen olarak akademideki cinsiyetçiliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuya dair aktarmak istediğiniz bir deneyiminiz var mı?

Emel Memiş: Ben -öğrenciliğimi de sayarsam- Türkiye’deki akademinin yaklaşık son 20 yılını biliyorum. Doktorada yurtdışında bulunduğum için yurtdışındaki akademik deneyimi de gözlemleme fırsatım oldu. Hep iktisat eğitimi aldım. Dolayısıyla iktisat alanında bu meselelerin nasıl yaşandığını gözlemleyebildim. Akademiyi toplumdan bağımsız düşünmemek gerekir. Dolayısıyla akademi, toplumun bir parçası ama aynı zamanda toplumsal ideallerin de -belki en iyi ve özgür şekildeyaşatıldığı bir alan olma özelliğine sahip. Dolayısıyla toplum bu kadar cinsiyetçi bir konumdayken toplumun bir parçası olan akademi de cinsiyetçi pratikler barındırıyor. Akademideki cinsiyetçiliğe karşı ne yapılması gerekiyor? Üniversiteler de diğer kurumlar gibi, kuruluşunda eşitlikçi pratikleri içermiyor fakat üniversiteler bu ideali yeşerten fikirlerin, mekanizmaların üretildiği yerler. Dolayısıyla esasında cinsiyetçi pratiklerin yeniden üretildiği bir yer olması aykırı bir durum. Üniversite sadece meslek edindirme kurumu ya da araştırma merkezi değil. Üniversite ilkelerinin başında bilimsel özgürlük gelir. Dolayısıyla fikir ve ifade özgürlüğü gelir. Tabii burada bilimin kökenine de bakmak lazım. Kimlerin meseleleri bilim için de bir sorun alanı oluyor veya kimin sesi daha çok duyuluyor, kim üretiyor bilimsel bilgiyi? Mesela iktisat alanınında 2019 yılında yaklaşık dört yüz ekonomi seminerinde katılan konuşmacıların cinsiyetine göre dinleyicilerin tepkilerinin analiz edildiği çok önemli bir makale² birkaç gün önce yayımlandı. Akademik toplantılarda sunumu yapan kişi kadın olduğunda sunumun içeriğinden bağımsız olarak yüzde 12 ya da 3.3 daha fazla sayıda soru sorulduğu tespit edilmiş. Bu soruların içerik analizi yapıldığında da patronluk taslayıcı, düşmanca sorulma tarzlarının çok daha yaygın olduğu sonucuna varılmış. Hatta soruların merak nedeniyle değil de daha çok “açık bulma” amacıyla sorulduğu verilerle gösteriliyor. Kadınlardan kaçının araştırma görevlisi ve profesör olduğuna bakıldığında akademik seviye yükseldikçe eşit dağılım da azalıyor. Akademide kadınları yönetici pozisyonlarda çok daha az görüyoruz. Bu gibi analizler akademideki toplumsal cinsiyet araştırmalarının istikrarlı bir şekilde devam etmesiyle ortaya çıkmaya başladı.

Doktora programı sırasında çok önemli feminist iktisatçılar tanıma fırsatım oldu. Bu açıdan şanslıydım. Lisans düzeyinde pek farkında olmuyorsunuz ancak Türkiye’ye döndükten sonra akademideki eşitsizliğin farkına vardım. İktisat alanında örneğin kadınların eşitlik mücadelesine tamamen yabancı bir şey olarak bakılıyor. Ataerkil sistem bir kadın olarak beni eşit görmüyor ve [sistemin] eşit görmemesinin yarattığı tehlike sokaktaki kadın cinayetlerinden akademide eşit görülmemeye kadar uzanıyor. Karşınızdaki kişinin sizi eşit görmemesinin çok önemli sonuçları var. Bunu o kadar cüretkâr bir şekilde ortaya koyuyorlar ki daha kariyerinizin başında yüzünüze çarpıyor. Türkiye’de özellikle akademik görevlendirme veya kadro meselesinin yine kendi meslektaşlarım tarafından nasıl bir güç devşirme aracı olarak kullanıldığını gördüm. Bu yüzden eşitlik mücadelesi nerede ve hangi pozisyonda olursanız olun çok değerli ve önemli bir mücadele hepimiz için.

BÜKAK: İkinci sorumuz sizin de değindiğiniz tutum belgelerine dair. Şimdiye kadar maruz bırakıldığımız tüm cinsiyetçiliğe rağmen birtakım kazanımlar elde ettiğimizden de bahsettik. Bunlardan biri de 2015 yılında YÖK’ün yayımladığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ydi³. Ancak bu belge 2019 yılında “geleneklerimize aykırı olduğu”⁴ gerekçesiyle kaldırıldı. Bu süreci ve YÖK’ün yayımladığı tutum belgesinin önemini konuşmak istiyoruz. Bu belgenin kaldırılması hem üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarını hem de üniversitelerin toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politikalarını nasıl etkiledi ya da etkiliyor? Sizin bu alanda bir deneyiminiz varsa dinlemeyi çok isteriz.

Emel Memiş: Toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında ilkleri gerçekleştirmiş, ilk adımları atmış, öncü kadın akademisyenlerin olduğu yerlerden biriydi Ankara Üniversitesi. Ankara Üniversitesi, Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimlerini (CTS Birimlerini) ilk kuranlar arasında. Gülriz Uygur’un kurucusu olduğu merkezde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi, Cinsel Taciz ve Saldırıya Karşı Sıfır Tolerans Eylem Planı hazırlandı. Ayrıca CTS’nin birim olarak kurulması aynı zamanda kalıcılığını göstermesi açısından çok önemli. Birimde, sürekli olarak gönüllü bir şekilde katkıda bulunan öğrenciler de dahil olmak üzere birçok kişi bulunuyor. YÖK Tutum Belgesi birçok üniversiteden feminist akademisyenlerin katkıda bulunduğu, YÖK Senatosu’ndan geçirilmiş bir belge. Türkiye’nin belki de daha önce hiç gitmediğiniz illerindeki üniversitelerde, Ankara Üniversitesi’ndeki gibi CTS birimlerinin kurulmasına önayak olduğu için çok önemli bir belge oldu. Çünkü YÖK’te böyle bir tutum belgesi olması çok güçlü bir dayanak oluşturuyordu. Tutum belgesiyle birlikte pek çok üniversitede CTS birimleri kurulmaya başlandı. Aynı zamanda pek çok üniversitenin müfredatına bu konuda dersler eklendi. Bu dersler aracılığıyla yeni gelen öğrencilerde farkındalık yaratmak ve öğrencilere o birimin neler sağladığını anlatmak toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli bir gelişmedir. Bizdeki birim tek bir merkezî odadan oluşmuyor. Tüm fakültelerde temsiliyeti olan, tanıtımı yapılan, o fakültedeki öğrencilerin ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi bünyesinde çalışan personelin de başvurabileceği bir sistem. Hukuki, psikolojik ve maddi destek de veren bir birim. Ancak uzun bir süredir fakültelerin programlarında değişiklikler yapılarak geri adımlar atılmaya başlandığını görüyoruz. Merkezlerin isimlerinin değiştirilmesine kadar giden bir geri adımdan söz ediyorum. Dolayısıyla bu dalga dalga geriye doğru bir kuvvet yarattı. Ancak YÖK tutum belgesinin gücünü hâlâ kullanabiliriz. Belgeye dayalı olarak biz de fakültelerimizde, üniversitelerimizde bunu talep ediyoruz diyebiliriz. Bu bilginin paylaşılması, yaygınlaştırılması lazım çünkü belge artık internet sayfasında olmadığı için kaldırıldığı izlenimi yaratılıyor. Doğu Avrupa’da özellikle Macaristan gibi ülkelerde muhafazakâr, gelenekleri korumacı, milliyetçi yönetimlerin güç kazanmasıyla toplumsal cinsiyet araştırmaları merkezlerinin üniversitelerden kaldırılma çabası vardı. Fakat onun devamını da takip etmek gerekiyor. Çünkü AB’ye üye bir devlet, taraf olduğu bazı sözleşmelerden geri adım atamaz.

BÜKAK: Biz de benzer bir şekilde konuşmuştuk. Cinsel Taciz ve Saldırıya Karşı İletişim ve İşbirliği Grubu’nun Boğaziçi’ndeki toplantısına da katılmıştık. Orada da Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin bir örneği vardı: YÖK tutum belgesi geri çekildikten sonra merkezden “Toplumsal Cinsiyet” isminin kaldırılması talep ediliyor. Tutum belgesi “YÖK de bunu söylüyor, sizin toplumsal cinsiyet eşitliği politikasını uygulamanız gerekiyor.” diyebilmek için önemli bir yoldu.

Emel Memiş: Evet, buna dayalı olarak politika geliştiriliyordu. Zaten politika belgesinin devamında ne tür adımlar atılması gerektiği yazıyordu. Umarım bu konunun mutfağında olan hocalarla da buluşabilme imkânınız olur ve size tüm süreci anlatırlar. Çünkü o deneyimlerin aktarılması, deneyimlerden yararlanarak diğer üniversitelerde ne tür mekanizmaların, kurumların kurulabileceğini konuşmak çok önemli. Farklı üniversitelerin, farklı kentlerdeki temsilcilerin bir araya gelmesi çok önemli bir ağ ortaya çıkarttı. Kısacası “Oradaki kazanım yok oldu, geriye gitti.” demeye, üzülmeye gerek yok. Umutlu olmak lazım.

ODTÜ TCÇT: Biz ODTÜ’de İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) olarak bazı hocalarımızın da katılımıyla bir etkinlik gerçekleştirdik. Yıllardır ODTÜ’de Cinsel Tacizi Önleme Birimi’nin iyileştirilmesini talep ediyorduk ve bununla ilgili pek çok kampanya yapıp hocalarımızla görüşüyorduk ama yine de somut bir sonuç alamıyorduk. Bu etkinlikten sonra İİBF’de taciz birimi kurulmasına yönelik bir adım attık. Sonuç olarak bu gelişme o kadar umutsuzluğun içerisinde bize bir umut oldu.

Emel Memiş: Hukuk fakültelerinin olmadığı üniversitelerde biraz daha geç adım atılmış olabilir çünkü mevzuat çalışması gerekli oluyor. Bizim avantajımız Prof. Dr. Gülriz Uygur oldu. O nedenle böyle bir destek alma yönüne gidebilirsiniz. Teknik üniversiteler için daha zor olabilir, haklısınız.

BÜKAK: Şimdiye dek akademideki cinsiyetçiliği ve akademideki toplumsal cinsiyet eşitliğine dönük tehditleri konuştuk. Buna rağmen kadınlar ve LGBTİ+lar olarak akademide varız. Akademide üretilen bilgiye eriştikçe kamusal alanların dönüşümünde büyük bir rol oynuyoruz. Bu bağlamda düşündüğümüzde karma eğitimin bizim için bu kadar önemli olmasının nedeni nedir? Karma eğitim özelinde kadınların ve LGBTİ+ların bu ortamlara dahil edilmesi nasıl dönüşümler yaratır?

Emel Memiş: Ben başka türlü bir eğitim düşünemiyorum, bir kere onu söylemem lazım. Çünkü daha önce de verilen kadın üniversitelerine ilişkin Amerika ve Japonya örnekleri düşünüldüğünde, bu ülkelerdeki eğitim sisteminin temelinde kadınların tıp, hukuk gibi belirli kritik bölümlere giremediği bir sistem var. Eğitim kuruluşlarına öğretmen bulamama gibi somut nedenlerle kadınların üniversitelerde bulunmalarını istiyorlar ya da kadınların diğer üniversitelere girmesi yasak olduğu için kadın üniversitesi kuruyorlar. Ancak sonrasında onlar kendilerini lağvediyorlar. Çünkü pek çok alanda kazanım elde ettik, her yerdeyiz ve varız. Mesela Japonya örneklerine bakınca görüyorsunuz ki bunlar özel üniversiteler olarak kurulmuşlar. Ucuz işgücü yaratma, kadınların işgücüne katılımını artırma ama bir yandan da iyi anne, kadın ve eş olma amacı taşıyan ekonomik ve toplumsal nedenlerden dolayı kurulmuşlar. Japonya, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından baktığımızda örnek alınacak bir ülke değil. G7 ve G20 ülkeleri arasında toplumsal cinsiyet açısından en geride yer alan ülkelerden biri. Türkiye’de kadın üniversitesi kurulmasında Japonya’nın model alındığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım çünkü ekonomik gelişmişliğin bu denli yüksek olduğu ama aynı zamanda eşitliğin bu denli sağlanamadığı bir ülke dünyada yok. Japonya ve Kore muhafazakârlığın, ataerkinin hâlâ çok güçlü bir şekilde devam ettiği ülkeler. Cumhuriyet’in başından beri bu kadar çok yol katetmişken şu anda karma eğitimin neden önemli olduğunu üniversite düzeyinde konuşmamız bana çok absürd geliyor. Japonya’nın eğitim konusunda son yüzyılda geldiği noktayı biliyor musunuz? Çoğu özel üniversiteydi ve öğrenci bulamıyorlardı. Bu yüzden eğitime erişemeyen kişilerin ve LGBTİ+ların kadın üniversitelerine girmesine imkân verildi. Hatta böylece çoğu kadın üniversitesi karma eğitime geçmeye başladı. Amerika’daki kadın üniversitelerinin çoğu karma eğitime geçiş yaptı. İlk başlarda kadın üniversitesi sayısı yaklaşık olarak iki yüz iken şimdi parmakla sayılabilecek kadar az. Kalkınma planına eğitimde eşitliği sağlama amacıyla kadın üniversitelerinin eklenmesi, üstelik bunun Japonya örneği üzerinden temellendiriliyor olması bana mantıksız geliyor. Japonya’da kültürün bozulacağından korktukları için bakım alanında göçmen emeğinin en düşük oranda kullanıldığı yer. Japonya ile ilgili birtakım kaba endeksler not ettim: Eşitlik konusunda 153 ülke arasında Japonya 121. sırada, Türkiye ise 130. sırada. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda örnekler verirken Kuzey Avrupa ülkelerini referans alıyorum çünkü ikisi de ekonomik açıdan benzer ve çok gelişmiş ülkeler. Ancak toplumsal cinsiyet eşitliği açısından Japonya dipteyken örneğin İzlanda çok daha üst bir konumda yer alıyor.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin temelinde eğitimde eşitlik var. Bu belgeler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanmış. Ancak şimdi kamunun kaynaklarıyla üniversite kurulup sadece kadınlara açık olacağı söyleniyor. Kadın üniversitelerinin de içinde yer aldığı kalkınma planları komisyonlar kurulup arka plan hazırlıkları yapılarak oluşturulur. Komisyona akademisyenler, politika yapıcılar katılır. Ancak böyle bir komisyon oluştuysa da benim haberim yok, eğer böyle bir çalışma varsa ben de arka plan dökümanlarını incelemek isterim. Bu arada, arka plan dökümanları demişken Mine Tan, Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği’nde çok güzel bir rapor⁵ yazdı, onu tavsiye ederim.

ODTÜ TCÇT: Kadın üniversiteleriyle iktidarın ekonomi, eğitim ve kadın politikaları nasıl bir paralellik gösteriyor? Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin artması, neoliberalleşme, muhafazakârlaşma olguları ile kadın üniversiteleri arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?

Emel Memiş: Özellikle cinsiyetçiliğin çok keskin olduğu, aile merkezli ve muhafazakâr normların çok güçlü kurulduğu, geleneklerini bu kadar yaşatmaya çalışan Japonya’da kadın üniversitelerine ekonomik nedenler gerekçe gösteriliyor. Ancak aslında üniversiteler aracılığıyla kurumsal bir şekilde ataerkil güç devam ettiriliyor. Bu daha önce de bahsettiğim iyi anne, iyi eş olma anlayışının bir sonucu. Ayrıca Japonya’da pandemi döneminde kadın intiharları çok yüksek oranlara ulaştı. Kendi gelişmişlik düzeyiyle karşılaştırıldığında cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke Japonya. Dolayısıyla birbiriyle çatışan bu iki durum Japonya’nın peşini bırakmıyor. Mesela şimdilerde Japonya’daki evlilik oranlarının ve çocuk sayısının çok düştüğü biliniyor. Aileler, geleneksel aile modelinin devam ettirilmesi için çok talepkâr ve bu sebeple sahte evlilikler yaygın. Japonya’daki örüntüler buraya kadar gitmiş ve bu durum bir sektör hâline gelmiş. Dolayısıyla toplumun talebi geleneksel aile modelinin devam ettirilmesi yönünde olduğu için kadın üniversiteleri gibi bir yol bulunuyor. Ancak bizde toplumun talebi, Japonya’nın model alındığı kadın üniversiteleri değil. Tekrardan ekonomik kalkınma ve eğitim politikalarına dönecek olursak, özellikle işgücü piyasasındaki eşitsizlikler konusunda birçok ülkeden öğrendiğimiz ve uygulanması gereken politikalar var. Kadınların son yıllarda her şeye rağmen “Düşük ücretlerle çalıştığımız her alanda, işgücü piyasasında da varız.” demesi ile işgücüne katılımlarında artış gözlemliyoruz. Genç kadınlar çalışmak istiyor ancak işsizliğin %30’ları aştığı kentlerde yaşıyoruz. Dolayısıyla kurulacak kadın üniversiteleri bu sorunlara bir çözüm olmayacak. Çünkü asıl sorun talep ve iş alanı yaratılamaması. Yani bütün bu meseleler dururken çözüm olarak kadın üniversitelerinin düşünülmesi endişe verici. Belki Japonya’daki gibi özel üniversiteler kurarak özel sektör için alan yaratmayı düşünüyorlar, kim bilir? 1900’lerin başında Japonya’da kadın üniversiteleri ilk açıldığında moda, ev ekonomisi gibi ağırlıklı olarak hane içerisinde kalan alanlar için bölümler kuruluyor. Kadınların sadece oralarda kalması, kendisini kilitleyen bir durum çünkü tıpta da hukukta da kadınlara ihtiyaçları oluyor. Sonuçta, sadece belli bölümlere yönelik fakülteleri olan üniversitelerin olması kendi içinde çıkmaza giren bir sistem hâline geliyor. Diğer yandan da mezun olan kadınların o üniversitelerde akademisyen olarak çalışabilecek potansiyele sahip olmamaları gibi sorunlar da var.

Şu anda bulunduğumuz noktada kadın üniversitelerinin avantajları olacağını düşünmüyorum. Osmanlı’da ilk kadın üniversitelerinin kurulmasıyla kadınlar yurtdışına gittiler ve Batı’da eğitim aldıktan sonra geri dönüp Batı’da öğrendiklerini Osmanlı’ya adapte ettiler. Bunun ardından, savaş öncesi dönemde ekonomik sebeplerle üniversiteler kapatıldı. Ancak şimdi böyle bir durumumuz yok. Zaten kadınlar olarak her yerdeyiz. Kadın üniversitelerinin bu bağlamda dezavantaj yaratacağını düşünüyorum çünkü belli alanları kısıtlayacak. Ayrışma ve ayrımcılık iş yaşamında çok keskin. Bu durum üniversitelerden mezun olmuş kişilerin hangi alanlarda çalışacağını çok daha keskin bir şekilde belirleyecek. Nasıl ve ne kadar kaliteli bir eğitim verilecek, alınan diploma hangi alanda geçerli olacak? Şu dönemde yüksekokulun ötesine geçebilecek nitelikte üniversiteler kurulabileceğini düşünmüyorum.

Amerika’da da kadın üniversiteleri kurulmuş ancak bu üniversiteler zamanla karma üniversitelerin parçası hâline gelmişler. Dünyada bunlar olurken biz niye burada elde ettiğimiz kazanımlardan vazgeçelim? Anlamak mümkün değil. Tabii bu gelişmeler Gülay Toksöz’ün anlattığı gibi, neoliberal politikalara olduğu kadar muhafazakârlaşmaya ve ekonomi politikalarındaki kadından aileye geçişe bağlanabilir. Kadın sorununa kafa yormaya çalışan ve politika üretmek için kurulan kurumlarda her şey aile odaklı kurgulanmaya başlandı. Ailenin dışında kadın yok, dendi. Kendimizin yarattığı toplumsal cinsiyet kavramından çekinir ve korkar hâle geldik. Bu durum toplumsal cinsiyet kavramını -çıkış amacının çok ötesinde- kavramın altını boşaltan bir yöne götürdü. Bu kadar kadını yok sayarken “Size üniversite yapıyoruz, tabelasında da kadın üniversitesi yazacak.” demek bana çok çelişkili geliyor. Bu başka bir motivasyon ve bunun arkasındaki motivasyonları sormalıyız. Bunun ekonomik nedenleri varsa çözmenin başka yolları var. Eğitim ve diğer alanlardaki eşitsizliği gidermenin çözümü kadın üniversitesi değildir.

BÜKAK: Şimdiye kadar hep olumsuz bir tablodan bahsettik. Ancak girişte bahsettiğimiz gibi şu anda akademik özgürlük ve demokratik üniversite taleplerinin yükseldiğini görüyoruz. Bu taleplerle kadınların ve LGBTİ+ların bugüne kadar akademide yürüttüğü toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Özellikle demokratik üniversiteler toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak açısından nasıl bir önem arz ediyor?

Emel Memiş: Demokratik olmayan bir üniversite olamaz. Oraya üniversite denemez. Özgürlüğün, özerkliğin, bilimsel özgürlüğün, ifade özgürlüğünün olmadığı bir yer üniversite değildir. Dolayısıyla demokratik üniversite dediğimizde bahsettiğimiz, idealimizde yer alan ve olması gereken şey şudur: Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ve ırk, dil, din, cinsiyet, cinsel yönelim ayrımcılığının önlendiği, aynı zamanda bunları önlemeye yönelik politikaların üretildiği, bunlara yönelik araştırmaların yapılabildiği, toplumun talebinin ve toplumun yararının gözetildiği, bilimin de bu yarara yönelik olarak üretildiği bir yerdir. Şu an Boğaziçi Üniversitesi’nde olan olaylar uzun süredir başlayan tahribatın bir parçası. Artık mesele kimsenin önceden tahmin edemediği bir noktaya geldi. Bizlerin de uzun süredir yaşadığı süreçlerin artık Boğaziçi gibi üniversitelerde de yaşanır olması meselenin önemini daha da açığa çıkardı. Verilen tepki o kadar güzel, önemli ve güçlü bir şekilde geldi ki o tepki hepimizde kendine getiren bir etki yarattı. Bize “Biz hâlâ varız.” deme gücü verdi. O nedenle çok değerli ve önemli. Boğaziçi Üniversitesi’nin başına gelen demokratik ilkelerin yerle bir edilmesi durumunu diğer üniversite öğrencilerinin ve hocalarının da başına gelmiş gibi düşünmek gerekiyor. Üniversitelerin tarihine baktığınızda özgür bilim yapma ve bilgiyi özgürce üretme talebi hep bir mücadele içeriyor. Bunları bir bütün olarak düşünmek lazım. Üniversite hocaları olarak şunu düşünmemiz yararlı olacaktır: Üniversite çatısı altında oturduğumuz korunaklı koltuklardan mücadele ederek yorulduğumuzu, artık dayanacak gücümüzün kalmadığını söylüyoruz ama alanlara baktığımızda tekrar gücümüzü toplamamız gerektiğini düşünüyorum. Alanda mücadelenin ne kadar önemli olduğunu, bütün üniversitelerin de bu anlamda sorumluluğa sahip olduğunu görüyoruz. Kariyerinin başlangıcında olan ve görece daha az korunaklı akademisyenlerden tutun da en korunaklı olanına kadar tüm akademisyenlerin bu konuda sorumluluk alması gerektiğini düşünüyorum. Toplum adına sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekiyor çünkü onlara o koltuklar bunun için veriliyor. “Benim başıma gelmez.” gibi bir yaklaşım gözlemlenebiliyor. Böyle olmadığını çok net bir şekilde Boğaziçi örneği de gösterdi.

BÜKAK: Çok teşekkürler hocam, bizim hazırladığımız soruların sonuna geldik. Şimdi katılımcıların sorularını alabiliriz.

Soru: Türkiye konjonktüründe ve şimdiye kadar konuştuklarımız doğrultusunda önerilen şeyin elbette feminist bir akademi ve üniversite modeli olmadığının farkındayım. Fakat biz geleceğe dönük tahayyüllerimizi şekillendirirken buradan nasıl tartışmalar yürütebileceğimiz üzerine de düşünmek istedim. Mesela bizim kurduğumuz pratiklerden hareketle, kadınlara açık kamusal alanların kadın mücadelesi için önemli bir noktada durduğunu düşünüyorum çünkü benzer deneyimlerimiz var. Farklılaşan deneyimlerimizi de “Özel olan politiktir.” noktasından hareketle tartışmaya, önce yaşadığımız şeyleri anlamlandırmaya ve buna göre mücadele etmeye çalışıyoruz. Akademideki bilgi üretimi de bundan bağımsız değil. Çünkü biz de tartışmalarımız doğrultusunda o akademik bilgiye katkılar sunuyoruz. Bu doğrultuda kadınlara açık kamusal alanların da önemini düşünerek kadın üniversiteleri modeline böyle alternatif bir yaklaşım geliştirmek mümkün müdür? Bir yandan mücadelemizi sadece kadınlara açık alanlarda vermediğimizi düşününce akademinin karma olmaması çelişkili bir durum yaratıyor. Çünkü bu mücadeleyi kendi kendimize yürütmüyoruz. Yaşadığımız topluma dair sözler üretiyoruz ve toplumsal normları dönüştürmeye yönelik hedeflerimiz var. Bütün bunları düşününce toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmalarının tek bir alana sıkıştırılması ve marjinalize edilme tehlikesi de önemli bir nokta gibi görünüyor. İki açıdan da düşündüğümde kadın üniversiteleri pozitif olabilecek bir şeyken aslında birçok tehlikeyi de içinde barındırıyor.

Emel Memiş: Çok önemli noktalardan bahsettiniz. Mesela ben de kadınlarla birlikte politika üretmek, düşünmek ve mücadelemizi birlikte nasıl şekillendireceğimizi konuşmak için bir kurumsal yapı olsun isterim. Çünkü ortak deneyimlerimizden dolayı kadınlarla çok daha verimli toplantılar, dersler yapabiliyorum. Ancak bu kadın üniversitesi kurulmasını gerektirmiyor. Başlangıç noktasına geri dönüyorum. Karma ortamlarda senin deneyimlerini hiç anlamayan bir kişinin, deneyimlerin hakkında senden daha çok biliyormuş gibi konuşması durumunu çok iyi biliyorum. Bu kişilerle mücadeleyi, onların yöntemleriyle yapmak zorunda kalmanın acısını da iyi biliyorum. Bazılarımızın istediği, bazılarımızın istemediği şekilde bağıra çağıra taleplerimizi belirtmek zorunda kalıyoruz. Bir yandan da toplum yararına bilim dediğimiz şey artık sadece üniversitelerde üretilmez hâle geldi. Bilimin artık üniversitelerin tekelinde olmadığını görüyoruz. “Üretimin bütün süreçlerini biz daha iyi yapıyoruz.” diyen sermaye sahipleri ve kurumlar var. Üniversiteler daha önce bilim üreterek ayrışabiliyordu ama artık bu tekel üniversitelerin elinde değil. Dolayısıyla üniversite yönetiminin bu kurumlardan ve gelinen noktadan nasıl ayrışacağına dair oturup düşünmesi gerekiyor. Kaldı ki akademi, feminist politikayı üretmek isteyenlerin bütün baskılardan uzak bir şekilde bir araya gelmesini sağlayamıyorsa orası zaten üniversite değildir. Üniversite dediğimizde bahsettiğimiz kurumu istediğimiz ve kurguladığımız hâliyle tarif edersek kadın üniversitesinin bu tarifi karşılamadığını düşünüyorum.

BÜKAK: Teşekkürler hocam. Kadınlara açık kamusal alanlarda eğitim alınca olumlu deneyim yaşayan insanlar da var. Dediğiniz gibi karma üniversitelerdeki karma ortamlarda karşı karşıya kaldığımız cinsiyetçilikten bir noktaya kadar korunabiliyoruz. Tabii ki bu kadınların cinsiyetçi olmadığı anlamına gelmiyor. Böyle bir noktadan karma üniversiteler nasıl tartışılabilir? Kadın üniversiteleri kalkınma planına dahil olmadan önce de “Tabii, feminist üniversite olursa neden olmasın?” gibi birtakım çıkışlar olmuştu.

Emel Memiş: Dünyada öyle güzel örnekler var mı, bilmiyorum. Amerika’da çok başarılı, sadece kadınların yer aldığı ve öğrenci olabildiği, eğitim alabildiği üniversiteler az sayıda da olsa hâlâ var. Ancak onların feminist politika üretebilecek ve özellikle bu konuda özgürleştirici bir alan yaratacak üniversiteler olarak yer aldıklarını sanmıyorum. Daha çok kolej gibi olduklarını hatırlıyorum. Kadın üniversitelerinin kurulması tacizden, saldırıdan, baskıdan uzak olabileceğimiz bir üniversite eğitimi alma hakkımızın ihlal edilmesini engelleyecek bir refleks gibi düşünülebilir. Ancak Japonya’da da bu kurum ve mekanizmalar kadınlar tarafından hâlâ talep edilmiyor. O nedenle kadın üniversitelerinin kurulmasından ziyade zaten kazandığımız alanları genişleterek kendi taleplerimizi tartışabileceğimiz alanlara çevirebileceğimizi düşünüyorum.

Yorum: Söylediklerinizden hareketle düşününce karşılaşacağımız pratik üzerinden olası sonuçları tahmin edebiliyoruz. Söylediğinize ek olarak sadece kadınların bulunduğu bir alan cinsiyetçilikten azade diyemeyiz. Birtakım ilkeler doğrultusunda hareket edildiği takdirde feminist bilinç oluşabilir. Bu meselede toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik belli bir perspektifin oluşabilmesi gerekiyor ki biz de bu alanı dönüştürücü bir şekilde kurabilelim. Söyledikleriniz, kamusal alanlarda var olmaya devam ettiğimizi düşününce çok önemli. Doğal olarak yaşadığımız her alanı benzer pratiklerle kurmaya çalışıyoruz. Bu noktada, bizim o alanlardan çekilmememiz ve mücadelemizin de bir yere sıkıştırılmaması gerekiyor. Bunun yanında bana şu mesele de kritik geldi: Kadın üniversitesi dediğimizde ikili cinsiyet sistemi üzerinden de tanımlama yapılmış oluyor. Varsayalım ki kadın üniversiteleri kurulduğunda trans kadınların alınmadığı bir model oldu. Biz bunun mu mücadelesini vereceğiz? “Trans kadınlar da kadındır.” mı diyeceğiz? Yoksa “Bu üniversiteyi istemiyoruz.” mu diyeceğiz? İktidarın politikaları da ciddi bir şekilde mücadelemizi yönlendiren bir noktada duruyor. İkili cinsiyet sistemi üzerinden de düşündüğümüzde oldukça sorun yaratabilecek bir şeyden bahsediyoruz.

Emel Memiş: Kesinlikle katılıyorum. Üniversite eğitimi bir anlamda Türkiye’de sosyal hareketliliği de sağlayan çok önemli faktörlerden birisi. Dolayısıyla cinsiyetler için ayrı ayrı üniversitelerin kurulması bu olanağı da ortadan kaldıracak bir durum. Üniversite kapısının herkese açık olmasının çok önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ihtiyaç varken kadın üniversitelerinin kurulması sonucunda bahsettiğin tartışmalar çıkacak. Kadın üniversiteleri projesinin, kalan diğer üniversiteleri de tektipleştirme amacına hizmet edecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani bizi hem daha az sayıda ve homojen alanlara sıkıştıracak hem de diğer üniversiteleri tektipleştirecek.

Soru: Üniversitelerde gerek ders içeriklerinin boşaltılması gerek ders programlarının daha yüzeysel olarak düzenlenmesi gibi durumlardan nasıl etkileniyorsunuz? Örneğin ben yaklaşık beş yıldır ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuyorum. Bu beş sene boyunca ben ve arkadaşlarım şunu fark ettik: Üçüncü ve dördüncü sınıfta kamu ya da politikaya yönelik seçmeli dersler alırdık. Bu dönem tekrardan seçmeli derslere baktığımızda on dört tane seçmeli ders olduğunu ve bunlardan yalnızca dört tanesinin siyaset bilimine dair olduğunu gördük. Yani üniversitenin müfredatı bile sermayenin ya da devletin neye ihtiyacı varsa ona göre tekrardan şekilleniyor. Bununla birlikte Boğaziçi olaylarında üniversiteye fiziksel bir saldırı oldu, bundan LGBTİ+lar ve kadınlar daha çok etkilendi. Üniversitelere yönelik saldırıları düşündüğümüzde doğrudan kadınların ve LGBTİ+ların hedef gösterilmesi ya da bundan daha ağır bir şekilde etkilenmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Emel Memiş: Mücadelenin hedef alındığı kesimin LGBTİ+lar ve kadınlar olmasının sebebi bu muhafazakâr anlayıştan geliyor. 2001 krizinden sonra tüm dünyada küresel ekonominin yeniden güven kazanma ihtiyacı oluştu. “Kapitalizm hâlâ çok sağlıklı devam ediyor. Bakın ne kadar bolluk var.” gibi söylemlerle herkesin refah düzeyi devam ediyormuşçasına ekonomiye güvenin sağlanması için uğraşıldı. Aslında bu dönemde Vatikan’daki en zengin rahip bile eşitsizlik meselesine duyarlı hâle geldi. Çünkü küresel kriz herkesi sarstı ve “Bu sistem çöküyor mu?” sorusunu ortaya çıkardı. Şu an gördüklerimizin bütün bunların parçası, uzantısı olduğu düşüncesi bana uzak gelmiyor çünkü bu kriz, sistemin çöküşüne dair korku; muhafazakârlaşma ve ulus sınırlarına geri dönme isteğini, milliyetçiliğin her yerden keskin bir şekilde yükselmesini beraberinde getirdi. Tabii ki ilk önce kendi değerlerini yeniden güçlendirme amacıyla onlara karşı tehdit olarak gördükleri eşitlik ve LGBTİ+ haklarına saldırdılar. Çünkü bu kazanımların muhafazakâr aile bütünlüğünü bozduğu düşünülüyor. 1929 Ekonomik Buhranı’na benzer krizler siyasi güçlerle de çok ilişkilidir. Kapitalist sistemin nasıl işlediğine baktığımızda yeniden üretim mekanizması önem kazanıyor. Milliyetçilik, muhafazakârlık, uluslaşma, nüfusun ve kadın bedeninin kontrolü kadınları ve LGBTİ+ları hedef hâline getiriyor. Çünkü kendi değerlerini üretip kurgulayabileceği nesilleri kreşlerden itibaren eğitimle yakalayabilir. Bu nedenle hedef hâline gelen kişiler o değerlere tehdit olarak görülen demografik gruplardır. Üniversitelerde de öncelikli olarak hedef hâline gelenler bizim derslerimiz, programlarımız ve öğrencilerimiz oldu. Öğrenciler mezun olduktan sonra zaten çalışılabilecek alanlarının sınırlı olması sebebiyle başvurmaktan çekinir duruma geldiler. Bir yandan kendinizde mücadele gücü biriktiriyorsunuz. Artık teknolojik gelişme ile birlikte küresel kadın hareketi, cinsel ayrımcılığa karşı hareket, doğa yanlısı, antikapitalist ve demokratik talepler yayılıyor.

Yorum: Özellikle son zamanlarda gündemimize daha sert bir şekilde giren üniversitelerdeki demokratikleşme tartışmasını yürüttüğümüzde net taleplerimizin olduğunun farkındayız. Sizin kadın üniversiteleriyle ilgili dediğiniz “Kadınlar talep etti mi?” meselesi bile en temelde o demokratik yapının eksikliğini işaret eden bir şey. Yanlış hatırlamıyorsam bu durumu iki üç ay önce HDP’li bir milletvekili de bütçeler hazırlanırken söylemişti. Kadınlara, işçi sınıfına ya da halka sorulmadan bir bütçe hazırlanması ve bu bütçeye halkın sahip olup olmayacağı sorusunu yöneltmişti. Bence bu olay sizin dediğiniz noktada çok güzel bir yere oturuyor. Biz, üniversitelerde cinsel tacizi önleme birimlerini, akademide cinsiyetçiliği tartışırken sürekli üstten bir şeyler kuruluyor. Bunlar bizim taleplerimizle kurulsa da bir noktada biz içinde var olamadığımız için eksik kalıyor. Bizi kimin yöneteceğini zaten seçemiyoruz. Fakat bunun öncesinde, “demokratik ve özerk üniversite yönetimi” diyebilmemiz için bizim kendimizi yönetebileceğimiz mekanizmalara ihtiyacımız var. Kadınların ve LGBTİ+ların bu ülke açısından neyi talep ettiği, neye ihtiyacı olduğu meselesinde söz hakkımız bulunduğumuz her alanda elimizden alınıyor. Söz hakkı üniversitelerde akademisyenler açısından kısıtlı bir noktada vardı ancak o da elimizden alındı. Toplumsal cinsiyet eşitliği de -sizin dediğiniz gibi- doğrudan saldırıya uğradı. Bence sistemle bağlantılı olduğunu söylediğiniz kısımda da oldukça haklısınız. Çünkü sistem kendini yeniden üretmek için ilk elden zaten kadınları ve LGBTİ+ları marjinalleştirerek hedef gösteriyor ki toplumda var olan ataerkiyi besleyebilsin ve kendine oradan bir savunucu kitlesi oluşturabilsin.

Soru: Türkiye bağlamında AKP’nin politikalarıyla birlikte de düşündüğümüzde kadın üniversitelerinin kuruluş amacını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emel Memiş: Ben siyaset bilimci olmadığım için AKP’nin genel politikasına dair yorum yapmayayım. Ancak şunu biliyorum: Japonya’daki üniversitelerin en temel kuruluş amaçlarından birisi geleneksel kültürün devam ettirilmesi için genç kadınların o değerlerle yetiştirilmesinin kritik görülmesidir. Çünkü genç nesillerin gelecek çocukları yetiştirmek ve ailenin devamını sürdürmek gibi görevleri var. Dolayısıyla bakım amacıyla bütün faaliyetleri yerine getiren aile bağlarını güçlü bir şekilde gelenekleştirme hedefi var. Sadece çocuğa değil, aynı zamanda yaşlı nüfusuna da bakan bir kadın eğitiliyor. Tüm bu yeniden üretim çocuğun biyolojik olarak üretimiyle kısıtlı değil. Geleneklerin, toplumsal normların, Japon kültürünün ve bütün bu muhafazakârlığın yeniden üretilmesi amaçlanıyor. Şöyle bir durum da söz konusu olabilir: Japonya’daki çıkış noktasına doğru giderseniz o dönemde kadınlar yeterince eğitimli değil “Eğitime erişirlerse istihdama da erişirler, ucuz işgücü yaratırlar.” gibi bir anlayış da vardı. Ancak Türkiye’de politikacılar kadınların işgücüne katılım oranlarını yükseltmeye ve onları gelir getirici işlere ulaştırmaya dair politikalarının başka türlü olması gerektiğini biliyor. Kadınların işgücü piyasasında daha eğitimli olduğunu da biliyorlar. Eğitime erişimdeki eşitsizlik elbette var. Örneğin gelir düzeyi daha düşük hanelerdeki genç kadınların üniversite gibi yükseköğretime erişme oranları erkeklere kıyasla daha düşük. Ayrıca yoksul haneler veya göçmenler söz konusu olduğunda orta öğretimde okuyan oğlan ve kızların arasında hâlâ fark var. Bunu kayıt dışı emek havuzunu genişletme amacıyla yapıyorlar. Kayıt dışı sektör çok yüksek olduğu için kadınlar nerede olurlarsa olsunlar zaten sosyal güvenceden yoksun çalışıyorlar. Bence geleneksel aile değerlerinin tahribe uğradığını düşünüyorlar. Ufkumuzu daha geniş ve açık tutmanız gerek. Bu yüzden de olabildiğince size en yakın hissettiğiniz, sevdiğiniz STK’lara, derneklere; hak temelli arayış taleplerinizi daha güçlü bir şekilde savunabilecek, gerçekleştirebilecek yerlere üye olun. Üniversiteler tabii ki bunun için çok önemli kuruluşlar ama şu geldiğimiz noktada sadece üniversitelerde bunu yapamayız. Elbette ilk önce olduğumuz yerde başlayacağız ve işimizi en iyi şekilde yaparak devam edeceğiz. Ancak bunun ötesinde bir de sivil toplum örgütleriyle, derneklerle birlikte pek çok kere bir araya geleceğiniz, mücadeleyi güçlendirecek alanlara yönelmek gerekiyor. Burada siyasi partilerden, koltuklardan değil; tamamen toplumsal ve sivil hareketlerden bahsediyorum.

BÜKAK: Teşekkürler hocam, çok keyifli bir söyleşi oldu.

Emel Memiş: Asıl ben davetiniz için teşekkür ederim. Size bol bol etkinlik, dayanma ve mücadele gücü diliyorum.

  1. 1 Şubat 2021’de odanın anahtarı değiştirildi. Kulüp, yeni anahtarı yapılan idari yazışmalar sonucunda Eylül 2021’de teslim alabildi. Şu anda odayı kulüp faaliyetlerimiz için kullanabiliyoruz.
  2. Pascaline Dupas, Alicia Sasser Modestino, Muriel Niederle, Justin Wolfers ve Seminar Dynamics Collective, “Gender and the Dynamics of Economics Seminars” [Toplumsal Cinsiyet ve Ekonomi Seminerlerinin Dinamiği], 17 Şubat 2021, 6 Kasım 2021 tarihinde erişilmiştir. https://cssh.northeastern.edu/wp-content/uploads/2021/02/GenderSeminarDynamics.pdf
  3. “YÖK’ün Kaldırdığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi”, 20 Şubat 2019, 30 Ekim 2021 tarihinde erişilmiştir. https://m.bianet.org/bianet/toplum-sal-cinsiyet/205680-yok-un-kaldirdigi-toplumsal-cinsiyet-esitligi-tutum-bel-gesi
  4. “YÖK, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi’ni durdurdu”, 22 Şubat 2019, 31 Ekim 2021 tarihinde erişilmiştir. https://kaosgl.org/haber/yok-toplumsal-cinsiyet-esitligi-projesini-durdurdu
  5. Mine Göğüş Tan, “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”, Aralık 2018, 31 Ekim 2021 tarihinde erişilmiştir. http://www.ceidizleme.org/medya/dosya/87.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir