#SusmaBitsin Platformundan Ariya Toprak, Buket Gülbeyaz ve Neslihan Siligür ile Söyleşi

Aysu Yumuşak
Erva Uçtu
Sülbiye Gizem Gergerlioğlu.1

2019 yılının 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü haftasında Cinsel Tacizle Mücadele Yöntemleri isimli bir panel gerçekleştirmiştik. Bu panelin konuşmacılarından biri #SusmaBitsin platformundan Selcan Özgür idi. #SusmaBitsin platformundan bir grup kadın panele birlikte katılım gösterdiler. Bu panelden sonra biz de Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak #SusmaBitsin platformunun oluşum sürecini ve çalışmalarını daha detaylı öğrenmek istediğimiz için platformdan Ariya Toprak, Buket Gülbeyaz ve Neslihan Siligür ile 14 Şubat 2020 tarihinde bir söyleşi gerçekleştirdik. #SusmaBitsin platformunun işleyişini, dizi ve sinema sektöründeki cinsiyetçi pratikleri, dayanışma ortamını, ifşa yöntemini, sinema ve televizyon içeriklerinde şiddet ve tacizin yeniden üretimini, #MeToo hareketini, setlerdeki cinsiyet eşitsizliğini konuştuğumuz söyleşimizin düzenlenmiş hâlini sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar!

Öncelikle bizimle bu söyleşiyi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi tanıyarak başlayabiliriz. Hangi alanda ne zamandır çalışıyorsunuz ve ne zamandır bu alanlardan kadınlar olarak #SusmaBitsin’de yer alıyorsunuz? Platformda başka hangi alanlardan kadınlar var?

Buket Gülbeyaz: Ben Buket Gülbeyaz. Akademik eğitimim sırasında amatör olarak tiyatroyla ilgileniyordum. Sonra bunu profesyonel olarak yapmaya karar verdim. Oyunculuk eğitimim için yurt dışında dört yıl kadar zaman geçirdikten sonra Türkiye’ye geldim. Aktif olarak oyunculuk yapıyorum. Türkiye’ye geldikten hemen sonra platformun bir toplantısına katılarak platforma dahil oldum. Türkiye’ye yeni geldim ve henüz birkaç toplantıya katılabildim ama başka yerlerde bu işlerin nasıl yürüdüğünü gördüğüm için Türkiye’de ne gibi problemler olduğunu gözlemleme fırsatım oldu. #SusmaBitsin toplantılarında genel olarak konuşuyoruz, dertleşiyoruz, dayanışıyoruz.

Ariya Toprak: Ben de Ariya. Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olur olmaz sektörde çalışmaya başladım. Önceleri prodüksiyon alanında çalıştım, şimdi ise senaryo gruplarında çalışıyorum. #SusmaBitsin’in ilk toplantısı 2018 yılının Kasım ayında yapıldı. Geçen sene bir çağrı üzerine gerçekleşen toplantı vesilesiyle ben de dahil oldum. Ben   de ilk toplantıdan itibaren böyle bir platformun eksikliğini hissetmiş olduğumuzu fark ettim. Ben üniversitedeyken de feminist bir örgütteydim. Okulda öğrenciyken dayanışmayı daha güçlü kurmak mümkündü ama sektöre girdiğimde dayanışmayı arkadaşlıklar üzerinden kurduğumuzu fark ettim. Bazı hikâyeler anlatılıyor, bazen harekete geçiliyor, bazen geçilmiyor. Böyle bir platformda herkesin bir araya gelmesiyle hikâyelerimizin ne kadar benzer olduğunu gördüğümde bu platformun gerekliliğini anladım.

Neslihan Siligür: Benim ismim Neslihan Siligür. 15 yıldır televizyon ve sinema sektöründe kamera departmanında çalışıyorum. Platformun eksikliği hep hissediliyordu. İlk toplantının tarihini tam olarak hatırlamıyorum ama #SusmaBitsin hashtag’i ortaya çıkmadan önce de kadın sinemacılar olarak toplanıyorduk. Birkaç kez bu şekilde toplandıktan sonra bu hashtag altında bir şeyler paylaşmaya, bir bildiri yayımlamaya karar verdik. Bu sayede bir şeylerin değişmeye başlaması çok hoş. Örneğin, en son çalıştığım Netflix dizisinde, bütün çalışanları işten bir gün önce sete toplayıp bir bildiri okudular. Bize, kimsenin kimseye “çiçeğim” diyerek hitap edemeyeceğini, bunun bile bir taciz olarak yorumlanabileceğini söylediler. Hitaptan davranış şekillerine kadar uyarıları olan uzunca bir metindi. Bunu herkese okudular ve sette çalışan herhangi biriyle ilgili şikâyetlerimizi paylaşabileceğimiz bir e-posta adresi verdiler. Bunun yalnızca Netflix’in uyguladığı bir politika olup olmadığını bilemiyorum ama bu durumun gerçekleşmesinde #SusmaBitsin’in etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Netflix’in bunu başlatmasının diğer platformları, yapım şirketlerini de etkileyeceğini hissediyorum.

Filmmor ve #SusmaBitsin sinema ve televizyon dünyasında bireyler arasında fırsat eşitliği yaratmayı amaçlayan 5050×2020 taahhüdünü2 imzalaması için Adana Altın Koza Film Festivali’ne çağrı yaptı. Daha sonra başka film festivalleri de bu taahhüdü imzaladı. Festivallere genelde sektörde çalışan insanlar katılıyor ve katılan doksan kişilik ekibin yetmişi erkek yirmisi kadın oluyor. İmza çağrısı yapılan bildirilerde festivallere katılımda da eşitlik istendi. Festivale katılan kadınların bir şekilde sesini duyurabilmesi, ön plana çıkması için yaptığımız bu çağrıyı festivaller de kabul etti. #SusmaBitsin’in bunların yanı sıra bireysel düzeyde de kazanımları oldu. İnsanların davalarında yer alarak onlara destek verildi ve hâlâ devam eden davalar var. En başından beri epey çalışan bir platform. İyi ki başlamış!

#SusmaBitsin’i tanıtabilir misiniz? Çalışmalar hangi hedef ve yöntemlerle ne zamandır yürütülüyor? Nasıl bir işleyişi var?

Ariya Toprak: Tamamen yatay bir örgütlenme. Kendine bir temsilci veya bir sözcü seçmeyen bir örgütlenme biçimi. Biz de buraya bu söyleşi için #SusmaBitsin’in sözcüleri olarak gelmiş değiliz. Kendi deneyimimizi ve orada ne yaşadığımızı anlatacak insanlar olarak geldik.

Toplantılarımız moderasyon eşliğinde oluyor ama herkes kendi gündemini beraberinde getiriyor. Toplantı o gündemlere göre belirleniyor. Genelde belirlenen gündemler konuşulurken başka gündemler de açılıyor.

Neslihan Siligür: İlk toplantıya hiç erkek alınmadı ama onun dışında açık bir davetti, sinema sektöründe çalışan kadınların hepsine hangi departmandan olursa olsun davet gitmişti. Bir tane mikrofon vardı, konuşmak isteyen bütün kadınlar o mikrofonu aldı ve konuştu. Herkes dilediğince derdini anlattıktan sonra gündemler belirlendi, bu gündemler mail grubunda paylaşıldı. Sonra bir senaryo grubu oluşturuldu, senaryo yazmak isteyen ve #SusmaBitsin için içerik üretmek isteyen insanlar o grupta toplandılar. Bildiğim kadarıyla bir sosyal medya grubu var. Kullanılan dille alakalı sözlük grubu oluşturuldu. Yani bizim de bilmediğimiz birtakım çalışmalar arka tarafta bu grupların içerisinde devam ediyor. Gündem oldukça veya bir şeye ihtiyaç duyuldukça bu kadınlar çalışmalarını mail grubunda paylaşıyorlar. Örneğin sosyal medyada paylaşılmak üzere hazırlanan bir bildiri, mail grubuna danışılıyor ve bildiriden çıkması ya da bildiriye eklenmesi gereken şeyler üzerine konuşulduktan sonra yayımlanıyor.

Sizce şu an kaç kişi vardır?

Buket Gülbeyaz: Mail grubunda olup da toplantılara gelmeyen, dolayısıyla karşılaşmadığımız insanlar da var. Mail grubunda 200 kişi kadar olabileceğini tahmin ediyorum. Toplantılarda uzun sürdüğü için dönüşümlü olarak 60-70 insan oluyor. #SusmaBitsin, yatay örgütlenme modeline ve ne kadar farklı konuların gündem olabileceğine bir örnek. Süreçte olan bir dava ya da bir kadının önceki gün başına gelen bir taciz vakası gündem olabiliyor. Her zaman toplantı yapılmıyor ancak toplantı yapılmadan da hamle alınabiliyor. Örneğin bir oyuncunun sosyal medyada başına gelen bir olayda #SusmaBitsin bir yazı yayımlayıp konu üzerine bir söz üretebiliyor. Ya da iki sinema-televizyon öğrencisi, yazın yaptıkları stajda başlarına gelen bir şeyi 6 ay sonra bile olsa gelip konuşabiliyorlar, böyle vakalar da platform içerisinde gündem oluyor. Yatay örgütlenme biçimine bağlı olarak bilgi aktarımı da gerçekleşiyor. Orada ben de varım, 20 yıldır yapımcılık yapan biri de var, 30 yıldır yönetmenlik yapan bir kadın da var. Benim adını bile bilmediğim bir oyuncu, yapımcı veya yardımcı yönetmenden bahsedilebiliyor. Çok iş yapan insan daha çok şey deneyimlemiş oluyor, bu deneyimler paylaşılarak deneyim aktarımı sağlanıyor.

Ariya Toprak: Çok sık toplanamadığımız için acil bir durum olduğun- da hemen ulaşılabilecek küçük gruplar oluşturma fikri ortaya atıldı. Tiyatro, sinema ve dizi sektöründe çalışan kadınlar için ayrı ayrı gruplar. Diyelim ki ben dizi sektöründe çalışan bir kadın olarak bir olay yaşadım ve bunu anlatıp ne yapacağıma dair bir görüş veya destek almak istiyorum, hemen ulaşabileceğim küçük bir grup olacak ve ben onlarla yaşadığım durumu paylaşabileceğim. Maalesef tekrar toplantı olmadığı için bunun üstüne çalışma yürütülemedi ama böyle hedeflerin olması da güzel. Özet olarak, platformun kalabalık, üyelerin yoğun olmasından dolayı aralıklarla toplantı oluyor. Haberleşmeye mail grubu üzerinden aktif bir şekilde devam ediliyor. Platform yeni de sayıldığı için tam olarak oturmuş bir sistemi olduğunu söyleyemeyiz.

Siz nasıl bir motivasyonla bu platformda bulunuyorsunuz? Farklı alanlardan kadınların burada bulunma motivasyonları neler, bunlar değişiklik gösteriyor mu?

Buket Gülbeyaz: Ben başta gözlemci olarak girdim. Sonra dayanışmanın güzelliğini hissettim. Normalde sektörde karşılaştığın bir kadınla

iş arkadaşı olarak karşı karşıya geliyorsun. Sektörde hiyerarşi var ve bir kadın benim işverenim olabilir ya da aynı şekilde ben bir kadının işvereni ya da yönetmeni olabilirim. Ama platformda eşit oluyorsun, karşılıklı konuşabiliyorsun. Bu şu an toplantılara tekrar gitmek için en büyük motivasyonum. Aynı zamanda toplantılarda çok farklı hikâyeler dinleyip farklı bakış açıları görebiliyorum.

Ariya Toprak: Böyle bir yapı, her zaman olması gerektiğini düşündüğüm bir şeydi. Çünkü ben bu dayanışma biçimini seviyorum. Kadın dayanışması benim öğrencilik yıllarımdan beri hayatımı kolaylaştıran şeylerden biri ve en çok bu sektörde olması gerekiyor sanki. Oraya gidince de görmüş oldum: Evet, biz hikâyelerimizi paylaştıkça güçleneceğiz. Ne kadar yorucu olsa da birbirimizle yüzleşmek ve çarpışmak zorunda kalsak da en sonunda dayanıştığımız noktada rahatlıyoruz. En azından ben rahatlıyorum. Burası benim için bu yüzden önemli.

Neslihan Siligür: Benim çalıştığım departman çok erkek egemen. Es- kiden çok daha az kadın çalışan vardı, ben başladığımda üç kişi kadardık. Şimdi de toplasan en fazla 10-12 kadın kameraman var. Siz de ister istemez sektördeki erkekler gibi davranmaya başlıyorsunuz ya da onların tavırları artık size normalmiş gibi geliyor. Ben kadın dayanışmasının eksikliğini bu bahsettiğim 15 yıl içerisinde o kadar çok hissettim ki… “İşin fıtratında var.”3 derler ya, bir taraftan “Gerçekten öyle mi acaba?” diye sorgularken öyle olmaması gerektiğini düşünüp kendi çabalarımla “Kameralı Kadınlar” adı altında küçük çaplı bir belgesel çekmeye çalışmıştım. “Bu insanlar bu erkek egemen toplulukta neler yaşıyorlar, nasıl buraya kadar geldiler, nelerle baş etmek zorunnda kaldılar?” gibi sorulara yanıt bulmak istiyordum. Ben zaten kendi çapımda uğraşıyordum, ta ki bu toplantı çağrısını alana dek. Bu toplantı çağrısıyla tabii ki “Bir kadın dayanışması olacaksa en başında ben geliyorum.” diyerek koştum. Yoğunluktan kaynaklı, toplantılara çok fazla katılamasam da bu topluluk için ne yapmak gerekiyorsa elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum.

Ariya Toprak: Kamera departmanı ve ışık departmanı benim de bu sektöre girdikten sonra ne kadar erkek egemen olduğunu şok içinde fark ettiğim yerlerdendi. Kamera grubunda bir kadın görünce gurur duyuyorsun. Kadın olarak o alanda var olmak bir gurur meselesi hâline geliyor. #SusmaBitsin aracılığıyla kamera departmanından kadınlarla da tanışmış oluyoruz. Sırf bu yüzden bile iyi bir şey bir araya gelmek.

Çalıştığınız alanları toplumsal cinsiyet bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce eşit ortamlar kuruluyor mu? Bu konuda farklı alanlarda çalışan kadınların deneyimleri nasıl ayrışıyor?

Ariya Toprak: Hiçbir yerde eşit ortamlarda çalışıldığını düşünmüyorum. Ama bizim sektörde bunun daha görünür olduğu yerler var. Bir sete gittiğinizde kadınların yaptığı işler vardır, erkeklerin yaptığı işler vardır. Örneğin, prodüksiyon departmanında çok kadın görülmez. Prodüksiyon asistanları genelde erkek olur. Tabii ki prodüksiyon asistanı olan kadınlar var ama bu hakikaten ender görülüyor ve gördüğümüzde umut veren, mutlu eden, güçlendiren bir şey oluyor. Çünkü genel kabul bazı işlerin erkeklere ait, bazılarınınsa kadınlara ait olduğu üzerinedir. Ağır eşya taşımak, araba kullanmak gibi işleri içeren departmanların çalışanları çoğunlukla erkeklerdir. Ne kadar ilkel bir şeyden söz ettiğimin farkında mısınız? Bizim sektörde eşitsizlik bu yüzden bu kadar görünür.

Neslihan Siligür: İşin senaryo bazında da çok eşitlikçi değiliz, toplumsal cinsiyet rolleri ezberlenmiş: “Bu bunu söyler, bu ancak bu şekilde tepki verir, bu rolü bir erkek oynar, bunu da kadın oynar.” Mesela hiç mi “erkek işi” yapan bir kadın yok? Hiç mi mahalle arasında çalışan bir tamirci yok? “Erkek işi” yapan bir kadın var ama genelde dizilere ya da filmlere konu edilmiyor. Belki anlatıldıkları küçük hikâyeler var ama sayıları çok az. Dolayısıyla ben senaryoların da eşitlik gözetilerek yazıldığını düşünmüyorum. Halkımız ne isterse neye alışkınsa o şekilde yazılıyor.

Ariya Toprak: Artık kadın karakterlerin niye hep erkek ana karakterin motivasyonuna hizmet edecek şekilde yazıldığını, olay örgüsüyle bağlantısının neden erkek ana karakter kadar tutarlı, bütünlüklü ve detaylı olmadığını tartışmaya başladık. Gerçek hayatta tabii ki böyle insanlar var ve biz çok güçlü kadınlar görmeye ve bunlarla yaşamaya alışkınız. Senaryolar gerçek hayattan direkt alınmıyor ve bunun maddi sebepleri de var. Daha çok kadın hikâyesi anlatılması gibi meseleler bu tartışmalarla birlikte gündeme gelmeye başladı.

Neslihan Siligür: Senaristler birliği de kendi arasında artık bu eşit- sizliğe daha fazla dikkat çekilmesi gerektiğine dair bir bildiri paylaşmış. Kendi içlerinde uyguladıkları yaptırımı paylaşmışlar. Ne tür bir yaptırım uyguladıklarını bilmiyorum ama kişisel uyarılar bile olabilir: “Niye bunu böyle yazdın?” gibi.

Benim çalıştığım alan oldukça eşitsiz bir alan, kadın zaten yok. Ben ve birkaç arkadaşım halay ekibi bile oluşturamayacak kadar azız. Var olma çabası içerisinde çalışıyoruz. Mesela bir arkadaşım çocuk doğurdu, çocuğu şu an dört yaşında. Şimdi geri dönmeye çalışıyor ama maalesef çok başarılı olamıyor. Çünkü sektör sizi unutuyor. Aslında çocuk doğurmak bir kadının doğal bir süreci. Çocuk doğurmaya karar verdiyseniz bu durum işinize devam etmenizi engellememeli. Ancak o çocuğu bir iki yaşına getirip işe dönmeye karar verdiğinizde bu gerçekleşemeyebiliyor çünkü eskiden sizinle çalışmış insanlar sizi unut- muş oluyorlar. Başka bir arkadaşım “Ben çocuk yapacağım ve işi bırakacağım.” dedi. Bırakmak zorunda değildi ama böyle bir karar aldı. Ben stajyer olarak başladım. Sonra üçüncü asistan oldum, neredeyse ayın her günü çalışıyordum. Beş sene sonra yükselerek ikinci asistan olarak çalışmaya başlayınca ayın yarısında çalışır oldum. Daha sonra birinci asistan yani focus puller oldum. Siz yükseldikçe altınıza da başka bir asistan geliyor. Bu genelde erkek oluyor çünkü kadın asistan çok az. Etrafımda varsa ben kadın asistanla çalışmayı tercih ediyorum, pozitif ayrımcılık yapıyorum. Sektörde hiyerarşik bir yapı mevcut olduğu için emir kipiyle konuşmak zorundasınız. Ama genelde erkeklerle çalışıyor oluyorsunuz ve onlar sizden emir almayı çok da sevmiyorlar.

Bense birinci asistanlığı bırakıp kameramanlık ve görüntü yönetmenliğine geçmeye çalışıyorum. Ama şu an Türkiye’de iki tane kadın görüntü yönetmeni var. Biri Deniz Eyüboğlu, diğeri de Meryem Yavuz. Bu kadınların yaptığı işlere ve çalıştığı günlerin sayısına baktığınız zaman bu insanlar meslektaşı olan erkeklere göre dezavantajlı. Yani bu işte verilen emek doğrultusunda kazançları eşit olmuyor maalesef. Kadınlarda cam tavan baskısı özellikle benim departmanımda gerçekten çok hissedilen bir şey.

Çalıştığınız alanlarda kadınlar arasında rahatça bir dayanışma ortamı kurulabiliyor mu? Bu dayanışma farklı çalışma alanlarında değişiklik gösteriyor mu?

Ariya Toprak: Ben sektörde profesyonel olarak henüz üç yıldır çalışıyorum, şimdiye kadar dayanışmak istediğimde yalnız kalmadım ancak gelecekte böyle bir an yaşayacağımdan eminim. Diyelim ki çalıştığım işte bir durumla karşılaştım ve bunu oradaki bir kadına anlattığımda kadın bana inanmadı, yanımda durmayacağını söyledi. Böyle bir durumda bu platforma geldiğimde insanların benim hikâyemi dinleyeceğini bilmek beni psikolojik olarak çok rahatlatıyor.

Buket Gülbeyaz: Ben, kadınlar bir an önce daha çok kadınla bir araya gelip üretim yapsın istiyorum. ABD’de bu çokça olmaya başladı, oyuncu kadınlar sermaye ve network edindikten sonra yapımcı oluyor. Türkiye’de de yavaş yavaş kısa filmler ya da tiyatrolar üretilmeye başlandı. Bu çok anlamlı çünkü erkekler yıllardır kazandıkları birikimle sermaye oluşturuyorlardı. Şimdi ise kadınlar buna itiraz ediyorlar. Güvendiğim bir ev arkadaşım var, ona “Sen kendi filmini yazacaksın ve bunu hep birlikte çekeceğiz!” diyorum. Bir de yapımcı bir kadın arkadaşımız var, ona “Bunu şimdi yapmazsak ne zaman yapacağız?” diyorum. Hepimiz kahvaltı yapıp işe gitmek, bir başkasının yönettiği o dizide ya da tiyatroda oynamaya devam etmek yerine bunu planlıyoruz. Fakat Türkiye’de yaşadığımız birtakım sıkıntılar var. Sermayemizin az olması bunlardan biri. Ben Amerika’da bir oyun yapmak istediğimde cinsiyetim, projem için fon ve insan bulmama engel olmamıştı. Sermayemizin az olması ve network’ümüzün güçlü olmaması bizi biraz duraklatıyor ama bu girişimlerin dayanışma yaratmak bakımından olumlu olacağını düşünüyorum.

Ariya Toprak: Anlattığınız hikâye bir kadın hikâyesi olacaksa, bu hikâyeye televizyonda veya sinemada çok rastlanmadığı için o hikâyeyi anlatacak herhangi bir kanal, tiyatro salonu veya yapımcı ararken çekinceleriniz oluyor. “Kim buna güvenir? Kim bizimle yola çıkar?” diyorsunuz. Burada hâlâ suyun başını erkekler tutuyor.

Neslihan Siligür: Biz bu sektörde çok az kişiyiz. Dolayısıyla aramızda rekabetin oluşması bile mümkün değil. Birimiz bir şeye ihtiyaç duyduğu zaman birbirimize yardımcı olmayı tercih ediyoruz. Ama zamanında bir kadın yapımcının, setine gelen 17-18 yaşlarındaki figürasyon kızları ışık şefiyle, görüntü yönetmeniyle tanıştırdığına şahit oldum. Figürasyonlara -çok amiyane tabirle- “kötü gözle” bakarlar. Kanım donmuştu gerçekten. Kadın dayanışması nerede, bu kadının davranışı nerede?

#SusmaBitsin hangi konuları, nasıl tartışıyor? #SusmaBitsin’i özellikle ifşalarla beraber sosyal medyada duymaya başladık. Platform, ifşayı nasıl ele alıyor? Sizce ifşa mekanizmalarının hedefi ve amacı nedir, ne olabilir? Ya da sosyal medya bu anlamda nasıl işlevleniyor, nasıl bir ortam olarak kullanılıyor?

Ariya Toprak: Bu konuda #SusmaBitsin adına bir şey söyleyemeyiz ancak platformdaki bireysel deneyimlerimiz üzerinden örnekler verebiliriz. #SusmaBitsin’de vakalar tek tek değerlendiriliyor. Biri yaşadığı olayın değerlendirilmesini talep ediyorsa olay onun istediği kadarıyla tartışılıyor ve günün sonunda onun istediği şey yapılıyor. Özellikle ifşa meselesinde bu böyle. #SusmaBitsin toplantılarında çoğunlukla biri; kendisini güvende hissetmemesi, olayın duyulması gibi kaygılarla başından geçeni isim vermeden anlatıyor. Dolayısıyla neyin ne kadarını ifşa edeceği kişinin kendi kararı oluyor.

Buket Gülbeyaz: Erkekler ise burayı yaptırım mekanizmaları olan bir ifşa platformu, milleti asıp kestiğimiz bir yer, bir mahkeme olarak görüyor. Bunu, bizim oluşturduğumuz bir yapıyı nesneleştirme çabası olarak görüyorum. Oysa bu platform devingen, her gün tekrar yaratılıyor. Gerçekten özne bazlı. Birini ifşa ettiysem ve ihtiyacım olan tek şey oradaki kadınların desteği ise bunu da talep edebilirim. Birinin isteği ve kararına herkesin tamamıyla destek sağlayıp sağlamadığı da diğer bir nokta. Şu ana kadar platforma gelen talepler iyi işletildi, bazı korkulardan ötürü geri durulduğu olmadı.

Neslihan Siligür: Fazla yaptırım uygulayamadığınız zamanlarda ifşa çok işe yarıyor. Mesela Talat Bulut olayında, olay ifşalarla bir yerlere taşındı. İfşa olmasaydı biz de bilemeyecektik, davalar da açılmayacaktı. Elit İşcan’ın mahkemesi ifşayla başladı. İfşayı haksızlıkların ortaya çıkması için kullanıyoruz, özneye veya karşı tarafa zarar verecek şekilde kullanmamaya gayret ediyoruz. Vaka dinleniyor, konuyla alakalı neler yapabileceğimiz, hangi yöntemi izleyeceğimiz oradaki tüm kadınların akıl süzgecinden geçerek bir eylem planına dökülüyor. Öncelikli olarak da ifşa yöntemi kullanılıyor, ifşa olmadan zaten #Susma- Bitsin de yok bence. Adı üstünde “Susma bitsin, ifşa et.” diyor. Çünkü ifşa etmezsek hepimiz evde oturup kendi başımıza gelenlere üzülürüz. Bizim bu platformda bulunmamız bile bir şeyleri ifşa ediyor.

Çalıştığınız ortamlarda taciz ya da şiddet gibi konularla ilgilenen ya da süreçlerin yürütülmesinde rol alan yapılardan bahsedebilir misiniz? Bu tür durumlarda genel olarak nasıl bir süreç işliyor?

Ariya Toprak: Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK) gibi bir yapıdan bahsediyorsanız, öyle bir yapı yok. Boğaziçi Üniversitesi’nde de kurmak çok zor olmuştu -ki burası ilerici bir üniversite. Belki özel olarak bu sektördeki vakalarla ilgilenen avukatlar vardır, bilmiyorum. Ama taciz vakalarıyla ilgilenen bir yapı yok. Dediğimiz gibi, #SusmaBitsin de bir mahkeme değil, bir dayanışma platformu. Birinin böyle bir talebi olursa destek olmak için neler yapılabileceği konuşulabilir.

Neslihan Siligür: Zaten böyle bir yapı olmadığı için #SusmaBitsin var. Netflix’in başvurulabilecek bir e-posta adresi vermesi belki buna örnek olabilir. Fakat bu yıllardır ilk defa karşılaştığım bir şey. Platform kurulmadan önce “Kol kırılır yen içinde kalır.”, “Yok canım, öyle demek istememiştir.” laflarıyla üstü kapatılan o kadar çok hikâye birikmişti ki #SusmaBitsin ortaya çıktı.

Bugün sinema ve televizyonda üretilen içeriklerde toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiğini, şiddet ve taciz kültürünün tanıtıldığını görüyoruz. Sizin bu durumlara müdahaleleriniz olabiliyor mu? Bu konuda örnekler var mı?

Ariya Toprak: Müdahale biraz yetki alanıyla ilgili. Bu sektör çok hiyerarşik. Yetki alanınız genişledikçe müdahale alanınız da genişler. Kamera departmanında kadın asistanlarla çalışmayı tercih etmek ancak birinci asistanken mümkün olabilir. Diyelim ki güçlü bir kadının hikâyesini anlatacağım; yapımcının bana güvenip insanların alışık olmadığı bu hikâyeye para yatırması, kanalın bunu kabul etmesi, televizyona vermesi ve insanların da bunu izlemesi gerekir. Bütün bu aşamalar zorlayıcı ama ümitsiz değilim. Ümitsiz olsam dayanışmayı seçmezdim. Mümkün olabileceğini düşünüyorum ki mümkün olduğu örnekler var.

Neslihan Siligür: Ariya’ya tamamen katılıyorum. Sektörde çok hiyerarşik bir düzen olduğu için zaten fazla karışamıyorsunuz. Ben focus puller’lık [birinci kamera asistanlığı] yapıyorsam o sette bir üstüm olan görüntü yönetmeninin kulağına fısıldayabilirim. Eğer ona fark ettirebilirsem, o da gidip yönetmenin kulağına fısıldarsa bir şeyler değişebiliyor gerçekten. Ben daha önce bunu yaptım. Bir çocukla çekilen bir sahne pedofili sahnesi gibiydi. Küçük bir alanda çalışıyorduk. Ben “Çıkarın beni bu sahneden, siz yapıyorsanız yapın, ben bu sahnede bulunmak istemiyorum.” diye mırıldanırken yönetmen duydu, “Neden, ne oluyor ki?” dedi. Anlatabildiğim kadarıyla derdimi anlattım. Çocuğun sahnedeki yerini değiştirdi. Ya da bağımsız filmlerde sette çalışan bir grup kadın varsa yönetmen o gruptan fikir alıyor. Böylece rahatsız olduğun şeyleri düzeltebiliyorsun. Böyle yöntemler uygulanabilir ama hiçbir şey değişmeyebilir de. Sette herkes profesyonel olarak işini yapmakla yükümlü ama hepimiz o sete çıkmadan önce senaryoyu okuma şansına sahibiz. O senaryoyu okuyup neye hizmet edeceğimizi bilerek sete gidiyoruz. Dolayısıyla ilk başta senaryoyu okursun, rahatsız olursan çalışmayabilirsin.

Buket Gülbeyaz: Yine parayla ilgili bir yerden bakıyorum ama küçük bağımsız tiyatrolarda bunun farkını görüyorsun. Kimse para için orada değil çünkü aslında oradan kazanılacak bir para yok. Herkes bir şey yapma açlığından ve gerekliliğinden orada buluşmuş. Kendin olabildiğin için neye inanıyorsan onu  konuşabiliyorsun.  Dizilerde  en başta senaryoyu okuyorum ama sonra dizinin nereye gideceğini bilmiyorum. O noktada ne söyleyebilirim ne söyleyemem belli değil. Bağımsız tiyatroda bütünlüğüne hâkim olduğun ve savunacağın, arkasında duracağın şeyleri yapabiliyorsun. Tabii, orada da farklı çatışmalar oluyor. Son oyunumda yönetmen kadındı, erkek oyuncu ve asistanlar -alışılageldiği gibi- kadın yönetmenden emir almak istemediler, yönetmen onları kovdu. Güçlü hissettiren bir yerdi. Tabii bu olayda yönetmenin kadın olması, ne istediğini bilmesi ve ilkelerine sahip çıkması önemli bir faktör. Üstünde ona karışan biri olmadığı için her şey daha rahat ve hızlı işliyor.

Son zamanlardaki prodüksiyonlarda güçlü kadın karakterlerin arttığını görebildiğinizden bahsetmiştiniz. Popüler kültürde feminizmin bir nevi reklam amacıyla araçsallaştırıldığına şahit olabiliyoruz. Sizin sektörünüzdeki birtakım değişimler bu tartışmayı ne kadar içeriyor?

Ariya Toprak: Bu sektördeki bir insan olarak, feminizmin görünürlüğünü artıracaksa “feminizm satsın” diyorum. Eğer bir yapımcı, “Boşanmış, kendi ayakları üzerinde duran kadın hikâyesi iyi çalışıyor, bu ara çok satıyor bu, bunu yapalım.” diyorsa satsın. “Bekar genç kadın hikâyesi çok satmaya başladı, böyle bir hikâye mi yapsak?” diyorsa, bunu görüp özeniyorsa ve bunu diyen kişinin feminizmden, bekar genç bir kadın olarak kendi ayaklarının üzerinde durmaktan hiç haberi yoksa bile “Yapalım.” derim. Yeter ki yapalım. Çünkü bu mesele Türkiye’de çok yeni olduğundan dolayı tehlikeli bir noktada gibi görünmüyor. Negatif örneklerini daha çok Amerikan sektöründe duydum.

Neslihan Siligür: Yayılıyorsa eğer, yayılsın. İnsanların merak edeceği bir konu hâline gelmesi iyi bir şey. Kimin sayesinde olursa olsun. Reklamın iyisi kötüsü olmaz.

Geçtiğimiz 25 Kasım’da cinsel tacizle mücadele yöntemleri üzerine bir panel yapmıştık, #SusmaBitsin’i de davet etmiştik. Orada  bir tartışma açılmıştı. #SusmaBitsin’in YouTube kanalında “That’s Harassment” başlıklı videolar var. Bu olayları aynen canlandırarak çekmek ve yayınlamak bu şiddeti yeniden üretiyor mu? Bu olayları yaşamış kadınlar bunları izlediğinde tekrar travmatize olabilirler mi?

Neslihan Siligür: Ne izlersek izleyelim, izlediğimiz şeyle bir özdeşlik kuruyoruz. Bir videoda kendimizden bir şey bulabiliyorsak o video bizim için değerlidir. Ben videoları izleyenlerin aynısı kendilerine yapılmışçasına bir özdeşlik kurduklarında bunu karşılarındakilere yapmayacağına inanıyorum. Sonuçta o videolar kadınlar için yapılmıyor bence. Instagram hesabımda çok fazla ışıkçı arkadaşım var, set çalışanı ve erkek. Setlerdeki tacizleri konu alan videoları benden daha fazla paylaşıyorlar. Ben paylaşmıyorum, benim bildiğim bir mevzu zaten, beğenip geçiyorum. İnsanlar hem bu videoları paylaşarak tarafını belli ediyor hem de videolardan bir şey öğrenmiş oluyor. Bu yüzden bu videolara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Eğer benim travmamı canlandıracaksa ben o minvalde bir şey izlemem zaten. Sonuçta videolar insanın gözüne sokulmuyor. Dolayısıyla bir kadının travmasını ortaya çıkaracağı düşünülerek bu videoların yapılmaması saçma bir gerekçelendirme olur.

Buket Gülbeyaz: Biz tacizin ne olduğunu biliyoruz. #MeToo’dan sonra erkekler -bakın, bunu nereye çekmeye çalışıyorlar- “Şimdi biz randevuya da mı çıkamayacağız?” demeye başladı. Bence bu videoların erkekler için yapıldığı çok belli. Öbür taraftan, görsel şiddete o kadar fazla maruz kalıyoruz ki… Günlük hayatta yaşadığımızın üstüne, erkek şiddetini olumlayan işlere televizyonda çokça maruz kalıyoruz. O videoların bunun karşısında olumlu tarafı olduğunu düşünüyorum.

Ariya Toprak: Bu, videolardaki kadın karakteri nasıl çizdiğinle de ilgili. Kadın karakterin tacize verdiği tepki önemli. Güçlü olan, taciz karşısında sinip korkmak yerine “dur, hayır” diyebilen bir kadın karakter çizerek travmaları tekrar canlandırmak yerine kadınları güçlendirecek bir ürün çıkartabilirsin. Çünkü taciz esnasında ne tepki vereceğinizi anlayana kadar geçen sürede, kendinizi çok güçsüz ve aciz hissedebiliyorsunuz. O yüzden, olayı nasıl resmettiğine bağlı olmakla birlikte, bu videoların yararlı olduğunu düşünüyorum.

Buket Gülbeyaz: Ben bu gibi durumlarda paralize olan bir insanım. Olay anında şoka girip sonrasında hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsun. Sonrasında da moral bozukluğu yaşayabiliyorsun. Orada tepki veren bir kadını gördüğümde en azından o an tepki vermem gerektiğini bilinçaltıma kodlayabilirim.

#SusmaBitsin’in geleceğe dair nasıl hedefleri ya da planları var? Yapılması düşünülen şeylerden biraz bahsedebilir misiniz?

Neslihan Siligür: Amacı bu tarz videolar üretmek olan bir senaryo grubu var. Sonra bir sözlük çıkacak, yani zannediyorum çıkacak. Böyle bir çalışma grubu da var.

Buket Gülbeyaz: Okullardaki öğretim görevlileri için bir eğitimden bahsedildi. Birkaç öğretim görevlisi vardı ve inisiyatif alıp okullarda bu eğitimi talep edenlere ulaşmaya karar verdiler. Bu, okulun zorunlu stajında başına bir şey gelen öğrencilerin okullarında danışabilecekleri bir platform ya da bir hoca olmaması sebebiyle ortaya çıkan bir fikirdi.

Neslihan Siligür: Gündem oluştukça geleceğe dair plan program ya- pılıyor. Videolar hazırlanması, festival ortamlarında ya da film setlerindeki tacizin engellenmesi için bildirilerin yayımlanması gibi. Kamera Asistanları Derneği’nin dernek üyeliğiyle alakalı küçük bir kitapçığı var. Kitapçıktaki kurallar oluşturulunca cinsel şiddet ve tacizle alakalı olanları kitapçığın arkasına eklemeyi ya da mail grubundan paylaşmayı önermiştik. Dernek yüz elli beş civarında üyeye sahip, bunların sadece beşi kadın. O kitapçığı da insanlar okuyor. Kısacası, böyle bildiriler düzenleyip insanlara çeşitli eğitimler vermek ya da farkındalık yaratmak amaçlarımız arasında sayılabilir.

Dünya gündeminde uzun bir süre yer alan #MeToo hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buket Gülbeyaz: Tam o zamanlarda bir oyunculuk okulunda öğrenciydim ve etrafımda bir sürü kadın-erkek, hoca ve öğrenci vardı. Bu hareket, bizim sektörümüzde yankı uyandırdı çünkü Hollywood bilinen ve kayda değer sermayesi olan bir camia. Oscar ödülü almış, Golden Globe’a adaylığı olan kadınların kamera arkasında yıllarca neler yaşadığını öğrendik. Bu camiada böyle olaylar yaşanıyorsa daha az görünür, daha az ses çıkarabilen gruplarda nelerin yaşanıyor olabileceğini düşünmüştük. Sonrasında bir oyuncu olarak sorgulamaya başladım. Bir karakter yaratım sürecinde fiziksel ve ruhsal olarak bir teslimiyet hâline girebiliyorsunuz. Bu hâl, senariste, yönetmene ya da okuldaki hocanıza karşı olabilir. Sınırların çok belirsiz olduğunu ve bu sınırların ne zaman geçildiğini düşünmeye başladım. Örneğin, derste yapılan egzersizin öğretilmek isteneni anlamam için mi yaptırıldığını yoksa   o an yapılanın bir suistimal mi olduğunu sorguladım ve bu uygulamaların hiçbirini sorgulamadan kabul etmemem gerektiğini anladım. Benim sınırlarım neyse kendim koyabilirdim. Ben #MeToo hareketini böyle bir perspektiften ele almıştım ama hareketin büyüklüğüne ve başka nerelere sirayet edebileceğine şok içinde tanık oldum.

Ariya Toprak: Ben de heyecanla “Hadi bakalım, bu hareket Türkiye’ye ne zaman geliyor?” diye beklemeye başlamıştım. Bu hareketin meselesi hikâyeni paylaşmak. Zaten kısa bir süre sonra buradaki kadınlar da hikâyelerini anlatmaya ve bir araya gelmeye başladılar çünkü anlatacak çok fazla hikâye var. Oradaki hareketlilik dalga dalga buraya kadar geldi. Buna benzer bir hareket burada da başlayabilirdi. Sonuç olarak, beklenen bir durumdu.

İfşa tartışmasında #SusmaBitsin toplantılarında paylaşılan vakalarda paylaşan kişinin talebiyle hareket ettiğinizi söylemiştiniz. Peki bu taleplerin arasında hiç sosyal tecrit yer alıyor muydu? Böyle bir talep gelirse ya da geldiyse buna nasıl yaklaşıyorsunuz?

Ariya Toprak: Evet ama daha öncesinde de belirttiğim gibi #SusmaBitsin yaptırımı olmayan bir platform. Dolayısıyla sosyal tecrit uygulamayı tercih edip etmemek kişinin inisiyatifine kalıyor. Varsayalım ki ben #SusmaBitsin Platformu’nda taciz vakasını dinleyen bir kadın yapımcıyım ve vakayı aktaran kişi faile sosyal tecrit uygulanmasını talep etti. Ben filmlerimde onunla çalışmamayı tercih edebilirim, arkadaşlarıma durumu anlatabilirim, diğer erkeklere söyleyip sosyal tecridin uygulanmasını sağlayabilirim. Ancak bu yolu izlemeyen biri için yapabileceğim bir şey yok.

Buket Gülbeyaz: İşin içine bir sürü etmen giriyor. Ben o adamın rol aldığını bildiğim bir projede yer almak ister miyim ya da yer almaya karar verdikten sonra vakayı öğrenirsem fikrim değişir mi? Ne yapacağınız ekonomik durumunuza da bağlı. İşveren olmadığınızda bireysel kararlar alabilirsiniz ancak işverenseniz herkesin çıkarını, toplam değeri de düşünmeniz gerekir. Hiçbir oyuncu vazgeçilmez değildir. Karar aşamasında Ahmet’le Mehmet arasında seçim yapacak- sam ve Ahmet’in tacizci olduğunu biliyorsam Mehmet’i seçmemek için hiçbir sebep yok. Bence elimizdeki projeye güveniyorsak böyle seçimleri daha başından yapmamız gerekiyor.

Çalıştığınız alanlarda sadece kadınların üretim yaptığı başlıklar da mevcut mu? Sadece kadınlara özel bölümler, sadece kadın bir ekibin çektiği bir film gibi.

Ariya Toprak: Ben şimdiye kadar böyle bir projeyle karşılaşmadım. Ekibini ağırlıklı olarak kadınlardan oluşturmak isteyen rejiler, yardımcı yönetmenler, yönetmenler ya da diğer departmanlardan insanlara rastlıyorum sadece.

Buket Gülbeyaz: Bütün kostüm çalışanlarımız kadın diye biliyorum. Bence böyle başlıklar mevcut. Mesela tiyatroda bile -ki daha küçük gruplar çalışıyor- sadece iki kere başıma geldi bu durum ve ürün şu şekilde pazarlandı: “Tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro, erkek rolleri de kadınlar oynuyor.” Günümüzde buna bir ilgi var. Ama 150-200 kişiden oluşan setlerin olduğu daha büyük işlerde böyle bir durumla karşılaşmadım.

Neslihan Siligür: Bu sektörde yapılması çok zor. Işıkçı bir kadın var ve o kadın ışıkçı da tek başına bütün setin ışığını kuramaz, yapamaz. Geçmişte görüntü yönetiminden sorumlu bir kamera grubu kurmuş- tum. Çalışanlar da görüntü yönetmeni de kadındı. Reklam çekimlerinde, küçük çaplı kısa filmlerde böyle durumlar yaşandı. Ancak teknik ekibin tamamını kadınlardan oluşturamayız çünkü set ekiplerinde ve ışık ekiplerinde az sayıda kadın çalışan var. Bir makyaj ekibini veya kostüm ekibini tamamen kadınlardan oluşturabilirsiniz. Reji ekibini, yönetmeni, yapımcıyı, hepsini bulabilirsiniz ama işin teknik kısmı çok zor. O yüzden bu alanlara eril diyorum. Bu alanlarda hâlâ yeterince kadın yok.

Buket Gülbeyaz: Bence neden sadece kadınlardan oluşan alanlar kurmamız gerektiğini ve bu alanların getireceği değişimleri tartışmamız gerekiyor. Bu alanlar sadece yapmış olmak için ya da pazarlama amacıyla kurulmamalı. Örneğin ben etrafımda daha çok kadın çalışan görseydim daha rahat olurdum çünkü sette erkek çalışanlar beni bekliyor diye bazen geriliyorum. Bunun kadınlık deneyimiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu söylediğim çok da profesyonel olmayabilir çünkü her halükârda işini yapmak zorundasın. Ama yine de ekibin çoğunluğu kadınlardan oluşsaydı bu durum ortamı rahatlatırdı.

Neslihan Siligür: Bence tamamıyla kadınlardan oluşmasına o kadar da gerek yok. Çünkü dağılım eşitlendikçe o setin kalitesi de yükseliyor. Sette elli kişinin içerisinde bir kadın olmak ve elli kişinin içerisin- deki yirmi beş kadından biri olmak arasında dağlar kadar fark var. O elli adamın içerisinde yazın kırk beş derece sıcaklıkta Mardin’de çalışırken şort giyemezsiniz belki ama o elli kişilik sette yirmi beş kadın varsa ve diğer yirmi dördü de şort giyiyorsa siz de gönül rahatlığıyla giyebilirsiniz. Bu sürü psikolojisi gibi bir şey. Bir kişinin yapması göze batar ama yirmi beş kişi aynı şeyi yapıyorsa, bu normalleşir. Öbür türlü ise şort giymek senin normalin olsa da ne diyeceklerini düşünerek çekinirsin -ki hep laf eden olur.

Ariya Toprak: Bulundukları lokasyondan bağımsız olarak, erkek ağırlıklı bir sette çalışan kadınlar daha rahat hissetmek için giydikleriyle kendilerini saklıyorlar.

Neslihan Siligür: Diyarbakır, Mardin, Gültepe neresi olursa olsun çalışırken kendini nasıl rahat hissedeceksen o şekilde giyinmen gerekiyor. Kimse sete gelirken dekolte giy demiyor ama ben sıcaktan pişiyorsam ve şort giymek istiyorsam, şort giymeliyim.

Ariya Toprak: Şu an daha örgütlüyüz, bir aradayız bu yüzden değişim daha hızlı gelebilir. Bir anda gerçekleşecek bir devrimden  söz etmiyorum ama kadın kamera asistanlarının, ışıkçıların sayısının artması, senaryo gruplarında daha çok kadının olması bunun akabinde hikâyeye kadınların daha çok müdahale etmesi gibi durumlar gerçekleşecek bence.

Bahsettiğiniz alanları kadınlar mı tercih etmiyor yoksa o alanlarda kadınlara yönelik bir ayrımcılık mı söz konusu? O alanlarda çalışanları seçen kişiler bir erkeği mi tercih ediyor? Çünkü bir sürü sinema televizyon mezunu var ve o alanlara kadın çalışanların yetişmemesi mümkün değil.

Neslihan Siligür: Ben kendi hikâyemi anlatayım. İki sene reji asistanlığı yaptıktan sonra bu işin teknik kısmını merak ettiğimi fark ettim. Kamera departmanındaki herkes çok cool’du. Burunlarından kıl aldırmıyorlardı. “Ben bu işe gireceğim, öğreneceğim, kamera asistanı olacağım.” dediğimde benimle aynı okuldan mezun kamera asistanı arkadaşlarım “Yok, olamazsın, yapamazsın.” dediler. Sen tercih etsen de önünde en başından bir arkadaş engeli var. Bense masaya yumruğumu koydum ve “Ben bir şirkete gidiyorum, içeri gireceğim ve ‘kamera asistanı olmak istiyorum’ diyeceğim. Bakalım onlar ne diyecek?” dedim. Ardından şirketin kapısını çaldım. İçlerinden biri “Sabah 09.00’da gel de şu malzemeyi temizleyelim.” dedi. Orada staj yaparak başladım. Arkadaşlarımın hepsine söyledim, görüntü yönetmenlerine haber verdim. Bu sefer “Sana göre değil, yapamazsın.” dediler. Arkadaşların bile böyle derken kime gidebilirsin ki? Bu alanı seçseniz bile cinsiyet rolleri önünüzde bir engel. Şimdilerde daha esnek olsa da eskiden bu sınırlar daha da sertti.

Ariya Toprak: Şu an prodüksiyon asistanı olmak isteyen bir kadına belki kimse karşı çıkmıyor ama bu durum şaşırtıcı bir olaymış gibi karşılanıyor. Sette kamyon yerleştirilirken kadın “Gel abi gel, sen şuraya geç sağa kır.” deyince garipseniyor. Herkes “Seni dinlemezler, zaten ağır iş, gecelere kadar orada kalacaksın, malzeme taşıyacaksın.” gibi söylemlerde bulunuyor.

Bu kadar hiyerarşik bir ortamda üst kademeye çıktıktan sonra yine de sırf kadın olduğun için sözünün dinlenmeme ihtimalinin olması çok ilginç.

Neslihan Siligür: O kademeleri çıktıkça her şey daha da zorlaşıyor. Başıma şöyle bir şey gelmişti. Bir sette stüdyoda çalışırken malzemeyi aldığımız yere malzemenin başında durması için 3. asistan olarak çalışan bir erkek getirmişlerdi. Kesinlikle bir kadından emir almayan egolu bir tip. En son şirketi arayıp dedim ki “Bu çocuğu buradan alır mısınız lütfen? Yaptığım işe zarar veriyor ve daha fazla dayanamayacağım.” Çocuk ilk taksiyle gönderildi. Hayatımda bir kere bunu yapmak zorunda kaldım ama bu demek değil ki bu benim başıma yine gelmeyecek. İlk defa tanıştığın insan sana “Bu da nereden çıktı?” gözüyle bakıp kameranın başında durmanı sorgulayabiliyor. Daha önce hiç beraber çalışmadığım bir yapımcı da Ahmet, Mehmet ve Neslihan arasında seçim yapacaksa ve hiçbirimizle daha önceden çalışmamışsa Ahmet ya da Mehmet’i seçecektir.

Ariya Toprak: Objektif ve hiçbiriyle daha önce beraber çalışmamış bir erkek bile bir erkekle çalışmayı tercih ediyor. Belki de nasıl seçim yapması gerektiğini bile bilmiyor. Nüfus kağıdının renginden dolayı değil kim daha iyi iş yapıyorsa onu seçmek gerekiyor.

Neslihan Siligür: Yapımcı erkekse bir erkekle beraber çalışmayı tercih ediyor. Bu kadınların yeteneksiz ya da uygun olmamasıyla ilgili değil. Bir kadının bir işi almak için her defasında kendini ispatlaması gerekiyor. Oysa hiçbir erkek, hiçbir konuda kendini kanıtlamak zorunda değil. Bu yüzden mücadele hiçbir zaman bitmiyor. Bir kadının kamera kullanabilmesi onlara şaşırtıcı geliyor. Bu alanda kadınlar psikolojik şiddete maruz bırakılıyor. Kimse bunu dillendirmese de oradaki kadına güven duyulmadığı anlaşılıyor. Bizim, kadınlar olarak bir an önce karar veren tarafta olmamız gerekiyor. Bizler de bunu amaçlıyoruz.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.

  1. Söyleşi metni Cansel Kademli, Seher Erkenci ve Sülbiye Gizem Gergerlioğlu tarafından düzenlenmiştir.
  2. 5050×2020 kampanyası, 2020 yılına kadar %50 cinsiyet eşitliği sağlanmasını hedefleyen kampanya. Bu kampanya 2020 yılına kadar sinema sektöründe cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını hedefliyor.
  3. 24 Kasım 2014’te Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kadın ve erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir.“ demişti. (y.h.n.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir