Neden #İstanbulSözleşmesiYaşatır?: Esra Aşan, Hatice Demir ve Hülya Gülbahar ile Söyleşi

Düzenleyen: Arjin Eser
Pınar Bektaş
Selenay Boz

Boğaziçi Üniversitesi Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks ve Artı Çaışmaları Kulübü (BÜLGBTİ+), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü (BUSOS) Artı Dergi ve Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 24 Eylül 2020 tarihinde Neden #İstanbulSözleşmesiYaşatır? isimli online bir söyleşi gerçekleştirdik. Esra Aşan, Hatice Demir ve Hülya Gülbahar ile birlikte kadınlar ve LGBTİ+’lar için hayati önem taşıyan uluslararası bir sözleşme olan ve Türkiye’nin de imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden devletin imzasını çekip çekmeme kararını ve bunun karşısında kamuda başlayan tartışmaları ele aldığımız bu etkinliğin deşifrasyonunu sizlerle paylaşıyoruz.

Bugün, “Neden #İstanbulSözleşmesiYaşatır?” sorusunu tartışacağız. Medyada dolaşımda olan bilgi kirliliğini gidermek, sözleşmeye muhalif kesimin hangi argümanlarla sözleşmeyi çarpıttığını konuşmak ve sözleşmenin biz kadın ve LGBTİ+’ların hayatında nasıl bir önemi olduğunu anlayabilmek için bu gündemi üniversite kamuoyunda canlı tutmak istedik. İktidarın kutuplaştırıcı söylemlerinin git gide çoğaldığı ve toplumsal cinsiyet alanındaki kazanımlarımızın elimizden birer birer alınmaya çalışıldığı şu dönemde İstanbul Sözleşmesi’ni üç kulüp olarak organize ettiğimiz ortak bir etkinlikte tartışmanın dayanışmayı güçlendirdiğine inanıyoruz.

Bugün etkinliğimize katılan konuklarımız Eşitlik İçin Kadın Platformu’ndan (EŞİK) feminist Avukat Hülya Gülbahar, Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Derneği (SPoD) hukuk danışmanı Avukat Hatice Demir, Feminist Kadın Çevresi (FKÇ) ve Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinden Esra Aşan. Kendilerine yönelteceğimiz sorular İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğini ve İstanbul Sözleşmesi etrafında şekillenen tartışmaları anlamaya yönelik olacak.

Sözleşmenin hangi bağlamda kabul edildiğini ve bugün neden sözleşmenin kaldırılmasına dair bir gündem oluşturulduğunu konuşacağız. Aynı zamanda, İstanbul Sözleşmesi’nin kimleri koruduğunu, kadın ve LGBTİ+’ların sözleşmenin kaldırılması durumunda nasıl etkileneceğini, imzacı ülkelerin yükümlülüklerini ve Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi durumunda bunun ne gibi hukuki karşılıkları olabileceğini tartışacağız. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması gündeminin dünyadaki anti-gender (toplumsal cinsiyet karşıtı) hareketlerle nasıl ortaklaştığını konuşacağız. Söyleşiye anti-gender tartışmasını ekleme sebebimiz, bugün Türkiye’de yoğunluklu olarak tartıştığımız İstanbul Sözleşmesi gibi kazanımların aslında başka ülkelerde de tehdit altında olması.

İstanbul Sözleşmesi’nin hayatlarımızdaki, üniversitelerimizdeki karşılıklarını biliyoruz ve kazanımlarımızın çok önemli olduğunun farkındayız. Biz de Boğaziçi Üniversitesi kulüpleri olarak sözleşmeye yönelik saldırılara karşı görüşümüzü bildirdiğimiz bir bildiri yayımladık.1 Bugün de neden bu sözleşmenin arkasında olmamız gerektiğini bu alanlarda çalışan isimlerle tartışacağız. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri olarak, İstanbul Sözleşmesi kaldırılırsa akademide ve kampüslerde yıllardır süren mücadelenin ürünleri olan toplumsal cinsiyet konulu dersler, cinsel tacizi önleme birimleri, toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine üretim yapan kulüp ve topluluklar için nasıl sonuçlar doğurabileceğini de konuklarımızla birlikte ele almak istiyoruz.

Moderasyon: Hoş geldiniz! Sorularımız genelde bir kişiye yönelik olacak ama diğer konuşmacılar da eklemek istedikleri yerler olursa lütfen eklemekten çekinmesinler. İlk sorumuz Hatice Demir’e. Tam adı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan ya da daha bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, sadece kadınları mı koruma altına alıyor? Aile içi şiddet tanımının sınırları sözleşmede nasıl çiziliyor?

Hatice Demir: Hepiniz hoş geldiniz tekrardan. Ayrıca beni böyle bir söyleşiye davet ettiğiniz için teşekkür ederim. İlk soruyla başlıyorum: İstanbul Sözleşmesi kimleri koruma kapsamına alıyor? Sözleşmenin 2. maddesinde sözleşmenin kapsamı ve kimlerin koruma altına alındığı açıklanıyor. 2. maddenin 2. fıkrası diyor ki: “Taraflar bu sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurları için uygulamaya teşvik edilir. Taraflar bu sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.” Sözleşme, 3. maddesinde bu sözleşmeyi okurken kullanılan kavramlardan ne anlamamız gerektiğini de açıklıyor. Burada aile içi şiddetin ve toplumsal cinsiyetin tanımına dikkat çekmek istiyorum. Aile içi şiddet şöyle tanımlanıyor: “eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgâhı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri”. Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir yer var. Sözleşmeye göre aile içi şiddet aynı hanede yaşayanlar arasında gerçekleşmek zorunda değil. Resmî nikahlı eş tarafından ya da hukuki anlamda ailenin içini doldurduğumuz kişilerden gelmek zorunda değil. Dikkat edin; birlikte yaşama şartı yok, nikah ya da kan bağı şartı yok. Yani sözleşme, partnerden gelen şiddeti de aile içi şiddet olarak değerlendiriyor. Sözleşme toplumsal cinsiyeti de tanımlıyor ve diyor ki: “Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler”. Biz bu ülkede toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten en çok etkilenen gruplardan birinin LGBTİ+’lar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla sözleşme elbette LGBTİ+’ları da koruma şemsiyesi altına alıyor.

Moderasyon: İstanbul Sözleşmesi üzerine soruları hazırlarken bir noktada kafa karışıklığına düştük. Çoğu zaman LGBTİ+ terimini bir şemsiye terim olarak -tüm lubunyaları kapsayacak şekilde- kullanıyoruz ama bazen bunun tam olarak tanımını yapmadığımız için kafa karışıklığına neden olabiliyor. Bu sözleşme özelinde LGBTİ+ olan ve kadın olmayan bireylerin de korunduğunu söyleyebilir miyiz?

Hatice Demir: İyi ki sordunuz bu soruyu. Daha önce başka yerlerde de açıklamaya çalıştım ama anlıyorum ki hâlâ bu noktada kafa karışıklıkları var. Bu soruya net olarak “Evet, bütün LGBTİ+’ları kapsıyor.” diye cevap verebiliriz. Nedeni şu: Bir sözleşme yorumlanırken sadece sözleşmenin lafzına bakılmaz. Lafzı derken bir hukuk metnini okurken okuduğunuzda anladığınız her şeyi ve orada yazan kelimeleri kastediyorum. Peki başka neye bakılır? Sözleşmeyi ortaya çıkaran koşullara, o sözleşmenin bütünlüklü olarak söylemek istediklerine, diğer evrensel hakları düzenleyen metinlerdeki yansımalarına, referanslarına ve en önemlisi uluslararası sözleşmelerin açıklayıcı metinlerine bakılır. İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet kavramını açıklayan ve merkezine alan ilk sözleşme. Sözleşmenin toplumsal cinsiyeti nasıl tanımladığını ve bu kavramın LGBTİ+’ları neden ilgilendirdiğini az önce tanım üzerinden yani sadece lafzına bakarak konuştuk. Şimdi sözleşmenin açıklayıcı metnine bakalım. Sözleşme açıklayıcı metninin 52. maddesinde, “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” başlıklı 4. maddenin ayrımcılık kavramı kriterlerince yorumlanması gerektiği anlatılıyor. 4. madde şimdiki tartışmaların merkezinde olan “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin de geçtiği madde. Açıklayıcı metnin 52. maddesinde nasıl yorumlamamız gerektiğine dair bir örnek de veriliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1999 yılında Portekiz aleyhine verdiği bir karar örnek gösteriliyor. Bu kararı kısaca özetleyeyim. Boşanmadan sonra ortak çocuğun velayeti anneye veriliyor ve Portekiz mahkemesi velayetin babaya verilmeme gerekçesi olarak babanın eşcinsel olmasını öne sürüyor. Mahkeme, kararın verilmesinde en belirleyici etmenin bu olduğunu söylüyor. AİHM de bunun geçerli bir gerekçe olmadığını ve ayrımcılık yasağına aykırı olduğunu vurguluyor. Dikkat edin, İstanbul Sözleşmesi açıklayıcı metninde sözleşmenin kimleri kapsadığına dair bir eşcinsel erkek üzerinden örnek veriliyor. Sözleşme sadece bununla da kalmıyor. Açıklayıcı metnin 53. maddesine bakalım. Bu maddenin söylediklerini vurgulayacağım. Kadınlar, toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet durumunu bildirdiklerinde gerek infaz gerek yargı görevlileri tarafından hâlâ ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. Benzer biçimde ev içinde gey, lezbiyen ve biseksüeller de cinsel yönelimleri nedeniyle çoğu kez destek hizmetlerinden yoksun bırakılmaktadır. Bu gruplar da toplumsal cinsiyet kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalabilmektedir. Toplumsal cinsiyet kimliğiyle kastedilen, bu kişilerin kendilerini tanımladıkları toplumsal cinsiyetin doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeme durumudur. Örneğin transseksüeller, başka cinsiyetin giysilerini giyenler, travestiler ve toplumun erkek ve kadın olarak belirlediği kategorilere denk düşmeyen kişiler bu kapsamda yer almaktadır. Bakın, sözleşmenin açıklayıcı metni ayrımcılığı vurgularken bunlara atıf yapıyor. Son olarak, açıklayıcı metnin 12. maddesinin nasıl yorumlanması gerektiğini tartışacağım. Önce sözleşmenin 12. maddesini okuyacağım. Bu maddenin başlığı “Genel Yükümlülükler”:

  1. Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.
  2. Taraflar herhangi bir gerçek veya hükmi şahsiyetin bu sözleşmenin kapsamında kalan her türlü şiddet eylemini önleyecek gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.
  3. Bu bölüm uyarınca alınan tüm tedbirlerle, belirli şartlar nedeniyle hassas konuma gelmiş insanların ihtiyaçları göz önüne alınacak ve karşılanmaya çalışılacak ve tüm tedbirlerin merkezinde mağdurların insan hakları yer alacaktır.
  4. Taraflar özellikle gençler ve erkekler olmak üzere, toplumun tüm bireylerinin bu sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet olayının önlenmesine aktif bir biçimde katkıda bulunmasını teşvik etmeye yönelik gerekli tedbirleri alacaktır.
  5. Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.
  6. Taraflar kadınların güçlendirilmesine yönelik program ve faaliyetlerin yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri alacaklardır.

Okuduğum 12. maddenin 3. paragrafındaki hassas grupları, açıklayıcı metnin nasıl yorumladığına bakalım. Açıklayıcı metin, madde 4 paragraf 3’te alınan önlemlerin, güç durumdaki kişilerin ihtiyaçlarını özel olarak sağlamak üzere pozitif girişimlerde bulunulmasını öngörmektedir. Çünkü, failler durumları nedeniyle kendilerini yeterince savunamayacaklarını, kovuşturma ve tazminat talebinde bulunamayacaklarını bildikleri bu kişileri özel olarak hedef seçmektedir. Bu sözleşmenin amacı açısından belirli nedenler dolayısıyla güç duruma düşen kişiler arasında şunlar yer almaktadır: Hamile kadınlar, küçük çocuğu olanlar, zihinsel ve bilişsel sorunları olanlar dahil engelliler, kırsal kesimde ve ücra yerde yaşayanlar, madde bağımlıları, fuhuş yapanlar, ulusal veya etnik azınlık mensupları, belgeleri olmayanlar ve sığınmacılar dahil olmak üzere göçmenler, geyler, lezbiyenler, biseksüeller ve transeksüeller, HIV’le yaşayanlar, evsizler, çocuklar ve yaşlılar. Bence, 4. madde açıklayıcı metninde gayet açık bir biçimde bütün LGBTİ+’ları kapsadığını söylüyor. Sözleşme taraf devletlere sadece koruma görevi vermiyor. Aynı zamanda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önleyici politika üretme ve eğitim modellerini geliştirme gibi görevler de yüklüyor. Bu konuyu sonraki sorularla daha ayrıntılı tartışabiliriz.

Hülya Gülbahar: Ben de bir konunun altını çizmek isterim. Hatice’nin de bahsettiği, çoklu ayrımcılık ya da kesişimsel ayrımcılık olarak adlandırdığımız nokta çok önemli. Bütün uluslararası sözleşmeler ve anayasalarda ayrımcılık yasağı ya da eşit vatandaşlık maddesi, bütün hakların önünde yer alır, şemsiye bir madde olarak durur. Siz vatandaşlarınız arasında eğitimde, sağlıkta, çalışma hayatında, şiddete maruz kalıp kalmama meselesinde ayrımcılık yaparsanız bu hakları saymanın bir manası kalmaz. Hatice’nin de aktardığı açıklayıcı kitapçıkta bahsi geçen ayrımcılıklara maruz kalanlar çok iyi tanımlanıyor. Örneğin, ücra yerde yaşamak bunlardan biri. Yani, İstanbul Sözleşmesi kolayca ulaşılabilir yerde sığınaklar ve cinsel şiddet kriz merkezleri açılması gerektiğini söylüyor. Niçin? Çünkü ücra yerde yaşayan insanlar merkezde yaşayan insanlara göre kendilerini şiddetten koruma konusunda ya da yasal haklarına erişme konusunda daha dezavantajlı konumdadırlar. Eğer bu ücra yerde yaşayan insanlar yoksul ise otobüs, taksi paraları yoktur ki merkeze gelebilsinler. Devlet olarak açacağınız sığınakların, danışma merkezlerinin hem yeri hem de sayısı konusunda ücra yerlerde yaşayan insanları gözetmek zorundasınız. Aynı şekilde bu hizmetleri verirken anadili Türkçe olmayanları da gözetmek zorundasınız. Bu noktadan bakıldığında çoklu ayrımcılık çok önemli. Bu ayrımcılığa maruz kalan kesimler -HIV pozitifler, LGBTİ+’lar ve diğerleri gibi- suça daha çok maruz kalırlar ve saldırganların ilk hedefleri arasındadırlar. Çünkü, bu kesimler toplumun zayıf halkası olarak görülürler. Failler bu kesimlerin kendilerini şikâyet edemeyeceğini düşünür ve suçun soruşturulmaması amacıyla önce bu dezavantajlı grupları hedef alırlar. Bir kadın ya da erkek kâğıtsız bir göçmen ise daha fazla şiddete maruz kalır çünkü ona saldıran insanlar, karşılarındaki topluluk içinden ilk olarak onu görür, onu seçerler. Onun zayıf olduğunu, suça direnemeyeceğini, suça maruz bırakılsa bile şikâyet edemeyeceğini düşünürler. Bu nedenle sadece İstanbul Sözleşmesi değil bütün sözleşmeler ve anayasalar önce şunu söyler: Sen eşit yurttaşlığı tanıyacaksın, vatandaşların arasında ayrımcılık yapmayacak ve hatta belli kesimlere pozitif ayrımcılık yapacaksın. Bu kesimlerin saldırıya daha açık olduğunu ve önce onların güçlendirilmesi gerektiği söylenir. İstanbul Sözleşmesi de bunu söylüyor, söylemesi gerekiyor. Aynı zamanda, İstanbul Sözleşmesi’nin Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu (GREVIO)2 Türkiye Raporu da kız çocuklarının ve örneğin sanayi üretiminin olmadığı kırsal alanda yaşayan kadınların ekonomik olarak güçlendirilmesini ayrıca ele alıyor ve böylece bahsettiğim çoklu ayrımcılığa dikkat çekiyor. Kırsal alanda tarladan başka bir şey yok ve var olan tarlanın mülkiyeti de erkeğe ait. Devlet, ancak bu gerçeği hesaba kattığında eşit yurttaşlığı tanır ve ayrımcılık yapma yasağına uyar. Bu çok önemli bir nokta olduğu için Hatice’nin söylediklerine ekleme yapmak istedim.

Moderasyon: İkinci sorumuzda İstanbul Sözleşmesi’nin tarihsel arka planına değinmek istedik. Bu sorumuz Hülya Gülbahar’a olacak. İstanbul Sözleşmesi Türkiye’de ne zaman, hangi koşullarda kabul edildi? Türkiye bu sözleşmenin yazımında yer aldı mı, nasıl yer aldı? Sözleşmeye muhalif grupların sözleşmenin bir dayatma olduğuna yönelik iddialarına karşın siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hülya Gülbahar: Kadına karşı şiddet meselesiyle uluslararası hukukun ilgilenmesi, kadınların büyük mücadelesi sonrasında kazanılan ve yeni olan bir durum. Herkes bu ilginin yüzlerce yıllık bir tarihi var sanıyor. Ancak yakın bir tarihe kadar kadına karşı şiddet ve ev içi şiddet özel alana ve bireysel uyuşmazlıklara ya da “alkolizm”, “öfkeyi kontrol edememe” gibi konulara hapsedilmişti. Kadına karşı şiddet ve ev içi şiddetin uluslararası hukukun ve mekanizmaların konusu olması 1990’lı yıllara denk düşüyor. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’sinde (CEDAW) kadına karşı şiddetin tanımı yok. Sonrasında Birleşmiş Milletler bu eksikliği fark ederek çok önemli bir karar olan şiddetle ilgili 19 no’lu tavsiye kararını yayınladı. Geçtiğimiz yıllarda da 35 no’lu tavsiye kararıyla bu şiddet tanımını genişletti. Sistematik şiddetin belli durumlarda kadına karşı şiddet ya da ev içi şiddetin belli durumlarda işkence, eziyet, zalimane davranış olarak tanımlanmasını önerdi. Bu çok önemli bir nokta ancak önemini ve neden sistematik şiddetin işkence olarak tanımlanması gerektiğini zamanımız olursa konuşuruz.

Dünya kadınlarının mücadelesi sürerken Amerika kıtası ülkeleri kadına yönelik şiddet konusunda Belem do Para Sözleşmesi’ni düzenledi. Bu sözleşme de, Brezilya’nın Belem do Para kentinde imzaya açıldığı için o kentin adıyla anılıyor. Daha sonra, Afrika ülkeleriyle ilgili bir insan hakları belgesinde -Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’na Ek Afrika Kadın Hakları Protokolü’nde- kadına yönelik şiddetten bahsedildi. O zamana dek hepsi bu kadardı. Dolayısıyla, Avrupa Birliği’nde ve Avrupa Konseyi’nde kadına yönelik şiddetle ilgili çalışmalar yoktu. Aslında, Avrupa Konseyi’nde çalışmalar vardı ama yetersiz ve dağınıktı. Örneğin Avrupa Konseyi, 2002 yılında ev içi şiddetle ilgili tavsiye kararı çıkardı ve sonrasında bir dizi tavsiye kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nin ön adımlarını attı. Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’ni birbirine karıştırmayalım. Avrupa Konseyi 47 ülkenin üye  olduğu 800 milyon nüfusa hitap eden bir konseydir ve Türkiye bu konseyin 1949’dan bu yana kurucu üyesidir. Ne mutlu ki Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak, ev içi şiddet dahil Konsey’in çıkardığı bütün tavsiye kararlarında Türkiye’nin de rolü vardır. Sadece İstanbul Sözleşmesi’nde değil İstanbul Sözleşmesi’nden önce atılan adımlarda da Türkiye’nin rolü ve katkısı var. Bu süreç, -namus suçları (2003), zorla evlendirme ve çocuk evlilikleri (2005), uyuşturucu bağlantılı tecavüz ve cinsel saldırılar (2007), kadın cinayetleri (2009), ev içi şiddete tanıklık eden çocuklar (2010) gibi- konu bazlı tavsiye kararlarıyla ilerliyordu. 10 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Konseyi, Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele İçin Geçici Komite (CAHVIO) dediğimiz bir organa hem kadına karşı şiddet hem de ev içi şiddet -ev içi denildiğinde tabii ki cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini tartışmaksızın aynı çatı altında yaşayan ya da geçmişte yaşamış olan bireyler arasındaki şiddet kast ediliyor- konusunda bağlayıcı bir sözleşme yazma görevi verdi. CAHVIO üyelerini devletler atadılar.

Az önce de söylediğim gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi. Dolayısıyla konseyin bütün faaliyetlerine temsilci gönderiyor ve içinde yer alıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin taslak metnini yazma grubu olan CAHVIO’ya Türkiye Cumhuriyeti Devle- ti iki temsilcisini gönderebilecek iken bir temsilci göndermeyi yeterli gördü. Bu temsilci Prof. Dr. Feride Acar idi. Kendisi Türkiye kadın hareketini veya Türkiye akademisini değil Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsilen oradaydı. Bu nedenle devlet temsilcisi olarak sözleşmeyi yazan komitenin içerisinde Feride Acar -hâliyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti- metni yazan taraflardan biri olarak yer aldı. Bu komite 2009 ve 2010 yılları arasında altı toplantı yaptı. Bu toplantılarda tartışılan konulara Türkiye kadın hareketinin de katkısı var. Çeşitli yollarla görüşlerini aktardılar. Örneğin, ben de 2009 yılında İstanbul’da yapılan toplantıya katıldım. Benim katıldığım toplantının konusu, hazırlanacak şiddet sözleşmesinin kadına karşı her türlü şiddeti kapsayan bir sözleşme mi yoksa sadece ev içi şiddeti kapsaması gereken bir sözleşme mi olacağı üzerine idi. Neyse ki bu tartışma bizim açımızdan mutlu sonuçlandı. Hem kadına karşı şiddet hem ev içi şiddet olmak üzere şiddetin hiçbir biçimini dışarıda bırakmama kararı alındı. Öyle tartışmalar oldu ki gözümün önünde, inanamadım! Yanlış hatırlamıyorsam Hollandalı bir kadın, sözleşmenin yalnızca aile içi şiddeti kapsaması için muhafazakâr tezler sürerken ve fikrini kabul ettirmeye çalışırken Portekizli erkek bir parlamenter sözleşmenin kadına karşı şiddetin bütün biçimlerini kapsaması gerektiğini çünkü bu meselenin patriyarkal bir sorun olduğunu anlatıyordu. Bu, uluslararası politik görüşlere ve devletlerin o tarihteki tutumlarına göre pazarlıklar doğrultusunda oluşturulan bir sözleşmeydi. O gün orada, beni toplantıya davet eden AKP Milletvekili Nursuna Memecan’ın bu sözleşme için nasıl çaba harcadığını kendi gözlerimle gördüm. Aynı şekilde CHP’li Gülsün Bilgehan’ı ve diğer siyasi partilerden kişileri de sayabilirim. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi’nde atıfta bulunulan Nahide Opuz kararının avukatının kim olduğunu biliyor musunuz? Şu anda HDP Grup Başkanvekili olan Avukat Meral Danış Beştaş ve meslektaşı olan eşi AİHM’den çıkan Nahide Opuz kararının arkasında Diyarbakırlı Nahide Opuz ve annesinin hayatı var tabii ki ama aynı zamanda kararda onların avukatı olarak Meral Danış Beştaş’ın da emeği vardı. Kısacası siyasi görüşü ve toplumsal statüsü ne olursa olsun -akademisyenler, siyasetçiler, hukukçular, Türkiye’deki kadın ve LGBTİ+ örgütleri- hepimiz emek harcadık bu sözleşmeye. Aynı zamanda bilinçli bir strateji olarak Türkiye’nin çekince koymadan imzalaması için lobicilik faaliyetleri yürüttük. Bu sözleşmede kadın ve LGBTİ+ örgütlerin oluşturduğu ve iki yıla yakın bir süre bakanlık ile bir araya gelen Şiddete Son Platformu’nun emeği var. Fatma Şahin’in de emeği var. Fatma Şahin ile bu sözleşmenin ilk uygulama kanununu dünyada bizim çıkaracağımıza dair de anlaşmıştık. 6284 sayılı şiddet yasası bu çalışmalarla paralel yürümüş bir yasadır. Yani, bir uluslararası sözleşmenin “yerli ve milli” olarak tanımlanabilmesi için ne gerekiyorsa bu sözleşmede fazlasıyla bulunmaktadır. Türkiye’nin imzaladığı sözleşmeler içerisin- de bundan daha “yerli ve milli” bir sözleşme olmadığını biliyorum ve hatta bunun rekorunu kıracak bir sözleşmenin de yakınlarda çıkabileceğini öngörmüyorum. Ancak şunu da unutmamak gerekir: Uluslararası insan hakları standartları getiren metinler evrensel metinlerdir ve evrensel olmak zorundadırlar. Bu metinlerin yerli ve milli olmak gibi bir mecburiyeti yoktur. Temel insan haklarına evrensel standart deniliyor. Bu çağda hiç kimsenin hırsızlık yaptığı gerekçesiyle kolunu veya bacağını kesemezsiniz. Bu evrensel bir standarttır ve bunun yerli, milli, dine veya kültüre göre değişen versiyonunu 21. yüzyılda insanlara dayatamazsınız. Bu yerli ve milli olma hâli kendi içinde sorgulanması gereken bir konu.

11 Mayıs 2011’de sözleşme İstanbul’da imzaya açıldığında da ilk ve çekincesiz imzalayan ülke Türkiye oldu. Tabii ki bugün sözleşme ile ilgili tartışma ve karalama kampanyası yaratmak isteyenler o dönemde de boş durmuyordu. Kimsenin boş bir anına denk gelmedi bu sözleşme. O zaman da itirazda bulunuyorlardı. Ben üç ayrı maddeye şerh koymaya çalıştıklarını biliyorum. Biz sözleşmenin çekincesiz imzalanması için mücadele ederken bugün sözleşmeye karşı çıkanlar, o gün de vardılar ve en azından çekince konsun diye uğraşmaktaydılar. Düşünün, karşı kampanyayı onlar bile yürütemediler ve en azından çekince konulsun diye mücadele ettiler. Çekincelerden biri, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şiddet olaylarının kamu davası olması üzerineydi ve buna karşın kadının şikâyetten vazgeçtiği takdirde davanın düşmesi için mücadele ettiler. Bu tartışma sadece Türkiye’de değil bütün dünya kadınlarının şiddetle mücadelesinde temel konulardan biridir. Kosta Rikalı kadın da Filipinler’deki kadın da davanın şikâyete bağlı olmamasını ister çünkü tek başına şikâyet ettiğinde erkeklerden, onların ailesinden, kendi ailesinden, toplum tarafından baskı görür ve şikâyetinden vazgeçirilmeye çalışılır. Geleneksel cinsiyetçi kodlar toplumlarda böyledir ve kimse kadını kurtarmaya çalışmaz. Bu nedenle, kadına karşı şiddetin kamu davası olması her iki taraf açısından da yaşamsal bir problemdir. Kadına karşı suç işleme “özgürlüğünü” savunan erkekler de ilk iş olarak bunun kamu davası olmamasını, kişisel dava olması gerektiğini savunurlar. Nitekim, İstanbul Sözleşmesi imzaya açılacakken bu tür davaların kamu davası olmaması için şerh yazdılar. İkinci çekince konusu tazminat yükü idi. İstanbul Sözleşmesi çift yönlü tazminat yükümlülüğü getiriyor. Devletlerin kadına karşı ve ev içi şiddetle mücadelede, yapması gerektiği hâlde yapmadığı ya da yapmaması gerektiği hâlde şiddet uygulaması nedeniyle tazminat ödeme yükümlüğü var. Bu, klasik bir yükümlülük. Fakat İstanbul Sözleşmesi ek bir yükümlülük daha getiriyor. Belli koşullarda, ağır derecede şiddet söz konusuysa ve sosyal güvenlik sisteminden ya da sağlık sigortası sisteminden karşılanamayacak ağır bir zarar varsa -üçüncü kişilerin yani kocanın, babanın ya da şort giydin diye sokaktaki bir adamın sana uyguladığı şiddet- o zararı devlet ödemekle yükümlü. Dolayısıyla devletin İstanbul Sözleşmesi’ne göre çift tazminat yükümlülüğü var. Bugünün Türkiye’sindeki malum çevreler o gün de buna çekince koymaya çalışmışlardı.

Burada kimsenin yanlışlıkla veya farkında olmadan imzaladığı bir sözleşmeden bahsetmiyoruz. Herkesin bizzat sözleşme taslağının yazımından başlayarak, süreci bildiği ve hatta o günkü koşullarda direnebildiği kadar direnmeye çalıştığı bir sözleşmeden bahsediyoruz. Bu sözleşme neyse ki bizlerin çabasıyla Türkiye’de çekincesiz imzalandı. Sözleşme, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılıyor. Bakın, Türkiye’nin şöyle bir geleneği var ve bu bir devlet politikası olduğu için de altını çiziyorum: Devletin beğendiği bir şey yapıldığı zaman, kanun veya sözleşme yeni çıkmış gibi topluma defalarca takdim ediliyor. Bu politika bazen işe de yarıyor -ki o zaman da yaradı. 11 Mayıs 2011’de “Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladı!” şeklinde haberler okuduk. 24 Kasım 2011’de yani 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nden bir gün önce sözleşme, meclis oyuna sunuldu. O oylamada meclisteki bütün siyasi partiler oy birliğiyle bu sözleşmeyi kabul ettiler. Bir tane bile muhalefet oyu çıkmadı, yalnızca bir çekimser oy vardı. Bu demek oluyor ki Türkiye’nin gerçekten bütün siyasi görüşlerinin oy birliğiyle çıkardığı bir sözleşme bu. O günkü siyasi irade bugün ne kadar inkâr etmeye çalışırsa çalışsın bu sözleşmeyi o kadar sevdiler ki 8 Mart 2011’de bu sefer resmî gazetede yayımladılar.

O günlerde parlamenterler meclisinin bir milletvekili de, bugünün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi. Sözleşme’nin altında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzası var. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül… Bir sözleşme daha ne kadar ortak iradeyi yansıtabilir? Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Meclis… Ancak bu kadar yansıtabilir! Bu durumda tabii ki bizim mücadelemizin de katkısı var. İsimsiz dediğimiz kadınların hayatlarını ortaya koyarak verdikleri mücadele, Türkiye kadın hareketinin katkısı var. Aynı zamanda Avrupalı feministlerin emeği ve Türkiye kadın hareketiyle dayanışması var. Zaten bu mücadele sayesinde sözleşmenin denetim organı olan GREVIO’nun ilk başkanı Feride Acar oldu. Kendisi oy birliği ile seçildi ve sonrasında tekrar seçildi. Bu seçimler sırasında Türkiye kadın hareketinin mücadelesi örnek gösterildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti GREVIO Başkanı olarak Feride Acar’ı atamak istemiyordu ve biz bunun için ayrıca bir mücadele vermek zorunda kaldık. Medya sansürlü olmasa bütün kamuoyu bizim verdiğimiz bu mücadeleleri bilecek ama neyse ki burada anlatmak nasip oluyor. Sansürleri de böylece delmiş oluyoruz.

Moderasyon: Ağzınıza sağlık. Hatice Demir’in chat üzerinden bir eklemesi oldu. Esra ve Hatice eklemeleriniz varsa onları da duymak isteriz. Ardından devam edebiliriz.

Hatice Demir: Hülya’nın bahsettiği basit tıbbi müdahalelerle giderilebilecek durumların şikâyete tabi olması konusu yakın zamanda Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) gitti ve reddedildi.

Hülya Gülbahar: Zaten basit tıbbi müdahale doğru bir kavramlaştırma değil ama bu tercih edildi. Şiddet söz konusu olduğunda hep kemik kırılması örnek gösterilir değil mi? Hangi kemik kırıldı, kaç kemik kırıldı, nereden kırıldı? Ciddi bir kemik kırma takıntısı var bizim erkeklerde! Son zamanlarda Sağlık Bakanı, linçten korunmak için barikat kurup bedenleriyle bir kapıyı tutmaya çalışan sağlık emekçilerinin karşılaştıklarını “şiddet ihtimali” olarak değerlendirdi. Kapı açılmasa da oradaki tehditleri, hakaretleri, o kapıyı açmaya çalışarak yapılan atağı şiddet olarak değerlendirmeyen ve bunu “şiddet ihtimali” olarak adlandıran bir hekim var karşımızda. Üstelik bu hekim aynı zamanda Sağlık Bakanı. Bu doğrultuda basit tıbbi müdahalenin de ne kadar tartışmalı bir kavram olduğunu ayrıca dikkatinize sunmak istedim.

Moderasyon: İlk sorumuza cevaben Hatice Demir sözleşmenin içeriğini aktarmıştı. Şimdi içeriğe dair sorumuzu Hülya Gülbahar’a yöneltiyoruz. Bize İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamından ve amacından bahsedebilir misiniz? Sözleşmenin şiddetle ve cinsiyet yönelimi temelli ayrımcılıkla mücadeledeki yöntemi nedir? Sözleşme imzacı ve taraf devletlere hangi yükümlülükleri veriyor?

Hülya Gülbahar: Sözleşmenin devletlere hangi yükümlülükleri yüklediği sorusu çok kapsamlı. Panel ilerledikçe Hatice ve Esra ile paylaşarak birbirini tamamlayan yanıtlar vermiş oluruz. Öncelikle yöntem konusuna bakalım. İstanbul Sözleşmesi yöntem olarak şiddetle mücadelede bütüncül politikalar uygulanması gerektiğini söylüyor. Bütüncül politikalar diyerek siyasi iktidara da, araştırma yapma ve veri toplama açısından üniversiteye de, medyaya da, sivil topluma da görev veriyor. Toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılmış olan bu şiddeti yine bütün alanlardaki aktörlerin katkısıyla çözümleme yön- temini seçiyor. Örneğin, sözleşmenin 70. maddesi İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması konusunda yerel ya da ulusal parlamentoların da görevi olduğunu açık ve net bir şekilde söylüyor. Bunun üzerine biz de EŞİK olarak parlamenter denetimin nasıl yapılması gerektiği konusunda kendi görüşlerimizi oluşturduk ve meclise ilettik. Yani yöntem konusunda sözleşmenin önerisi, meselenin yaygın olarak ele alınması.

Bir konunun daha altını çizmek gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi, erkeklerin de şiddete maruz kalabildiğini, istatistiksel olarak çok az olmakla birlikte bu durumun da bir vaka teşkil edebileceğini belirtiyor. Ancak şiddetin asıl olarak cinsiyet temeli nedeniyle erkeklerden kadınlara yönelen bir şiddet olduğunu ve bu şiddetin fiziksel güç eşitsizliklerinden ziyade tarihsel, toplumsal, ekonomik ve politik güç eşitsizliklerinden kaynaklandığını net olarak söylüyor. Keşke sözleşme bunun adını da patriyarkal şiddet olarak net bir şekilde koyabilmiş olsaydı. Açıkçası bizler uluslararası sözleşmelerden çok şey bekliyoruz. Az önce kendi katıldığım toplantı örneğinde bahsettiğim gibi aslında bu uluslararası sözleşmeler de bir pazarlık sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bizim hayallerimizi yansıtmaktansa o günkü politik ortamda uzlaşılabilen noktayı yansıtıyorlar. İstanbul Sözleşmesi tabii ki, ev içi şiddetin bütün biçimlerini ve herkesi kapsıyor. Ancak şunu unutmamak lazım: İstanbul Sözleşmesi, patriyarkal şiddeti açıkça zikretmese de temel olarak erkeklerin kadınlara karşı, “kadın” oldukları için uyguladıkları şiddeti ana omurga olarak ele alıyor. Bu omurgayı, sözleşmeyi tartışırken gözden kaçırmamak gerekiyor. Elbette gelin-kaynana şiddetine de bir söz söylüyor. Sözleşme genç gelinlerin yaşlı kadınlara, yaşlı kadınların gençlere uyguladığı fiiller özelinde de uygulanacak elbette. Yine de sözleşmenin omurgası, patriyarkal şiddet dediğimiz şiddetin üzerine yoğunlaşmasıdır. Yöntem sorusuna istinaden bunu hatırlatmak istedim.

Yükümlülükler sorusuna gelecek olursak sözleşme, bütünsel ve birbiriyle eşgüdümlü politikaları oluştururken; şiddetle ilgili cinsiyete göre ayrıştırılmış veriler toplanması, araştırmalar yapılması, medyanın ve eğitim politikalarının kadınlar ve erkeklerin toplumsal bilincini dönüştürücü rolü gibi geniş politik önlemlerin yanı sıra kurumsal mekanizmalar da öneriyor. Bunlardan biri, 7/24 çalışan Alo Şiddet hattının oluşturulması. Bu hattın parasız olmasına ve o ülkede çoğunlukla konuşulan tüm dillerde hizmet vermesine dikkat edilmeli. Bu hat ihbar edilen şiddet olaylarına anında müdahale etmeyi amaçlamalı. Örneğin, siz cuma gününün akşamında devletin Alo Şiddet hattına telefon açtığınızda “Pazartesi günü Mor Çatı’yı ara.” dememeli. Siz 21.00’de aradıysanız üç dakika sonra eğer ihtiyacınız varsa kapınıza polis arabası gelmeli. Etkin çalışan bir şiddet hattı çok önemli. İkinci olarak, Türkiye’de Belediye Kanunu her 100.000 nüfusa ve büyükşehir belediyesine sığınak açma yükümlülüğü veriyor. Bu yükümlülük Avrupa Konseyi kararlarında 10.000 nüfusa bir sığınak açılması şeklindedir. Dikkat edin, “sığınma evi” demiyorum. “Sığınak” diyorum çünkü sığınağa; sığınma evi, konukevi, misafirhane veya barınak değil sığınak denir. Kadınlar ev içi şiddetten kaçarken tıpkı savaştan veya doğal afetten kaçar gibi can güvenliği kaygısıyla sığınaklara giderler. Bu sığınakların kadınların ihtiyacını karşılayabilecek sayıda olması çok önemli. Kadınların konuştukları dil ve o bölgede çoğunlukla konuşulan dilde hizmet alabilecekleri sığınaklar ve kadın danışma merkezleri ağı oluşturulması gerekiyor. Üçüncü olarak, her 200.000 nüfusa bir adet Cinsel Şiddet Kriz Merkezi oluşturulması gerekiyor. Cinsel Şiddet Kriz Merkezi, kapısından içeri adımınızı attığınız anda üzerinizdeki cinsel saldırı delillerinin toplanması dahil olmak üzere acil tıbbi tahlilleri ve tedaviyi yapabilecek, size psikolojik ve hukuki destek sunabilecek yetkinlikte bir merkezdir. Kısacası İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadelede bu konuya özgü üç mekanizmanın iç içe ve ülkeyi bir ağ gibi sararak oluşturulmasını öngörüyor. Devlete ve yerel yönetimlere bu mekanizmayı oluşturma görevini veriyor.

Son olarak, sözleşmenin uygulanması ve şiddetle mücadelede gerekli mekanizmaların oluşturulması için iktidara görevler veriyor, her aşamada parlamentonun ve sivil toplum kuruluşlarının denetimini öngörüyor. Dolayısıyla, sözleşmenin bir bütün olarak uygulanması için bu üç parçanın da birbiriyle uyumlu hâlde ve etkin bir şekilde çalışması gerekiyor.

Hatice Demir: Hülya somut olarak atılması gereken adımları bize çok güzel anlattı. Sözleşme maddeleri üzerinden ekleme yapmak istiyorum. İstanbul Sözleşmesi, genel olarak sosyal politikanın geliştirilmesi ifadesiyle neyi kastettiğini sözleşmenin 13, 14 ve 15. maddelerinde çok güzel açıklıyor. 13. maddede farkındalığın artırılmasını ele alıyor. Sivil toplum kuruluşlarının, toplumsal cinsiyete dair farkındalığı artırıcı kampanya ve programları kadın örgütleriyle işbirliği hâlinde geliştirmesi gerektiğini belirtiyor. Eğitim konusunda da net bir söylemi var. Tüm eğitim seviyelerinde kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması gibi konuların resmî müfredata dahil edilmesi gerektiğini belirtiyor. Şiddet eylemlerinin mağdurlarıyla veya mağduriyete neden olanlarla çalışan eğitilmiş profesyonel kadrolar oluşturulması gerektiğinden bahsediyor. Örneğin Alo 183 hattı; Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı çağrı merkezidir. Bir LGBTİ+ Alo 183 hattını aradığında telefonu açan yetkililer Mor Çatı’yı aramalarını ve bu şekilde daha hızlı dönüş alabileceklerini söylüyor. Benzer şekilde, karakola giderek şikâyette bulunmak istediğinizde kolluk kuvvetlerinde eğitim almış, profesyonel bir kadronun eksikliği hissediliyor. Bir deneyimimi anlatmak istiyorum. Eşcinsel bir erkek bir gün tecavüze uğruyor fakat bunu polislere bildirme konusunda tedirginlik yaşıyor. Bunun üzerine şikâyette bulunmak için birlikte karakola gittik. Avukat kimliğimi de yanımda götürdüm ve gösterdim. Polislere tecavüze maruz kalanın ben değil de müvekkilim olduğunu yirmi dakika boyunca anlatmak zorunda kaldım. Bu konuşmayı da özel bir odada değil karakol kapısının önünde polisler sigara içerken yaptık. Müvekkilimin bana tecavüz ettiğini zannedip ifadesini almak istediler. Bu tavrı, durumu anlamakta zorlandıkları için sergilemiyorlar. Bu tavır kötü niyetin yanı sıra bu meseleler üzerine profesyonel bir eğitim almamış olmakla da ilgili. İşte, İstanbul Sözleşmesi’nin önemini her gün deneyimleyerek öğreniyoruz.

Moderasyon: Şimdiki sorumuzu Hülya Gülbahar’a yöneltiyoruz. Sözleşmeye karşı çıkan iktidar çevresinin diğer argümanları neler? Bu argümanlar nasıl çelişiyor? Sözleşmenin maddeleri nasıl çarpıtılıyor? “Cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” kavramlarının geçtiği 4. madde neden karşıt görüşlüler için sorun teşkil ediyor?

Hülya Gülbahar: Örneğin, eğitim maddesi daha iyi yazılabilirdi ama bu hâliyle de gayet güzel bir madde. Sözleşme karşıtlarının da en çok uğraştıkları maddelerden biri bu: İlkokulda toplumsal cinsiyet rolleri tartışılırken kız öğrencilere bıyık yapılıyormuş, erkek öğrencilere etek giydiriliyormuş, eğitimlerde cinsel yönelim, cinsiyet kimliği empoze ediliyormuş… Böyle bir şey empoze edilebilir mi? Neden edilsin? Şimdilik bu başka bir konu olduğundan bunu tartışmayalım ve direkt sözleşmenin kendisine bakalım. Sözleşmenin kendisi net bir şekilde resmî müfredata kadın erkek eşitliği konusunun koyulmasından ve toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri kavramının öneminden bahsediyor. Peki biz burada neyi tartışıyoruz? Toplumsal cinsiyet ideolojisi (!) denen kuramı Esra’nın daha iyi ele alacağını tahmin ediyorum. Ben sadece şunu belirtmek istiyorum: Toplumsal cinsiyet kuramı, toplumsal cinsiyet ideolojisi veya toplumsal cinsiyet felsefesi diye bir şey yok. Bu kavramları sözleşme karşıtları uyduruyor. Feminizm, toplumsal cinsiyet rolleri ve bu rollerin dönüştürülmesi gibi kavramlar var.

Eğitimde tabii ki toplumsal cinsiyet rollerini tartışmak zorundayız. Bunu İstanbul Sözleşmesi gereği olarak yapmıyoruz. Sözleşme olmasa da tartışacağız bu rolleri. Nasıl olur da benim işaret parmağım çamaşır/bulaşık makinesinin düğmesine bastığında makina çalışırken erkek parmağı bastığı zaman çalışmayacak? Niçin dışarıdaki bütün makineleri erkek cinsi kullanacak, evdeki bütün makineleri kadın cinsi kullanacak? Böyle saçmalık mı olur? Arabanın frenine benim ayağım bastığı zaman duruyor, onun ayağı bastığı zaman da duruyor. Dişi ayak mı, eril ayak mı diye bakılmıyor. Onlar, işaret parmağının cinsiyeti olduğunu iddia ediyorlar. Biz de, “yaratıcı, fıtrat” denildiğinde “Yok böyle bir safsata!” ya da “Yaratıcı böyle bir hata yapmış olamaz, büyük hatadır. Parmağa cinsiyet atamak diye bir şey yok.” diyoruz. Tartıştığımız mesele tam da bu işte. Eğitim maddesi öğrencilere, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmanın şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet uygulanmaması, kadınların kişisel bütünlüğüne saygı gibi konuların anlatılmasını söylüyor. Daha ne olsun? Ne kadar güzel bir şey söylüyor ama buna karşı çıkıyorlar. Hepimizin, onların kafalarındaki ideolojik ambargoya, takıntılara inanmamızı istiyorlar, tıpkı işaret parmaklarının cinsiyeti meselesine inanmamızı istedikleri gibi.

Bir de aile meselesi var: “Aileler yıkılmasın!” diyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nin konusu aileler değil. İstanbul Sözleşmesi aile hayatıyla, aile dışında hayatla, kadına ve ev içinde herhangi bir kişiye şiddet uygulanmaması ile uğraşıyor. Aile modelini tartışmıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin adı bile “ev içi şiddet” sözleşmesi. Bu kavramı bizde tam da homofobik kaygılar nedeni ile -“Evde kimler yaşıyor?”, “Aynı cinsten insanlar aynı evde yaşayabilir.” ya da “Evde beraber nikahsız yaşanıyor olabilir.” takıntıları olduğu için- “ev içi şiddet” yerine resmî sözleşmeyi çarpıtarak “aile içi şiddet” olarak çevirdiler. Yani sözleşmede aile tartışması yok ve hatta sözleşmenin adında bile yok. Dolayısıyla aile içi şiddet tartışmasında tabii ki sorgulayabileceğimiz bir sürü argüman var. “Siz içinde şiddet olan aile mi istiyorsunuz?” diyeceğiz. Cevap vermeyecekler çünkü taleplerini açıkça söylüyorlar: “Erkek, reis olmalı.” Aileye “reisli” bir model getirdiğin anda, başta psikolojik şiddet olmak üzere, şiddetin her türlüsünü getirmiş oluyorsun çünkü kadınların kimliğine el koymuş oluyorsun.  “Reissiz, lidersiz ya da ‘sahibi olmadan’ yaşayamaz bu cins.” demiş oluyorsun. “Reisli yaşam takıntısı” eve, sokağa, topluma ve devlet mekanizmalarına kadar gidiyor. Bundan âlâ şiddet mi olur! İstanbul Sözleşmesi’ni aile üzerinden eleştirirken kendi kafandaki erkek üstünlüğüne dayalı aile modelinin, dolayısıyla şiddet içeren bir ailenin propagandasını yapıyorsun. Sözleşmenin LGBTİ+ ayrımcılığına karşı olduğunu etkinliğin başında da konuşmuştuk. Dünyanın herhangi bir uluslararası sözleşmesi, anayasası eğer bu tür ayrımcılıkları yasaklamıyorsa anayasa niteliği taşımıyordur çünkü eşit vatandaşlık getirmiyordur. Eşit vatandaşlık getirmeyen hiçbir belgeye hukuki itibarı olan bir belge gözüyle bakamayız. Bu belgeyi hukuk belgesi saymamak gerekir. 21. yüzyılda eşit vatandaşlık içermeyen bir hukuk olamaz. Etnik kökeni, doğduğu yer, sahip olduğu mülkiyetler, yaşı, medeni hâli, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği ve benzeri nedenlerle hiçbir konuda, hiçbir vatandaşla diğeri arasında ayrımcılık yapamazsınız. Vatandaş kelimesini, yerine başka bir kelime bulamadığım için kullanıyorum. Toplumun herhangi bir bireyi diyebiliriz. Bu kişiler o ülkede veya o toplumun içinde yaşayan ama vatandaş olmayan insanlar da olabilir. Kimliksizler, kâğıtsızlar, mülteciler, göçmenler, bazı siyasetçilerin ifadesiyle “misafirlerimiz” olabilir.

İstanbul Sözleşmesi’nin LGBTİ+’lar açısından ne teşvik edici ne de kınayıcı hiçbir hükmü yok -ki olmaması gerekiyor zaten. Ama LGBTİ+’lar için yeni, ayrıntılı, özenli sözleşmeler yapmak da gerekiyor. Buna ihtiyacımız var. Gerçekten çok ciddi ayrımcılıklara maruz bırakılan bir toplumsal kesimle karşı karşıyaysak bu kesime ilişkin uluslararası sözleşmeler olabilmeli. Keşke İstanbul Sözleşmesi’nde Konsey üyesi ülkeler arasında o günkü politik dinamikler el verseydi de bu konuda ayrıca bir hüküm konulabilseydi. Sanki dünyanın en berbat, en korkunç, en tehlikeli durumundan bahsediyormuşuz gibi davranılıyor. Sözleşme sadece şunu söylüyor: Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle kimseye ayrımcılık yapamazsınız. İki yönlü çalışması gerekiyor: 1) Sözleşmenin hukuki koruma sağladığı tüm haklar bakımından şiddete maruz kalan kişiyi korumak zorundasınız. 2) Nasıl diğer faillere ayrımcılık yapmıyorsanız sözleşmeyi uygularken şiddet failine de ayrımcılık yapmamanız gerekiyor. Bu iki nokta da önemli. Bazen ikinci noktayı atlayabiliyoruz. Çünkü LGBTİ+’lar da şiddet uygulayabilir. Uyguladığında ona da heteroseksüel birine ya da her- hangi birine uyguladığın muameleyi uygulamak zorundasın. Kısacası, Kürtçe konuştuğu veya Türkçe konuşmadığı için faile de ayrımcılık yapamazsın, mağdura da. Sözleşmenin konusu şiddet ise içinde fail de, mağdur da olmak zorunda. Bu, böylesi basit bir şey iken bunun nesini tartışıyoruz ki? Bunu, tartışan insanlara sormak ve önce bağlamı tartışmak gerekiyor. Keşke cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle insanlara yaşatılan şiddeti ya da yapılan ayrımcılığı durduracak daha kapsamlı uluslararası sözleşmeler olsaydı.

Takip edebildiğim kadarıyla itirazlar üç temel konuya yönelik: eğitim, aile, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğiyle ilgili öne sürülen argümanların ne kadar anlamsız olduğunu konuşmak gerekiyor. Şöyle bir şikâyet dile getiriliyor: “Bir çocuk annesine ve babasına trans olduğunu söylediğinde onların yapacağı bir şey yok.” Ne olabilirdi ki? Cinsel yönelimini ailesine açıkladığı için şiddete maruz bırakılan çocuklar var. Sözleşmeye karşıt görüştekiler, sözleşmenin bu şiddete sessiz kalmasını istiyorlar. Sözleşmenin konu- su bu, nasıl sessiz kalabilir! Şiddet uygulama noktasında sözleşmenin, anne babanın elini kolunu bağlamasını şikâyet konusu hâline getiriyorlar. Cinsel yönelim, cinsiyet kimliği tartışması nedeniyle çocuklarına şiddet uygulayamamayı bir mağduriyet olarak dile getiriyorlar. Böyle bir sorun olabilir mi? Sorunun kendisi zaten saldırgan. Ne hakkı istiyorsun? Toplum içinde bunun savunulabiliyor olması büyük bir problem çünkü bu, çocuğa karşı işlenen bir suç. Psikologlarla görüşür- sün, çocuğun yönelimine uygun nasıl bir davranış kalıbı geliştirmen gerektiğini danışırsın. Kendini değiştirmeye, dönüştürmeye çalışırsın. Aslında sözleşme sana insan olma fırsatı sunuyor. Ne var ki, karşıt görüşler insanlıktan çıkış yolunu gösteriyor.

Bu grupların temel argümanlarının hepsi de ucundan tuttuğun anda tel tel dökülen argümanlar. Gerçek niyetleri belli: Bunlar eşitlik kavramının kendisine karşı. Sadece cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği değil, sadece kadınlar da değil; toplumda eşitlik fikrine hepten karşılar. Eşitlik üzerine dayalı bir toplum düzenini istemiyorlar. Baş başa bağlı olsun, baş padişaha bağlı olsun, ayaklar hiçbir zaman baş olmasın, her- kes haddini bilsin(!) Bakın, İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, “İstanbul Sözleşmesi sanki kadına şiddeti engelliyor gibi bir mefhum var, o niye engellesin? Benim inancım engelliyor kadına şiddeti.” diyor. İstanbul Sözleşmesi’ne gerek yokmuş çünkü ona göre: “eşimi benim şiddetimden, benim imanım korur.” İman ölçer bir alet mi var? Ne senin eşin, ne kızın, ne erkek çocuğun hiç kimse senin imanının ölçüsüne, takdirine bırakılamaz. Böyle bir kriter olur mu? O zaman anayasaya da gerek yok, yasalara da. Bir de Kâtip Çelebi Üniversitesi rektörüne bakalım: “Hak diye bir şey çıkardılar. Bu Batı icadı, seküler, çatışmacı toplumların uydurduğu bir şeydir. Neymiş o öyle, kadın hakkı, çocuk hakkı, işçi hakkı, sağlık hakkı… Durmadan hak diyor bunlar. Bir tane hak vardır: Kul hakkı.” Tabii böylece bütün haklar yine muktedirin iman gücüne, inanç sisteminin insafına kalmış oluyor.

İşte sözleşmeye karşıt gruplar böyle  bir  toplum  tasarlıyorlar.  Biz  de bunun tam zıttı bir toplum modelini savunuyoruz: temel insan haklarına saygılı, demokratik, katılımcı. Neyse ki marjinal kalıyorlar. Bakmayın iktidarda olduklarına, medyanın bütün araçlarının onların elinde olduğuna. Onlar misafir ve gidecekler.

Moderasyon: Birçok karşıt argümandan ve çatışmadan bahsettik. Bu argümanların uluslararası çevrede de ses getirdiğinin farkındayız. İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik tartışmalarda olduğu gibi toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerde de karşıt argümanlar var. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler dünya genelinde yeni ve yükselişte olarak değerlen- diriliyor. Bu anti-gender hareketinin ne olduğundan bahsedebilir misiniz? Bu hareketler örgütlü mü? Kendilerini toplumsal cinsiyet karşıtı olarak tanımlıyorlar mı? Nasıl söylemler üretiyorlar ve bu söylemler İstanbul Sözleşmesi karşıtı söylemlerle hangi noktalarda kesişiyor?

Esra Aşan: Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler Avrupa’da son on yılda yükselişe geçen ve ağırlıklı olarak kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarından rahatsızlık duyan hareketlerdir. Hülya’nın da belirttiği gibi, “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları şeye karşı çıkıyorlar. Bu hareketlerle ilgili yapılan çalışmalar oldukça yakın zamanlı. Macaristan, Polonya, Belçika, Fransa ve İtalya’daki akademisyen ve araştırmacıların çalışmaları sayesinde Avrupa’daki toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin tartışmalarını tanıma imkânımız oldu. Bu konuda bir literatür gelişiyor. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler Türkiye’de de gündem oldu. Feministlerin ve LGBTİ+ toplulukların yanı sıra İslamcı yazar ve araştırmacılar arasında da tartışma konusu. Hülya’nın da bahsettiği İstanbul Sözleşmesi’ne karşı geliştirilen argümanların, Avrupa’daki toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin argümanlarıyla birebir aynı olduğunu söyleyebilirim. Bu argümanları Akit gazetesinde okuyabiliyoruz. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler üzerine yazılan sınırlı sayıda da olsa makale, kitap var.

Bu hareketler 2010’lardan itibaren Avrupa ve Latin Amerika’da yaygınlaştı fakat hareketlerin kökeni 1990’lara dayanıyor. Hareketler, temelinde kadın ve erkeğin özü itibarıyla birbirinden farklı olduğunu ve birbirinin tamamlayıcısı olduğunu savunuyor. Hepimizin aşina olduğu bir tarif bu. Doğal aile olarak adlandırdıkları kadın ve erkeğin evlilik yoluyla oluşturduğu ailenin tehdit altında olduğunu düşünüyorlar. Kürtaj hakkının, eşcinsellerin aile kurması ve evlat edinmesi gibi kazanımların doğal aile yapısına ve insan doğasına aykırı olduğunu öne sürerek doğal aileyi tehlikeye attığını savunuyorlar. Feminist hareketin ve LGBTİ+ hareketinin bu “sapkın” fikirleri yaydığını söylüyor ve kendilerini bu hareketlerin karşısında konumlandırıyorlar. Bu hareketlerin karşı çıktığı toplumsal cinsiyet kavramı farklı dönemlerde farklı anlamlar kazanıyor. Örneğin Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözünü duymuşuzdur. Bu sözüyle Simone de Beauvoir daha 1940’lı yıllarda cinsiyet rollerinin toplumsal olarak kurulduğuna işaret etti. Benzer şekilde “Erkek doğulmaz, erkek olunur.” diyebiliriz. Bu demek oluyor ki biz, toplumda edindiğimiz rolleri ya da davranış biçimlerini doğamız gereği değil tam tersine içinde bulunduğumuz toplumsal ilişkiler ağında kazanırız. İkinci dalga kadın hareketi de 1960-1970’li yıllarda bu tartışmayı hem eylemsel hem de düşünsel olarak oldukça zenginleştirmiştir. Yani sistemin yarattığı kadın kimliğini tartışmaya açmış bunu değiştirmenin mümkün olduğunu savunmuştur. Bu mümkünlük “kadın kurtuluşu, kadınların özgürleşmesi” dediğimiz tartışmayı ve hareketliliği geliştirdi. LGBTİ+ hareketi biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımları sorgula- maya tabi tuttu, bu tartışmaları geliştirdi. İkinci dalga kadın hareketinin vurgu yaptığı noktalar -toplumsal cinsiyet, toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyetçilik- ataerkil sistemden kaynaklanan ayrımcılıklara işaret ediyordu. Bu ayrımcılıkları sona erdirmek isteyen devletler ve uluslararası kurumlar da bu tartışmalara referans vermeyi, bu ayrımcılıklarla mücadele etmeyi kendi programlarına almak durumunda kaldı. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet, eşitlikle birleşince oldukça popüler bir kavram hâline gelmeye başladı. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını 1980’lerden itibaren çeşitli uluslararası belgeler ve anlaşmalarda görüyoruz. Örneğin Birleşmiş Milletler metinlerinde ve 1981 Kadına Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nde (CEDAW) görüyoruz. Bunlar 1995 Pekin Deklarasyonu’ndan İstanbul Sözleşmesi’ne kadar uluslararası eşitliği sağlamakla yükümlü olan metinler. Bu metinleri imzalamış olan ülkelere, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yükümlülüğü veriliyor.

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin başlangıcı kabul edilen nokta bizi iki Birleşmiş Milletler kongresine götürüyor. Bunlardan biri 1994’te Kahire Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı, diğeri de az önce bahsettiğim 1995’teki Pekin Dünya Kadın Kongresi. Kahire Konferansı’nda özellikle cinsellik ve üreme hakları gündeme alınırken Pekin Konferansı’nda toplumsal cinsiyet eşitliği gündeme geliyor. Buna ilk tepki gösteren de Vatikan ve Katolik çevreler oluyor. Vatikan, toplumsal cinsiyet eşitliği görüntüsü altında kadın-erkek eşitliği savunuluyormuş gibi yapılarak aslında kürtaj ve eşcinsellik savunusu ya- pılacağını, bunun aile kurumuna zarar vereceğini söylüyor. Vatikan’ın ve Katolik kilisesinin bunu işaret etmesinin ardından çeşitli Katolik ağlar -sadece Avrupa’yla sınırlı değil- bu çerçeveyi de gündemlerine dahil etmeye başlıyor, yeni örgütlenmeler oluşuyor. İlk olarak 1997’de toplanan Dünya Aileler Kongresi aileyi zarara sokacak durumları, kadın hakları ve LGBTİ+ hakları olarak belirleyerek aileyi korumaya dönük iki üç yılda bir çeşitli konferanslar organize ediyor ve ağlar geliştiriyor.

Peki bu, bildiğimiz anlamda dinci ya da muhafazakâr tepkiden nasıl farklılaşıyor? Bu karşıtlık, kökenini muhafazakâr görüşten alsa da bu- gün neoliberalizmle, neoliberal ve demokratik kurumlarla, bu kurumlara yönelik saldırılarla iç içe geçiyor; göçmenlik, kültürel çoğulculuk meselesine karşı çıkışlarla güçleniyor. Güçlenen milliyetçi, sağ, otoriter rejimler ya sağ popülist rejimler ya da yeni faşizm olarak adlandırılıyor. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı ve yeni yükselen milliyetçi sağ hareketler ya da otoriter rejimler oldukça iç içe geçiyor. Burada sadece dindar bir karşı çıkıştan bahsedemeyiz. Yeni yükselen sağ milliyetçi dalga dediğimiz şey bugün Macaristan’dan Polonya’ya, Fransa’dan Almanya’ya ve İtalya’ya kadar pek çok Avrupa ülkesini ve Amerika, Rusya gibi pek çok ülkeyi etkisi altına almış durumda. Kısacası, bu hareketin inşa etmeye çalıştığı cinsiyet rejimlerini toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler olarak tanımlıyoruz.

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler neye karşılar, ne istiyorlar? “Toplumsal cinsiyet ideolojisine”, “toplumsal cinsiyetçiliğe” karşılar. Almanya’da genderism olarak da ele alınıyor ve burada komünizme ve nazizme gönderme yapılıyor. Bu hareketlerin totaliter yanına vurgu yapmak için, feminazi gibi yeni kelimeler icat ediliyor. Pratikte şu noktalara karşılar: İlk olarak LGBTİ+ haklarına karşılar çünkü pek çok Avrupa ülkesinde evlilik, evlat edinme, çocuk yapma gibi alanlarda haklar elde edildi. Örneğin, lezbiyen çiftler tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olabiliyorlar. Toplumsal cinsiyet karşıtları bu hakların hepsine karşı ama üreme haklarına kökten karşılar. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin temeli büyük ölçüde eski kürtaj karşıtı hareketlere dayanıyor. Kürtajı da doğallığa karşı olarak görüyorlar.

Az önce Hülya’nın referans verdiği nokta çok önemli. İkinci olarak bu kesimler, okullardaki cinsellik eğitimlerine karşılar. Bu eğitimler pek çok Avrupa ülkesinde ilkokuldan liseye kadar veriliyor. Okullardaki cinsellik eğitimi hem çocuğun bedenini, bedenin işleyişini, cinselliği, rıza ve onay kavramlarını tanımayı hem de kadınlık-erkeklik ile ilgili cinsiyetçi stereotipleri, cinsiyet rollerine dair tartışmaları içeriyor. Eğitimler öğrencilerin cinsiyet eşitliğiyle küçük yaşta tanışmasını sağlıyor ve bu şekilde toplumsal alanda cinsiyetçilikle mücadele etmeyi de amaçlıyor. Bu çalışmalar aynı zamanda homofobi, transfobi gibi ayrımcılık biçimlerine karşı erken yaşlarda eğitim verilmesini savunuyor. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler okullardaki cinsellik eğitimlerinin içeriğini çarpıtıyor ve çocuğun masumiyetini koruma kaygısıyla bu eğitimlere karşı çıkıyorlar. Bu eğitimler sebebiyle çocukların cinselliklerinin ortaya çıkarıldığını ve çocukların masumiyetinin zarar gördüğünü söylüyorlar. Burada okullar derken ilkokul, ortaokul ve liseyi kastediyoruz.

Üçüncü olarak, üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarına da karşı çıkıyorlar çünkü toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler nezdinde bu çalışmalar bilimsel değil. Onlara göre toplumsal cinsiyet bilim değil bir ideolojidir ve bilim yuvası olan akademilerde toplumsal cinsiyet gibi ideolojik bir yaklaşımın yeri olmamalıdır. Aynı zamanda, “Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyeti yok sayıyor.” diye bir çarpıtma ortaya atarak üniversitelerde bu derslerin verilmesini engellemeye çalışıyorlar.

Karşı çıktıkları dördüncü kavram ise demokrasi. Bu noktada elbette sabit bir durumdan bahsedemeyiz, her ülkenin koşulları çok farklı. Bu hareketler kendi ülkelerindeki göçmen karşıtlığı ve yabancı düşman- lığı ile birleşebiliyor. Göçmenlerin kendi milli kültürlerine zarar verdiğini söylüyor ve ayrımcılık karşıtı kimi yasaları kendi dinî ve ifade özgürlüklerini zora sokan yasalar olarak görüyorlar. Bu nedenle demokrasi kültürüne, kültürel çoğulculuğa karşı çıkıyorlar.

Kullandıkları stratejilerden bahsedecek olursak az önce konuştuğumuz gibi Katolik ağları, dinî ağları kullanıyorlar. Bunlar birdenbire ortaya çıkan hareketler değil. Katolik okullar, kilise cemaatleri, buralarla ilişkili olan siyasetçiler, Katolik kilisesinin kitlelere yayılma kanalları gibi ağları kullanıyorlar. Katolik kilisesinin güçlü olmadığı, Ortodoks kilisesinin güçlü olduğu yerlerde de bu söylemleri Ortodoks kilisesi örgütlüyor. Fakat toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin ağlarının sadece dinî gruplarla sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Etkinlik alanları çok geniş olduğu ve diğer milli ve etnik kimliklerle de birleştikleri için kilise dışında da çok geniş ittifaklar buluyorlar. Örneğin okullardaki cinsellik eğitimi ile ilgili öyle bir çarpıtma kampanyası yürütülüyor ki veliler bu kilise alanlarına dahil olmasalar bile çocuklarının eşcinsel olacağı korkusu gibi kaygılarla buralarla ilişkilenmeye başlıyorlar.

Milli kimliğin savunulması konusunda hassaslar ve toplumsal cinsiyeti; o ülkenin kültürüne, kimliğine ya da Avrupalı olmaya karşı dışarıdan dayatılan, kültürel ve milli kimliği tahrip etmeye dönük yozlaştırıcı bir etken olarak görüyorlar. Türkiye’deki İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında da İstanbul Sözleşmesi’ni, Avrupa’dan içimize -kanunlarımıza- sızdırılan bir Truva atı şeklinde lanse ediyorlardı. Hülya’nın az önce bahsettiği İstanbul Sözleşmesi karşıtı argümanların neredeyse tamamı bize toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerden geliyor. Kendilerini yerli ve milli kimliğin savunucusu olarak görüyorlar. “Değerlerimizi kaybediyoruz!” gibi söylemler etrafında sert ve milliyetçi bir taban şekillenmeye başlıyor. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler bu milliyetçi hareketlerle oldukça iç içeler. Örneğin, yabancı düşmanlığı stratejisini sıkça kullanıyorlar. Şöyle diyenler bile var: “Bu düşünceler bize Amerika’dan geldi. Bunlar emperyalizmin oyunları!” Bunu Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili olarak sıkça Vatan Partisi kullanıyor. Bu parti, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı dinî referanslar öne sürmüyor ama bunların Batı’nın ve emperyalizmin oyunları olduğunu söylüyor. Benzer söylemler Avrupa’da da var. Örneğin, Rusya kendisini “Batı’nın yozlaşmışlığı karşısında geleneklerin koruyucusu” olarak ortaya koyuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda nasıl Yahudiler, Çingeneler bir günah keçisiyse bugün de LGBTİ+’lar bir günah keçisi hâline getirilmiş durumdalar. Bütün sorunların kaynağı olarak onlar işaret ediliyor. Pozitif bir proje etrafında bir araya gelemeyen toplumu, tek düşmana karşı birleştirme stratejisi uygulanıyor. Yakın dönemde koronavirüsün sebebi bile pek çok yerde LGBTİ+’lara bağlandı. Bu söylemi hem bir papaz hem de Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı kullandı.

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler kendilerini doğanın, “doğal olanın” koruyucusu olarak tanımlıyorlar, doğal aileyi heteroseksüel aile olarak atıyorlar ve böylece LGBTİ+’ları da doğaya aykırı olarak konumlandırıyorlar. Üstelik bir kadının anne olmayı tercih etmemesini ve dolayısıyla kürtajı da doğaya ve doğal akışa bir müdahale olarak görüp karşı çıkıyorlar. Eşcinsellik doğaya, fıtrata aykırı bir sapkınlık olarak sunuluyor. Kullandıkları bir başka strateji “felaket” söylemi etrafında şekilleniyor. “İnsanlık yıkıma doğru gidiyor.”, “Dinimiz elden gidiyor.” veya “Bekâmız elden gidiyor.” gibi ülkelerin kendi özgül koşullarına göre değişebilecek cümlelerle bu felaket söylemini çeşitlendirebiliriz. “Kaçınılmaz bir felaket” duygusu yaratarak bir araya gelmeyecek olan grupları tedirginlik, korku ve belirsizlik hissiyatı altında bir araya getirmeyi hedefliyor ve bunu başarabiliyorlar. Örneğin, bu hareketler üzerine çalışan araştırmacılar “toplumsal cinsiyet” teriminin bu gruplar için “sembolik tutkal/yapıştırıcı” olarak işlev gördüğünü ifade ediyor. Yani, bir araya gelemeyecek grupları belli bir düşman karşısında bir araya getirebilecek bir yapıştırıcı. Bakın, bunların illa dindar bir grup olmasına gerek yok. Çocuğunun okullardaki cinsellik eğitimleri sonucunda eşcinsel olacağı korkusu yaşayan seküler, kaygılı ebeveynler de buraya dahil olabiliyor. Bu şekilde genişleyen ebeveyn/ aile hareketleri var. Bunları iyi niyetle, çocuklarını koruma kaygısıyla yaptıklarını savunuyorlar. Korku siyaseti veya şok anları özgürlükleri kısıtlayan uygulamaların kolayca kabul edilmesini sağlıyor. Bizim de karşımızda sürekli felaket tellallığı yapan bir söylem var. Strateji olarak çocuk masumiyetinin tehlikede olduğunu iddia ediyorlar ve “Çocuklarımız cinselleştiriliyor.” diyerek ahlaki bir panik yaratıyorlar.

Bu gruplar sahte haber ve dezenformasyona da çok sık başvuruyor. Bunlara tam olarak yalan haber de diyemiyoruz çünkü bir olayın    tek bir yanını alarak onun etrafında yalanlar silsilesi örüp toplumun önüne atıyorlar. Bazı gerçek olayları temel alıp bunları çarpıtarak ve yorumlayarak insanları şok etmek için kullanıyorlar. Örneğin, okullardaki cinsellik eğitimleri için “Okullarda çocuklarımıza mastürbasyon dersleri veriliyor.” veya “Çocukların birbirine dokunacağı samimi köşeler yaratılıyor.” diyerek ahlaki bir panik yaratıyorlar. Sahte haber meselesi bize hiç yabancı değil, birkaç sene önce “8 Mart’ta ezan ıslıklandı.” söylemini hatırlarsınız. Aslında eylem devam ederken ezan okunuyor. Ezan ve ıslık yan yana bulunuyor ancak ezan ıslıklanmıyor. Fakat haber öyle bir şekilde ele alınıyor ki “Feministler ezanı protesto etti.” diyerek ahlaki/dinî bir panik yaratılıyor, feministler hedef gösteriliyor. Yani, Türkiye’de çok benzer taktikler kullanılıyor. Nitekim Avrupa’ya baktığınızda eşcinsel evliliklerin tanındığı örneklerle karşılaşıyoruz. Onlar için LGBTİ+ karşıtı tepkinin Avrupa’da daha elle tutulur bir nedeni var. Örneğin onların gözünden bakılacak olursa, Tanrı’nın evi olarak görülen kutsal bir mekânda -kilisede- iki kadın/iki erkek veya kendini bu kategorilerde tanımlamayanlar öpüşüyor, evleniyor. Bu, toplumsal cinsiyet karşıtlarından büyük tepki görüyor.

Türkiye’de 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi kabul ediliyor ve 2014 yılında yürürlüğe giriyor. O günden bugüne Türkiye’de LGBTİ+ hakları alanında çok büyük kazanımlar mı elde ettik? Aksine en son Onur Yürüyüşü 2014 yılında yapılmıştı. 2015 yılından itibaren de çeşitli gerekçelerle yasaklandı ve yasak devam ediyor. Ankara, İstanbul ve diğer illerde yapılmak istenen spor festivalleri ve gösterilmek istenen filmler valilik gerekçeleriyle yasaklanıyor. Avrupa’da elde edilmiş haklar varken Türkiye’de ise bu durum toplumda LGBTİ+ hakları anlamında çok büyük bir kazanım varmış gibi çarpıtılıyor. Tekrar altını çiziyorum, özellikle son altı yıldır LGBTİ+ hakları konusunda büyük bir geri adım söz konusu. Ama bu gruplar toplum eşcinselliğe gidiyormuş gibi bir çarpıtma yapıyorlar.

Moderasyon: İstanbul Sözleşmesi karşıtlarının temel savlarından biri, sözleşmenin LGBTİ+’ları meşrulaştırdığına ve eşcinsellik propagandası yaptığına dair. LGBTİ+’ların meşrulaştırılmaya ihtiyacı var mı? Yine yer yer sözleşme savunucuları da “hayır meşrulaştırma ve propaganda yok” minvalinde söylemler üretiyor. Sizce bu tarz bir yaklaşım LGBTİ+ hareketini nasıl etkiler? Bizler ya da destekçiler tarafından “Hayır meşrulaştırma yok, LGBTİ+ olmanın propagandası yapılmıyor.” tarzı söylemler kullanılıyor. Sizce bu söylemlerin LGBTİ+ hareketine herhangi bir yararı var mı?

Hatice Demir: “Meşrulaştırma ve propaganda” kavramlarına değinmeden önce “özendirme” meselesini açmak istiyorum. Sözleşme LGBTİ+ olmayı özendiriyor mu? “LGBTİ+, olunan bir şey mi?” sorusuna cevap vermeyeceğim çünkü bu tartışmaya açılacak bir konu değil. Pratikte sözleşmenin ne yaptığını Hülya çok güzel anlattı. Sözleşmenin yaptıklarından ilki; kişi çocuk da olsa yetişkin de olsa açıldığında ailesinin, işvereninin ya da herhangi birinin ona şiddet uygulamasına engel olmak. Bu temel insan haklarından biridir: Şiddete maruz kalmama hakkı. Bu hak tabii ki LGBTİ+’lar için de geçerlidir. Şimdi, sözleşme açıkça ev içi şiddeti yasakladığı için aile örneği üzerinden gidelim. Ben babama lezbiyen olduğumu söylüyorum ve bana şiddet uygulayamıyor. Şiddet uygularsa sözleşme ve sözleşmenin iç hukuktaki yansımalarıyla 6284 Sayılı Kanun veya Türk Ceza Kanunu (TCK) ile bu engelleniyor, kovuşturuluyor ve soruşturuluyor. Sözleşme, devletin herhangi bir durumda LGBTİ+ olduğu için şiddete maruz bırakılan kişiye koruma sağlamasını gerektiriyor. Sözleşme karşıtları, sözleşmenin eşcinselliği özendirdiğini söylerken elbette sözleşmede “LGBTİ+ olmak ne kadar güzel!” yazmadığını biliyorlar. Ancak şunu söylüyorlar: “Bizim LGBTİ+’lara müdahale etme, ‘şiddet uygulama’ hakkımızı elimizden alırsanız daha fazla LGBTİ+ açılır. Daha fazla LGBTİ+ ‘Evet, ben LGBTİ+’yım, özgürüm ve istediğim gibi yaşamak istiyorum.’ der”. Bu durumda evet, sözleşme LGBTİ+’lara haklarını hatırlatıyor ve ihlale maruz kaldıklarında susmamayı özendiriyor. Türkiye’de ne kadar uygulandığı ayrı bir tartışma konusu ama sözleşmenin tam olarak uygulanması demek LGBTİ+’ların şiddetten korunması demektir. Bu korunma, LGBTİ+’ları açılmaya özendirir mi? Muhakkak ki şiddet ihtimali olmadığında açılma oranı artar ama bu LGBTİ+ olmaya özenmek demek değildir. LGBTİ+ var oluşunu özgürce ve barış içinde sürdürebilmek demektir.

Meşruluk ve propaganda meselesine gelirsek, LGBTİ+’ların meşrulaştırılmaya ve propaganda edilmeye ihtiyacı var mı? Öncelikle, meşrulaştırma derken neden bahsettiğimizi konuşmamız gerekiyor. Hepimiz biliyoruz, LGBTİ+’lar zaten meşru. Bu ne demek? Bizim ülkemiz özelinde LGBTİ+ kimlikler yasaklı değil ve LGBTİ+ var oluş bizim herhangi bir yasamızda suç olarak tanımlanmıyor. Ancak toplumsal meşruiyetten ve şiddete maruz bırakıldığımızda gelen tepkinin niceliğinden bahsediyorsak LGBTİ+ hak ihlallerinin görünür hâle gelmesine ve LGBTİ+ hareketin ana akımlaşmasına hâlâ ihtiyacımız var. Bu konuda, müttefiklerimiz olan başta feminist hareket olmak üzere tüm insan hakları hareketlerinden LGBTİ+’lara dönük kriminalize etme ve yok sayma girişimlerine tepki bekliyoruz tabii ki. Meşruluk meselesine dönecek olursak, yasaklı değiliz fakat yasal olarak da tanınmıyoruz. Anayasa’nın eşitlik maddesinde ve TCK’nın ayrımcılığı saydığı hiçbir yerinde “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadeleri geçmiyor. Nefret suçları ve nefret söylemine dönük herhangi bir cezai yaptırım yok. TCK’ya “nefret ve ayrımcılık” diye bir madde eklediler ama orada da cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği açıkça sayılmadığı ve “vb.” ifadesi kullanılmadığı için LGBTİ+’lara dönük nefret suçları o yasa kapsamında soruşturulamıyor. Dolayısıyla Anayasa’da cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin tanınmasına, yasalarda ayrımcılık sebepleri arasına eklenmesine ve var oluşumuzun korunma altına alınmasına ihtiyacımız var. LGBTİ+ hareketinin çok uzun süredir eşit yurttaşlık talepleri başlığı altında toplanan taleplerinden biri de bu.

Sorunun ikinci kısmında “sözleşme savunucularının”, “Eşcinsellik meşrulaştırılmıyor, propaganda edilmiyor.” söylemlerinden bahsettiniz. Sözleşme savunucuları derken feminist hareketi kastediyoruz. Sözleşmenin en önde gelen savunucuları doğal olarak feminist hareket ve LGBTİ+ hareket. Burada hem bireysel hem de örgütlü bir yerden cevap vermek istiyorum. LGBTİ+ hareketle feminist hareket bu ülkede uzun yıllardır çok çeşitli başlıklarda yol arkadaşlığı etti. Fakat feminist hareket LGBTİ+ harekete dönük saldırılarda nasıl bir dille savunma yapacağını bazen bilemeyebiliyor. İyi niyetten hiçbirimizin şüphesi olmuyor ama orada bir “çırpınma” hâli söz konusu oluyor maalesef. Örneğin, hâlâ LGBTİ+’lardan bahsederken “farklı” cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ifadeleri kullanılıyor. LGBTİ+’lar farklı değildir. Lezbiyenlik farklı bir cinsel yönelim değildir. En az heteroseksüellik kadar normal, doğal, meşru bir cinsel yönelimdir. Ya da azınlık ifadeleri kullanılıyor. Nereden biliyorsunuz? Kaç LGBTİ+ açılabiliyor ki LGBTİ+’ların azınlık olduğunu iddia edebiliyorsunuz? Bir insan hakları metni savunulurken hâlâ bu ifadelerin kullanılması bence LGBTİ+’ların gözden çıkarılmış hissetmesine yol açıyor. İstanbul Sözleşmesi’ne LGBTİ+’lar üzerinden saldırılması bence çok stratejik bir hamle ve karşı tarafa da tam istediğini veriyor. Bunun ne kadar stratejik olduğunu Esra bize çok güzel anlattı. Sadece Türkiye’de böyle ilerlemediğini, tüm dünyada evrensel insan haklarına LGBTİ+’lar üzerinden nasıl saldırıldığını çok güzel açıkladı. Teşekkür ediyorum kendi adıma. Bu ifadelerin bize neler hissettirdiğine dönmek istiyorum. Biz bu konuyu, LGBTİ+ aktivistleri, hak savunucuları olarak da konuşuyoruz ancak ben şahsi bir cevap vereceğim. Yıllardır yolda birlikte yürümeye çalıştığım biri, bir çukurla karşılaşınca o çukuru benimle beraber atlayamayacağını fark edip elimi bırakıyor ve kendi kendine atlıyor gibi hissediyorum. Bu yaklaşımlar birlikte üreteceğimiz ve direneceğimiz alanların sayısını azaltıyor. LGBTİ+’lar sürekli bir şey hatırlatmak ve bir şeyi düzeltmek zorunda kalıyor. “Farklı cinsel yönelim demeyin”, “Şu metni şöyle yazmışsınız ama burayı düzeltsek mi?”, ”Bizi de lütfen metnin içine ekleyin.” diye sürekli tetikte olmamız gerekiyor ve bu çok yorucu bir şey. Bu soruya şöyle bir cevap vererek bitirmek istiyorum: Ben yine de ümitliyim ve LGBTİ+ hareketiyle feminist hareketin ittifakının çöpe atılamaz bir ittifak olduğunu düşü- nüyorum. İstanbul Sözleşmesi’yle doğrudan alakası yok ama özellikle toplumsal cinsiyet meselesiyle çok alakası var. Trans dışlayıcı radikal feminizm (TERF) tartışmalarını takip edenler görmüştür, feminist hareketin çok büyük bir kesiminden de ciddi tepkiler aldı TERF’ler. Bu nedenle ben hâlâ ümitliyim ve birlikte yürüyeceğimiz çok yol olduğunu düşünüyorum, hele ki böylesi bir memlekette. Patriyarkaya ve heteronormativiteye karşı birlikte direnebileceğimizi düşünüyorum.

Moderasyon: Hatice’nin de bahsettiği, tartışmaya açılan 4. madde hakkında bir sorumuz olacak. Bu maddeye çekince konulması günümüzde sıkça tartışmaya açılan bir mesele. Biz buna dair Hülya Gülbahar’a bir soru yöneltmek istedik. Türkiye’nin bu tartışmalı maddeye çekince koyması sözleşmenin tamamının yürürlükten kalkması anlamına mı gelecek? Eğer bu çekince konulursa bizi neler bekliyor ve böyle bir değişim hukuki olarak meşru mu? Bu değişimin ardından uluslararası düzlemde bir cezai yaptırım uygulanabilir mi?

Hülya Gülbahar: Yasal tanınma meselesine ilişkin iki noktanın altını çizmek istiyorum. Anayasa’nın eşit yurttaşlığı düzenleyen, ayrımcılık yasağı getiren 10. maddesi hiç kimse için dil, din, cinsiyet, felsefi görüş vb. nedenlerle ayrımcılık yapılamayacağını söylüyor. Maddede ayrımcılık yapılmaması gereken hususlar sayılırken “vb.” ifadesi kullanılıyor çünkü ayrımcılık yapılan kesimler tarihsel ve toplumsal olarak değişebilir. Bunları hem sayarak bitiremeyebilirsiniz hem de ne kadar sayarsanız sayın bazı kesimler dışarıda kalabilir. Bu nedenle genellikle hem uluslararası sözleşmelerde hem anayasalarda ayrımcılık yasağı sayılırken “vb.” ifadesi kullanılır. “Cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” konusunun Türkiye’de eğlenceli bir tarihi var benim açımdan. O farkındalıkla baksa, Cemil Çiçek açısından da ilginç bir yeri olacak. Anayasa’nın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin açıkça yazılması talebini ilettiğimizde buna gerek olmadığı, yasada zaten “vb.” ifadesinin kullanıldığı söylenmişti. Biz de ileride bunun orada yazdığını unutabileceklerini belirtmiştik. Daha sonrasında ayrımcılık gündeme getirildiğinde birçok siyasetçiden “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” kavramlarını Anayasa’ya koymak gerektiği, “vb.” ifadesinin bunları kapsamadığı yönünde söylemler işittik. Anayasa açısından bu kavramlar hem var hem yok. Ama ben bir hukukçu olarak “vb.” ekinin “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliğini” içerdiğini ve dolayısıyla bizim ayağımızı o “vb.” ifadesine basarak bu ayrımcılığa karşı çıkabileceğimizi savunuyorum.

Yasal açıdan önemli ikinci nokta, Medeni Kanun’un kişilikle ilgili 40. maddesi. Bu madde “cinsiyet değiştirme”nin hukuki koşullarını düzenleyen madde. Hukuk sistemi cinsiyet kimliğini ve cinsel yönelimi tanıyor ve bu “değişikliği” yapabilmenin koşullarını düzenliyor. 2000’li yıllarda Medeni Kanun tartışılırken bu maddenin faşizan bir biçimde düzenlendiğini söylemiştim. Maddedeki şartlardan biri -ki eski düzenlemede yoktu- maalesef 2000 yılında getirildi: Üreme yeteneğinden tamamen yoksun olduğunu tam teşekküllü bir devlet hastanesi raporuyla belgelemek. Siz cinsiyet uyum operasyonu geçirip kimlik kartınızı değiştirmeden önce mutlaka üreme yeteneğinden yoksun kılınmanız gerekiyor. Korkunç bir şey bu. Neden? Yeniden üremesin bu bireyler diye. Ne yazık ki çok ünlü bir feminist arkadaşımız, ben medeni yasa tartışmaları sırasında bu konuyu dile getirdiğimde -üreme yeteneğinden tamamen yoksun olma koşulunun faşizan bir düzenleme olacağını, cinsiyet uyum operasyonu için böyle bir şartın olmaması gerektiğini anlatırken- benim bu konuda konuşma hakkımın olmadığını söyleyerek beni susturmaya kalkışmıştı ve birçok arkadaşımız da onu alkışlamıştı. Ben kendimi çok kötü hissetmiştim. Bunu iki nedenle gündeme getirdim. Birincisi, Medeni Kanun bireyleri hukukun ve toplumsal hayatın bir parçası olarak düzenlerken bu olgudan kaçamıyor. 40. maddenin -ne kadar handikaplı düzenlenirse düzenlensin- bu gerçekliği tanıyan bir madde olduğunu görmemiz gerekiyor. Demek ki bu, toplumlarda kabul edilen bir şey. Konuyu Hatice’nin az önce feminist harekete yönelik eleştirisine bağlamak istiyorum. Bir hukukçu ve insan hakları aktivisti olarak cinsiyet değişikliğiyle ilgili Medeni Kanun düzenlemesinde bir handikap olduğunu dile getirdiğimde en güvendiğim arkadaşlarımdan “Sen onlar adına konuşamazsın.” şeklinde eleştiri almıştım. LGBTİ+ hareketi henüz bu kadar örgütlü değildi ve belki de değişikliğin ne ifade ettiğini fark etmemişlerdi. O değişikliği Medeni Kanun’a ekleyememiştik. İnsanın kendini bu tür durumlarda kötü hissedebileceğini anlıyorum. Yine de birbirimizi anlamamız, birbirimizle bilgi ve deneyim paylaşmamız çok önemli. Hareketler kendi içinde kendilerine ait alt diller geliştiriyor ve bunu fark etmemiz lazım. Mesela ben LGBTİ+ hareketinin ürettiği birçok yeni kavramın ne olduğunu bilmiyorum. Bunun için özel olarak çalışmam gerekiyor. Bu konuda hata yapabilirim. Bu hatayı yaptığım zaman karşılaşacağım muamele çok önemli. Eğer dışlayıcı ve cezalandırıcı bir muameleyle karşılaşıyorsam bu, birlikte el ele yürümemizin yollarını hep birlikte ortadan kaldırdığımız anlamına gelir. Buna dikkat etmemiz lazım. Bu nokta özelinde çift taraflı bir sorumluluk ile karşı karşıyayız. Ayrıca, şu anda bu iç tartışmayı burada yapmanın çok da sağlıklı olmayacağını düşünüyorum.ki bu, toplumlarda kabul edilen bir şey. Konuyu Hatice’nin az önce feminist harekete yönelik eleştirisine bağlamak istiyorum. Bir hukukçu ve insan hakları aktivisti olarak cinsiyet değişikliğiyle ilgili Medeni Kanun düzenlemesinde bir handikap olduğunu dile getirdiğimde en güvendiğim arkadaşlarımdan “Sen onlar adına konuşamazsın.” şeklinde eleştiri almıştım. LGBTİ+ hareketi henüz bu kadar örgütlü değildi ve belki de değişikliğin ne ifade ettiğini fark etmemişlerdi. O değişikliği Medeni Kanun’a ekleyememiştik. İnsanın kendini bu tür durumlarda kötü hissedebileceğini anlıyorum. Yine de birbirimizi anlamamız, bir- birimizle bilgi ve deneyim paylaşmamız çok önemli. Hareketler kendi içinde kendilerine ait alt diller geliştiriyor ve bunu fark etmemiz lazım. Mesela ben LGBTİ+ hareketinin ürettiği birçok yeni kavramın ne olduğunu bilmiyorum. Bunun için özel olarak çalışmam gerekiyor. Bu konuda hata yapabilirim. Bu hatayı yaptığım zaman karşılaşacağım muamele çok önemli. Eğer dışlayıcı ve cezalandırıcı bir muameleyle karşılaşıyorsam bu, birlikte el ele yürümemizin yollarını hep birlikte ortadan kaldırdığımız anlamına gelir. Buna dikkat etmemiz lazım. Bu nokta özelinde çift taraflı bir sorumluluk ile karşı karşıyayız. Ayrıca, şu anda bu iç tartışmayı burada yapmanın çok da sağlıklı olmayacağını düşünüyorum.

Hatice Demir: Bu konuda sana katılıyorum. Karşılıklı iyi niyet ve samimiyetle ilerlediğimiz sürece bence de çözülemeyecek bir sorun yok. O yüzden ben de “Ümit var.” dedim. Şunu da vurgulamak istiyorum: Anayasa’daki “vb.” ifadesi her ne kadar orada yer alsa da öyle yorumlanmıyor. Örneğin, TCK’daki nefret ve ayrımcılığın açıklandığı maddede ya da Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nda (TİHEK) “vb.” ifadesi bulunmuyor. Biz her ne kadar anayasaya dayanarak bu maddelerin veya yasa ve yönetmeliklerin geniş yorumlanmasını iste- sek de böyle yorumlanmıyor. Bu yüzden LGBTİ+’ların görünürlüğü için oraya “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin eklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. TİHEK’ten bir örnek vereyim. TİHEK birçok ayrımcılığı yasaklıyor ve kanunda “cinsel yönelim”, “cinsiyet kimliği”, “vb.” ifadeleri geçmiyor. Bundan yaklaşık iki sene önce Ankara’da Cinnah Otel’e iki trans kadın telefonla rezervasyon yaptırıyorlar. Otele giriş yaptıkları sırada trans kadın olduklarını gören otel işletmecisi onları içeri almıyor. Bununla ilgili TİHEK’e bir başvuru yapılıyor. TİHEK “Bu bir ayrımcılıktır fakat bizim kanunumuz cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini kapsamıyor. Dolayısıyla bizim korumamız kapsamında değilsiniz.” kararını veriyor. “Cinsiyet” ifadesi TİHEK kanununda da geçiyor. Ancak başvurunun cinsiyete değil cinsel yönelime ve cinsiyet kimliğine dayalı bir ayrımcılık içerdiği söylenerek başvuru reddediliyor. Sonrasında İdare Mahkemesi’ne dava açılıyor ve bu dosya hâlâ İdare Mahkemesi’nde.

Kanunlarda görünür olmanın başka bir anlamı da var. Bu yüzden Ana- yasa’ya “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin eklenmesi konusunda birçok tartışma çıktı ve en nihayetinde eklememeye karar verdiler. Bu tartışmanın arkasındaki neden de LGBTİ+’lara görünürlük kazandırmamaktı. LGBTİ+’lara yasal olarak net bir tanınma sağlamak istemedikleri için durum ret ile sonuçlandı. İkinci olarak TMK madde 40 ile ilgili bir düzeltme yapacağım. 2018 yılının Mart ayında Resmi Gazete’de yayımlanan, 2017 yılının Kasım ayında verilmiş AYM kararı ile madde 40/1’deki üreme yeteneğinden “sürekli yoksunluk” ifadesi kaldırıldı. Fakat madde 40/2’deki “tıbbi amaç ve yöntemlere uygun ameliyat zorunluluğu” kalkmadığı için ve ameliyatlar kişileri yine üreme yeteneğinden yoksun bıraktığı için pratikte hiçbir şey değişmedi. Evet, bir şeyler değişti: TMK madde 40 transları tanıyor ama kısırlaştırma şartı başta olmak üzere çok ciddi zorunluluklara maruz bırakıyor ve hareketin şu andaki talebi beyan esasının kabul edilmesi. Bunları belki sonrasında hep beraber tartışırız.

Hülya Gülbahar: Bunu eklemen çok iyi oldu. Ben de yanlış anlaşılmak istemem. Örneğin, 2009 yılında Anayasa Kadın Platformu’nu oluşturduk ve Anayasa’nın ayrımcılıkla ilgili 10. maddesine dair talebimiz çok netti: “Cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin açıkça yazılması. Hem Anayasa’da hem de bütün yasaların içinde bu kavramların açıkça ve tam olarak anılmasını talep etmeye devam etmek gerekiyor. Benim söylemek istediğim şey, “vb.”nin anayasal olarak bize bir dayanak sunuyor olduğunu fark etmenin önemiydi. “Anayasa’da var ve siz bunun gereğini yerine getirmelisiniz.” demek için “vb.” ifadesini göstermek lazım. Aynı mantıkla, TMK madde 40’ta “cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, cinsiyet değiştirmek” gibi bir toplumsal ihtiyacın varlığı tanınıyor. Şartların ağır olup olmaması ayrı bir konu. Demek ki toplumu oluşturan bireylerin bir bölümü cinsiyet uyum operasyonu geçirmek istiyor ve geçirmesi gerekiyor. Hukuk sistemine, kişi tanımı içerisine bunu almak zorunda kalıyorsun. Onun için böyle bir inkâr politikasına karşı, hukuk sisteminin bunu kabul ettiğini göstermek fena bir argüman değil. Aileler sorduğunda; TMK’yı açıp okumanın ve eksiklerine bakmanın, konunun uzmanı psikologlar ve psikiyatristlerle görüşüp bakış açısını değiştirmenin önemini kavramak lazım.

Sözleşmenin yürürlükten kaldırılıp kaldırılamayacağını sormuştunuz: Hiçbir devlet bu sözleşmeyi kaldıramaz. Tartıştığımız mesele de bu değil. Bakın, sözleşme Avrupa Konseyi sözleşmesi olarak hazırlandı ve Avrupa Konseyi üyesi olan 47 ülke sözleşmenin tarafı oldu. Ancak sözleşmenin özel bir maddesi var: Sözleşmenin değişik ülkelerin katılımına da açılması maddesi. Daha sözleşme hazırlanırken biz çeşitli kadın grupları olarak bunu konuşuyorduk: Bu, sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelere ya da Japonya, ABD ve Kanada’ya açık olmamalı. Bu sözleşmenin dünya sözleşmesi olması gerekiyor. Tabii, böylesi bağlayıcı bir sözleşme ihtiyacının arkasında birçok neden var. Örneğin, bu nedenlerden biri Katoliklerin, faşistlerin, aşırı milliyetçilerin ve her çeşit köktendincilerin iktidarda olduğu ülkelerin kendi kendilerine yeni sözleşmeler icat etmelerinin önüne geçmek. Şimdi Konsey güzel bir yol izliyor. Avrupa Konseyi Taraflar Komitesi -Türkiye’nin de içinde olduğu bir komite- şu anda birçok kıtadan birçok devlete sözleşmeye taraf olmaları için davetiye göndermiş durumda. Ne ironi değil mi? Şu anda Türkiye’de sözleşmeden çıkmayı tartışıyoruz -adı İstanbul Sözleşmesi- fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî temsilcilerinin olduğu organlar Meksika’ya, Brezilya’ya, Endonezya’ya, Nijer’e, Nijerya’ya sözleşmeye katılmaları için davetiye gönderiyor. Güzel bir şey bu, biz iyi tarafından bakalım. Dünya sözleşmesi yolunda hızla ilerliyor sözleşme. Milliyetçiler için  Kazakistan’ı,  dinî  argümanlarla konuya yaklaşanlar için de Tunus’u her seferinde hatırlatıyorum. Sözleşmeye üye olma konusunda epey mesafe kat etmiş durumdalar ve sözleşmeye üye olmak üzereler. Kazakistan nerede, Tunus nerede? İkisi de Avrupa Konseyi üyesi ülkeler değil. Konsey’in gönderdiği bu davetiyeler beş yıl süreyle geçerli. Bütün bu devletlere beş yıl süre veriliyor hazırlıklarını tamamlamaları için. Feride Acar’dan duydum: Tunus ve Kazakistan, İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olabilmek için üstüne para vereceklermiş. Devletlerin üzerine para vererek üye olacakları sözleşmeden biz çıkmayı tartışıyoruz, komik oluyor.

Türkiye’de tartışılan formülleri özetlersek, AKP iktidarı şunları tartıştı: Sözleşmeden imzayı çekelim ve Türkiye çıksın sözleşmeden. Evet, Türkiye sözleşmeden çıkabilir ki çok istiyorlarsa çıksınlar. Sözleşmeden çıkmış olmak tek başına kadına yönelik şiddetle ilgili yükümlülüklerini ortadan kaldırmıyor. Devletin anayasal görevi insanların temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak. Dolayısıyla sen İstanbul Sözleşmesi’nden çıksan da elinde Anayasa var, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) var. Yine kadınların yaşama hakkını, insanların şiddet görmeden yaşama hakkını güvence altına almak devlet olarak görevlerin arasında olacak. Şiddeti ülkede serbest bırakacak şekilde Anayasa’yı, bütün sözleşmeleri ve bütün yasaları ortadan kaldırman lazım ki o görevden kaçabilesin. Kaldı ki burada bir parantez açalım, kadın hareketi ve özellikle EŞİK olarak son dönemde bir araya geldik ve hep birlikte mücadele veriyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekse de çekmese de o sözleşmede yazan her şeyi Türkiye toplumunun hayatının bir parçası hâline getirmeye çalışıyoruz. Türkiye toplumu her gün İstanbul Sözleşmesi’ni konuşmuyor ama EŞİK’te kadın örgütleri Artvin Şavşat’tan, İzmir Kemalpaşa’ya kadar İstanbul Sözleşmesi’ni hayatın bir parçası hâline getirmek için çalışmaya devam ediyor ve edecek. Şu an gündemde özellikle 4. ve 6. maddeye çekince koymak üzerinden dönen bir tartışma var. 4. madde ayrımcılık yasağı getiren, LGBTİ+’lar dahil olmak üzere toplumda hiç kimseye ayrımcılık yapılamayacağını söyleyen madde. 6. madde ise sözleşmenin özünün kadın-erkek eşitliği ve toplumsal cinsiyet rollerinin dönüştürülmesi olduğunu söyleyen madde. Bunlara ek olarak kadına karşı şiddet söz konusu olduğunda gelenek, görenek, örf, adet, sözde namus gibi normların bir gerekçe olarak ileri sürülemeyeceğini söyleyen 12. madde de tehlikede. İlk olarak şunu belirteyim: Sözleşmedeki temel haklarla ilgili çekince koymanın hiçbir hükmü yok. Ancak Hırvatistan’ın yaptığı gibi açıklayıcı bir yorum yapılabilir. Neden bu tür yorumları yapma ihtiyacı duyduklarını Esra çok güzel anlattı. Kamuoyunu sakinleştirmeyi ya da sözleşme üzerin- de şaibe yaratmayı amaçlıyorlar. Anayasal olarak eşcinsel evliliklere izin verilebileceği, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği meselesine toplumsal meşruiyet kazandıracak yeni haklar tanımlanabileceği korkusuyla hareket ediyorlar. Bunu söylemek bir devlet açısından çok zor olmalı, tarih boyunca bir utanç olarak kalacak. Bu nedenle açıklayıcı bir yorum yapabilirler ama o yorum İstanbul Sözleşmesi’nin, hem faile hem mağdura cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle ayrımcılık yapılmasını yasaklayan yaklaşımını ortadan kaldırmaz. İstediğin yorumu yap yine de sözleşmenin o maddesini vaat edildiği şekilde uygulamak zorundasın. Çekince koyulabilecek diğer maddeler az önce sözünü ettiğim kamu davası olma ve tazminat meselesi gibi konular. Ayrıca cinsiyete dayalı şiddet nedeniyle mülteci olarak bir ülkedeysen ve senin o ülkede oturma ya da çalışma hakkın, sana şiddet uygulayan birine bağlıysa sözleşme o bağı kesiyor. O bağ olmaksızın senin bağımsız olarak çalışma ve oturma izninin olması gerektiğini söylüyor. Düşünün Almanya’nın bunu uygulaması, orada yaşayan Türkler ve Kürtler için ne kadar önemli. Bu nedenle hangi ülkelerin sözleşmeyi imzaladığı ve sözleşmenin hangi ülkelerde yürürlükte olduğu, hangi ülkelerin hangi maddelere çekince koyduğu İstanbul Sözleşmesi açısından yaşamsal önem taşıyor. Özellikle kamu davası olma meselesini ciddiyetle ele almak gerekiyor. Bir konuya daha değinmek istiyorum. Şimdilerde yeni bir formül uygulamaya niyetlendiler ki bu çok tehlikeli bir formül. Müslüman ülkelerin CEDAW’ı denebilecek “Müslüman Ülkeler Şiddet Sözleşmesi” “aileerkil sözleşme” gibi sözleşmeler uydurup; namus, kültür, gelenek, görenek gibi argümanlarla kadın cinsel organının sakatlanması dahil olmak üzere kadına karşı şiddeti meşrulaştırmanın yolunu açmaya çalışabilirler. Bu, feminist hareketin zamanında “dünya sözleşmesi” derken ne kadar öngörülü olduğunu da ortaya koyuyor.

Siyasetçiler “Dünya beşten büyüktür!” dediklerinde kafalarının içinde yukarıda anlattığım senaryolar da dönüyor. 76. madde bütün ta- raf devletlere sözleşmede madde değişikliği isteme hakkı veriyor ve ne yazık ki Türkiye’nin de bu hakkı var. Bunu fark ettiler ve -az önce saydığım ayrımcılık yasağı, kadın-erkek eşitliği ve din, dil, gelenek, görenek mazereti olmaksızın- üç maddenin değiştirilmesine yönelik bir metin yazmaya kalkıştılar. O sürecin tamamlanıp tamamlanmadığını bilmiyoruz. Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği, bir devlet değişiklik önerisinde bulunduğunda bütün taraf devletlere ve davetiye gönderilen devletlere bunu göndermek zorunda. Tabii ki değişiklik önerisinin kabul edilmesi çok zor çünkü oy birliğinin sağlanması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; bütün dünyada, Meksika’da, Brezilya’da, Nijerya’da, Kazakistan’da bu üç maddeyi tartışmaya açtığı için bütün bu devletlerin homofobik, kadın düşmanı ve her türlü şiddeti meşrulaştırmak isteyen aşırı dinci, milliyetçi, muhafazakâr kesimlerini besleyen bir etki doğurmuş olacak. “Biz üç maddede değişikliği Genel Sekreterliğe gönderelim, onlar bütün dünyaya bunu göndersin, gelen cevaplar bizim aleyhimize olursa İstanbul Sözleşmesi’nden çıkalım, kendi sözleşmemizi yazalım.” gibi hayaller kuranlar var. Bunu kabul edecek ülkelerle bir araya gelerek alternatif bir sözleşme yazma hayali kuruyorlar. Küçük, marjinal bir kesim bu hayali kuranlar. Hayal kurmak serbest! İstedikleri hayali kursunlar ama biz Türkiye’yi bu sözleşmenin içinde tutmak, iktidar bu sözleşmeyi benimsemiyorsa bile mahalledeki sütçünün de tüpçünün de bildiği ve savunduğu bir sözleşme hâline getirmek için uğraşıyoruz, uğraşacağız. Her toplumda bu tür konulara karşı çıkan marjinal kesimler olabilir -olsun da. Yüzde yüz aynı şeyi düşünen bir toplum çok sıkıcı bir toplum olurdu. İfade özgürlüğünün sınırları aşılmadığı sürece bir problem yok. Sorun yaratan nokta eşit vatandaşlığa, ifade özgürlüğüne, çoğulculuğa inanma- yanların iktidarda olmaları, yargı sistemini, insan hakları kurumlarını, devlet mekanizmalarını ve medyayı kontrolleri altında tutmaları.

Moderasyon: Son sorumuz da Esra’ya. Türkiye’de olduğu gibi başka ülkelerde de toplumsal cinsiyet alanındaki hak kazanımlarına saldırılar olduğunu görüyoruz. Örneğin, Polonya da Türkiye ile paralel zamanlarda İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışıyordu. Başka hangi ülkelerde benzer durumlar var? Sizce dünyadaki bu eğilimin sebepleri neler ve hangi söylemler Türkiye ile ortaklaşıyor?

Esra Aşan: Az önce pek çok Avrupa ülkesinde cinsel özgürlük, cinsel haklar, kadın ve LGBTİ+ hakları alanında bir karşı çıkış hareketi olduğundan bahsetmiştik. Polonya’daki tartışma sadece İstanbul Sözleşmesi ile ilgili değil. Toplumsal cinsiyet ideolojisi dedikleri retorik, takip edebildiğim kadarıyla 2010’larda başlıyor. Polonya’da İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanmasıyla beraber bu tartışmalar daha da yükseliyor. Toplumsal cinsiyet kavramının sözleşmeye eklenmesinin kültürel sömürgecilik olduğu iddia ediliyor ve geleneksel aileye tehdit oluşturduğu söyleniyor. Bir yandan az önce Hülya’nın da vurguladığı gibi okullardaki cinsellik eğitimleri Polonya’da bir tartışma konusu. Diğer yandan kilisenin çocuklara yönelik cinsel suçları ve pedofili vakaları, Polonya’da tartışılan konular arasında. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmak, kilisede çocuklara yönelik cinsel suçları ve bu konudaki raporların üstünü örtmek ve konuyu çevirmek için de toplumsal cinsiyet karşıtı argümanlar kullanılabiliyor. Bunları Türkiye’de de gözlemlemek mümkün. Türkiye’de de çeşitli tarikatların içinde olduğu dinî kurumlar ve vakıflarda ortaya çıkan çocuklara yönelik cinsel suçlara karşı yükselmeyen seslerin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı yükselmesi üzerine ayrıca düşünmemiz gerekiyor. Polonya’da  bu yaz yapılan seçimleri yine Hukuk ve Adalet Partisi kazandı. Pandemi ve onun yarattığı şok ortamıyla beraber, Polonya’da altı şehirde yüzden fazla belediye LGBT free zone yani “LGBTİ+’sız bölgeler” ilan etti. Bu bölgelerde her- hangi bir LGBTİ+ etkinliği, propagandası, film festivali, sergi yapmak mümkün değil. Benzer bir gelişme Macaristan’da yaşandı. Macaristan da İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmalı olduğu ülkelerden biri ama mesele gerçekten sadece İstanbul Sözleşmesi değil. Hatırlarsınız, birkaç sene önce Macaristan “Toplumsal cinsiyet ideolojik bir meseledir.” diyerek akademilerdeki toplumsal cinsiyet bölümlerini fonlamayı kesmişti. Koronavirüs pandemi döneminde de transların cinsiyet uyum operasyonu yasaklandı. Bu da bahsettiğim şok ortamında gerçekleşen bir uygulama oldu. Fransa’da örneğin, konu İstanbul Sözleşmesi’ne gelince çok büyük bir tartışma yok ama Fransa’da özellikle 2013 yılında eşcinsel evliliklerin kabul edilmesiyle birlikte toplumsal cinsiyet karşıtı önemli bir hareketin şekillendiğini görüyoruz. Her ülkenin kendi dinamiği farklı. Mesela Fransa’da 2010 yılındaki seçimlerde François Hollande seçim kampanyasında “Herkes için eşitlik, herkes için evlilik, herkes için demokrasi!” söylemiyle geldi ve eşcinsellerin de heteroseksüellerin yararlandığı bütün haklardan yararlanacağını söyledi. Bunu da gerçekten uygulamaya koydu. Bunun akabinde 2012 yılında 70.000 kişinin Paris’te buluştuğu devasa bir eylem yapıldı ve bu eylem- deki kişiler eşcinsel evliliklere karşı çıktı. “La Manif Pour Tous” (Herkes İçin Eylem) grubu François Hollande’ın “herkes için demokrasi” söylemine karşı oluşturuldu. Bu, hem eşcinsel evliliklere hem de kimi feminist kazanımlara karşı çıkan bir hareket. Sadece dinî bir hareket diyemeyiz, seküler kesimlerin de içinde olduğu bir hareket. Aslında Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu tarz hareketler çok yaygın.

Türkiye üzerine de konuşmak istiyorum. Türkiye’de genelde “AKP dinci, muhafazakâr, gerici bir parti olduğu için bunlar gerçekleşiyor.” gibi bir yanılsama oluyor. Az önce konuştuğumuz çerçevede AKP gayet batılı bir modeli örnek alıyor. İran’ı örnek almıyor. Tam tersine Avrupa’da yükselen toplumsal cinsiyet karşıtı hareketleri örnek alıyor. Dolayısıyla bu tartışmalarda “AKP zaten böyle.” demek çok kolaycı bir yaklaşım olur. Küresel ve uluslararası dengeleri ya da transnasyonel ilişki ağlarını görmek gerekiyor. Türkiye’deki İstanbul Sözleşmesi’ne dönük karşı çıkışların öncesine bakalım. 2011 yılının ardından devlet eliyle eşitlik karşıtı müdahalelerin adım adım güçlendiğini gördük: Bakanlığın isminin değişmesi, “Kadın-erkek eşit değildir.”, “Kadınlığın fıtratı budur, erkekliğin fıtratı budur.” söylemleri, Boşanma Komisyonu Raporu ve oradaki yol haritası. Devlet eliyle yapılan bu müdahalelerin son üç yılda gerçekten şok edici bir şekilde hız kazandığını görüyoruz. Bir başka örnek birkaç sene öncesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’ni (ETCEP), YÖK’ün ise üniversitelerde Cinsel Tacize Karşı Tutum Belgesi’ni geri çekmesi. Bunları tam anlamıyla eşitlik karşıtı müdahaleler olarak yorumlayabiliriz. Öte yandan tabanda da eşitlik karşıtı bir mücadelenin güçlendiğini görüyoruz. Bu oldukça önemli ve Türkiye için yeni bir şey. Son yıllarda nafaka, velayet sorunları, mal rejimi, 6284 Sayılı Kanun ya da İstanbul Sözleşmesi üzerinden örgütlenen bir erkek mağdurluğu anlatısı söz konusu. TCK madde 103’te düzenlenen çocukların cinsel istismarı suçu üzerinden de bir mağduriyet anlatısı var. Türkiye’de Aile Meclisleri adıyla bir araya gelen oluşumlar var. “Bu kanunlar ailelerimizi çökertiyor.” diyerek camilerden hutbeler okuttukları ve sağ popülist, dindar bir erkeklik hareketinin de başlangıcına işaret eden yeni gelişmeler var. Dolayısıyla mesele sadece AKP ile ilgili değil. Sadece feministler ve LGBTİ+’lar savunmuyor İstanbul Sözleşmesi’ni. Bu, AKP içerisinde de çatışma yaratan bir konu oldu. Zaten bu sözleşme onların gündeme getirdiği bir sözleşme. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) çokça hedef hâline geldi.

Mesele sadece İstanbul Sözleşmesi değil. Nafaka, velayet, mal rejimi üzerine düzenlemeleri; 6284 Sayılı Kanun’u, çocuk haklarını, TCK madde 103’ü, hatta Lanzarote Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmelerdeki bütün hak kazanımlarını hedef alan ve erkek mağduriyeti üzerinden örgütlenen toplumsal bir tabanın güçlendiğini görüyoruz. Bu mesele oldukça önemli. Sadece yüksek siyaset ve partiler bazında değil toplum tabanında da bunların güçlendiğini görüyoruz. Az önce bahsettiğimiz, Avrupa’daki toplumsal cinsiyet karşıtı söylemi taklit eden ve aynı yöntem ve stratejileri kullanan yazılar, entelektüel tartışmalar var. Akit gazetesinde ya da çeşitli İslami blog’larda aynı söylemleri görebiliyoruz. Bunlar sadece İslam’a, fıtrata uygun olmama üzerinden ilerlemiyor; “milletimize ve ecdadımıza” verilecek zararlar üzerinden gündeme geliyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, insanlığa karşı yapılmış bir kalkışma olarak yorumlanıyor: Yerli ve milli olmayan ve ecdadımızı yok etmeye yönelik emperyalist bir proje. Aydınlık gazetesi de dine uygunluğun ötesinde bir söylemle İstanbul Sözleşmesi’ne kar- şı çıkıyor. Bunlara karşı dikkatli ve uyanık olmak gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi ve diğer haklar üzerinden gündeme gelen bu tartışmaları bir ataerkil restorasyon çerçevesinde değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum.

Moderasyon: Bu sorumuz göç ve iltica meselesi üzerine olacak. İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğine baktığımızda göç ve iltica hususunu da barındırdığını, mültecilik statüsüne dair ifadelerin bulunduğunu görüyoruz. Bu konu Türkiye gündeminde önemli bir yer tutuyor. Sözleşmenin mülteciler, mülteci kadınlar ve LGBTİ+’lar için nasıl bir önemi var?

Hülya Gülbahar: İstanbul Sözleşmesi, hem oturma ve çalışma izni hem de mültecilik statüsünün kazanılması konusunda özel hükümler içeriyor. Bu yüzden çok önemli. Bu statüler dışında da bulunduğu ülkede vatandaş olsun veya olmasın herkesin, İstanbul Sözleşmesi’nde sayılan, şiddet nedeniyle alınması gereken önlemler konusunda mağdur olarak sözleşmeden yararlanması gerekiyor. Esra bunun teorik çerçevesini ortaya koydu, aşırı milliyetçilerin yerlilik vurgusu isteme nedenlerinden biri de kültürün, toplumun arındırılması konusundaki faşizan bakış açısı ve yabancı düşmanlığı. Bu yabancı düşmanlığına ve ırkçılık dalgasına karşı hep beraber insan hakları savunucuları olarak uğraşmamız, mücadele etmemiz gerekiyor.

Moderasyon: Katılımcılardan gelen bir soruyu aktarıyorum: İstanbul Sözleşmesi’nde alışık olmadığımız bir ev içi şiddet tanımı yapılıyor. HIV pozitif bireyler de aile içi şiddet tanımına girebilecek deneyimler yaşayabiliyor. HIV’le yaşayan kişinin partnerine bu bilgiyi vermediği için bir maddeden dolayı yargıya gitmek zorunda kaldığı durumlar yaşanabiliyor. Statüsünden ötürü hukuki süreçlere maruz bırakılmış insanların İstanbul Sözleşmesi tarafından korunduğu emsal bir dava var mı?

Hatice Demir: Ben HIV’le yaşayanlarla doğrudan çalışıyorum ve Pozitif-İz Derneği’nin gönüllü avukatlarından biriyim. Sözleşme HIV’le yaşayanlar, cis hetero erkekler de dahil olmak üzere herkesi şiddete karşı koruyor. İstanbul Sözleşmesi ya da genel olarak uluslararası sözleşmeler, dilekçelerde hukuki dayanaklar kısmına yazılır fakat bu sözleşmelerin bir de iç hukukta bazı yansımaları olur. 6284 Sayılı Kanun’un koruma kapsamı içine aldığı kişiler için şöyle bir ibare kullanılıyor: tek taraflı ısrarlı takip mağdurları. Bu ibare, ısrarla biri tarafından takip edilen, tacize maruz bırakılan, şiddet tehdidi altında olan anlamına geliyor. HIV’le yaşayanlar bunun nasıl muhatabı oluyorlar? Mesela biri HIV’le yaşayan birisinin statüsünü öğreniyor. Bu kişi partneri, iş arkadaşı, ev sahibi vb. olabilir. Örneğin ev sahibi ise evden atmakla tehdit ediyor. Yakın zamanda yaşanan bir örneği anlatacağım. HIV’le yaşayan biri havuzlu bir siteye yerleşiyor. O sitede yaşayanlardan biri de bu kişinin eski partneri çıkıyor ve sitenin yönetimine eski partnerinin statüsünden bahsederek havuza girmemesi gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine site yönetimi ev sahibini arıyor ve HIV testi isteyip eğer sonuç pozitif çıkarsa havuza giremeyeceğini belirtiyor. Bunun hiçbir yasal dayanağı yok ve HIV’in bulaş yolları da ortada. Bunun üzerine ev sahibi sürekli bu kişiyi arayıp ya evden çıkmasını ya da test sonucunu getirmesini söyleyerek taciz ediyor. Ortada yapılmış bir sözleşme var, “Evden çık?” ne demek? Eve taşınalı daha bir ay olmuş. Bunun adı tek taraflı ısrarlı takiptir. İlla partnerden gelmesine gerek yok. Kişi açılmak zorunda bırakılarak tek taraflı ısrarlı takibe veya “İş yerinde böyle davranmaya devam edemezsin.” şeklinde işvereni tarafından uygulanan mobbing’e maruz bırakılabilir. Bunların cezai anlamda başka tanımları da var. Örneğin, iş hukuku anlamında mobbing olabilir veya tehdit, şantaj suçlarının unsurları hâline gelebilir. Tek taraflı takip olarak yaklaşacak olursak böyle bir durumda 6284 Sayılı Kanun’a başvurarak iletişim yoluyla rahatsız edilmesinin, yakınlarına ulaşılmasının, konutuna veya iş yerine yaklaşılmasının engellenmesi gibi koruyucu ve önleyici tedbirlere başvurabiliyoruz. İstanbul Sözleşmesi doğrudan bunu düzenlemiyor. Zaten insan haklarına yönelik evrensel metinler her şeyin ayrıntılı açıklanarak tane tane yazıldığı kazuistik metinler değillerdir. Evrensel insan hakları metinlerini alıp, iç hukukunuzda uygulayabilmek için belli yasalar ya da yönetmelikler çıkarırsınız ve biz hukukçular da onlara dayanarak başvurularımızı yaparız. O hakkın korunmasının yasal dayanağı 6284 Sayılı Kanun, dolayısıyla da İstanbul Sözleşmesi olur. Aslında sorduğunuz sorunun cevabı dolaylı yoldan “evet” ama İstanbul Sözleşmesi’nde açıkça “HIV’le yaşayan kişileri de korur.” yazmıyor. Tıpkı, açıkça “LGBTİ+’ları korur.” yazmadığı gibi. Umarım cevap olmuştur sorunuza. TCK madde 86’da düzenlenen kasten yaralama suçu kapsamında bulaş ya da partnere açılıp açılmama meselesi de çok tartışıldı. İlk olarak HIV’le yaşayan hiç kimse kendini güvende hissetmiyorsa açılmak zorunda değil. Bu ilişki dinamikleriyle ilgili bir şeydir ve siz bu kadar dezavantajlı bir gruba açılmayı zorunlu tutamazsınız. Bu güvenli alan tartışmasıdır. Hukuk, herhangi bir alanda HIV’le yaşayanlara açılma zorunluluğu vermiyor. Sadece hukukçulara dönük değil, genel olarak herkesin anlayabileceği bir dilde Kaos GL’ye bir yazı yazmıştım3, oradan da daha detaylı okuyabilirsiniz.

Moderasyon: Yavaş yavaş üçüncü saatimize yaklaşmaktayız. Çok teşekkür ederiz hepinize geldiğiniz ve bizlerle bu tartışmayı yaptığınız için. Eğer eklemek istediğiniz bir şey yoksa etkinliğimizi sonlandırabiliriz.

Hülya Gülbahar: Ben bir ekleme yapmak isterim. İstanbul Sözleşmesi, hukukçu olsun veya olmasın herkesin okuduğu zaman anlayacağı güzel bir sözleşme. Sözleşmenin yaşaması ve uygulanması talebini sadece kurumlara bırakmamak gerekiyor, sözleşmede bireyler olarak bizlere de yön verecek ilkeler var. Onu hep beraber hayatımızın bir parçası yapmak için uğraşmaya davet ediyorum herkesi. İyi akşamlar diliyorum, emeklerinize sağlık.

Hatice Demir: Ben de son olarak kısa bir konuya değineceğim. Hatırlarsınız yakın zamanda #LGBTİÇocuklarVardır etiketi üzerinden sosyal medyada kıyametler koptu. Sanki ben 10 yaşındayken heteroseksüel bir bireymişim gibi davranıyorlar. Ben değildim ve bu nedenle bir çocuk bile olsa vardır LGBTİ+ çocuklar, bu kesin. Eminim çocuk istismarı meselesi ve TCK 103 tartışmalarını oralara sokmaya çalışacaklar. Lütfen ayık olalım. Biraz kafamız karışırsa veya biraz tereddüte düşersek lütfen feminist hareketin, insan hakları savunucularının ve LGBTİ+ derneklerinin bu konulardaki açıklamalarını okuyalım, arayalım, soralım. Dernekleri de aramaktan hiç çekinmeyin lütfen, ben SPoD adına böyle bir garanti veriyorum. Böyle bir alan açtığınız için de sizlere çok teşekkür ediyorum.

Panelde emeği geçen ve katılan herkese çok teşekkür ederiz! İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!

  1. Bildirinin tam metni ve imzacı kulüpler için bkz. “Boğaziçi Üniversite-    si Kulüplerinden Ortak İstanbul Sözleşmesi Açıklaması”, 21 Eylül 2020, 29 Ekim 2020 tarihinde erişilmiştir. <https://kaosgl.org/haber/bogazici-universitesi-kuluplerinden-ortak-istanbul-sozlesmesi-aciklamasi>
  2. GREVIO, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulamasını izleyen mekanizmadır.
  3. Hatice Demir, “HIV tartışmalarına TCK’yla dalmak”, 4 Aralık 2019, 31 Ekim 2020 tarihinde erişilmiştir. <https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/hiv-tartismalarina-tck-yla-dalmak>

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir