Hatice Meryem ile Edebiyat Söyleşisi: “Bu satırlar bana her zaman umut veriyor.”

Düzenleyen: Maide Atay
Sülbiye Gizem Gergerlioğlu

“Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa insan ilişkileri de değişecek. İnsandan iç güdüleriyle bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.”1
Tezer Özlü

Her sene olduğu gibi bu sene de 8 Mart etkinliklerimiz kapsamında düzenlediğimiz sergi söyleşisinde konuğumuz Hatice Meryem oldu. Hatice Meryem 1968 yılında İstanbul’da doğdu. İktisat bölümünden mezun olup bir dönem bankada memurluk yaptıktan sonra işinden ayrılarak Londra’ya gidiyor. Londra’da çeşitli işlerde çalışıyor. Daha sonra kültür-sanat dergileri Öküz  ve Hayvan’da editörlük yapıyor. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri yarışmasında öykü dalında öyküleri dikkate değer bulunuyor. 2000 yılında Siftah2 adlı ilk kitabı yayımlanıyor. Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun3 adlı kitabı ise 2002 yılında yayımlanıyor. Bu kitap sonrasında oyunlaştırılıyor ve Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından oynanıyor. Bir yandan çeşitli dizilerde senaryo yazarlığı da yapıyor. Varlık dergisinde genç öykücülerin öykülerini değerlendiriyor. Halen de aynı dergide öykü jürisinde yer alıyor. 2008’de İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar4 kitabı, 2010’da Aklımdaki Yılan5 kitabı, 2013’te Beyefendi6 kitabı, 2019’da ise Yetim7 ve Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?8 kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Etkinliğimizin kaydını sizlerle paylaşıyoruz.

Hatice Meryem: Merhabalar, böyle bir etkinliğe davetli olmak benim için çok değerli. Öncelikle beni çağıranlara çok teşekkür ederim. Sizlerle bir arada olmak çok güzel. Öncelikle edebiyat yolculuğumu anlatarak başlayayım. Benim edebiyat yolculuğum hesaplı kitaplı bir yolculuk değildi. “Türk usulü” oldu diyebiliriz. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. Yıllar sonra rastladığımız arkadaşlar olur ya onlardan birisi ile karşılaşınca bana “Senin yazar olacağın o zamandan belliydi.” dedi. Ben de “Nereden belliydi? Ben bilmiyordum.” dedim. Gerçekten de bilmiyordum. “Sen durmadan defterlere yazıyordun.” dedi. Defterler hâlâ duruyor. Bunu burada söylemem biraz komik olacak ama ben iyi bir eğitim almadım. Kolejde okumadım. İyi bir üniversitede de okumadım. Yabancı dil eğitimi görmedim. Bu yüzden de “On dört yaşımda klasikleri bitirmiştim.” diyemiyorum. Üniversitede yazıyordum ve artık edebiyatın ne olduğunu biliyorum tabii ki ama “Ben anlamlı bir öykü mü yazıyorum? Bu bir öykü mü? Şiir mi yazsam?” gibi soruları çok düşünmeksizin durmadan defterlere bir şeyler karaladığımı hatırlıyorum. Onlar aslında içe kapanıklığın göstergeleriydi ve belki de asosyal olmamın getirdiği şeylerdi. Babam bankacı, amcalarım bankacı, dedeme kadar hepsi bankacı. Benim de bankacı olmama karar verilmişti zaten. Ben ortaokuldayken -içe kapanık birisi olmama rağmen sahneyi nasıl düşündüğümü de hâlâ anlamış değilim- tiyatrocu olmak istiyordum. Bunu ailem pek hoş görmedi ve iktisat okudum. Bankada çalışmaya başladım ama o mesai saatli hayatımda bile yazar olacağıma karar vermemiştim. İstanbul’da Kızıltoprak’ta Pamukbank’ın bir şubesinde çalışıyordum. O zamanlar benim için sadece buhran zamanlarıydı çünkü sevmediğim bir işte çalışıyordum, sevmediğim bir hayatı yaşıyordum ama alternatif bir hayat da kafamda belirmiyordu. Sadece bunu yaşamak istemediğimi biliyordum. Sonra yurtdışına gitmeyi planladım, Malta Adası’nı hedefledim. Oraya gidebilirdim ve orada çalışabilirdim, yeni bir hayat kurabilirdim kendime. Önümde belirsiz bir hayat vardı yani. Yine bankada çalışırken Malta Adası’nın -hani filmlerde görürsünüz- kartpostalı vardı önümde. İşyerinde kuyruk oluyordu: hesap, para pul… Ama benim gözüm Malta’daydı. Bizim ev laik bir evdi, içki içmek serbestti, o yüzden akşamları üç bira içerdim. Sabahları paraları sayarken aklımı kaybedecek gibi olduğum zamanları biliyorum, kasam da tutmazdı, müdürüm de kızardı. Hakikaten böcek gibi yaşadığım bir dönemdi, Samsavari. Belki de çoğunuzun bu hayatta tecrübe ettiğiniz gibi ben de bir noktada hayattan bıktım ve çıkıp gitmek istedim. Londra’da bir arkadaşım vardı, param da yoktu. Oraya gitmenin yolunu yordamını da bilmiyordum yani. Çocuk bakıcısı olarak gidebileceğimi öğrendim. O şekilde bir arkadaşım bana bir aile buldu, Yahudi bir aileydi. Çok tatlılardı, hala çok severim kendilerini. Londra’ya gitmeden evvel İngilizcemi geliştirmiştim, ikinci dereceden dil tazminatı alıyordum. Ailem bana oraya gitmek için gereken bütçeyi sağlayabilirdi ama hem gitmeme karşılardı hem de işimi bırakmaya değmeyeceğini düşündüler. Ben de paramı biriktirdim, bu paranın bir kısmıyla bilet aldım, kalanıyla da iki yüz tane kitap aldım. Çünkü o zamana kadar okumadığım kitaplar vardı -dedim ya erkenden klasikleri okumamıştık. Evde sadece üç cilt Aziz Nesin vardı, onları okumaktan artık fenalık gelmişti. Bir de annemin 70’lerden kalma İtalyan aşk fotoromanları vardı. Sizler çok gençsiniz ama ben 70’lerde ailemi hatırlıyorum, ailem Türkiye’nin sosyolojik yapısını yansıtır şekilde okuyan yazan bir aileydi. Sosyal demokrat bir aileydi ama 80’lerde Özal’la beraber Türkiye’ye gelen o liberalizm rüzgarıyla birlikte bizimkiler de adeta yeniden köylüleştiler. Dolayısıyla evde kitap filan yoktu. Ben de o dönemlerde İzmit’teydim, iyice taşra yani dibin dibi. İstanbul’da kuzenlerim vardı, onlar için sosyalleşebilmek daha elverişliydi. Bendeyse hem arkadaşsızlık, hem kitapsızlık… Sonra okumam gereken iki yüz kitabı aldım, bir de oranın çok soğuk olduğunu öğrendiğim için küçük bir valize kalın bir napayla bot, bir iki gömlek, pantolon koydum. Oraya gittiğimde kendi hayatımda büyük bir devrim yapmışım gibi hissettim. Hakikaten de öyleydi. Gitmeden o kitapları almamın sebebi artık yazar olmaya karar vermemdi. Yazar olursam hayatımı nasıl yaşayacağıma dair hiçbir bilgim yoktu. Evde, ailede bir yazar yok. Hakikaten şimdi baktığımda tuhaf ve mucizevi buluyorum bu hikâyeyi. Beni karşılayan kadın da öyle buldu, “Bize gelen ilk böyle au pair’sin (ebeveyn yardımcısı) sen.” dedi. Kitaplarımı kalacağım odanın raflarına yerleştirince odaya baktım ve “Allah’ım, bu tam yazar odası!” dedim. Pencerenin yanında sallanan bir koltuk vardı, battaniye vardı, kitaplarımı dizebileceğim raflar vardı ve pencere yemyeşil bir arka bahçeye bakıyordu. Birkaç ay sonra bahçedeki ağaç buza kesti. Nefis, tam bir yazarın arayacağı şey! “Burada yazar olmazsan hiçbir yerde olamazsın.” dedim kendime. O evde cansiperane çalıştım -bankada çalışmıyorum ya çok mutluydum. Benden iş istemiyorlardı ama ben her yeri temizliyordum çünkü kendimi çok iyi hissediyordum. Bir de durmadan kitap okuyordum. Hâlâ üzülürüm ama iki ayın sonunda onlardan izinsizce evden ayrıldım. Farklı insanların evlerinde kalmaya başladım. O zaman daha Orwell’ın Paris ve Londra’da Beş Parasız9 kitabını okumamışım. Kitaplardaki hayatlarla gerçek hayatın habersizce birbirini yansıtıyor veya birbiriyle kesişiyor olması çok hoşuma gidiyor. Bir dönem Samsa gibi yaşadığımı, bir dönem Orwell’ın Paris ve Londra’da Beş Parasız kitabında anlattığı meteliksiz erkek gibi yaşadığımı hatırlıyorum. Barlarda çalıştım, bulaşıkçılık yaptım, kilisede çalıştım ama hayatımdan çok memnundum ve çok kitap okudum. O dönem en azından kendimi, edebiyatın ne olduğunu, bir şey anlatırsam onu nasıl anlatmam gerektiğini, insanların nasıl anlattığını görmüş oldum. O dönemde Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nü10 hatmettiğimi hatırlıyorum, Orhan Veli’nin şiirleriyle Londra’nın içerisinde serseri serseri dolaştığımı hatırlıyorum.

Odamda bir Dünya haritası asılıydı, ben bir plan yapmıştım, fakir bir Türk kızı olarak oradan Paris’e geçecektim, Paris’ten yine Malta’ya uğrayacaktım -tabii Malta’yı görmem gerekiyordu. Malta hakkında sağdan soldan, bulduğum kitaplardan o kadar çok bilgi edinmiştim ki! Malta’da bir tür mermer varmış. Toprağın içerisinden sarımtırak çıkarken Güneş’in altında kaldıkça beyazlaşıyormuş. Onları görmem lazım, şövalyelerden kalan kaleleri görmem lazım. O yüzden oraya gitmem şart, kafama koymuştum. Yeni Zelanda’ya gitmem lazım… Tabii bunların hiçbiri olmadı çünkü âşık oldum. Olmayın demeyeceğim, olun ama bu hayaller suya düştü. Yalnızca yazar olma hayalim suya düşmedi, onu her durumda yapmayı kafaya koymuştum, o yüzden yazıyordum artık. Yazdıklarımı da eşe dosta, arkadaşlarıma okutuyordum, onlar da çok beğeniyorlardı. Sonrasında İstanbul’a döndüm. Türkiye’de çıkan edebiyat dergilerini Londra’dayken takip etmeye başlamıştım fakat cesaretsizdim ve oraya öykü göndermek beni korkutuyordu. Şimdi Varlık dergisinin öykü jürisinde olmak benim için çok değerli. Sadece jürilik değil, birkaç yıl da değerlendirme yaptım  o dergide. Başlangıcın ne kadar zor olabileceğini zannediyorum ki en kesif haliyle yaşamış bir insanım. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri var, o zamanlar beş öyküyle katılıyorduk. Şimdilerde UNESCO’nun kitap tarifine uygun, altmış dört sayfa ve üstü olacak şekilde bir dosya hazırlamanız gerekiyor. Ben yarışmaya öykülerimi gönderdim, jüride Leyla Erbil varmış ve bir gassalın hikâyesini anlattığım öykümü ilginç bulduğundan ödülü bana vermek istemiş. Edebiyatçılar ödülleri önemsiz bulurlar. Bu ancak kendinizi var ettikten sonra doğrudur, öncesinde ödüller büyük bir teşvik görevi görür. Varlık Dergisi cumhuriyetin kuruluşuyla beraber yaklaşık seksen beş senelik bir gelenek dergisi ve “dikkate değer” ödülünü kazanmam benim için hakikaten teşvik edici oldu. Birilerinin beni onayladığını hissettim ve bunun sonucunda kendimi yeterli görmeye başladım. Siftah hemen o ödülden sonra geldi. Hazırdı öyküler, Varlık Yayınevi de zaten açıktı. Sonra Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun’u yazdım. Çok eğlenerek, 3 ay gibi kısa bir sürede yazdım. O kitap çok ses getirdi, çok ilgi çekti. Hem uzun süre sattı, okundu hem de herkes çok sevdi. Ben de çok severek yazmıştım zaten. Sonra da devamı geldi ve yazarlık böylece devam etti. Edebiyatın gücünü, varlığını hissettiğim için kendimi var edebildiğimi gördüm ve bu büyük deneyimimden hepimizin bir fayda görebileceğini düşündüğüm için de bu macerayı başkalarına da ilham olması umuduyla rahatça anlatıyorum.

Edebiyatı kutsamıyorum ama kıymetli buluyorum, hayata bakış açımızı değiştirebileceğine inanıyorum. Bunun yanı sıra birçok edebiyatçı arkadaşım edebiyat tarihi ile veya sosyolojisiyle, psikolojisiyle çok alakadar değillerdir. Bir edebiyatçının illa edebiyat üzerine çalışması gerekmez. Buna rağmen ben ilgilenmek zorunda hissettim kendimi. “Bu neymiş? Bunu senin çok iyi öğrenmen lazım.” deyip epey bir çalıştım. Bu çalışmalar sırasında yol beni bir ara kadın okumalarına götürdü. O da şuurla olmadı. Ben Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okurken sosyalist kulüpler vardı, benim de içinde bulunduğum tiyatro kulübü vardı. 80’lerde Özal’ın liberalizmiyle birlikte lümpenlik yaygındı. Okulu- muzda eğer lümpenlik kulübü olsaydı bütün okul orada olurduk. Çok utanarak söylüyorum ama biz kahvede okey oynuyorduk, kitap falan okunmuyordu. Böyle rezalet bir ortam. Kitap çıktığında soruyorlardı: “Kadın yazar denmesine bozuluyor musun, üzülüyor musun?” falan. Yok ya! Ben yazar olmuşum, gayet memnun ve mutluyum. Hiç umurumda değil kadın yazar erkek yazar… Takılmıyorum oralara ben. Yazmak istediklerimi yazmak istiyorum sadece.

Otonom Yayıncılık’ı çok tanımıyorum, aslında tanımam lazım. Çok iyi kitaplar bastılar. Bunlardan biri de Kate Chopin’in Uyanış11 adlı bir novellası. Bu kitap elime geçince Kate Chopin’le ilgili biraz araştırma yaptım. Otuzlu yaşlarımın başındaydım o zamanlar. Kendimi feminist olarak tanımlamıyordum. Her zaman için biraz geleneksel bir yapıya sahiptim çünkü taşrada büyüdüm. Batı kültürüyle erken yaşta tanışmadığım, bir Fransız lisesinde okumadığım için yakın da değildim, sempatik de bulmuyordum. Asla İslamcı bir ailede değil sosyal demokrat bir ailede büyümeme rağmen sol fraksiyon çatışmaları, sol ideoloji, sosyalizm, komünizm gibi Batı’dan gelen hazır fikirler sempatik gelmiyordu. Eşitlik, özgürlük, adalet gibi fikirleri -bütün aklı başında insanlar gibi- ben de savunuyordum ama tamamıyla solcu olan çevremin uygulanabilirlik konusundaki söylemlerinden tatmin olmuyordum. Bugün hâlâ tatmin olmadığım kesimler var. Feminizm de benim için öyle görünüyordu. Ama şunu hatırlıyorum: Üniversitede yurtta kalırken yurtta bulunanlardan bazıları Dev-Sol’un ablalarıymış. Ben onları tanımıyordum. Onlar son sınıftaydılar, ben birinci sınıftaydım. Bana “Hatice sen evlensen çamaşır, bulaşık yıkar mısın?” diye soruyorlardı. Ben de “Yıkarım.” diyordum. Onları da çok tanımıyordum, nereden baktıklarını da bilmiyordum. Uyanış’ı kendimce adapte ederek anlatacağım: Hallice bir adamla evli, yirmi beş yaşında bir kadın var. İki tane de küçük çocukları var. İstanbul’da yaşıyorlar, yazları Büyükada’daki yazlıklarına gidiyorlar. Yanlarında da bir tane siyah bakıcı var. Bu bakıcının da yirmi beş yaşında bir oğlu var. Bunlar hep beraber yazı orada geçiriyorlar. Kocası sadece hafta sonları Büyükada’ya geliyor. Çocuklar bütün gün plajda suya giriyor, çıkıyor. Kızımız zaten genç bir anne. Yaz boyunca ana karakterin bakıcının oğlu ile hiçbir yakınlaşması yok. Sadece bir iki akşam gün batımı izliyorlar. Sonrasında bunların arasında bir romantizm oluşuyor, yazar tam da anlatmıyor. Yaz sonu geldiğinde karakterimiz evine dönüyor ve valize eşyalarını koyuyor. Kendi evinin olduğu sokağın başında başka bir ev tutup genç adamı yanına alıyor. Çocuklarını da bırakıyor. Eve de herhangi bir açıklama yapmıyor, kayınvalidesine veya eşine hiçbir şey söylemiyor. Hikâye bu şekilde. Chopin’in internette çocuklarıyla fotoğrafı var, tam tombalak anne. O dönemin edebiyatçıları ve eleştirmenleri Chopin’in hikâyesini yeterince “edebiyat” görmüyorlar ve kendisini aforoz ediyorlar. Bu kadının yazarlığına çok büyük sekte vuruluyor. Ancak bugün çok pişmanlar, artık Chopin Amerikan Edebiyatı’nın kült yazarlarından sayılıyor. Benim kadın okumalarım bu kitapla başladı, onun devamın- da İletişim Yayınları’nın bastığı bazı Barbara Pym kitapları vardı, Katherine Mansfield beni çok çarptı. Tabii Sylvia Plath’i, Virginia Woolf’u geçiyorum.

Bu okumaların ardından hemen feminist olmadım ama bu yazında farklı bir şeyler yakaladım. Kadın yazarların sürekli anlatmaya çalıştığı ama yeterince iyi okunmadığını düşündüğüm şeylerle karşılaştım. Mesela Türkiye’den ilk çarpıştığım şey şu oldu: Tante Rosa’nın12 68’de yayımlanıp dönemin eleştirmenlerince “Yahu başka yazılacak kadın mı yoktu? Anadolu’da yazılacak pek çok kadın karakter varken sen nasıl Bavyera’da doğup, kilise okuluna giden, rahibeler okuluna giden bir kadını yazarsın?” şeklinde yorumlara tutulması oldukça ilginç. Hayal ve Hakikat’i13 -Fatma Aliye Hanım ve Ahmet Mithat Efendi’nin yaptıkları çalışmayı- okumadıysanız çok rica ediyorum okuyun. Çünkü çok saçma şeyler var. Bütün bu saçmalıklarla karşılaşmaya başladığım zamandan itibaren burada bir kumpas görüyorum. Ben okuduğum kitaba sadece bir feminist olarak bakmıyorum. Cinsiyetimle de bakmıyorum. Ben zaten insanlara cinsiyet, milliyet, ırk, din perspektifinden bakmıyorum ama sanki birileri bakıyor gibi hissetmeye başladım. Burada üstü kapalı bir şey var. Sonra daha bilinçli bir şekilde bunların analizleri, okumaları, başka arkadaşlarımla konuşmalar üzerinden birtakım hakikatlere ulaştım. Bu hakikatleri de sonra konuşmaya ve paylaşmaya hatta yazmaya başladım. Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabı benim için önemliydi. O kitap bana çok dert oldu. Şimdi ona girmeyeyim uzun bir hikâye. Yine bizim sözlü kültürümüzden, bu topraklarda, bu coğrafyada zaten yüzlerce yıldır dilden dile dolaşan Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi14 adında bir kısa hikâyenin aslında arketip olarak Namık Kemal’in İntibah’ına15 aktarıldığını gördüm. Bu beni çok şaşırttı. Bu kitaba da tesadüf eseri Beyoğlu’nda sahaflarda rastladım ki kitap hâlinde bile değildi. Hâlâ da kitap mı değil mi bilmiyorum. Keşke Otonom’a söylesek de bassa. Bu kitabı Tuncay Akça doçentlik tezi olarak hazırlamış. Yazarı yok, sözlü kültürden, anonim. Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi’nde iki kadın tipi var ki bizim için çok önemli: Batı’daki sanayileşmenin etkisiyle oluşan bu iki tipten biri sadık eş, anne; diğeri itaat etmeyen deli, histerik kadın. Ben en çok İntibah’ı okurken şaşırmıştım çünkü birebir gibi. Kısaca bahsetmek gerekirse Hançerli Hanım zengin bir kadın, genç bir delikanlı ile takılıyor. Delikanlının annesi bu yaşlı kadını oğlunun yanına yakıştıramıyor ve onu Dilaşup isimli bir cariyeyle evlendirmek istiyor. Bunu duyan yaşlı kadın, Mahpeyker, cariyeyi Beykoz’un yılanlı ormanlarına attırıyor. En sonunda iki kadın da ölüyor, trajik bir sonla bitiyor hikâye. Bizi burada ilgilendiren asıl mesele ise Mahpeyker arzuları olan bir kadın. Karşısındaysa onun zıttı olarak oluşturulmuş Dilaşup karakteri var, kendisi arzudan bihaber değilse de öyle görülen, genç, saf, masum, el değmemiş bir kız. Bu iki kadın tipi neredeyse günümüze kadar geliyor. Ben size bütün edebiyatımızdan anlatabilirim. Erkek yazarlar bu tiplemeleri, şuurlu veya şuursuz, ziyadesiyle kullanıyorlar. Kadın yazarlar da kâh şuurlu kâh şuursuz kâh bilerek, isteyerek kâh bilmeyerek, istemeyerek bunu yapıyorlar. Nasıl oluyor? Muhtemelen Tanzimat ile beraber gelen Batılılaşma sürecinde modernleşmek için kadının toplumdaki yerini Batı’ya yaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden de yazarlarımız ona göre kadın tiplemeleri yazıyor, İntibah buna örnek gösterilebilir. Fatma Aliye Hanım’ın romanları biraz daha ayrıksıdır, çok severim. Onun kitaplarında kötü kız kutsanır. Örneğin Sabahat ile Nebahat kardeşlerin yer aldığı Enîn16 adlı kitapta kötü kardeş kazanır. Cumhuriyet ile beraber iyi kadın ve kötü kadın karşılaşır. Halide Edip’in eserlerinde de öyledir, kendisi güçlü kadın karakterler yaratmıştır ama kadınları hep erkekler ile yarıştırır. Örneğin Kalp Ağrısı17 adlı kitapta Zeyno’yu koşturur. Zeyno erkeklerle eşittir ama cinselliğinden arındırılmıştır. Kadın bir tek konuda eşit değildir: Erkek arzusunu ve öfkesini daha rahat ifade ederken ve hatta erkek bununla tarif edilirken kadın ise bunlardan yine uzaktır. Fakat kadının güçlü bir duruşu vardır. Çalışır, çalışma hayatında yer alır ve ekonomik özgürlüğünü kazanır. 30 ve 40’lı yıllarda kadınlar gürbüz çocuklar yetiştirmelidir. İletişim Yayınları’ndan bunu anlatan bir kitap da çıkmıştı. O dönemde kadınlar çocuklarına kitaplar okuyordu çünkü kadınların iyi evlatlar yetiştirmeleri bir meziyetti. Paşaların, zengin ailelerin genç kızları yurt dışında okutuluyordu. Tabii ki Osmanlı’da o dönem çok ciddi bir feminist hareket var. Feministler o dönemde de varlar ama dönem itibarıyla da itici bulunuyorlar, karşılık bulamıyorlar.

Cumhuriyet döneminde de böyle oluyor. 50 kuşağına baktığımızda artık kadın daha bireysel bir şekilde ele alınıyor. Nezihe Meriç ve Leyla Erbil kadınları böyle ele alan yazarlardan. Nezihe Meriç çok ilerleyemiyor fakat Leyla Erbil daha mücadeleci bir kadın. Memlekette toplumsal hareketlerin çok yoğunlaştığı 70’lerde Dilaşup ve Mahpeyker’e yeni bir rol biçiliyor. Bu sefer “bacı” olmak zorunda kalıyorlar. Bunu da nereden öğreniyoruz? Hem kendi ablalarımızın hatıra metinlerinden hem de internetteki videolardan öğreniyoruz. Bunun yanı sıra 80’ler sosyalistlerinden hâlâ hayatta olan ablalarımızın anlatıları var. 1980 öncesinde feminizme dair yeterli çeviri yok. Sadece feminizme dair değil sosyalizme ve komünizme dair de yeterli çeviri yok. O dönemki erkekleri kadınlara olan davranışlarından dolayı asmalı mıyız? Hayır. Onlar sadece yaşadıkları kültürün yetiştirdiği bireyler. Bu sebepten “Siz devrim yaparken kadınlar neden sizin bulaşıklarınızı, kirli çoraplarınızı ve donlarınızı yıkadılar?” diye soramıyoruz. Aslında sorabiliriz çünkü o dönemde de aralarında gayet bilinçli bir kesim vardı. Yirmili yaşlarımın sonunda pek çoğuyla röportaj yaptım. Teybi kapattığımda çok samimi itiraflarda bulundular.

1968 yılına geldiğimizde karşımıza Tante Rosa  çıkıyor.  Hepimiz  Sevgi Soysal’ı ezbere biliyoruz. Eleştirmenler o dönemde de benzer şeylerden bahsediyor: “Memlekette yazılacak pek çok kadın varken niye Tante Rosa gibi bir kadın yazılıyor?” diye soruyorlar. Tante Rosa kültürümüze yabancı bulunuyor. Yabancı bulunmasının sebebi adının Tante Rosa olması veya Rahibeler Okulu’nda okuyup Bavyera’da yaşaması değil. Hikâyesinin sonu felaketle bitip kadın 47 yerinden bıçaklanmadığı için yabancı geliyor. İstediği gibi yaşayabilmek uğruna kocasını ve çocuklarını terk ettiği ve birtakım tekinsiz yollara saptığı için yabancı geliyor. Rosa böyle bir düzenin insan için her zaman güvenli olmadığını düşünüyor. Bunların tehlikeli şeyler olabileceğini ve kendimizi var etmemize engel olabileceğini savunduğu için yabancı bulunuyor. Şahsi bir görüşümü paylaşmak istiyorum. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu18, Yeni Şehir’de Öğle Vakti19 ve diğer kitapları çok iyidir. Keşke daha uzun yaşasaydı çünkü tanışmayı en çok istediğim yazardı. Sevgi Soysal, Tutkulu Perçem20 kitabı ile başlıyor ve Tante Rosa ile devam ediyor. Sonrasında Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını yazıyor. Daha sonra solcu oluyor ve memleketin kurtulması için uğraşıyor. Mesela isterdim ki Sevgi Soysal memleketi kurtarma çabasına girmeyip sadece Tutkulu Perçem ve Tante Rosa’dan yürüseydi. Acaba biz şimdi ne okurduk ne yazardık, merak ediyorum. Belki ben de olsaydım, sen de olsaydın biz de öyle yapacaktık. Öyle olmayana lümpen gözüyle bakıyorlardı. Sonra 73’te Adalet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak21 kitabını yazıyor. Bakın, Ölmeye Yatmak ne acayip bir kitap mesela. Kırk yaşında bir kadın hoca, öğrencisiyle yatmayı planlıyor. Otel odasına gidiyor. Biliyorsunuz roman öyle başlıyor. O sahneden sonra kitap 400 sayfa boyunca Cumhuriyet tarihini anlatıyor. Çocukluğundan başlayıp bütün hayat hikâyesini anlatıyor. Bir öğrencisiyle yatacak, ölmeye yattığını düşünüyor. Keşke psikiyatrlar, psikologlar, sosyologlar bu kitaplar üzerine daha çok çalışsalar, daha çok tez çıkarsalar. Bir delikanlıyla yatmak için bu kadın 400 sayfa ülke tarihi yazmak zorunda.

Tabii arkasından çok müthiş bir şey oluyor ve Tezer Özlü Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını yazıyor. Çocukluğumun Soğuk Geceleri22 benim de yirmili yaşlarda okuyup çok sevdiğim ve Kadıköy’de Akmar Pasajı’nda kolumun altında dolaşmaktan gurur duyduğum bir kitaptır. Hep o kitabı çok öne çıkarırlar. Tezer Özlü orada aile kurumuna, devlete, kamuya ve diğer toplumsal aygıtlara itiraz etmiştir ama asıl büyük devrimi Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta yapmıştır. O sebeple çok iyi incelenmesi gerekiyor o kitabın. Zavallı… Tabii o değil de biz zavallı olmalıyız. Yanlış okumaların kurbanı olmuş bir yazardır Tezer Özlü. Metninden kopartılmamış bir yazardır o. Biliyorsunuz kitapları okuma yöntemlerimiz var. Elbette biyografisi ile okuyabilirsiniz bir kitabı. Ama bu çok demode bir okuma biçimi, çok geride kaldı. Ya da şöyle söyleyelim: zevk. Magazinel bir okuma yapmak isterseniz yaparsınız. Yazarın hayatıyla arasındaki bağlantıya bakarsınız. Yüceltmek isterseniz yüceltirsiniz. Ama tek yol bu değildir. Tezer Özlü’nün bugüne kadar bu şekilde ele alındığını ben kırk yaşımda Yaşamın Ucuna Yolculuk’u yeniden okuyunca fark ettim. Kadir Has Üniversitesi’nden Tezer Özlü Sempozyumu için çağırmışlardı. Ben de dedim ki utanmadan “Ben Tezer Özlü çok sevmem. Benim kalemim değil o. Onun itirazı bana biraz beyaz Türk itirazı gibi geliyor. Ben halk kızıyım, yoksulluktan geliyorum, çok daha zor yerlerden geliyorum.” Öyle buldum yani Tezer’i. O iyi aile kızı, dedim, Alman Lisesi’nde okumuş. Onun isyanı ile benim isyanım bir olmaz, dedim. Hafifsedim. Sonra sağ olsun, orada bu işin düzenleyicisi olan Enver Ercan’ın kızı dedi ki “Gel bunu anlat.”. Ben utanacağımı söyleyince “Yok, yok gel anlat.” dedi. Sonrasında tabii ki ben de tekrar okudum Tezer’i çünkü yirmi yaşın okumuşluğuyla oraya gidilmeyecekti. Yaşamın Ucuna Yolculuk’u bu sefer ağlaya ağlaya okudum. Çünkü ben kırk yaşındaydım ve o kitapta karşılaştığım kadını yirmi yaşında okusaydım ne kadar ufuk açıcı olabileceğini gördüm. Orada da bunu anlattım. Bir de kitaplarının arkasında yazan “Kırılgan Prenses”, “Nostaljik Prenses”, “Lirik Prenses” lakâplarının yazılmaması için Yapı Kredi Yayınları’na çok rica ettim. Aslında perdelenmek, kapatılmak istenen bir taraf var. Biz de sadece gençliğe isyan, deri eldiven giyerek okula ya da devlete isyan diye anılan bu yanlış maskeyi çıkaralım. Tezer Özlü’yü bu “nostaljik prenseslik”ten çıkaralım. Onu okuduğunuzda “Meryem abartmış.” diyebilirsiniz ancak dikkatli okumaya ihtiyaç var. Nasıl ki pek çok yazarın çok iyi okunmaya ihtiyacı varsa her metin kendisini size ilk okuyuşta kabak gibi açmaz. Çünkü yazarımız çok riskli bir şey yapmış dönemine göre. Kırk yaşında bir kadının hasta çocuğunu Lufthansa uçağı ile Avusturya’ya yolladığını tek bir satırda geçiriyor. Buradan anlıyoruz ki karakterimiz bir anne. Ardından kendisi de on dört günlük bir tren yolculuğuna çıkıyor ve üç büyük şehre gidiyor. Sevdiği üç büyük yazar var: Svevo, Kafka ve Pavese. Tezer Özlü’nün Lape’de tedavi gördüğünü elbette kabul ediyoruz ancak siz Tezer Özlü’nün kendi hayatını mı yazdığını düşünüyorsunuz? Ben hep bunu anlatmaya çalışıyorum. Hiç utanmıyor musunuz? “Ben” karakteriyle yazdı diye bir insan kendisini mi anlatıyor? Tezer bize bir karakter anlatıyor ve bu karakter on dört günlük bir tren yolculuğuna çıkıyor. Başı ağrıyor, dişi ağrıyor, hastalanıyor fakat tutkusunun peşinde. Peki tutkusu nedir? Sevdiği edebi yazarların yaşayıp öldükleri, intihar ettikleri şehirleri görmek ve oraları gezmek. Böyle bir amaç için yola çıkıyor ve kompartımanda tanıştığı genç bir adamla sevişiyor, bu adamın karşısında güneş altında kendini tatmin ediyor. Elimizde koca bir erkek cinselliği külliyatı varken bunların histerik olarak nitelendirilmesini -hem edebiyat altında hem de başka başlıklar altında- aptalca buluyorum. Hatta bir kadının da bunu yapmış olması çok “sıradan”. Ama o dönem için tabii ki çok çarpıcı. O yüzden ben o “lirik, nostaljik prenses” kavramlarını sevmiyorum.

Dikkat etmek gerekiyor ki cinsellikten bahsettiği yerlerde metin ikinci tekil şahsa geçiyor, dil değiştiriyor. “Böyle yaptın, ona bütün geçitlerini açtın…” gibi. Çok kıymetli bir okuma, yaparsanız çok güzel olur. Hatta bir de kırkınızda yapın, ellinizde bir daha yapın. En azından Tezer’imizi, kıymetlimizi jelatinden, prenses imajından kurtarmış olduk bir parça.

BÜKAK: İsterseniz sorulara geçebiliriz.

Soru: Benim eşim de yazar. Siz konuşurken aslında onun aynı duyguları anlattığını düşündüm: Tante Rosa’yı, Tezer Özlü’yü, Leyla Erbil’i, aynı şeyleri. Aslında kadın ve erkek olarak aynıyız ancak her zaman kadını bir kenara itme durumu var. Üniversite okuyoruz, bir yerlere geliyoruz fakat yine farklı durumlarda oluyoruz. Biz mi bu durumu içselleştiriyoruz?

Hatice Meryem: Maalesef her zaman, her alanda kadınları kenara itme durumu var. İletişim Yayınları’nın dokuzuncu ya da on birinci baskısında Murat Belge Tante Rosa’nın önsözünü yazmış. Orada Sevgi Soysal’ın ölmeden önce “Benim Tante Rosa’ma sahip çıkın.” diye vasiyet ettiğini öğrendim. Bir de “Keşke onun adını Ayşe Teyze koysaydım.” demiş. Ben Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki bir konuşmam için bunu denedim. Dizi yazarken de adaptasyon yaptığım için Tante Rosa’yı yerlileştirme hedefiyle bir çalışmaya kalkıştım.

Kitapta birinci bölüm Rosa’nın hayal gücü, hayalperestliği üzerinedir. Ben de Ayşe Teyze için yazmaya başladım. Rosa at cambazı olmak ister, Ayşe Teyzem de at cambazı olmak isteyebilir. İkisi de kıç üstü yere düşebilir. İkinci bölümde Rosa okuldaki bir etkinlik için tatlı yapar ancak tatlı penise benzediği için arkadaşları tarafından dışlanır. Ayşe de okul etkinliği için muzlu bir tatlı yapar ve bu tatlı penise benzediği için o da dışlanır. Kitaptaki üçüncü bölümde Ayşe Teyze, Rosa gibi periyodik bir dergiye abone olur. Rosa’nınki Sizlerle Başbaşa dergisiydi. İkisi de birer erkeğe âşık olurlar ve hamile kaldıkları için evlenirler. Rosa’nın kocası birahaneden eve gelmeyen ve eve para getirmeyen bir adamdır. Evin camı kırıktır ve evde yemek yoktur. Hatta çocukları soğuktan korumak için Rosa’nın göğsüyle camı kapattığı muhteşem bir sahne vardır. Karlı ve soğuk bir akşamda Rosa kocasının birahaneden geldiğini görünce ona isyan ederek evi terk eder. Sonrasında Rosa Sizlerle Başbaşa dergisi üzerinden mektuplaştığı birisinin evine giderek tekinsiz bir yola yelken açar. Fakat Ayşe Teyze bunu yapamaz. Kitabın devamındaki on bölüm boyunca Rosa bütün bu tekinsiz yollarda tek başına düşe kalka yürür, yolunu bulur. Bir gazete bayii açar, ardından pansiyonerlik yapar. Rosa gittikçe yumuşar kendine ait bir hayatı olduğu ve çevresine gülümseyerek bakabileceği tatlı bir hayat yaşamak istediği için gittikçe iyi bir insana dönüşür. İhtiyarlığında pansiyonerlik yaparken müşterileri onu enayi yerine koymasına rağmen hayatından memnundur. Peki Ayşe Teyze’ye ne olur? Katılaşır ve acımasızlaşır. Kendisine benzemeyen Rosa gibi teyzeleri hakîr görmeye ve aşağılamaya başlar. Tante Rosa kocasıyla yalandan bir kere sevişmektense yanlış başlangıçlara koşmayı tercih eder. Ayşe Teyze de kocasıyla yalandan sevişip sahte orgazm sesleri çıkarmak istemez fakat evi Rosa kadar kolay terk edemez. Leyla Erbil, Sevgi Soysal gibi yazarlar kitaplarında evin taşınabilir olmasından bahsederken Ayşe Teyze evin bir parçası haline gelir. Benim Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun kitabımda biraz mizahi anlatmaya çalıştığım şekilde kocasını elde tutmanın yollarına kafa yoran, taktik, strateji geliştirmeye çalışan ve bunu yaparken de perişan olan, bir şahsiyet geliştiremeyen; bu sebeple kötüleşen kadınlar gibi tıpkı… Sonunda da kendisine benzemeyen diğer kadınlara, bodrum katında üstüne kediler işemesine rağmen mutlu ölen kadınlara, kahırlı olmayan kadınlara tıpkı savaşseverlerin barışseverlere duyduğu nefret gibi bir nefret duyar Ayşe Teyze. Tabii ki Rosa’ya benzemiyor. Bu sebeplerden yabancı bulunmuyor. Ayşe Teyze evden kaçsaydı ya ailesi ya kocası tarafından 47 yerinden bıçaklanacaktı. Bu yaşadıklarımız çeşit çeşit pespayelikler…

Soru: Ben eserlerinize yönelik bir soru soracaktım. Kitaplarınızda çok farklı deneyimler görüyoruz: annelik deneyimi, kadın olma deneyimi veya yetimlik durumu gibi. Sorumu Aklımdaki Yılan kitabınız üzerinden soracaktım. Orada bir anne çocuk ilişkisi, anne olma durumu görüyoruz. Kitaplarınızda gördüğümüz annelik veya anne çocuk ilişkisi edebiyatınızda nasıl bir yerde duruyor? Kaynağı neresi?

Hatice Meryem: Ben iki oğlan çocuk annesiyim ve annelik her zaman çok hoşuma giden bir şey oldu. Annelik muhteşem bir şey. Keşke yaşadığımız dünya böyle olmasaydı da genç kızlara sürekli doğurun diye- bilseydim. Çünkü doğurmak ve ilk yıl çocuğunuza bakmak dünyanın en güzel zevki. Seks kadar haz veren bir duygu. Ama şimdi maalesef böyle söyleyemiyorum. Çünkü büyütme kısmı çok zor, çok yalnız kalıyorsun. Annelik buradan geliyor. Ayrıca eşimin iki annesi vardı yani iki kayınvalidem olmuş oldu. Benim annemle çok ciddi problemlerim oldu. Hâlâ da var, belki daha yeni çözdüğümü söyleyebilirim. Ezilenler arasındaki, kadınlar arasındaki bu ilişki neden böyle? Bu düşmanlıklarımız belki de “Kadın, kadının kurdudur.” sözünden doğuyor. Belki kavga etmek gerekiyor. Ben anneme içimdeki her şeyi kustum, sonra da özür diledim. Onu böyle şeylerle üzmek hiç istemezdim ama bunu yapmak zorundaydım. “Bana üniversiteden sonra evlen diye yaptığın baskıları ben hâlâ kendime yediremiyorum, bunu keşke yapmasaydın.” dedim. “Bunun için hiç değilse şimdi üzgün müsün?” diye sormak zorundaydım. Dizilerde, filmlerde yüzleşmeler çok olur. Ben de kendi anneliğim üzerinden çok düşündüm. Az önce arkadaşlarla konuşurken de anlattım, oğullarımı insan yetiştirmeye çalıştım. Bir yandan bütün bunların benim üstümde yıpratma etkisi var. Anneliğin hızar gibi karnımı kestiğini de biliyorum ancak bir yandan da çok keyifli. Beni çok mutlu eden bir şeyin bana bu kadar acı vermesi içinde yaşadığımız ataerkil dünya yüzünden. Geçtiğimiz günlerde, meclisteki insanlar birbirini yumrukladı. Çok rezil bir durum. Ergen erkeklerin -sadece “erkekler” değil “ergen erkekler”- yönettiği bir dünyada yaşıyoruz.

Mesela bu sabah aklıma bir soru takıldı. Biliyorsunuz Adile Naşit’i anlatan yeni bir kitap çıktı. Hepimiz de Adile Naşit’i çok severiz. Bir yandan neden bu kadar çok sevdiğimizi anlamıyorum. Ortada öfkeden burnundan soluyan bir baba dolaşıyor, Adile Naşit de hem babaları çocuklarını affetsin diye uğraşıyor hem “deve kadar” oğlanların karnını doyuruyor hem de iyi okullarda okusunlar diye çabalıyor. Yücelttiğimiz tipolojileri hangi bakımdan ele alıyoruz? Otuzlu yaşlarım itibarıyla feminizm bana çok açık, berrak bir pencere sundu ve bence bunun kadını erkeği yok. Kocaeli Üniversitesi’ne gittiğimde aklı başın- da genç adamlarla tanıştım. Onlar da bu konu üzerine kafa yoruyorlar, çeşitli çalışmalar yapıyorlar. Ben yeni kuşaklardan ümitliyim. Çünkü onlar da erkekliğin kendi üstlerinde yarattığı baskının farkındalar ve bu manyaklıkla yaşamayı istemiyorlar. Kendileri söylediler, ben de çok gurur duydum. Onların böyle konuşması çok hoşuma gitti.

Dünyanın şu an yaşadığı şey erkeklik krizinden başka bir şey değil. “Şimdi kadınlara sahneyi versek hemen çok güzel bir dünya kurarlar.” diye bir sav ileri süremeyiz tabii ki. Bin yıllardır kafasına vurduğun, geri plana attığın, annelikle bile cezalandırdığın insanlara birden sorumluluk yüklemek… Ben kadınlara deli denmesinden de hoşlanmıyorum, kadınların delirtildiğini düşünüyorum. 40-50 yaşından sonra birçok kadının psikosomatik rahatsızlıklarla uğraştığını biliyoruz. Be- nim annem sürekli “Sırtım bıcır bıcır su kaynıyor.” diyor. Aslında su kaynamıyor, sen sevişmedin. Yaşamın Ucuna Yolculuk da bunu anlatıyor. Aslında erkek bedenlerini tanımamız gerekiyordu. Kimse kimseye “Orospuluk yap.” demiyor ancak biyolojik olarak beden tanımamız gerekiyor. Daha erken yaşta, daha korunaklı ve güzel bir biçimde sevişmemiz gerekiyor. Bunlar sağlık için gerekiyor. Kadınlarda zihin bulanıklığı oluyor. Bu kadınlara şimdi dünyayı versen onların da çok sağlıklı bir yönetim mekanizması oluşturabileceğini kim iddia edebilir? Ama yatırım yapmak gerekiyor. Gelecek nesilleri daha akıllı ve bilinçli yetiştirmek gerekiyor. Yatırım yapılmıyor, geri plana atılıyor. Yani politik meseleler…

Soru: Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun adlı kitabınız Ankara Devlet Tiyatroları tarafından sergilenmiş. O süreçte onlarla çalıştınız mı ve nasıl bir süreç oldu?

Hatice Meryem: Hayır, beraber çalışmadık. Ankara’dan genç bir yönetmen arkadaş geldi, “Kitabı çok sevdim, oyun yapabilir miyim?” dedi. “Onur duyarım” dedim. Oyun oldu. Meğer yayınevine bunu söylemek gerekiyormuş. Ben bu bilgiyi yıllar sonra öğrendim. İletişim Yayınları’nın baş editörü Nihat abi “Meryemciğim, sen bize söylemeden yaptın onu.” dedi. Söylemem gerektiğini bilmiyordum, o derece bir saflık hâlindeydim. Yedi sekiz sene oynadı, dört yüz oyun yaptılar. Hiçbirine gitmedim sadece prömiyere gittim. Onlara da söyledim: Oyunu sevmedim. Çünkü benim kafamda bambaşka şeyler oynuyordu. Orada somut şeyleri, onların kafasındakileri gördüm. Bana sanki benim kitabım daha iyiymiş gibi geldi. O yüzden çok sevmemiştim hatta birkaç yerini eleştirdim. Bacak arasından kanlı çarşaf sokup çıkarttıkları kısımlar vardı, onları sevmedim. Ancak bunları başta söylemedim, utandım. Aradan zaman geçince söyledim. Ne zaman söyledim peki? Beni 400. gösterime çağırdıklarında. “Hiç gelmedin, bütün Anadolu’yu dolaştık, 400. gösterimine artık gel!” dediler. “Tabii.” dedim ve koştum gittim. Ankara’da sahnede dört kız, birisi Gülçin Yaşaroğlu, hepsi de çok güzel ödüller aldılar. Bu sefer metni yalayıp yutmuşlar. Onlar da sahnede uçuyordu, metin de. Benim kitabımdan daha iyi bir metin hâline gelmişti. Onlara açıkça söyledim: “Ben ilk seferde hiç beğenmemiştim ama siz gerçekten çok iyi bir iş çıkarmışsınız.” Onlar da “Keşke biz bu oyunu hep oynasak.” dediler. Oyunu sevdiler çünkü içinde komiklik de var. Bir yandan ben de seviyorum çünkü zorluklarla, dertlerle, sıkışmışlıkla yaşayan mahalle aralarındaki çoğu alt-orta sınıf olan kadınları görüyoruz. Zengin kadınların ellerinde biraz daha fazla imkân var ama onlar da sıkışık. Zengin olmak da kurtarmıyor. Benim zengin olduğum bir dönem de oldu o da kurtarmıyor… Zenginler için biraz daha imkân var; yoga, psikiyatri gibi yöntemlerle rahatlamak gibi. Ancak fakir kadınların hiç imkânı yok. O yüzden onların birazcık nefes almaya ihtiyacı var, onlar da gülüyorlar. Benim “Mutfak Dedikoduları ile Kocakarı Hikâyeleri Arasında Bir Ses Gezintisi”23 adlı bir yazım vardır. Onu Umberto Eco’nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti24 adlı kitabında olduğu gibi hikâye anlatı sanatı şeklinde çıkaracağım. Çıkaracağım demeyeyim de vakit olursa, çalışırsam eğer… Nerelerden beslendim? Annemlerden, mutfaklardaki dedikodulardan, sabahlara kadar olan dertleşmelerden, ağlaşmalardan… Bu sadece terapi de olmuyor. İnsanlar arası beşerî hukuk, ekonomi, sosyoloji, psikoloji… Bunları o konuşmalara kulak kabartarak öğreniyorsunuz. Tabii bunları çocuk yaşta bir odaya kapanıp sadece kitap okuyarak da öğrenebilirsiniz. Ancak iki kadının mutfakta sadece yemek yaparken ettiği sohbetler üzerinden toplumsal bir okuma yapabiliyoruz. Bu, çok uzun zamandır bilinen bir gerçek.

Soru: Televizyonda sabah programlarına çıkan kadınlar görüyoruz. Bu kadınlar bir yandan komşusuyla, yakınıyla ilişkiye girerken bir yandan başkalarına baskı mekanizmaları kurabiliyorlar. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hatice Meryem: Baskılar arttıkça arzular yükseliyor. Bir yanlış, diğer olguları doğrulamıyor. Anlattığım Ayşe Teyze örneğindeki gibi, sorunuzun cevabını tam olarak bilmiyorum. Arkadaşlarla edebiyat üzerine sohbet ederken yazarların birbirlerini çok kıskanması üzerine konuştuk. Bu tamamen doğru olmasa bile bir gerçeklik payı var. Bunun sebebi pastanın küçük olması: Okur sayısı az. Hepimiz yüzer bin kitap satıyor olsaydık “Canım benim, işler nasıl gidiyor?” derdik. Hepimiz manen de zengin olurduk. Türkiye’de kitap okuyan insan sayısı kısıtlı olduğu için mutluluk, refah pastası da oldukça küçük. Siz benden daha fazla faydalanırsanız gözünüzü oyasım geliyor. Bu şekilde tarif edebilirim.

Soru: Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? kitabına dair bir soru sormak istiyorum. Öncelikle kitabı çok çarpıcı buldum, oldukça etkilenerek okudum. Sıkça da kafamı karıştırdı. Özellikle “Yeşil Eşofman” öyküsü üzerinden örnekleyebilirim. Kitap boyunca cinayetlerin arka planında bir delilik halinden bahsediliyor. Yanılmıyorsam “Neden Yazdım?” bölümünde “Erkekler delidir.” gibi bir çıkarımınız vardı. Cinayetlerde toplumsal koşullar var ancak bu delilik hâli daha baskın gibi. Bir yandan kafamda “Bu bir metafor mu?” gibi sorular da oluşuyor. Bu durum okuyucu için toplumsal koşulları arkaya iter mi, bu delilik hali tam olarak nerede duruyor?

Hatice Meryem: Alanında uzman bir psikiyatr veya sosyolog dönemin ekonomisinin, toplumsal koşullarının, politikanın, biyolojik etkenlerin, dürtüselliğin payının ne kadar olduğunu söyleyerek bu soruyu cevaplayabilir. Belki şu şekilde örnekleyerek açıklayabilirim: Ben bu öyküleri 7-8 yıl önce OT dergisinde yayımladım ancak bir sebepten onlara kızdığım için isimlerini kitap üzerinde anmadım ve anmak istemiyorum. Mindhunter diye bir dizi var, ben çok önceden Mindhunter yapmışım. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Foucault’nun çok sevdiğim bir kitabı vardır, öneririm: 19. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti: Annemi, Kız Kardeşimi, Erkek Kardeşimi Katleden Ben Pierre Rivière25. Birisi karşısında- ki kişi bardak düşürdü diye cinayet işleyebilir. Ama bunun arkasında olaylar, düşünceler silsilesi vardır. Ben edebiyatçıyım, keşke sosyolog ya da psikolog olsaydım da bir polis, ajan ya da bir dedektif gibi daha derinlemesine bir çalışma yapsaydım, tezler hazırlasaydım. Bu cinayetleri işleyenlerle röportajlar yapsaydım, aileleriyle görüşseydim. O zaman daha kuvvetli metinler de çıkarabilirdim. Ben biraz hayal gücümden, biraz kulağıma gelenlerden faydalandım. O yüzden bir ya- zarın hata payı olduğu gibi ben de muhakkak hata yapmışımdır. Ama dediğim gibi, ben sadece bir yöntem geliştirmeye çalıştım. Bunun küçümsenmesini de istemiyorum. O yüzden o yazıyı yazdım. Aslında benim aklımda onu yazmak yoktu. Emine Bulut cinayeti sonrasında öyküleri yayınevine göndermiştim. Editör Tanıl Bora’ya “Ben artık dayanamıyorum. Bu öyküleri basarak insanların dikkatini çekelim, duyarlılık kazandıralım, bir tuğlacık misali. ‘Ne demek bir kadını öldürmeye nereden başlamalı!’ desinler.” dedim. O da “Meryem, istersen hezeyan hâlini de yaz.” deyince arkadaki metni yazdım. Edebiyatçılar kendilerinin neyi niçin yaptıklarını o kadar iyi bilmezler. Ben de neyi niçin yazdığımı anlatmak için kendimi paralıyorum.

Demin dediğiniz örnek alma konusuna ekşisözlük’te karşılaştım. Açıkçası bu kitabı okuyup bunları yapan olur mu diye korktum çünkü içerisinde tavsiyeler var. Fakat bu bakış açısından bakarsak dünyanın en büyük yazarlarının kalemlerini kırıp kenara atmamız gerek. Edebiyat bize soluk aldıran, insanın karanlık taraflarını da gösteren, güzel taraflarını da gösteren bir sanat dalı. Ben bu kadar anlatabilirim, edebiyat kuramcıları çok daha iyi anlatır bu durumu.

Soru: Aslında daha kolektif yapılan sanatlarda kadınlar daha çok iletişim içerisinde oluyorlar ama edebiyatta bu belki mümkün olmayabilir. Sizin şu an görüştüğünüz, arkadaşlık ettiğiniz edebiyatçılar var mı?

Hatice Meryem: Evet var. Çok yakın arkadaşlarım var. Şu ara çok mutluyuz, çok kalabalığız. Mesela Kadıköy’deki Akademi Kitabevi 8 Mart’ta pek çoğumuzu davet etti.

Gerçekten de bu dönem baya sıkı, sağlam kadın yazarlar çıktı; onları çok seviyorum, hepsi çok yakın arkadaşım. Elif Şafak’ı da seviyorum, o da arkadaşım. Yani kimi tanıyorsanız hepsi benim arkadaşım, onlar beni seviyor, ben de onları. Ancak erkek yazarlar konusunda o kadar emin değilim çünkü çamura yatıyorlar, bizi kandırmaya çalışıyorlar. (Gülerek) İstediğiniz yazar hakkında özel odada konuşabiliriz. Kadınları daha hakikatli buluyorum. Dönemimdeki kadın yazarları ise çok daha hakikatli buluyorum. Ne güzel ki Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Nezihe Meriç, Fatma Aliye Hanım, Mihri Hatun gibi kadınlar yaşamış. Mesela bizler Mihri Hatun’u öğrenmemişiz. Mihri Hatun, Amasya’da yaşayan Türkmen bir kadının 14 yaşındaki genç kızı. Mihri’nin babasıysa kadı. Annesi Mihri’ye sürekli “Sen ev kızı olacaksın.” diyor. Küçük Mihri de o dönem ünlü olan İranlı bir kadın şairi kendisine örnek alarak onun gibi şair olmak istiyor. Bu sıralarda Amasya’da Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Beyazıt bir konakta annesiyle yaşıyor. Fatih Sultan Mehmet oğlunu annesiyle beraber sancağa yollamış. Ancak II. Beyazıt eğlenceye çok düşkün bir genç adam, günlerce süren meşk geceleri yapıyorlar. Erkeklerden oluşan meclislerde içiyorlar, eğleniyorlar. Fatih Sultan Mehmet’in kulağına oğlunun bu taşkınlıkları gelince koskoca padişah oğluna aklını başına toplamasını söyleyen mektuplar yolluyor. II. Beyazıt yine söz dinlemeyince oğlunu zapt etmesi için Akşemseddin’i Amasya’ya gönderiyor.

Böyle bir konak ortamında II. Beyazıt’ın annesinin- Fatih Sultan Mehmet’in artık modası geçmiş ve yaşlanmış hanımının- canı sıkılıyor. II. Beyazıt, annesine “Anneciğim, isterseniz size bir yoldaş, bir yaren, siz havuz başında üzümlerinizi yerken size şiir okuyacak bir genç hanım bulsak?” diyor ve bu şekilde şehre haber yayılıyor. Mihri’nin babası da kızına soruyor: “Seni gönderelim mi? Gitmek ister misin?” Mihri çok sevinerek kabul ediyor. Mihri Hatun sonrasında İstanbul’da, Fatih Sultan Mehmet’in kendisine verdiği iki evde bolluk ve rahatlık içerisinde “Şaire Hanım” olarak yaşıyor. Ardından da Büyük İstanbul Depremi’nde ölüyor. Nefis bir hayat yaşamış, hiç evlenmemiş. Bir kere âşık olmuş, platonik bir âşk yaşamış. Mihri’nin hayatı çok romantik, şiirleri de son derece cesur çünkü erotizm de içeriyor. Tabii şiirlerinde âşk da var, kendisi çok sivri dilli. Çok büyük bir erkek cemaat içerisindeki tek kadın şair. Mihri Hatun’a dair elimizdeki kaynaklar çok az. Benim bildiğim kadarıyla onu anlatan tek bir kitap var, sevgili Sennur Sezer’in kitabı26. Bizim bunları da öğrenmemiz gerekiyor. Sadece Virginia Woolf’u veya Sylvia Plath’i bilmek yeterli olmuyor.

Peki ben feminizmi niçin seviyorum? Çocuk sever gibi seviyorum as- lında, oğluma da böyle anlattım. Çünkü diğer bütün “-izm”ler ve ideolojiler iktidarı talep ederler. Feminizm iktidarı talep etmez, eşitlik ister. Bu bana çok iyi geldiği gibi insanlığa da iyi geleceğini düşündüğüm bir şey. Bu yüzden feminist olalım, feminist kalalım! Feminizm kötü bir şey değil. Bir de düşünün ki Çocuklar Duymasın diye “saçma” bir dizide -ki aslında saçma değil- Türkiye’de sosyolojik karşılığı olan bir dizide çocuk senelerce ablasına “feminist” diye hakaret etti. Feminizm deyince halkın tüylerinin diken diken olmasında Birol Güven’in payı var.

Soru: Genel olarak kitaplarınızda üslup anlamında akıcı, açık bir dil kullanıyorsunuz. Bu kullanıma hedef okuyucu kitlenize göre mi karar verdiniz yoksa yazarken bu şekilde mi gelişti?

Hatice Meryem: Galiba orada halk kültürünün etkisi var. En sevdiğim yabancı yazar Proust’tur. Onun sayfalar boyunca bitmeyen cümlelerinin, yatağından çıkmadan yedi ciltte bütün çocukluğunu anlatmasının, zaman muhasebesini çıkarmasının büyük hayranıyım ancak bizim az ile çok anlatmak gibi bir geleneğimiz var. Yunus Emre bunun çok güzel bir örneğidir. Halk kültüründe bunun çok iyi örnekleri vardır. Ben böyle bir üslup kullanmama tesadüf diyeceğim. Bu, yazar olduktan sonra fark ettiğim bir şey. Yazarlığa yönelişimin çok bilinçli olmadığın- dan bahsetmiştim. Hiç yapmacık olmak istemediğimden hiçbir zaman afili cümle kurmaya çalışmadım.

Tabii ki edebiyat latif bir dille, sezgi yoluyla kurulur. Meseleyi direkt ortaya koymak isteseydim bilim okumak isterdim. Zaman zaman anlatmak istediğim şeyi farklı şekilde hissettirmek için çeşitli oyunlar denerim. Mesela Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun’u yazarken çok atasözü ve deyim kullandım. Şimdi onlardan kaçıyorum. Çünkü atasözü ve deyimlerin, yazıyla düşünmenin önünü tıkadığını düşünü- yorum. Mesela Orhan Pamuk’un Türkçe’sini beğenmeyenlere hayret ediyorum. Evet Orhan bazen kötü, bozuk bir Türkçe kullanabiliyor. Ancak bunu yapmasındaki muradını çok iyi biliyorum. Çünkü onu hem bir arkadaş, bir abi, bir üstat olarak görüyorum hem de okurken öyle hissediyorum. Bir düşünceyi ilerletmeye çalışırken farklılıkların önünü kesemeyiz. Bunu belki yazarak daha iyi anlatabilirim, şimdilik bu şekilde söylüyorum. Düşüncenin ilerlemesi için fazla süse ihtiyacımız yok. Bu yüzden sade dili tercih ediyorum. Mesela “Beyaz Kartal” diye bir hikâye yazmıştım. Bu denli sıkıcı bir mevzuyu en ekonomik dille nasıl anlatabilirim diye düşündüğüm ilk denememdi. Sabiha Gökçen’in babasının elini öpüp uçağıyla –maalesef- İstanbul’dan Dersim’i bombalamaya gitmesini anlattığım bir hikâye. Oradaki denemem fena olmadı. Hikâye sevilmiş ki Japoncaya çevrildi. Maalesef Japonya da bomba kültürünü bildiği için…

Soru: Hangi dizilerin senaryosunu yazdınız?

Hatice Meryem: Amerikan dizisi Desperate Housewives’ı Umutsuz Ev Kadınları olarak buraya uyarladım. O zamanlar senaristliği çok küçümsüyordum, aşağılıyordum ancak çalışmaktan zarar gelmez. Ben kale- mimle iş yapıyorum. Eskiden adımı bile gizlerdim. Şimdi öyle bir şeye ihtiyaç duymuyorum. O dönem hatırlarsanız Kurtlar Vadisi vardı. Bir de ağlayan kadınların sadece nesneleştirildiği diziler vardı. Ben Umutsuz Ev Kadınları’nı yapmaktan memnun kaldım. Dört kadının mutfak beziyle, çocuklarıyla, kocalarıyla olan ilişkileri, aşkları, başka adamlara âşık olmaları benim hoşuma gitti. İyi bir dizi olduğunu düşündüm. Sonrasında Nahit Sırrı Örik’in Eve Düşen Yıldırım27 adlı romanını yirmi sekiz bölüm olarak televizyona uyarladım. Cansu Dere’nin başrolünde olduğu Anne dizisini de uyarladım. Bu diziyi ilginç olduğu için seçtim çünkü o da Kafkas Tebeşir Dairesi’ndeki28 gibi “Doğuran mı anne, büyüten mi anne?” konusunu işliyor. Ama şimdilerde diziler baya bozuldu. O diziyi yaptığımız sene bundan dört sene önceydi. Televizyon için bir yenilikti, ilkti. Sürekli olarak kadın ile erkeğin âşık olduğu, bir diğerinin de başkasına âşık olduğu diziler varken biz bir anneyi anlat- tık. Sonrasında Kadın dizisinin ilk zamanlarında, kurulum aşamasında çalıştım. Başlangıçta çok iyiydi ancak oradan da ayrıldım. Şimdilerde çok güzel bir proje üstüne çalışıyorum, o da çok güzel bir hikâye. Söylememek için kendimi zor tutuyorum ancak anlaşmalardan dolayı bir şey söyleyemiyorum. Proje gerçekleşirse yurt dışına giden bir hikâye olacak. Oradan da paramı kazanıyorum, hayatımı kazanmaya çalışıyorum.

Soru: Yazarlık nasıl öğrenilebilir?

Hatice Meryem: Yazarak öğrenilebilir.

Soru: Yazarlık kursları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hatice Meryem: Olumlu düşünüyorum. Ben gençken yazarlık kurslarının çok gereksiz olduğunu düşünürdüm. Şimdi o kadar katı değilim. Oysaki belki yazar olmak isteyen bir insanın kursta öğretmeninden veya arkadaşından duyacağı bir cümleye, kafasını açacak bir şeylere ihtiyacı vardır. Okuduğu bir kitap insanın kafasını açabilir ama en güzeli yazarak, her gün yazarak öğrenmek. Benim annem de babam da yazıyor. Birisi yemek tarifi, birisi mani yazıyor. Hatta benim kuzenim de yazar olduğu için “Bizim soyumuzda yazarlık varmış.” diye anlatırlar.

Soru: Ben yazma sürecinizin nasıl işlediğini merak ettim. Örneğin kimisi yazmak için bir odaya kapanır, sürekli üretmeye çalışır. Kimisi ise kafasına esen bir cümleyi direkt yazar ya da takıldığı bir nokta üzerinde araştırmalar yaparak beyin fırtınasıyla yazar. Sizin süreciniz nasıl işliyor?

Hatice Meryem: Ben son söylediğinizi hiç yapmadım ancak yapmayı çok istiyorum. Önce konuyu derinlemesine araştırıp sonra yazmak isterim. Önceden bunu da küçümserdim “Araştırarak edebiyat mı yapılır!” derdim. Sezgiler üzerinden gidileceğini düşünürdüm fakat şimdi öyle düşünmüyorum. Her şekilde olabilir.

Ben yirmi yıldır yazıyorum. İlk kitabım Siftah 2000 yılında çıktı. Yazma sürecim de her dönem değişti. Anneyken bebeğimi emzirip diğer odada Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun’u yazıyordum. Şimdi o hâlim gözüme çok güzel görünüyor. Yazarken çocuğumu unutuyordum bazen. İçeriye koşup “Yavrum, anneciğim inan seni unutmadım, aklımdaydın.” diyordum ama bu da yalan. Vicdan azabı da çekiyordum zaman zaman. O sıralarda Perihan Mağden Radikal’de yazıyordu; “Annelik, kapanmayan yara…” gibi satırları oluyordu. Bunlarla kendi içimde mücadele ediyordum. Anne olmak güzel fakat yazar da olmak istiyorsun. Ben her yerde yazarım. Eskiden sessizlik benim için çok büyük bir ihtiyaçtı, şimdi hiç önemi yok. Kafelerde, sokaklarda yazabilirim. Hiçbir şey duymuyorum. Hatta kalabalıkta yazmak hoşuma gidiyor.

Soru: Şiir hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hatice Meryem: Şiir çok güzel bir şey. Ben televizyondaki tartışma programlarını ve sabah kadın programlarını zaman zaman izlerim, zaten sürekli izlenirse insanı çok kötü etkiler. Son dönemlerde Türkiye’nin korkunç hâli dolayısıyla izliyorum ve orada  da bazen şiir konuşuyorlar. Geçenlerde Ufuk Uras şiirden bahsederek bir dörtlük okudu. İslamcılar da şiir okuyor, farklı görüşten olanlar da. Demek ki zor zamanlarda şiir bizim sığınağımız oluyor. Ben bankada çalıştığım buhranlı dönemlerimde öykü ya da roman değil, sürekli şiir okuyordum. Londra’da da şiir okurdum. Şiiri hâlâ çok seviyorum ancak şiirin kötüsü çok kötü oluyor. Düzyazının kötüsü bir şekilde toplanabilir ancak şiir için bu çok zor.

Soru: Kadın şairler de çok az galiba. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hatice Meryem: Aslında bu dönem çok iyi. Gonca Özmen, Birhan Keskin, Asuman Susam, Deniz Durukan var. Bu saydıklarım aklıma ilk gelen isimler. Ne güzel ki 80’ler, 90’lar kuşağından daha bol kadın şairimiz var. Hatta bugün Şehir Tiyatroları’nın bu yılki repertuvarının yazarlarının çoğunluğunun kadın olduğu haberini gördüm. İlk defa böyle bir şey olmuş. Bu çok mutluluk verici. Ama tabii her zamanki gibi çok çalışmak yine bize düşüyor. Erkekler bir kere ele geçirmişler, çalışmıyorlar.

Soru: Üniversiteden, hatta liseden beri tiyatro ile ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Üzerine çalıştığınız bir metin veya yazmayı düşündüğünüz bir oyun var mı?

Hatice Meryem: Yazdım ancak olmadı. Kimse beğenmediği gibi ben de beğenmedim. Gregor Samsa’yı dişi bir karaktere çevirdim. Prömiyerinin Prag’da olacağını hayal ettiğim, çok yükseldiğim, müthiş bir fikir yakaladığımı düşündüğüm bir metindi. Dönüşüm29 ince bir kitap, biliyorsunuz, 90-100 sayfa. Gregor, sabah böcek olarak uyanır ve işine gidemez. Annesi, babası, kardeşi onu görmesine rağmen odasında mahsur kalır. Başlarda Grete ona yemek getirir, fakat bir süre sonra o da kesilir. Herkes Gregor’u aşağılamaya başlar. Kapitalizmin bireyi sıkıştırmasını onun insanlıktan çıkarak böceğe dönüşmesiyle görürüz. Kitabın sonuna kadar Gregor yatağının altında kalır, dolaşır, düşer ve babasının sırtına attığı elma sırtında bir yara açar. Bu yara gittikçe büyür, Gregor hastalanır ve ölür. Bireyin öldüğünü görürüz. Dönüşüm, verdiği “Toplum bireyi öldürür.” mesajıyla çok ünlü bir kitap olur.

Ben de Gregor Samsa’nın kadın olduğu bir deneme yaptım. Samsa kadın olunca ayağa kalkması romandaki gibi sayfalarca sürmedi, hemen kalktı. Annesi ona “Ne bu dağınıklık? Kalkacaksın, toplayacaksın. Böcek olmakla işlerden kurtulabileceğini mi zannediyorsun?” dedi. Bence çok komik, çok renkli oldu. “Böcek de olsan çıplak dolaşılır mı?” diyerek onu evlendirdiler ve yaşlı bir adama zorla verdiler. Maalesef sonu felaket oldu… Gregor yine öldü ancak çok daha fazla acı çekerek, işkencelere maruz kalarak öldü. Devlet, aile, toplumsal aygıtlar bireyi öldürüyor. Fakat kadını işkenceyle öldürüyor. Belki bu yüzden oyunum değer görmedi, (gülerek) belki ben öldükten sonra değer görür.

Soru: Kitaplarda diyaloglardan ziyade daha çok anlatıcının kendi iç konuşmaları üzerinden bir anlatı kuruyorsunuz. Bu ifade tarzının edebiyatınızda nasıl bir yeri var?

Hatice Meryem: Virginia Woolf, Mrs. Dalloway30 adlı kitabında bilinç akışı tekniğini sıkça kullanıyor. Ben de metni, dili ve temasıyla beraber düşünüyorum. Dil kullanımına içeriğe göre karar veriyorum. Yazarlar bunu yer yer okura gizlenmek için bazen de bilinçsizce tercih ediyor.

Son olarak Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı kitabından bir alıntı paylaşmak istiyorum:

“Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa insan ilişkileri de değişecek. İnsandan iç güdüleriyle bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.” Bu satırlar bana her zaman umut veriyor.

Bu güzel söyleşi için Hatice Meryem’e çok teşekkür ederiz!

  1. Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993, s. 59.
  2. Hatice Meryem, Siftah, İstanbul: Varlık Yayınları, 2000.
  3. Hatice Meryem, Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
  4. Hatice Meryem, İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.
  5. Hatice Meryem, Aklımdaki Yılan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.
  6. Hatice Meryem, Beyefendi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.
  7. Hatice Meryem, Yetim, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.
  8. Hatice Meryem, Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.
  9. George Orwell, Paris ve Londra’da Beş Parasız, İstanbul: Can Yayınları, 2015.
  10. Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, İstanbul: Can Yayınları, 1984.
  11. Kate Chopin, Uyanış ve Seçme Öyküler, İstanbul: Otonom Yayınları, 2008.
  12. Sevgi Soysal, Tante Rosa, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
  13. Fatma Aliye Hanım ve Ahmet Mithat Efendi, Hayal ve Hakikat, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2019.
  14. Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi, sözlü geleneğe bağlı olan meddahlar tarafından anlatılan bir halk hikâyesidir. İlk kez 1852’de Ceride-i Havadis Yayınevi’nde basılmıştır.
  15. Namık Kemal, İntibah, İstanbul: Say Yayınları, 2009.
  16. Fatma Aliye, Enîn, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2015.
  17. Halide Edip Adıvar, Kalp Ağrısı, İstanbul: Can Yayınları, 2010.
  18. Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.
  19. Sevgi Soysal, Yeni Şehir’de Öğle Vakti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003. 20
  20. Sevgi Soysal, Tutkulu Perçem, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
  21. Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, İstanbul: Everest Yayınları, 2014.
  22. Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000.
  23. Hatice Meryem, “Mutfak Dedikoduları ile Kocakarı Hikâyeleri Arasında Bir Ses Gezintisi”, 29 Mayıs 2015, 13 Ekim 2020 tarihinde erişilmiştir. <http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1357>
  24. Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, İstanbul: Can Yayınları, 1996.
  25. Michel Foucault, 19. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti: Annemi, Kız Kardeşimi, Erkek Kardeşimi Katleden Ben Pierre Rivière, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2007.
  26. Sennur Sezer, Türk Safo’su Mihri Hatun, İstanbul: Kapı Yayınları, 2005.
  27. Nahit Sırrı Örik, Eve Düşen Yıldırım. İstanbul: Oğlak Yayıncılık. 1998.
  28. Bertolt Brecht, Kafkas Tebeşir Dairesi, 1944.
  29. Franz Kafka, Dönüşüm, İstanbul: Can Yayınları, 2001.
  30. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, İstanbul: İletişim Yayınları. 1999.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir