Kadın, Demokrasi ve Eğitim: Feministler Hayati Bağlantılara Güçlü Bir Işık Tutuyor: Cynthia Enloe ile Açık Ders:

Düzenleyen: Seher Erkenci
Zeynep Feyza Erdemir

bü’de kadın şenliği kapsamında 10 Mart 2021 tarihinde Cynthia Enloe ile çevrimiçi bir açık ders gerçekleştirdik. Cynthia Enloe Boğaziçi Üniversitesi’yle dayanışma amacıyla bizimle birlikteydi. Açık dersinde eğitim ve demokratikleşmenin toplumsal cinsiyetle ilişkisini ve neden meraklı feministler olmamız gerektiğini anlatan Cynthia Enloe ile COVID-19 sürecinde eğitim, pandeminin toplumsal hareketler üzerindeki etkileri, militarizm ve üniversitelerin güncel durumu hakkında konuştuğumuz etkinliğimizin metninin düzenlenmiş hâlini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazının yayına hazırlanmasındaki katkılarından dolayı Ayşe Gül Altınay’a teşekkür ederiz. Keyifli okumalar!

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK): Cynthia Enloe feminist bir yazar, teorisyen ve profesördür. Toplumsal cinsiyet ve militarizm üzerine olan düşünceleri feminist uluslararası ilişkiler ve siyasal iktisat alanlarına çok büyük katkılarda bulundu. Kendisi şu anda Clark Üniversitesi’nde Araştırma Profesörü olarak çalışıyor.

BÜKAK Cynthia Enloe’yu ilk kez 2003 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde konuk etti. 2000’lerin başındaki Türkiye şu anki Türkiye’den tamamen farklıydı. Cynthia Enloe üniversitemizi o zaman ziyaret ettiğinde Türkiye’de demokratikleşme süreci vardı ve bu sürece paralel olarak sivil toplum çok daha güçlüydü. Cynthia Enloe’nun çalışması, vicdani retçilerin yükselen mücadelesi ve eylemlerinin ardından antimilitarizme ilişkin yürütülen tartışmalar için kritik öneme sahipti.

Bugün Cynthia Enloe’ya hem pandemi koşullarında hem de polis ablukası altındaki bir kampüsten bağlanıyoruz. Hepimizin bildiği üzere 2 Ocak günü Melih Bulu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle üniversitemize rektör olarak atandı. Boğaziçi Üniversitesi’nin tüm bileşenleri bu atamanın üniversitenin demokratik değerlerinin, akademik ve bilimsel özgürlüğün bir ihlali olduğunu düşünüyor. 1 Şubat günü BÜLGBTİ+ Çalışmaları Kulübü düzenlemedikleri bir etkinlik gerekçe gösterilerek kapatıldı. 6 Şubat günü üniversitemizde iki yeni fakültenin -İletişim Fakültesi ve Hukuk Fakültesi- kurulduğunu öğrendik. Bir kez daha üniversite bileşenlerinin hiçbirine danışılmadan karar verildi. Bu tepeden inme yaklaşım, düşünce ve ifade özgürlüğünü gerektiren çalışmalarımız için bir tehlike oluşturuyor.

Cynthia Enloe’nun kavramsallaştırmasını kullanırsak BÜKAK’ta yaptığımız çalışmaları “feminist merakın kolektif pratiği” olarak nitelendiriyoruz. Feminist merakın var olan değerleri, tabuları ve toplumsal normları sorgulamayı gerektirdiğini vurgulamak isteriz. Bunları gerçekleştirmek için kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz alanlara ihtiyacımız var. Demokratik üniversite ortamı bu tür çalışmaların devamı için şart. Üniversitemizde ve kulüplerimizde feminist çalışmalara devam etmeye kararlıyız. Bugün burada sizi aramızda görmekten mutluluk duyuyoruz ve davetimizi kabul edip bizimle bir araya geldiğiniz için teşekkür ediyoruz. Aynı zamanda Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisine ve Feminist Kadın Çevresi’ne bu etkinliğe katkılarından dolayı teşekkür ederiz. Sözü size bırakıyorum sevgili Cynthia Enloe.

Cynthia Enloe: Çok teşekkür ederim. Bugün burada sizinle olmak benim için çok büyük bir onur. Her 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bizim için çok özel ve her yerde farklı yaşanıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü Sırbistan’dan, Arjantin’den, Japonya’dan, her yerden kadın arkadaşlarım kutladı. 8 Mart her zaman her yerde çok önemli ama bugün İstanbul’da belki her zamankinden daha önemli ve sizin bize bu konuda öğretecekleriniz var. Benim için Türkiye’ye gelmek sadece konuşmak için değil, aynı zamanda Türkiyeli kadınlardan mücadeleyi dinlemek ve öğrenmek için de her zaman önemli oldu. Türkiye’ye ilk kez 2003’te gelmiştim. Aslında 18 yıldır Türkiye feministlerinden öğreniyorum. Öğrendiklerimi yazılarımda kullanıyorum ve başka ülkelerde ders verdiğimde, konuştuğumda her zaman Türkiyeli feministlerden bahsediyorum. Bu sebeple, bugün sizinle olmak benim için büyük bir hediye.

Bugün burada tartışmak ve konuşmak için eğitim konusunu seçtim çünkü siz şu an verdiğiniz mücadele, gösterdiğiniz çaba ve aldığınız risklerle hepimize eğitimin neden önemli olduğunu ve ne tür bir eğitimin önemli olduğunu gösteriyorsunuz. Eğitim sadece size verilen değil, sizin şekillendirdiğinizdir. Bunu yeniden öğrenmek durumunda olmak her ne kadar zor olsa da, sizler bize şunu hatırlatıyorsunuz. Eğitimin gerçekten demokrasiye hizmet etmesi, kadınların güçlenmesine hizmet etmesi, kadınları içine sığamayacakları bir kalıba sıkıştırmaya değil özgürleştirmeye hizmet etmesi için hepimizin çok çalışması gerekiyor. Etkinlikten önce annelerimizi tanımak hakkında konuşuyorduk ve ben de annem hakkında daha önce bilmediğim yeni şeyler öğrendiğimden bahsediyordum. Benim annem kendi nesli için çok sıra dışı bir kadındı çünkü üniversiteye gitme fırsatı yakalamıştı. O dönem her annenin okula gitme ya da yüksek öğrenim görme şansı yoktu. Bu nedenle annem çok şanslıydı ve ne kadar şanslı olduğunu biliyordu. Annem ben küçük bir kızken bana her zaman okulu ne kadar çok sevdiğini söylerdi. Ben bu fikirle büyüdüm. Annemden okulla ilgili öğrendiğim iki şey oldu. Birincisi okulun eğlenceli olduğuydu, -ki küçük bir kız çocuğu için bunu duymak harika bir şeydi. Okul maceraların olduğu, arkadaş edindiğin, komik ve aynı zamanda ciddi şeylerin olduğu yerdi. İkincisi ise annemin okumayı sevmesiydi, fikirleri sevmesiydi. Kendine asla entelektüel demezdi, ben de kendime entelektüel demem, kendimi bu şekilde tanımlamam. Hepimiz düşünürüz. Düşünmeyi ve diğer düşünen insanlardan öğrenmeyi seviyoruz ancak şunu belirtmek de çok önemli bence: Bugün burada, zoom’da buluşmuş, 166 kişiyiz ve tahminim o ki buradaki herkesin okumayı ve yazmayı öğrenme şansı olmuştur. Oysa bugün dünyada okuma yazmayı öğrenme şansına erişememiş 182 milyon kadın var. Yani, biz bugün, 2021 Mart’ında Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak üzere buluşmuşken bu gezegeni paylaştığımız 182 milyon kadın ve kız çocuğu okumayı ve yazmayı öğrenme şansına henüz erişememiş durumda. Bu cümleyi kısaca şöyle de kurabilirdik: “Dünyada 182 milyon kadın okuryazar değil.” Ama biz feministler bazen bu tür kısa yollara sapmamayı, çok katmanlı bir gerçekliği tek bir isme veya sıfata indirgememeyi özellikle seçiyoruz. Aynı zamanda şu da var: Bu 182 milyon kadın dünyanın her tarafına rastgele dağılmış durumda değil. O nedenle o kadınların her biri için şu soruyu sormayı -ve sormuş olmak için değil, gerçekten merak ederek sormayı- çok önemsiyorum: Bu kadınlar bu şansa nasıl sahip olamadılar? Bir kadın neden okuma yazma öğrenmekten yoksun kalır? Pek çoğumuz bu soruyu kendi büyükannelerimiz için sorarak başlayabiliriz. Tahminim o ki çoğumuzun büyükanneleri okuma ve yazma öğrenme şansına erişemediler. Bu onların akıllı ve meraklı olmadıkları ya da dünyayı bilmek istemedikleri anlamına gelmiyor. Eğer birisi size okuma yazma becerisi kazandırmadıysa, bunun için yolunuzu açmadıysa, bunun sonuçları ne oluyor? İlk olarak dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamak için diğer insanlara bağımlı oluyorsunuz. Gözlemci bir kadın olduğunuzda yakın çevrenizdeki dünya hakkında bilgi edinebilirsiniz. Fakat eğer okuma yazmanız yoksa daha büyük ölçekte, dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü kavramakta çoğu zaman başkalarına bağımlı kalırsınız. Ve dünyaya feminist bir merakla baktıkça öğrendiğimiz bir şey varsa o da şu: Kadınların bağımsız olması, onların yalnız olması anlamına gelmez. Aksine, kadınların bağımsızlığı, her kadının dünyayı anlamlandırma kapasitesini kendi eliyle elde edebilme yetisine ve fırsatına sahip olmasıdır.

Okuma ve yazma öğrenme fırsatından mahrum olmanız, başka insanlara dünyanın nasıl işlediğini size anlatmaları için bağımlı olmanız demektir. Bu sizi politik olarak dezavantajlı bir konuma sokar. Bu nedenle radyo dünyanın her yerinde feministler için önemli oldu. Radyo size okuma yazma bilmeden duyma ve öğrenme olanağı verir. Feminist radyo bu nedenle çok önemli bir araç olmuştur ve dünyada birçok feminist, radyo programları aracılığıyla eğitim seviyesi ya da okuryazarlığa erişimi sınırlı kişilere ulaşmanın yollarını yaratır. Radyo pek çok kadına sağlıkla ve haklarıyla ilgili bilgilere erişmenin yolunu açmıştır. Feminist radyo bir eğitim aracı olabilir, okulda eğitime erişemeyen kadınlar için erişilebilir bir seçenek oluşturabilir. Bu konu üzerine Afganistan’da yapılan feminist bir çalışma mevcut. Bu çalışmada kırsal bölgelerdeki kadınların radyoya erişimlerine bakmışlar. Haklar, sağlık ve dünya hakkında harika programlar yapan feminist radyo programlarının okuma yazma öğrenme erişimine sahip olamamış kadınlara ne kadar ulaşabildiğini görmek istemişler. Uzak köylere de gidip araştırma yapmışlar ve şunu görmüşler: Her evde radyo olmadığı durumlarda birkaç evin ahalisi haber programları başladığında radyo etrafında toplanıyor ve programı birlikte dinliyorlar. Ama “ahali” derken kimden bahsediyoruz? Erkeklerden. Haber programları başladığında radyoyu evdeki erkeklerin ve onların çağırdığı diğer erkek arkadaşlarının dinlediği tespit edilmiş. Çünkü haberleri dinlemeyi hak eden kişilerin erkekler olduğu düşünülüyor. Haberler erkekleştiriliyor, erkeğe ait kılınıyor. Kararları erkekler verdiği için haberlerin de erkeklerin sahip olması gereken bilgiler olduğu düşünülüyor. Kadınlar haberleri dinleyemedikleri gibi radyoya dokunamıyorlar bile. Dolayısıyla, bu araştırma gösteriyor ki, her ne kadar radyolarda eğitimi yaygınlaştırmak amacıyla yayınlanan feminist radyo programları olsa da pek çok kadın bunlara erişemiyor. Kadınların aile radyosuna dokunmasına bile izin verilmiyor. Bu durum teknoloji ve toplumsal cinsiyet ilişkisine de dikkat çekiyor. Bir evde radyo ve diğer teknolojik aletleri kim kullanıyor, kullanımını kim yönetiyor? Buna tarlada kullanılan saban da dahil… Afganistan kırsalındaki hanelerde yaşayan kadınlar radyolardaki feminist programlardan haberdar dahi olamıyorlar çünkü ne radyoyu açmalarına ne de kanalı seçmelerine izin veriliyor.

Eğitim ataerki için çok önemli. Daha doğrusu kadınların eğitimden uzak tutulması ataerki için önemli. Tarihsel olarak baktığımızda, Hindistan’da, Mısır’da, Türkiye’de, İngiltere’de, Brezilya’da, dünyanın pek çok yerinde seçme ve seçilme hakkı kampanyalarından önce kadınların eğitim hakkı için yürütülen hareketler ve kampanyalar var. Eminim burada hepimiz kadınların eğitime erişimlerini engelleyen ataerkil gerekçeleri sıralayabiliriz. İlk ataerkil argüman, “kadınların tek işi çocuklara bakmak olduğu için eğitime ihtiyaçları yok.” Tabii biz biliyoruz ki bir çocuğa iyi bakabilmek için, onun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için eğitime tabii ki ihtiyaç var. Bir diğer ataerkil gerekçe, “kadınlar zaten evleneceklerse eğitime ihtiyaçları yok.” Kadınların eğitime ihtiyaçlarının olmadığını veya çok kısıtlı bir eğitimle idare edebileceklerine dair gösterilen üçüncü ataerkil gerekçe şu: “Kadınlar eğitim görürlerse yeni fikirlerle tanışacaklar, daha fazla imkâna erişebildikleri yaşamlar isteyecekler.” Bu da ataerki için çok tehlikeli ve riskli. Dördüncü ataerkil gerekçe, “eğer kadınlar eğitim görürlerse kariyer sahibi olmak, ücretli olarak çalışmak isteyecekler.” Bütün kadınlar çalışır, tabii. 1980’lerden bir afiş vardır: “Her kadın çalışan kadındır, sadece bazı kadınlar verdikleri emek için ücret alırlar.” O nedenle dilimize çok dikkat etmeliyiz. Çalışan kadınlar, emekçi kadınlar dediğimizde kastettiğimiz ücret alanlardır. Tüm kadınlar çalışır, tüm kadınlar emek verir. Burada korkulan, eğitim almış ve farklı beceriler kazanmış kadınların yaptıkları işler için ücret istemeleri ve hatta kariyer yapmaları, edindikleri bilgilerle kariyer yolunda ilerlemeleri, daha fazla iktidar sahibi olmaları. Dolayısıyla, kadınların eğitime erişimleri ataerki için her zaman çok netameli bir konu olmuştur.

Şimdi kadın araştırmaları dediğimiz bölümler var. Bildiğiniz üzere Macaristan’da milliyetçi, muhafazakâr ve popülist hükümet kadın araştırmaları bölümlerini kapatmaya çalıştı ve kapattı.1 Meslektaşlarımız da bundan etkilendiler, Budapeşte’den Viyana’ya taşınmak zorunda kaldılar. Ben bu esnada bir konuşma yapmak için Viyana’daydım ve tesadüf ki tam da o gece Orta Avrupa Üniversitesi’nin (Central European University) Budapeşte’deki kampüsünün Kadın Araştırmaları Bölümü çalışanları, akademisyenleri, milliyetçi hükümet tarafından kapı dışarı edilmiş, yeni kampüslerine, yeni evlerine henüz varmışlardı. O akşam konuşmaya gelenler arasında onlar da vardı ve biz, orada bulunan tüm Avusturyalılarla birlikte dönüp onları alkışladık. Onlar kadın araştırmaları mültecileriydiler. Macaristan hükümetinin neden bu kadar korktuğu üzerine düşünmemiz gerekiyor. Kadın ve toplumsal cinsiyet araştırmaları bölümlerini kapatmak neden Macaristan’daki milliyetçi siyasetin önemli bir gündemini oluşturuyor? Bunu bir düşünelim. Neden milliyetçi, muhafazakâr bir hükümet toplumsal cinsiyet araştırmalarını kendi rejimine bir tehdit olarak görüyor? Çünkü biz meraklıyız ve bu da ataerkiyi oldukça endişelendiriyor. Merak ediyoruz ve pek çok sorunun sebebini bilmek istiyoruz. Benim büyükannemin neden okuma yazmayı öğrenme şansı olmadı? Ve sonra da şu soruyu soruyoruz: Kadınların eğitime erişimi kimi korkutuyor? Kim bundan korkuyor? Neden bu kadar endişeliler? Kadınların eğitime erişimi olursa neyi kaybedeceklerinden korkuyorlar? Bu sorular ve cevapları ataerkil insanları çok korkutuyor, güvensiz hissettiriyor. Her hükümet, her devlet kadınların eğitimli olmasından korkar. Kadınların kendi düşüncelerini geliştirdikleri, kendi meraklarının peşinden gittikleri, nasıl bir dünyada yaşamak istediklerine dair kendi kararlarını verdikleri ve başka kadınlarla birlikte “neden?” sorusunu sordukları bir eğitim ataerkil insanları çok korkutuyor, çok güvensiz hissettiriyor. Erkeklik kavramını çalışmamızın sebeplerinden biri de bu aslında. Tam da erkekliğin bu korkular, güvensizliklerle şekillenen hâllerini anlamak istiyoruz. Korkmuş, güvensiz hâle gelmiş insanlar bir şekilde bu korkuyu kamufle etmeye çalışırlar –kamuflaj askerileşmiş bir kavram, o yüzden şöyle diyelim: Bu korkunun üstünü kapatmaya çalışırlar. Peki nasıl kapatırlar bu korkularının üstünü? Geçit törenleri, askerî üniformalar bu korkuyu saklamanın yollarından bazıları. Korkularının, kaygılarının üstünü örtmek için sanki kadınların neye ihtiyacı olduğunu kadınlardan daha iyi biliyorlarmış gibi davranırlar. Bu da aslında kadınların kendi kararlarını vermeleri, sivil topluma katılmaları ve ülkelerine yön vermeleri için eğitim almalarını istemenin tam tersi.

Dünyanın birçok yerindeki hükümetlerin ve bakanlar kurullarının içinde kadınların yerlerine baktığınızda ne görürsünüz? Tahminde bulunmak çok zor değil tabii. Sizce erkek egemen hükümet kadınlara yönetmeleri için bakanlık görevi vermişse bunlar hangi bakanlıklardır? Genellikle bu bakanlıkların ataerkil tabirle “yumuşak bakanlıklar” oldukları varsayılır. Kontrolleri altında güvenlik güçleri olmayan bakanlıklar. Dolayısıyla kadınlar çoğunlukla kültür bakanlığı, sağlık bakanlığı, eğitim bakanlığı gibi bakanlıkları alırlar. Bu bakanlıklar başlarında kadın bakanların bulunma ihtimalinin daha yüksek olduğu bakanlıklardır. Tabii eğer kadınlar herhangi bir bakanlığın başında bulunuyorsa… Ama bugün öğreniyoruz ki –ve sizler de bize bunu gösteriyorsunuz- bu bakanlıklar “yumuşak bakanlıklar” değiller, çok hayati bakanlıklar. Çevre, kültür, eğitim… Bu bakanlıklar savunma bakanlığından çok daha önemli bakanlıklar, çok daha büyük fark yaratıyorlar. Burada aslında siz bize hem eğitimin önemini hatırlatıyorsunuz hem de kadınların eğitime erişmesinin nasıl büyük bir risk olarak algılandığını gösteriyorsunuz. Kadınlara okuma yazma bilme, bilgili olma şansı vermek “riskli” algılanıyor çünkü kadınlar o zaman “neden?” sorusunu sormaya başlıyorlar.

Soru: Türkiye’nin bakanlıklar konusundaki tarihi daha farklı. Sağlık ve eğitim bakanlıkları çok önemli görülüyor ve bu iki bakanlığın devletin hangi kesiminin kontrolünde olacağı her zaman için çok önemli bir mesele. Özellikle de bu yeni İslamcılaştırma dönemiyle eğitim bakanlığı daha da önemli hâle geldiği için hiçbir zaman bu bakanlığı kadınlara bırakmıyorlar. Kültür ve sağlık bakanlıkları da aynı şekilde. Eğitim temel bir insan hakkı ve eğitime erişim 18. yüzyılın sonundan beri kadın hareketlerinin en temel mücadele alanlarından biri. Şimdi ise 2021’de bu temel başlangıç noktasına geri dönüyoruz aslında. Çünkü eğitime erişim hakkı şu anda bir kez daha saldırı ve tehlike altında. Açılış konuşmasında Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk gelişinizden bahsedildi. O dönem demokratikleşmenin, barış sürecinin, vicdani ret tartışmalarının yükseldiği bir dönemdi. Ben o jenerasyondanım, üniversiteden 2000’de mezun oldum. O zamanlar neoliberal güç ilişkilerini tartışırdık. Şimdi ise güç bakımından otoriter, totaliter, daha militarist bir saldırıyla karşı karşıyayız. Ama şu an biz feministlerin elinde bu güç formuyla mücadele edecek bir yöntem olmadığını düşünüyorum çünkü araçlarımız ve stratejilerimiz fazlasıyla o neoliberal dönem tarafından şekillendi. 2000 yılı üniversite mezunları olarak hiçbir zaman eğitim hakkımızın tehlikeye gireceğini düşünmemiştik. Ve şimdi, dünyanın birçok yerinde kürtaj hakkı gibi çok temel haklarımız saldırı altında. Türkiye’de eğitim hakkı sadece üniversite seviyesinde değil başka seviyelerde de tehlike atında. Yani şunu merak ediyoruz: bizim feministler olarak ve feminist akademisyenler olarak stratejilerimizde nasıl değişiklikler yapmamız gerekiyor? Akademisyenler olarak bilgi üretimi açısından oldukça önemli pozisyonlardayız ve bu bilgi şu an bu temel başlangıç noktasına da işaret etmeli.

Cynthia Enloe: Bazen insan gerçekten bağlantıların ne kadar güçlü olduğunu, neyin neye sebep olduğunu fark edemeyebiliyor. Burada bağlantı kelimesini içi boş bir kelime olarak kullanmıyorum. Mesela sen burada demokratikleşme ile gerçek anlamda bir eğitim, hiyerarşik ve ataerkil olmayan bir eğitim arasındaki ilişkiden bahsederken aradaki sebep sonuç ilişkisine dikkat çekiyorsun. Yani şunu demiş oluyoruz, hiyerarşik, dışlayıcı ve hayattan kopuk bir eğitimle demokrasi aynı anda var olamıyor. Türkiyeli feministlerin ve müttefiklerinin yaptığını gördüğüm çok etkileyici şeylerden biri şu oldu: Ne zaman ki öğretim üyeleri düşüncelerinden, derslerini yürütme şekillerinden dolayı üniversitelerinden atılmaya başlandılar, diğer üniversiteler feministlerin konuşmaları için onları davet etti. Bugün de siz böyle bir alan açıyorsunuz, bu harika açık dersi düzenliyorsunuz. Aslında bu anlamda sıfır noktasında değiliz. Çünkü biliyoruz ki -bugünkü açık derse büyük emek veren sizler de gösteriyorsunuz ki- feminizmle yoğrulmuş bir merak çok şey değiştirebiliyor. Dolayısıyla, “Tamam, biz de başka şekillerde çalışmamızı sürdürürüz, bir araya gelmenin başka yollarını buluruz,” diyoruz. Dergiler çıkarırız, zoom’larda buluşuruz, üniversitelerinden çıkarılmış insanları konuşmaları için başka üniversitelere davet ederiz, dinlememiz gereken bilgi üreticileri olarak onlara alanlar açarız.

Dolayısıyla, onlar -“onlar” her kimse– zamanında bize okulları açarak, gerçek eğitimin neye benzediğini görmemize izin vererek bir anlamda “hata” yaptılar. Çünkü sizler çok yaratıcısınız. Gerçekten çok şey öğrendim Türkiyeli feministlerden -öğrencilerden, akademisyenlerden, yazarlardan, konuşmacılardan, aktivistlerden, hepinizden çok şey öğrendim bugüne kadar. Evet, üniversiteler kritik bir önem taşıyor ve onlar uğruna mücadele etmek gerekiyor, sizin de yaptığınız gibi. Ama aynı zamanda başka öğrenme alanları da oluşturabiliriz, bana bunları da öğrettiniz. Okuma grupları önemli, tiyatro önemli, enformel tartışma grupları önemli. “Neden?” diye sormamızı engelleyemezler. Üniversitelerden vazgeçmeyi kastetmiyorum, şüphesiz vazgeçemeyiz. İlkokullar, ortaokullar, liselerden de vazgeçemeyiz.

Ben çocukların okuduğu tarih kitaplarının kimler tarafından yazıldığına daima ilgi duyarım. Bu kitaplardan neler öğreniyorlar? Öğretmenler ne öğreteceklerine dair neler öğreniyor? Örneğin Japonya’da kamusal alanlarda en büyük tartışmalardan biri bu. İlkokul ve lise tarih kitaplarında nelerin yer alacağına dair ulusal bir tartışma dönüyor. Ülkenin hikayesini kim yazacak? Kimin o hikâyede yer alacağına ve kimin yer almayacağına kim karar verecek? Bazen de bu tartışmayı ders kitapları ekseninde kaybedersiniz ve onun yerine bir müze açarsınız. Japonya’daki arkadaşlarım belki benim dairemden bile daha ufak müzeler açtılar. Küçücükler ama bu müzeler diğer Japonların gelip Japon İmparatorluk Ordusu’nun 2. Dünya Savaşı esnasında kadınlara neler yaptığını öğrenebilecekleri yerler oldular. Çünkü artık bu konu küçük çocukların okuduğu ders kitaplarından çıkarılmıştı. Bana göre buradan çıkarmamız gereken derslerden biri şu: Evet şu an zor bir dönemden geçiyorsunuz ama bu dönem kalıcı değil, hikâye burada bitmiyor. Bir süre daha yaratıcı olmak ve başka eğitim alanları açmak durumundasınız ve siz tam da bunu yapıyorsunuz. Yaratıcılığa dair ben çok şey öğrendim Türkiyeli feministlerden. Türkiyeli feminist yaratıcılığın neye benzediğini çok iyi biliyorum. Belki bir süre alternatif üniversiteler, alternatif okullar oluşturacaksınız çünkü öğrenme asla bitmiyor.

Geçtiğimiz yıl Hong Kong’taydım, Phnom Penh’e gidiyordum. Hong Kong’da demokrasi için yapılan eylemlerden haberdar mısınız? Orada da bir eğitim mücadelesi yaşanıyor. Myanmar’da, Arjantin’de, Hong Kong’ta, Tayland’da neler olduğu bilmeniz çok önemli. Çünkü bu yerlerde sizin gibi mücadele veren birçok meslektaşınız, birçok insan var. Siz de onlara mücadelelerinizi anlatın. Hong Kong’taki demokrasi yanlısı eylemcilerin, üniversiteleri için nasıl mücadele ettiğinden haberdar olun ve onların da sizden haberdar olmasını sağlayın. Dayanışma her zaman büyümek zorunda. Kendi gündelik mücadelelerinizle uğraşıyor olsanız da başka insanların bu mücadelelerden haberdar olduğundan emin olun.

Hong Kong’ta bu bahsettiğim ufak müzelerden bir başkasına gittim. Bu müze Beijing hükümeti yakın dönem Çin tarihi anlatısını bütünüyle silmek istediği için açılmıştı, en başta da Tiananmen Meydanı Katliamı olarak geçen, 1989’da barışçıl, demokrasi yanlısı göstericilerin Beijing’in merkezinde ordu tarafından katledilmesi olayını. Bunun üzerine bu insanlar başka bir daire aldılar ve bir tek tabela bile asmadılar. Bu müzelerin hiçbirinin dışında tabela yok çünkü yeni bir müze açmak çok tehlikeli bir iş. Müzede genelde daha yaşlı bir rehber Çinli gençleri gezdiriyor, Tiananmen’i anlatıyor ve “bu tarihi bilmelisiniz, okul ders kitaplarınızda olmayacak, size üniversitede öğretilmeyecek ama bilmelisiniz.” diyor. Siz çok yaratıcısınız ve bence şu anki hükümetin yaptığı en büyük hata sizin bildiğinizi bildiğinizin farkında olmamaları. Ve ne kadar yaratıcı olduğunuzun… Evet, bir kampüse sahip olmak güzel bir şey ama öğrenmek, eğitim sadece kampüslerde olmuyor. Öğrenebileceğimiz envai çeşit yer var. Merak ediyorum, acaba sizin müzeniz neye benzerdi?

Soru: COVID-19 kısıtlamaları tüm dünyadaki eğitimi etkiledi. Çevrimiçi dersler çoğu zaman kaydediliyor. Bunun olumlu etkileri var, derse katılamayan öğrenciler sonradan izleyebiliyorlar ama aynı zamanda derslerin içeriğinin kontrol edilebilirliğini arttırdığını da görüyoruz. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenciler sınav esnasında üniversitenin kendilerini kayıt almasına izin veren bir belge imzalamak zorunda bırakıldı. Çevrimiçi ders sistemi katılımcılardan izin alınmaksızın ses ve görüntü kaydı alınabilmesini beraberinde getiriyor. Buna ek olarak pandemi nedeniyle aile evlerinden eğitim hayatlarına devam eden öğrenciler aynı şekilde denetlenme ihtimaline tabiler. Kendi kulüp tartışmalarımızda da bazı arkadaşlarımız ebeveynlerinin varlığı nedeniyle kendilerine otosansür uyguladıklarını söyledi. Sizce eğitim faaliyetlerindeki kontrol edilebilirliğin bu kadar artması akademik özgürlüğü nasıl etkiliyor? Kendi derslerinizde benzer şeyler deneyimlediniz mi? Bu durum derslerinizi nasıl etkiledi? Öğrencilerin aktif katılımlarında azalma olduğunu fark ettiniz mi?

Cynthia Enloe: Bu çok önemli bir soru ve ebeveynlerin belki de ilk defa çocuklarının dersinde ne olduğuna dair bir fikre sahip olduğunu düşünmek de çok ilginç. Soruna geleceğim ama şuradan başlamak istiyorum: Bazı ebeveynler için çocuklarının eğitiminin neye benzediğini görme imkânına sahip olmak muhtemelen çok heyecan vericiydi. Çocuklarının nasıl harika sorular sorduğunu hiç bilmeyen ebeveynler ilk defa bunu duyma imkânına sahip oldular. Ya da öğretmenlerinin ne kadar yaratıcı olduğunu gördüler. Öte yandan bazı ebeveynler için ise bu durum oldukça şok edici ve endişelendiriciydi. Aslında, okula gitmenin özel yanlarından biri de evden çıkarak okula gidiyor olmak. Sen, sen oluyorsun. Bu hepimiz için geçerli. Ben okula yürüdüğüm zamanları, o yürüyüş sırasında yaşadıklarımı net bir biçimde hatırlıyorum. Yürüyorsun, okula varıyorsun ve burası farklı bir evren. Özellikle de küçükken. Bu farklı evrende, evde değilken kim olduğunu keşfetmeye başlıyorsun. Bu nedenle bence zoom dersleri hakkında oldukça haklısın. Özellikle üniversiteye hiç gitmemiş, belki liseye bile gidememiş ebeveynler için oldukça yeni ve zorlu bir deneyim olabileceğini düşünüyorum. Üniversitenin ne olduğuna ya da üniversitede bir sınıfta ne tür tartışmalar döndüğüne, ne tür sorular sorulduğuna dair bir fikirleri yoksa zorlanmış olabilirler. Üniversitede sadece aklımıza fikirler doldurulmuyor, aynı zamanda düşünmeye ve sorgulamaya da teşvik ediliyoruz. Eğer kendileri bu deneyimi yaşamadılarsa bu bazı ebeveynler için endişe verici olabilir.

Eğer çoğunlukla evdeyseniz ve ailenizin kadın araştırmaları derslerinin ne olduğuna dair ilk defa bir fikirleri oluyorsa ailelerinizi bu konuda biraz eğitmeniz gerekebilir. Bunun her zaman çok rahat bir deneyim olmayabileceğinin farkındayım. Kadın araştırmaları derslerine dair ebeveynleriniz kaygılar yaşıyorlarsa belki yapmanız gereken onlara güvenceler vermek, içlerini rahatlatmak değil onları korkmayacak hâle getirmektir. Bu, siz de ebeveynlerinize öğretmenlik yapmak zorunda kalabilirsiniz demek. Bu kolay bir şey değil ve çoğu zaman bir dirençle de karşılaşabilirsiniz. Bu, işin ev tarafı. İşin üniversite tarafına gelecek olursak bence aynı durum ABD’de, İngiltere’de ve birçok ülkede yaşanıyor şu anda. Üniversite yöneticileri çevrimiçi eğitimin, derslerin kaydedilmesinin olumlu yanlarından birinin derse sonradan katılma imkânı sunması, öğrencilerin kayıtlardan dersleri takip edebilmesi olduğunu söylüyorlar -özellikle de öğrencilerin bakım sorumlulukları varsa, bu tabii iyi olabiliyor. Fakat çevrimiçi eğitimin idarecilerin ilgisini çeken ve onları bu eğitim modeline teşvik eden şeylerden biri de kontrol etme ihtiyacı, isteği veya dürtüsü. Hepimiz hayatımızda bazı kötü derslere girmişizdir, bir dersi hiç sevmediğimiz olmuştur, her ders harika değildir. Fakat biz burada iyi derslerden bahsediyoruz. Böyle bir sınıf ortamı çok özel bir yerdir. Eğer öğretmen iyiyse, öğrenciler derse bağlıysa bu sınıf güvenin inşa edildiği bir sınıfa dönüşebilir. Bu sınıflarda siz ve öğretmen gerçek tartışmaların açılabileceği bir güven ortamını birlikte kurabilirsiniz. Ama senin söylediğin şeye bakarsak eğer bu dersler kaydedilecekse o sınıfta hiçbir zaman yalnız değilsin. Dahası, bu kayıtları kimin hangi amaçla kullanacağını da bilemiyoruz. Bu, annenin diğer odadan kadın araştırmalarıyla ilgili dersini duyması ve “Vay be, bu konuda hiçbir fikrim yoktu.” demesiyle aynı şey değil. Bu, senin hiç yetkinin olmadığı ancak üniversite yönetiminin kontrolünde olan bir alan. Bence bu konuda dayanışmaya ihtiyacımız var. Eğer öğrenciler ve fakülte olarak bu zoom derslerinin kayıt altına alınmasına itirazlarınız varsa bu uygulamanın eğitimi baltaladığını birlikte nasıl dile getirebileceğinizi bulun. Ben bunu bireysel olarak dile getiren öğretim üyeleri biliyorum ama onlar kadrolular ve üniversitelerinde belirli iş güvenceleri var. Böyle hocalar “Hayır, ben zoom derslerimin kaydedilmesine izin vermeyeceğim.” diyebildi. Fakat çoğu öğretim üyesi bunu diyebilecek bir iş güvencesine sahip değil. Bu tam da kamusal sağlığın kötüye kullanımına bir örnek. Ataerkil ve otoriter yapı halk sağlığı meselesini yanlış kullanıyor. Halk sağlığıyla ilgili hepimiz için tehlikeli olan bir durumu alıp bunu kendi otoriter amaçları için kullanıyorlar. Hindistan’da ya da Çin’de toplum sağlığı kavramını kendi güçlerini güvence altına almak için kullanmaları bir suç. Böyle bir şeyin karşısında dururken birlikte olmak, bir beraberlik içinde dayanışma göstermek çok önemli. Zoom kayıtları için de bu geçerli. Belki herkes otosansür uyguluyor ve tanımı gereği otosansür senin ve geri kalan herkesin eğitimine zarar veren bir şey. Bunun karşısında birbirinizi destekleyin, bunun hakkında konuşun. Ne söyleyemediğinizi konuşun. Kaydedilmediğiniz zamanlarda tabii! Kadın araştırmaları kulübünüz size tam da böyle güzel bir olanak sağlıyor. Ailelerinizin duyduklarında şaşırdıkları derslerden daha az korkmalarını sağlayacak çözümleriniz hakkında konuşun. Hiçbir ebeveyn birbirine benzemiyor, o nedenle de ailelerinizi korkusuz hâle getirebilecek konuşmalar yapmak harika tartışmalar açığa çıkaracaktır.

Soru: Benim sorum pandeminin toplumsal hareketler üzerindeki etkileri hakkında. Pandeminin Türkiye genelinde hızla yayılmasıyla birlikte birçok kısıtlamayla karşılaştık. Bunlardan bazıları saat 21.00’den sonra başlayan sokağa çıkma yasakları ve 20 yaş altındaki gençlerin dışarı çıkma saatlerinin devlet tarafından kontrol edilmeye başlanmasıydı. Yakın bir zamana kadar sokağa çıkma yasakları tüm hafta sonunu kapsıyordu, şimdi sadece pazar gününü kapsıyor ama bu koşullardan okuldaki protestolar da çok etkilendi. Örneğin, bazı arkadaşlarımız okuldaki protestolara bu yaş kısıtlamalarından dolayı katılamadı. Bu sokağa çıkma yasakları protestoları zamansal açıdan da kısıtladı. Polis de bu kısıtlamaları eylemlere şiddetli müdahalelerini meşrulaştırmak için kullandı. Devlet müdahaleleri bu süreçte nasıl değişti? Aynı şekilde yine pandemi döneminde gerçekleşen Black Lives Matter hareketi var, ABD’de ve tüm dünyada da çok büyük ses getirdi bu hareket. Bu örneklerin ışığında pandeminin toplumsal hareketlere etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? COVID-19 ile gelen kısıtlamaların pandemiden sonra da kalıcı olmasını bekleyebilir miyiz?

Cynthia Enloe: Burada tabii otokrat olmak isteyen ya da zaten otokrat olan hükümetlerin pandemi koşullarını güçlerini arttırmak ve emir-komuta zincirini güçlendirmek için kullandığını görüyoruz. Hükümetler kendilerini ya da kendi otokrasilerini pandemi ve toplumsal sağlık önlemleri gibi bahanelerle “kamufle” ederek bazı kısıtlamalar getirdiler. Ben bunu bir suç olarak görüyorum. Herkesin endişeli olduğu bir konuyu, sağlığımızı, toplumdaki herkesin sağlığını kullanarak toplumsal hareketleri kısıtlamaya çalıştı bu hükümetler. Bu Türkiye’de de gerçekleşti. Özellikle sokağa çıkma yasakları, polisin toplumsal hareketleri kontrol altına alma çabaları ile birleşince bu otokrat hükümetlerin çok büyük bir güç elde ettiğini görüyoruz. Türkiye’de, Belarus’ta, Tayland’da, Hong Kong’ta da bunun örneklerini gördük. Şimdi ise Myanmar’da…

Buralarda çok hayati mücadeleler var. Protestoların büyük çoğunluğu maskeli ve gündüz saatlerinde gerçekleşti. ABD’de gerçekleşen Black Lives Matter hareketlerinde de bunları gördük. Maske takmak toplumsal hareketler için tamamlayıcı hâle geldi. Maske takmak, bireyin kendi sağlığını koruması için yaptığı bir şey değil aynı zamanda etrafındaki insanlara onları umursadığını da gösteren bir hareket. Toplumsal bir hareketin parçası olmak tam da bu demek: Sadece kendi iyiliğini değil, başkalarının da iyiliğini düşünmek. Bence maske takmak aslında toplumsal dayanışmanın, toplumsal birliğin yeni bir göstergesi. Birçok hükümet de bu konuda kaygılı. Kaygı üzerine kurulu bu tür hükümetler zaten derin bir güvensizlik hissi taşıyorlar, bu toplumsal hareketler onları daha da güvensiz kılıyor. Bu tür sokağa çıkma yasakları, senin de dediğin gibi, özellikle genç insanların toplumsal hareketlere katılımını ve bu hareketlerin etkisini kısıtlamak için tasarlanmış gibi duruyor. Ama siz çok yaratıcısınız! Feminist olmak yaratıcı olmak demek ve aynı zamanda nüktedan olmak. Mizahı unutmamak gerek. Otokrat hükümetler biz güldüğümüzde çok korkarlar. Bu onları gerçekten endişelendirir ve huzursuz eder. Mizah önemlidir çünkü biz şiddeti beslemek istemeyiz. Bu benim politik görüşüm tabii. Zaman zaman fiziksel çatışma gerektiren durumlarda kalındığını biliyorum. Fakat, mümkün oldukça otokrat hükümetlerin güvenlik görevlilerinin eline bu kozu vermediğimiz durumlar yaratmalıyız. Zaten bu güvenlik görevlilerinin çoğu erkektir; onlar sadece güvenlik görevlisi değil aynı zamanda maskülenleştirilmiş şiddetin uygulayıcısıdırlar. Bu nedenle de fiziksel çatışmayı teşvik edecek stratejilerle ilgili ciddi çekincelerim var. ABD’deki Black Lives Matter’ın en çarpıcı özelliklerinden biri tüm provokasyonlara rağmen fiilen şiddetsiz kalabilmeyi başarmaları. Bu oldukça dikkat çekici çünkü şiddete başvurmamak büyük bir güç, büyük bir irade gerektiriyor. Şiddete başvurmamak şiddet kullanmaktan çok daha büyük bir güç gerektiriyor. Şiddetten kaçınmak ama buna rağmen dirençli ve dayanışma içinde kalabilmek, ayrıca kamu sağlığına da saygılı olmak; gerçek bir toplumsal hareket örneği. Tabii sizin de söylediğiniz gibi, devletin kamu sağlığı adına gençleri toplumsal hareketlerin bir parçası olmaktan alıkoymak için tasarlanmış bu tür sokağa çıkma yasakları ve kısıtlamalarıyla karşı karşıya olmak zor. Ancak bunlar sizin yaratıcılığınıza ket vuramayacaktır.

Soru: Bildiğiniz üzere biz atanmış rektöre, dekanlara karşı protestolarımıza devam ediyoruz. Gecenin bir yarısı ani bir kararla okulumuza hukuk ve iletişim fakülteleri açıldı. Atanmış rektör de kendisini destekleyecek isimleri üniversite dışından da olsa bu fakülteler aracılığıyla okul kadrolarına getirecek diye tahmin ediyoruz. Kolluk kuvvetleri, ağır silahlı teçhizatları ve gözaltı otobüsleriyle kampüslerimize girdiler. BÜLGBTİ+ Çalışmaları Kulübü tepeden inme bir kararla kapatıldı. Hem İletişim Başkanı hem de İçişleri Bakanı attıkları tweet’lerle sosyal medyadan bu olaya müdahil oldular. Hem ailelerimiz hem de biz ana akım medyada terörist ilan edildik. Şu an okulumuzda bu olanlarla beraber görüyoruz ki iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ni fethetmeye çalışıyor. Bu yaptırımların arkasında bir fetih politikası olduğunu düşünüyoruz. Buna karşıt olarak bizler de eylemlerimizle okul kampüsleri içerisinde belirli bir alan işgal ediyoruz. Örneğin, hafta içi her gün bir direniş çadırı açıyoruz, bazılarımız rektörlüğün önünde nöbet tutuyor. Aynı zamanda, ana akım medya da bizi vandallıkla suçluyor. Benzer suçlamalar pandemi zamanında gerçekleşen Black Lives Matter protestocularına da yöneltilmişti. Bütün bunları göz önüne aldığımızda bizim verdiğimiz mücadeleyle bu fetihvari saldırılar tam olarak hangi noktalarda ve nasıl ayrılıyorlar merak ediyorum. Bu tarz fiziksel ve sözel saldırıların karşısında feministler olarak biz barış söylemini nasıl koruyabiliriz? Bunu iktidar söylemine düşmeden nasıl gerçekleştirebiliriz? Böyle bir ortamda barışı koruyacak antimilitarist retoriği nasıl bulabiliriz?

Cynthia Enloe: Bu gerçekten çok önemli bir soru. Bence -üniformalı olsun olmasın- militarize edenlerin stratejilerinden biri bizi kendi militarist düzlemlerine çekmek. Bu militarist düzleme çekilmek de çok cazip olabiliyor. Burası, onların kendilerini rahat hissettiği alan. Çünkü militarize edenler “bize karşı onlar” dünyasında kendilerini rahat hissediyorlar. Onları rahatsız edense gerçek ve kapsayıcı dayanışma, yaratıcılık, bağımsızlık, merak… Toplumsal cinsiyet de onları rahatsız ediyor. Çünkü toplumsal cinsiyet çok akışkan, sabit kutucuklara indirgenemiyor. Militarize edenler kesin çizgilerden, kesinlikten hoşlanırlar -kendi belirledikleri kesinlikten. Kadınlar kadındır, erkekler erkektir; aralarındaki fark nettir ve bu iki uç arasında bir çeşitlilik yoktur. Onlar bunu severler.

Oysa, toplumsal cinsiyet… Tabii burada feminizmle örülmüş bir toplumsal cinsiyet anlayışından bahsediyorum. Toplumsal cinsiyet hiçbir zaman kendi başına yeterince anlam ifade etmez. Feminizmle örülmüş bir toplumsal cinsiyeti anlayışı, ataerkinin yokluğunda akışkanlığa, zaman içinde değişime, muğlaklığa, belirsizliğe dikkat çeker. Militarize edenlerse bizim dünyayı onların gördüğü gibi görmemizi istiyorlar. “Bize karşı onlar” anlayışı üzerine kurulu dünyalarında farklılıkların nihai olarak şiddetle çözüleceği varsayılır, kesinlikteki en ufak bir çatlağın ise sosyal düzenin yıkımına yol açacağından korkulur. Burada vurgu “düzen”dedir. Sizin kurduğunuz çadır ne kadar çarpıcı bir örnek… Onları rahatsız eden şey gerçekten hayret verici, bir düşünün. Kampüsteki bir çadır, bu adamları -ve bazı kadınları, bu ataerkil kişileri- rahatsız ediyor. Sadece bir çadır. Bu çadıra bakıp toplumun yıkılacağını düşünüyorlar. Ne kadar özgüvensizler değil mi?

Ve bence sizin mücadelenizden, ve aynı zamanda Tayland’daki, Myanmar’daki insanların mücadelelerinden çok şey öğreniyoruz. Buralarda olan biteni şu sıra daha yakından takip etmeniz önemli. Bunu soyut bir anlamda söylemiyorum. Çünkü onlar siz, siz onlarsınız. Siz Taylandlısınız, Hong Konglusunuz, Myanmarlısınız, Belaruslusunuz. Şu anda tüm bu insanların yaptığı şey senin de çok güzel anlattığın gibi yeni yöntemler bulmak. “Barış neye benzer, nasıl inşa edilir ve inşa edilen barış nasıl sürdürülür?” sorularına cevap verebilmek için yeni yöntemler bulmak. Bu nedenle birbirinizi dinlemeye, birbirinizle konuşmaya, birbirinizi saygı çerçevesinde zorlamaya devam etmek zorundasınız ki o militarize yaklaşımlara sürüklenmeyesiniz. Hong Kong’la ilgili okuduğum bir yazı beni çok etkiledi ve bazı soruları sormamış olduğumu fark ettirdi. Hong Kong’taki erkek kolluk kuvvetlerinin, polislerin eşleri, anneleri ve kız kardeşleri neler düşünüyor? Eşlerinin, oğullarının ve erkek kardeşlerinin ne yaptıklarını düşünüyorlar? Ortaya çıkmış ki Hong Kong’ta demokrasi yanlısı protestoculara biber gazı sıkan, plastik mermi atan polis memurlarıyla evli olan kadınlar bu durumdan hiç hoşnut değiller. Ailelerinin barışçıl, demokrasi yanlısı protestoculara yapılan saldırıyla ilişkilendirilmesinden hiç memnun değiller. Kim bilir, belki siz de bazı polis yakınları tanıyorsunuzdur. Acaba onlar ne düşünüyorlar? Bu yapılanlardan gurur mu duyuyorlar? Kendi çocukları üniversiteye gittiğinde coplarla kampüse giren ve soru soran öğrencileri bastırmaya çalışan polislerle mi karşılaşmalarını istiyorlar?

Aslında kolluk kuvvetleri bile düşündüğünüz kadar yekpare değil. Ayşe Gül (Altınay) ve benim askerlerin eşleriyle bu kadar ilgilenmemizin nedeni de bu. Askerlerle evli olan kadınlar devletleri oldukça endişelendiriyor. Çünkü devletler hiçbir zaman onları tam anlamıyla kontrol edemeyeceklerini düşünüyorlar. Ki bu doğru, kontrol edemiyorlar. Deniyorlar ama olmuyor. Bu da bana sizin kampüsünüze giren polis memurlarının annelerini ve eşlerini düşündürtüyor. Fakat düşünün, bir çadırın ülkeyi yıkacağını düşünmenin arkasında nasıl bir güvensizlik var. Gerçekten!

Soru: Geleneksel olarak ataerkinin kadınları baskı altında tutmak için kullandığı araçlardan biri kadınları toplumsal cinsiyet rolleri aracılığıyla ev içi alana hapsetmesi oldu. Kamusal alanlar erkeklere, özel alanlar kadınlara atfediliyor. Ancak pandemi birçok erkeği de bu ev içi alana hapsetti. Sıklıkla pandeminin sosyal bilimlerdeki birçok farklı konuda çatışmaları ve çelişkileri daha görünür kıldığı söyleniyor. Peki pandemi hayattaki alanlarımızın dağılımını nasıl etkiledi?

Cynthia Enloe: Umarım hepiniz hane hane gezerek bunun araştırmasını yaparsınız. Kadın Araştırmaları Kulübü’nün şu anki üyeleri olarak üç tane hane seçin. Kendi eviniz ve iki diğer ev. Bu belki amcanızın ya da teyzenizin, komşularınızın ya da en yakın arkadaşlarınızın evi olabilir. Siz bir hane üyesine bu soruları yöneltirken diğer üyelerin evde bulunmaması gerekiyor. Pandemi dönemi öncesinde, kapanma gelmeden önce ev hayatları nasıldı ve kapanmanın ardından nasıl değişiklikler oldu? Çocukların eğitimiyle ağırlıklı olarak kim ilgileniyor? Çünkü ufak çocuklar için zoom üzerinden bir şeyler öğrenmek çok zor, bir çocuğun zoom üzerinden öğrenmesine yardımcı olmak ebeveynlerin çok vaktini alıyor. Şimdi profesör rolüne bürünüyorum ve size bir ödev veriyorum. Üç hane seçin ve pandemide hayatın toplumsal cinsiyet dinamiklerini araştırın. Mesela, 2020 Ocak’tan Mart 2021’e kadar neler değişmiş bu evlerde? Evin içinde kim hangi görevi yapıyor? Kim ne hakkında şikâyet ediyor? Ya da kim herhangi bir şey hakkında bir fikir beyan etmiyor ve ev içindeki duruma katlanıyor? Hane içindeki erkek ve kadın ya da oğlanlar ve kızlar arasında neler yaşandı?

Toplum sağlığında bir kriz varken feminist merak susmaz, tam tersine canlanır. Birçok ülkede ev içi şiddeti gözlemleyen feministlerden öğrendiğimiz şeylerden biri de ev içi şiddetin gittikçe artması. Bunun da birçok sebebi var. Birincisi, sizin de güzel sorunuzda belirttiğiniz gibi, birçok erkek saatlerce ve günlerce özel ve mahrem gördükleri ev içi alanıyla sınırlandırıldılar. Bu arada kadınlar bu alanı bir iş alanı gibi görüyor ama erkekler için evin anlamı farklıydı. Hayatlarının bu alanla sınırlandırılmasını kırılgan erkekliklerine bir saldırı olarak deneyimlediler. Bu da onları gerdi. Genellikle de gerginliğin eril hâli çocuklara veya eşe karşı şiddet biçiminde dışa vuruluyor. Her hane için bu geçerli değil elbette ama genellikle yaşanmakta olan şey bu gibi duruyor. Öğrendiğimiz diğer şey de bunun yaygın bir kalıp olduğu. Kamala Harris bir süredir bu konu hakkında konuşuyor. Diğer kadın siyasetçiler de öyle. Bu konuya dair ABD’de neler olduğunu biliyorum ama Türkiye’yi bilmiyorum, sizden öğrenmeyi çok isterim.

Şu an karşılaştığımız durum şu: Ev içinde erkek ve kadın ebeveynlerin olduğu bir ortamda aynı zamanda zoom üzerinden eğitimlerine devam eden özellikle de küçük çocuklar varsa, çocuklar derslerinde zorlandıkça evdeki kadınlar, anneler onlara yardım edebilmek için kendi ücretli çalışma saatlerinden kısmaya daha çok meyilliler. Boston’da büyük bir hastanede sağlık çalışanı olan komşumun kendisiyle aynı sağlık merkezinde çalışan çok iyi bir kocası var, en azından dışarıdan öyle görünen bir kocası var… Tabii ki çok fazla ücret ödenen işler değil bunlar, az kazanıyorlar. Komşum olan kadın bana dedi ki: “Saatlerim yeterince esnek değil. Maaşlı işimden tamamen istifa ediyorum.”. Neredeyse ağlayacaktım çünkü biliyorum ki bu işe girmek için çok çabaladı ama evde üç çocuğu var. Dedi ki “Onların okuldan kopmalarına izin veremem, onların gelecekleri buna bağlı.”. Bu yüzden de evdeki üç çocuğu zoom eğitimine devam edebilsin diye maaşlı işini bıraktı. Yine kadının beyanına göre kocasının işini bırakmamasının veya iş saatlerini azaltmamasının sebebi çocuklarının öğretmenlerine ve eğitim süreçlerine kendisinin daha aşina olması. Peki, bu durumun sizin bakacağınız farklı üç hanedeki karşılığı ne olacak? Evde çocukların olduğu haneleri seçtiğinizden emin olun. Bu yeni görevi -ki bir ebeveyn olarak çocukların zoom eğitimiyle ilgilenmek yeni bir görev- kim üstlendi ve ne pahasına üstlendi? Belki bazı yetişkin erkekler, “Evde bu kadar çok vakit geçirebilmeyi seviyorum çünkü ebeveyn olmayı ve çocuklarımla birlikte olmayı seviyorum.” diyebilir. Bu olasılığı da göz ardı etmeyin. Ancak dünya genelindeki eğilim bu değil gibi gözüküyor.

BÜKAK: Çok teşekkürler Cynthia, öncelikle bugün buraya geldiğin için çok teşekkürler. Seni ve konuşmanı dinlemek büyük bir onurdu ve eminim ki yeni gelecek nesille de bugün hakkında konuşacağız tıpkı bizden öncekilerin bizimle yaptığı gibi.

Cytnhia Enloe: Herkese teşekkürler. Dayanışmayla!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir