Merhaba,

Size tanıdık gelecek bir hikâye anlatmak istiyoruz bir kez daha. Kurguyla gerçeğin sınırlarının bulanıklaştığı bir hikâye, belki de her hikâye gibi. Zaten tüm hikâyeler bizi biz yapan şeylerden kopup gelir, yaşadıklarımızın ya da yaşamak için mücadelesini verdiklerimizin anlatısıdır. Bu hikâyeyi anlatıyoruz ki bize anlatılanlardan öğrendiklerimizle kurduğumuz düşler hiç bitmesin. Böylece yaşayalım, düşünelim, gülelim. Her konuşmamızda yeniden kuralım, her anlatıda duyalım söylenenin hepimizin hikâyesi olduğunu. Şehirlerin birinde, bir barakada geçiyor bu hikâye. Bir gürültüyle başlıyor, bugüne kadar olanların bir yankısı.

Sabahın ilk ışıkları barakamızı ısıtmaya, uyuyanları hafifçe kıpırdatmaya başlamışken ani bir sesle irkildik. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken bir kez daha geldi aynı ses. Hepimiz yanımızdakilere yanaşarak küçük kümeler hâlinde toplandık. Ses kapı tarafından geliyordu. Bu, barakanın ilk sarsılışı değildi ama ilk defa böylesine büyük bir gürültü kopuyordu. Bunun gibisini en son birkaç yıl önce yaşadığımız büyük depremde duymuştuk, sesi hâlâ kulaklarımızdaydı. Nasıl unutabilirdik ki? O depremden beri sarsıntıların ardı arkası hiç kesilmedi. Depremde oluşan çatlaklar bu sarsıntılarla zaman içinde gittikçe derinleşti.

Sesin geldiği tarafa yöneldik. Hep beraber kapıya doğru yürümeye başladık. Kapı buradaki herkesten yaşlıydı, bir o kadar da sağlamdı. Gördüğü onca darbeye karşın yıkılmamak, yerinden oynamamak üzere kendine söz vermişti sanki. Şimdi bu son zorlanmayla beraber yüzeyinde yeni çatlaklar oluşmuştu. Yürürken çatlaklardan gelen kulak tırmalayıcı sesi duyabiliyorduk. Kapıya yaklaştıkça pencereden türlü türlü inşaat makinelerinin kapının önüne yığılmış olduğunu gördük. Kocaman buldozerlerin üzerinde yüzleri seçilemeyen ama “Yıkım!” diye bağırdığını işittiğimiz insanlar oturuyordu. Bir an önce barakayı boşaltmamız için bizi uyarıyorlardı. Buldozerlerin üzerindekilerden biri yanımıza gelmek üzere aşağı inmeye başladı. Etrafta kopmakta olan gürültüye, insanlardan ve makinelerden yükselen sese karşın ağır ağır bize doğru yaklaşıyordu. Artık çok yakında olmasına rağmen hâlâ daha seçilemiyordu yüzü. Birden kapının ardından yüksek sesle konuşmaya başladı. Kendini tanıtınca müteahhit olduğunu öğrendik. Buraya gelene dek baraka baraka dolaşıyormuş meğer. Nereye gittiyse başka bir müteahhit geri çevirmiş onu. Sonunda Müteahhitler Birliği ona, burada yıkabileceği bir baraka olduğu haberini vermiş. Böylece müteahhitin ne zamandır hayalini kurduğu şey gerçek oluvermiş. O da makinelerini topladığı gibi bizim barakanın yolunu tutmuş.

Müteahhit sözlerini bitirdiğinde hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Yaşanan kısa süreli sessizliğin yerini gittikçe yükselen heyecanlı konuşmalar alıyordu. Küçük gruplar hâlinde toplanmış; müteahhidin kim olduğunu, neden barakamızı yıkmak istediğini ve barakamızı nasıl savunabileceğimizi tartışıyorduk. Tartışmalar sürdükçe şaşkınlığımız kayboluyor, yalnız olmadığımızı anlayarak umutla doluyorduk. Bu sırada barakada kim var kim yoksa kapının önünde toplanmıştı. Kimimiz daha önce birbirini hiç görmemişti. Bazen yıkım istemediğimizi bağırıyor, bazen birimizin başlatmasıyla hep bir ağızdan şarkı söylüyor, ritim tutuyorduk. Kimimiz eline aldığı boyayla resim yapmaya, kimimiz olduğu yere bağdaş kurup oturmaya, kimimiz kitap okumaya ama he- pimiz bir şekilde kapının önünden ayrılmamaya karar verdik. Günler böylece geçerken direnmenin sayısız yolu olduğunu gördük. Her gün bu yıkıma karşı olduğumuzu haykırmak için kapının önünde buluşuyorduk. Güneşin doğuşundan batışına kadar bir aradaydık. Diğer barakalar da sesimizi duysun, mücadele büyüsün istiyorduk. Müteahhit bunun olmasından korkarak barakamızın etrafındaki iş makinelerini her gün bir öncekinden daha büyük bir gürültüyle çalıştırıyordu. Daha güçlü bağırmamız gerekiyordu sesimizi duyurabilmek için, bağırıyorduk da. Biz sesimizi duyurdukça her gün yeni iş makineleri geliyor, barakayla birlikte bizi de ezmek istermişçesine etrafımızı çeviriyordu. Öyle devasaydılar ki güneşimizi engellemeye başlamışlardı.

Bu sırada müteahhit bir yolunu bulup bizlerle pazarlık etmeye, ne yapıp edip bizi barakadan çıkarmaya çalışıyordu. Uzun uzadıya gökdelenler, bankalar, yollar inşa etmekten bahsediyordu. Böylece muhitimizin değerleneceğini, çevredekiler arasında en iyisi olacağını anlatıyordu. Dediğine göre burada yaşamaya devam etmesek de gelip alışverişimizi yapabilecek, güzel vakit geçirebilecektik. Bizim istediğimiz ise barakamızda özgürce, bir arada yaşamaya devam etmekti. Barakaya dair kararları barakada yaşayanlar olarak vermekti. Şarkımızı söylemeye, boyalarımızı karıştırmaya, her zaman yaptığımız gibi barakada yaşamaya devam ettik. Vaatler işe yaramıyor, diğer barakalardan da huzursuz sesler yükseliyordu. Makinelerin yarattığı sarsıntılarla daha fazla insan binaların altında kalmaya başladığından beri karanlık dedikleri bir gücün deprem yarattığı söylentileri dolaşıyordu şehirde. Bu karanlık gücü Müteahhitler Birliği yoktan var etmişti. O gün bugündür bu güçle mücadeleye çağırıyordu insanları. Şimdi de bizim barakanın bu güçle bir bağlantısı olduğunu bulmuş, baraka baraka dolaşıp bunu anlatıyordu. Böylece diğer barakalarda başlayan huzursuzluğu yatıştırmaya çalışıyordu.

Bir gün barakadaki odalarımıza döndüğümüzde odalardan birinin kapısına kilit vurulmuştu. Neler olup bittiğini anlamak için kapının üzerindeki küçük pencereden içeri baktık. İnşaat makinelerinden birinin odanın duvarını oluşturan tuğlaları yerinden sökmeye çalıştığını gördük. Bu tuğlaların her birinin binbir emekle konduğunu, hepsinin özenle başka bir renge boyandığını, konduktan sonra dahi sürekli tehdit altında olduğunu biliyorduk. Şaşırmadık o yüzden müteahhitin yıkıma buradan başlamaya karar vermiş olmasına. Rengarenkti bu oda ve içindeki insanlar. Müteahhitler ise binaların ve içindeki insanların ya siyaha ya da beyaza boyanması gerektiğine inanırdı. Çünkü onlar için siyah ve beyazdan başka renk yoktu ve tabii ikisinden birine boyamak müteahhitler için daha az uğraştırıcıydı. Böylece bu odanın renkliliğini kolayca suç olarak gösterip yıkımı meşrulaştırabileceğine inandı müteahhit. Fakat odanın duvarlarını yıksa da içindeki insanları yok edemezdi, bizi istediği renge boyayamazdı. Bütün barakalardaydık ve var olmaya, mücadele etmeye başka odalarda devam ederdik.

Bir gün daha gün aymamışken gürültüyle uyandık. Ses kapı tarafından geliyordu. Kalabalık bir grup haldır haldır barakaya doluşturuluyordu. Bu insanların kim olduğunu, nereye gittiğini anlamaya çalışırken hayretler içinde barakamızda daha önce olmayan yeni bir kısım inşa edilmiş olduğunu gördük. Biz gece uyurken bu eklenti binayı dikmiş, şimdi de içerisine insan doluşturuyorlardı. Belli ki bu da yıkımın bir parçasıydı. Barakaya yıkımı destekleyen insanlar sokarak kendi barakamızda sesimizi bastırmaya çalışacaklardı. Biz “Yıkım istemiyoruz!” diye bağırırken onlar aynı anda “Yıkım istiyoruz!” diye bağıracak ve sesler birbirine karışacaktı. Tüm bu çabalar barakayı savunanları daha da birleştiriyor, sesimiz daha da gür çıkıyordu.

Artık kapıdan gelen ses dayanılmaz hâle gelmeye başladı. Her gün sabahtan akşama kadar bizi yıldırmak için son sesle çalıştırılan makinelerin gürültüsüne katlanmak iyice güçleşmişti. İçimizden biri dayanamayıp yıkıma izin vermeyeceğimizi haykırmak için ilk kez barakanın dışına çıktı. İçeriden haykırışını duyduk ama sonra tekrar gelmedi sesi. Bir yandan endişeli gözlerle birbirimize bakarken bir yandan ona sesleniyorduk. Bir türlü yanıt alamıyorduk. Arkadaşlarından biri arkasından gitmeye karar verdi. Dışarı çıktığında o da haykırdı ve bir süre sonra onun da sesini duyamaz olduk. Ardından ikişerli üçerli gruplar onları takip etti. Gidenlerin seslerini duyamıyorduk. Artık ne yapacaksak hep beraber yapmamız gerektiğini anladık. Bir kişi daha yalnız yürümemeliydi. Kol kola girip birbirimize sıkıca kenetlendik ve hep beraber dışarı çıkmaya başladık. Bu sefer hep beraber, barakamızı yıktırmayacağımızı ve gidip dönmeyen arkadaşlarımızı geri istediğimizi haykırdık. Bizi susturamıyorlardı çünkü birlikteydik. Dışarı çıkmamızla kapının önünde başka barakalardan bizi desteklemek için gelen bir sürü insan olduğunu gördük. Başından beri yalnız değildik, bu hikâye de yalnız bizim hikâyemiz değildi. Onlarla konuştuğumuzda daha önce onların barakalarının da yıkılmaya çalışıldığını, hatta bazılarının yıkıldığını öğrendik. Onlar vazgeçmemişti, şimdi de bizim yanımızdaydılar. Biz de vazgeçmeyecektik. Mücadelemizin ortaklığını görmek için barakamızın dışına adım atmak yeterliydi. Hikâyelerimizi birbirimize anlattıkça büyüdü mücadelemiz.

Bu hikâye de nicesinden biri sadece. Barakamızın ne zaman ilk kez hasar gördüğünü biz de başka bir hikâyeden dinledik. Yıkmak isteyenler olduğu gibi barakalarını savunmak için mücadele eden insanlar da hep vardı. Her hasarda yeniden bir araya geldiler, makinelerle yarışırcasına yeniden kurdular yaşadıkları yeri. O baraka, bu baraka, hatta bütün şehir yıkım makineleriyle çevrili olsa da bu makineler de yıkıma karşı duran insanlarla çevriliydi aslında. Ve her hikâyede olduğu gibi bu hikâyede de mücadele olduğu sürece umut da vardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir