Dünden Bugüne Boğaziçi Üniversitesi’nde Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları: Nükhet Sirman ve Şemsa Özar ile Panel

Düzenleyen: Arjin Eser
İlayda Habip
Selenay Boz

Geçtiğimiz 8 Mart haftasında BÜKAK’ın 20. yıl dönümü vesilesiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde toplumsal cinsiyet çalışmalarının tarihsel izleğini konuştuğumuz bir panel organize ettik. 2 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirdiğimiz panelin edisyonunu sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar!

BÜKAK: Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) 20 yıl önce kuruldu ve o günden bugüne toplumsal cinsiyet bağlamında birçok çalışma yaptı, kampüste toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili pek çok konuyu gündeme getirdi. Bugün BÜKAK kurulduğundan beri her daim yanımızda olan hocalarımızdan sevgili Nükhet Sirman ve Şemsa Özar ile birlikteyiz. Akademide toplumsal cinsiyet çalışmalarının sınırlarını ve kazanımlarını tartışacağız. Nükhet Sirman bizlere kadın araştırmalarının akademiye nasıl girdiğini, akademi içinde açtığı tartışmaları ve kazanımları değerlendirecek. Şemsa Özar da Boğaziçi Üniversitesi ve diğer üniversitelerdeki cinsel tacize karşı mücadeleyle ilgili kurumsal politikaları, karşılaşılan zorlukları ve elde edilen kazanımları aktaracak. Sözü hocalarıma bırakmadan önce 2000’den bu yana BÜKAK’ın yürüttüğü çalışmalardan bahsetmek istiyorum.

Boğaziçi Üniversitesi’nde toplumsal cinsiyet dersleri uzun yıllardır veriliyor, öğrenciler uzun yıllardır bu gündemi kampüse taşıyordu. Ancak, 90’lı yılların sonunda kampüsümüzde toplumsal cinsiyet çalışmalarını gündemine alan kurumsal bir yapı bulunmuyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan ve birçoğu Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ve Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda (BÜO) kültür sanat çalışmaları yürüten kadın öğrenciler, bu boşluğu doldurabilecekleri düşüncesiyle Kadın Araştırmaları Kulübü projesini geliştirdiler. BÜKAK, kadın akademisyenlerin de desteğiyle 2000 yılında Feminist Kadın Çevresi’nde (FKÇ) de yer alan öğrencilerin girişimiyle kuruldu. Kulübümüzün ilk faaliyeti; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak amacıyla 6-10 Mart 2000 tarihleri arasında düzenlenen Kadın Şenliği idi. 20 yıldır düzenlediğimiz bu şenliğe hepiniz hoş geldiniz.

BÜKAK’ta cinsiyetçiliği, cinsiyetçiliğin hayatımızı nasıl etkilediğini tartışırken feminizm içindeki çeşitliliği öne çıkarıyoruz. Farklı kadınlıkların ve toplumsal cinsiyet çalışmaları gündemlerinin çoğulcu bir şekilde ifade edilebileceği bir ortam kurmaya çalışıyoruz. Üniversitemizde toplumsal cinsiyet çalışmalarına ilgi duyan öğrencilerle okuma grupları oluşturuyoruz. Yaptığımız çalışmaları panel, seminer, söyleşi, dans-müzik ve tiyatro gösterileri, film gösterimleri gibi çeşitli etkinliklerle kampüslerimizde paylaşıyoruz. Diğer üniversitelerdeki kadınlarla bir araya gelmeyi önemsiyoruz. Geçmiş yıllarda BÜKAK’ta çalışma yürütmüş pek çok üye ve okulumuzdaki pek çok akademisyen bizlerle deneyimlerini paylaşmaya devam ediyor. Bugün bu buluşma ile kulübümüzün 20. yılında geçmiş dönemlerde kulüpte çalışma yürütmüş diğer üyelerimizle, çalışmalarımıza katkı sunanlarla buluşmak ve tanışmak istedik.

Bildiğiniz gibi, BÜKAK bü’de kadın gündemi isimli bültenini 20 yıldır çıkarıyor ve bu 8 Mart’ta 38. sayıyı çıkardık. Bu buluşma vesilesiyle bültenlerimizi tekrar okuduk. Kulübümüzün 20 yıl boyunca yaptığı çalışmaları hatırlamak ve sizlerle paylaşmak istedik. BÜKAK’ın 20 yıllık çalışmaları bizlere hem okulumuzun toplumsal cinsiyet gündemini takip etme hem de bu 20 yılda kadın ve LGBTİ+ hakları bağlamında Türkiye’de neler olup bittiğini görme imkânı sunuyor. Ben de bugün size 2000’den bu yana hem Boğaziçi Üniversitesi’nde hem de Türkiye’de feminist gündemin mütevazı bir izleğini sunmaya çalışacağım.

Üniversitede kadın olmak, kampüste, derslerde, yurtlarda, öğrenci kulüplerinde, arkadaşlık ve romantik ilişkilerde karşılaştığımız cinsiyetçi düşünce ve pratikler her daim konuştuğumuz ve politika üretmeye çalıştığımız konular arasında. Bu konuların başında üniversitelerdeki cinsel taciz meselesi geliyor.

Cinsel taciz, BÜKAK’ın kuruluşundan beri sürekli gündeminde tuttuğu ve kampüs içinde tartışmaya açtığı bir mesele. Kulübün cinsel taciz çalışmalarında 2006 yılı önemli bir tarih. Bu yılda Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’nin pek çok şehrinden öğrencilerin buluştuğu Üniversiteli Kadınlar Forumu’na ev sahipliği yapıyor. Üniversitede kadın olmayı tartışmak, deneyimleri ve sorunları paylaşmak, ortak stratejiler geliştirmek amacıyla kadın öğrenciler bir araya geliyor. BÜKAK ile birlikte Sabancı Üniversitesi Cins Kulüp, Mimar Sinan Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü Girişimi ve ODTÜ Kadın Çalışmaları Merkezi’nde çalışan kadınların organize ettiği bu forumda öğrencilerin en çok gündeme getirdiği sorun cinsel taciz meselesi oluyor. Bu forum sonrasında BÜKAK içinde cinsel taciz üzerine bir çalışma grubu kuruluyor. Cinsel taciz tanımlanmaya, kavramsallaştırılmaya çalışılıyor. Bu konuda Türkiye kadın hareketinin deneyimlerinden faydalanılıyor. Üniversitede cinsel taciz algıları üzerine anketler yapılıyor. Ayrıca LGBTİ+’lara yönelik cinsel taciz üzerine tartışmalar yürütülüyor. Üniversitemizin cinsel tacize karşı kurumsal politikaları inceleniyor ve buna yönelik öneriler geliştiriliyor, akademisyenlerle birlikte tartışılıyor. Bu önerilerden biri de üniversitede yalnızca bu konuyla ilgilenecek bir mekanizmanın oluşturulması. Şemsa Özar’ın da kuruluş sürecini ayrıntılı olarak anlatacağı Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK) bu dönemde BÜKAK tarafından gündeme getiriliyor. CİTÖK’ün kurulması için hem akademi içinde hem de öğrenciler arasında kamuoyu oluşturuluyor, çeşitli paneller organize ediliyor ve yurt dışındaki bazı üniversitelerin kurumsal politikaları inceleniyor. Tüm bu süreçlerin sonunda 2012 yılında CİTÖK kuruluyor.

Kadın öğrencilerin kampüste yaşadığı sorunları gündeme getirmek amacıyla yapılan çalışmaların ürünü olan iki belgeselimiz var. İlki BÜKAK’ın 2008-2010 yılları arasında çektiği Böyle Giremezsiniz belgeseli. Birçoğunuzun hatırlayacağı gibi, 2008 yılında başörtüsü yasakları üniversitelerde yeniden gündeme gelmişti. BÜKAK’ın o dönemki üyeleri kadınların eğitim hakkını, kıyafet özgürlüğünü savunmak ve kadın öğrencilerin yaşadığı hak ihlallerini gündeme getirmek amacıyla Böyle Giremezsiniz belgeselini çekti. BÜKAK’lı kadınlar bu belgeselle başörtülü öğrencilerin deneyimlerine, kadınların hangi zeminlerde dayanışabileceğine ve ortak bir feminist dilin nasıl oluşturulabileceğine dair Boğaziçi Üniversitesi özelinde bir tartışma başlatmak istedi. BÜKAK’ın çektiği ikinci belgesel ise üniversitelerde cinsel taciz mücadelesini gündeme getirdiği Dünya Yerinden Oynar belgeseli. Daha önce de bahsettiğim gibi cinsel taciz BÜKAK’ın hep gündeminde olan bir konuydu. Boğaziçi Üniversitesi’nde 2015 yılının Ağustos ayında Güney Kadın Yurdu’nda bir cinsel saldırı gerçekleşti. Bu olaydan sonra cinsel taciz okulda yeniden gündemleşti. BÜKAK da Boğaziçi Üniversitesi’nde ve diğer üniversitelerde cinsel tacize karşı nasıl politikalar uygulandığı üzerine çalışmaya başladı. Belgesel süreci, 2015 Kasım’ından 2016 Mart’ına kadar sürdü ve 2016 yılının 8 Mart haftasında belgeselin prömiyeri yapıldı. O günden beri çeşitli üniversitelerde gösterimleri yapılmaya devam ediyor.

Dans, müzik, tiyatro alanında da faaliyet yürüten kulüpçü kadınlar sayesinde sanat ve feminizm tartışmaları hep gündemimizdeydi. 20 yıl boyunca birbirimizle dayanışmamızdan, sanatın yaratıcı ve dönüştürücü gücünden ilham aldık. Kulübün kuruluşundan bu yana kitaplarını okuduğumuz ve dosya çalışmalarını yaptığımız kadın edebiyatçılar sayesinde kadın yazınını daha yakından tanıma imkânı bulduk. Virginia Woolf ile “kendimize ait bir odaya” sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu gördük, Ursula Le Guin’in kurgusal dünyasıyla hayal dünyamızı genişlettik. Sevgi Soysal, Sevim Burak, Leylâ Erbil, Tezer Özlü gibi Türkçe edebiyatın önemli kadın yazarlarının kitaplarını okuduk ve beraber tartışma fırsatı bulduk. Toplumsal cinsiyet çalışmaları ile sahne sanatları arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceğini tartıştık. Kadın anlatılarını sahne sanatları üzerinden gündemleştirdiğimiz pek çok oyun, skeç, konser organize ettik. Bu yıl da BÜKAK’lı müzisyen, dansçı ve oyuncu arkadaşlarımız “Bendeniz, kız kardeşiniz…” isimli bir feminist performans sergileyecek. Bunun yanı sıra izleme imkânı bulduğumuz pek çok profesyonel oyunun ilk gösterimlerine BÜKAK ev sahipliği yaptı. 7 Kadın, Bir Kadın Uyanıyor, Otobüs, Zabel oyunlarını ilk kez BÜKAK etkinliklerinde izledik. Bunlar arasında Zabel oyunu bizler için ayrı bir öneme sahip. Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı olan 2015 yılında, Zabel Yesayan’ın hayatı üzerine bir okuma çalışması yürütmüştük. Zabel oyunu da bu dosya çalışmasının bir parçasıydı. Zabel Yesayan’ın hayatını ve mücadelesini konu alan bu oyun önce dansçı, müzisyen ve oyuncu BÜKAK’lı kadınlar tarafından sergilendi. Ardından Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’ndan (BGST) kadınların oyunu profesyonel bir çerçevede yeniden düzenlemesiyle bugün Zabel, dünyanın birçok ülkesinde hâlâ gösterimleri yapılan bir oyun oldu.

Üniversitede kadın olmayı konuşurken nasıl bir Türkiye’de yaşadığımız da BÜKAK içinde sıkça tartıştığımız bir nokta. Birbirimizi anlamaya çalışırken ülkedeki farklı kadınlık deneyimlerini anlamak ve tanımak bizim için hep önemli oldu. Bu 20 yılda Türkiye’de pek çok değişim dönüşüm yaşandı. Pek çok alanda kırılma noktalarına tanıklık ettik.

2000’li yıllara girdiğimizde Türkiye’nin 90’lı yıllarda yaşadığı ve ülkedeki her türlü şiddet ortamını güçlendiren savaş sona ermişti. Türkiye “Kürt meselesinin” askeri yollarla değil demokratik ve barışçıl yollarla nasıl çözülebileceğinin arayışına girmişti. Bu ortamın yarattığı kısmi rahatlama dönemiyle birlikte kadın kurumları Türkiye’deki savaşın yarattığı şiddet koşullarının kadınların hayatını nasıl etkilediğine dair çeşitli tartışmaları daha yaygın bir şekilde yürütmeye başlamıştı. Bizler de savaşın cinsiyetçi politikaları nasıl şekillendirdiğini ve kadınların barış mücadelesini kampüslerimizde hep gündeme getirdik.

Militarist şiddet sadece Türkiye’yi değil dünyanın pek çok ülkesini etkisi altına almaya bugün de devam ediyor. Pek çok ülkede çatışmalar yaşanırken barış talebi de şekilleniyor. 2000’li yılların başından bugüne Afganistan, Irak, İsrail, Filistin ve bugün Suriye coğrafyaları savaşlara sahne oldu, olmaya da devam ediyor. İçinden geçtiğimiz bu dönem bizlere öldürmeye değil yaşatmaya yatırım yapmanın, barış içinde yaşamanın ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor. Bizler bu coğrafyalardaki kadınların da mücadele deneyimlerini tanımak, tanıtmak istedik. Bu ülkelerde barış mücadelesi veren kadınlarla ve akademi içinde toplumsal cinsiyet ve militarizm üzerine çalışma yürüten kadınlarla sık sık bir araya geldik.

2000’lerin başı ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme yolunda bir dizi reformlar uyguladığı bir dönemdi. Bu dönemde Türkiye’de kadın hakları alanında da pek çok kazanım elde edildi. Türkiye’de kadın hareketi 90’ların sonunda kadına yönelik şiddetin önlenmesi, Medeni Kanun’da kadınlar lehine değişiklikler yapılması için çeşitli çalışmalar yürüttü ve pek çok kazanım elde etti. Bunun ardından Türk Ceza Kanunu’ndaki değişiklikler gündeme geldi. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik ayrımcılık içeren maddeler düzenlendi. 2011 yılında Türkiye, kadınların her türlü şiddetten korunmasını amaçlayan uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’ ni1 ilk imzalayan ülke oldu. Kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair 6284 Sayılı Yasa çıkartıldı. Kadın haklarından yana pek çok yasal kazanım elde edilse de bugün rüzgâr tersten esiyor. Bugün kâğıt üzerinde elde ettiğimiz pek çok hak bir bir elimizden alınmaya, kanunlar yürürlükten kaldırılmaya çalışılıyor. Bizler 20 yıl içinde bu tartışmaların her aşamasını feminist aktivistlerle, avukatlar ve akademisyenlerle birlikte üniversitemiz içinde gündeme getirdik ve tartıştık. Tartışmaya ve haklarımıza sahip çıkmaya devam ediyoruz.

Ataerkinin ve cinsiyetçiliğin hayatımızı nasıl şekillendirdiğini tartışırken LGBTİ+ hareketiyle de 20 yıldır bir araya geliyoruz. LGBTİ+ derneklerinin kapatılma davalarından on binlerce kişinin katıldığı ve bir süre sonra yasaklı olan Onur Yürüyüşlerine kadar LGBTİ+ hareketinin akademi ve aktivizm alanında açtığı tartışmaları gündemimize aldık. Bu tartışmalarla birlikte toplumsal cinsiyet rollerine daha geniş bir perspektifle yaklaşma imkânı bulduk. Cinsiyetçiliğin erkekliği nasıl kurduğunu, ataerkil olmayan bir erkekliğin nasıl mümkün olabileceğini de kampüste tartışmaya açtık.

Evet, bu 20 yılda Türkiye’de de üniversitemizde de pek çok değişim dönüşüm yaşandı. Biz de elimizden geldiğince bu gündemlere dair söz üretmeye çalıştık.

Bu 20 yıl içinde akademinin özgürlük sınırları bir daraldı bir genişledi…

2005 yılında yaptırılmayan Ermeni Konferası’na ev sahipliği yapan Boğaziçi Üniversitesi’nden “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” diyen akademisyen yargılamalarına…

Türklüğü aşağılama davaları yani 301 davalarından Hrant Dink cinayetine…

Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocuklardan cezaevlerine atılan üniversiteli öğrencilere, eğitimcilere…

Depremlerden doğa katliamlarına, kentsel dönüşümlere, yerle bir edilen şehirlere, Sur’a ve Cizre’ye…

Gezi olaylarından 15 Temmuz kalkışmasına, kanun hükmünde kararnamelerle sosyal ölüye çevrilen binlerce insana, üniversitelerin kapatılan bölümlerinden işlerinden edilen akademisyenlere…

Çalışma yaşamındaki ayrımcılıktan ekonomik krizlere, kadın işçilerin Novamed Grevi’nden Flormar Grevi’ne…

Üniversiteden mezun olduktan sonra “Boşuna mı okuduk?” diyen genç işsizlere, ekonomik çaresizliklerin neden olduğu intiharlara…

Kindar ve dindar nesiller yetiştirme projesinden, kızlı erkekli evlere, 3 çocuk 5 çocuk, kürtaj sezaryen meselesine…

“Üniversiteye böyle giremezsiniz” denilen başörtülü kadın öğrencilerden şort giydiği için toplu taşıma araçlarında darp edilen kadınlara “Kıyafetimize karışma!” diyen eylemlere, Feminist Gece Yürüyüşlerine, “Ben ölmek istemiyorum” diyen kadınlara, “Tecavüzcü Sensin” diyen LasTesis eylemlerine…

Listeyi daha da uzatabileceğimiz pek çok olaya tanıklık ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

BÜKAK olarak 20 yıl boyunca yalnızca akademinin içinde kapalı kalmayıp feminist sorumluluğa sahip çıkmak istedik. Bu olayları unutmamak, belleğimizi sağlam tutmak amacıyla kayda geçirmeye çalıştık elimizden geldiğince.

Bugün de burada sizlerle bir arada olmanın, 20. yılımızı kutlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Hepiniz tekrardan panelimize hoş geldiniz. Hepimizin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

İlk sözü BÜKAK kurulduğundan beri yanımızda olan hocamız Nükhet Sirman’a bırakıyorum.

Nükhet Sirman: Ben BÜKAK’ın danışman hocalığını Şemsa’yla çok uzun yıllar paylaşmış biri olarak burada olmaktan dolayı son derece memnunum. Hele eski yüzleri görmek… Emekli bir hoca olarak hâlâ ders vermeye devam ediyorum. Üniversitedeki kadın ve kadın çalışmaları meselesindeki dahiliyetim nedeniyle biraz o günleri hatırlayacağım. Yalnız, veri bulmanın ne kadar zor bir şey olduğunu anlatamam. Hangi sene hangi dersin açıldığını ve bunun için nereye başvuracağınızı bulamazsınız. Bu nedenle, gelirken Şemsa’ya sordum: “Sen ilk ne zaman toplumsal cinsiyet konusunda ders verdin?” diye. Bu derece zor bu iş.

Kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet kavramı ikinci dalga feminizmin ürünü, bunu iyice görmek lazım. Kadınlar ikinci dalgada diyorlar ki “Kadınlar artık bilgi üretecekler. Bilginin hem nesnesi hem öznesi olacaklar.” O güne kadar sanki kadınlar yokmuş, erkek akademisyenlerin dünya görüşü bütün herkesin dünya görüşünü kapsıyormuş gibi davranılıyor. Kadınların bilgisinin de hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Kadınlar “Bilginin hem öznesi hem nesnesi olacağız.” derken bir anlamda Foucault’nun modern birey olma pozisyonuna talip oluyorlar. Foucault’ya göre aydınlanma sürecinde insan kendini hem bilen hem de bilinen olarak buluyor. Foucault kendini bilen özneye modern özne diyor. Böylece kadın çalışmaları ile kadınlar ilk defa “Ben de modernim.” demeye getiriyorlar.

Türkiye’de kadın çalışmalarına dair ilk ürünlerden biri, 1975 yılında Ankara’da yapılan ilk kadın konferansı. Bu konferansta bir sürü hoca ilk defa kadın bakış açısından bir şey anlattılar, kitabın adını unuttum eğer bulabilirsem size ileteceğim. İkincisi Nermin Abadan Unat’ın editörlüğünü yaptığı 1979 tarihli Türk Toplumunda Kadın2 adlı çalışma. Ferhunde Özbay, Deniz Kandiyoti, Ayşe Öncü gibi benden bir kuşak önceki hocaların makalelerinin olduğu çok önemli bir kitap. Ondan sonra Şirin Tekeli ile bizim çıkardığımız 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar kitabı geliyor. 3 kuşak kadın, Türk toplumunda kadınların durumu üzerine bir şeyler yazmaya çalışıyorlar. Ben o sırada Söke’de tarım hakkında araştırma yapmıştım ve kadınların tarımdaki yerini çalışıyordum. Makalem de bunun üzerineydi. Kadınlar sanki hiç tarımda yokmuş gibi davranılıyor. Hâlbuki bütün süreçte varlar. Ben pamuk ekimi üzerinden kadınların tarımdaki önemli rolleri üzerine çalışmıştım.

Tüm bu çalışmalar her şeyden önce kadınları görünür kıldı. Erkekleri norm belirleyen olmaktan çıkardı, olan farklılıklardan biri hâline getirdi. Örneğin Avrupa ve dünya bağlamında bakıldığında Avrupa’da yapılan her şey evrensel, dünyada yapılanlar ise yerel oluyor. Buna karşı çıkan çalışmalardan biri Avrupa’yı Taşralaştırmak3. Yani herkes taşralaşıyor. Meseleye erkeklerin de taşralaşması diye bakmak çok önemli geliyor bana. Dolayısıyla burada soru şu: “Kimin bakış açısından analiz yapıyorsun?” Yani analiz yaptığın anda sen nötr bir bakış açısından değil belli bir pozisyondan bakıyor oluyorsun. İşte bu pozisyonu sorguluyoruz. Burada taşralaştırılan erkek bakış açısı oluyor. Sosyal bilimlerde, hatta sadece sosyal bilimlerde değil çok ilginçtir ki biyolojide de bunun etkileri oldu. Donna Harraway gibi kadınların çalışmaları buna örnek, tabii başka örnekler de sayılabilir. Sosyal bilimler için bakacak olursak bilgi gerçekten sorgulanır hâle geldi. İlk başlarda kadınları dahil etmek gibi bir problem vardı. Add a woman and stir dedikleri gibi “Bir kadın da ekle ondan sonra karıştır bakalım çorba nasıl olacak?” Kadınlar dahil olunca var olan bilgi ne hâle geliyor? Acaba eskisi gibi kalabiliyor mu? Bugün attığınız slogan var ya: “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa!”; sosyal bilimler yerinden oynadı kadınlar yazmaya başlayınca.

Tabii ki kadınların görünür kılınması ile dünyanın yerinden oynaması feministlerin talebiydi, kadın çalışmaları da buradan çıktı. Bu talebin arkasında feministlerin slogan hâline getirdiği çok önemli bir tahlil var: “Kişisel olan politiktir” Ben özel olan demiyorum, özellikle “kişisel olan politiktir” diyorum. Gündelik hayatımız, kendi yaşadığımız sorunlar aslında yapısal bir problemin ürünüdür yani sadece beni ilgilendirmiyor; siyasetin, hayatın örgütlenmesinin kendisinde bu problem var. Feministler tam da bu yüzden toplumsal yapının bir parçası olarak ve bu yapıyı iyice araştırıp anlamak için toplumsal cinsiyet kavramını ileri sürdüler. Toplumsal cinsiyet kavramı, sınıf kavramının her şeyi açıklayamayacağı meselesini gündeme getiriyordu. Bu özellikle de sol için önemli bir dersti çünkü sol ha bire “Dur, önce bir devrim olsun sonra bakarız.” diyordu kadınlara. Bu çerçevede kişisel olanın ne olduğu ve nasıl politik olduğunu sorgulayan bilinç yükseltme grupları oluşturuldu. Ben o zaman Ankara’daydım ve Ankara’da biz bilinç yükseltme grupları kurduk. Sonradan buralarda pek yapılmadığını duydum ama bizim için bilinç yükseltme önemli bir iş yapma biçimiydi. İlk önce toplumsal cinsiyet diye analitik bir kavram atıldı ortaya. Sonra patriyarka diye bir şey atıldı. Nasıl ki kapitalizm var, aynı şekilde patriyarka diye de bir sistem var. Aslında bu çok da tartışıldı, “Acaba patriyarka sadece Eski Ahit’te anlatılan peygamberler zamanını mı kastediyor?” gibi gibi. 1980’lerde bunları tartışıyorduk. Sonunda erkek egemenliği şeklinde Türkçeleştirilse de patriyarka lafı da kaldı. O kadar yıl, o kadar iş… Bugünse bakıyorsunuz Türkiye’de akademide var olan hocalara, iki erkeğe bir kadın gibi bir oran var. İngiltere’de ise bu oran üç erkeğe bir kadın şeklinde. Çok ilginç. Rayna Rapp’in Toward An Anthropology of Women4 (Kadın Antropolojisine) diye bir kitabı vardı, 1975’te ben öğrenciydim ve bu kitapla beraber “Aa, kadın diye bir şey varmış, benim de bunlara bakmam lazım.” diye ilk defa o zaman demiştim. Bunu ben de kendi kendime öğrenmedim yani. O zamanlar Londra’da -ben orada öğrenciydim- çok büyük bir kürtaj yürüyüşü olmuştu. Bu kitabın da etkisiyle kürtaj yürüyüşüne gitmiştim ve ilk defa feminist kadın görüyordum, böyle anlatayım.

Önce ODTÜ’de hocalık yaptım, sonra 1989 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne geldim. İlkin bir ders verdim, onu ne zaman verdiğimi tam hatırlayamadım. Sonra Ayşe Gül Altınay’ın profiline girdim ve orada her şeyi buldum. Ben o zaman Directed Reading and Research (Yönlendirilen Okuma ve Araştırmalar) ya da Special Topics (Özel Konular) gibi bir ders veriyorum, dersin adı yok. Kadının adı olmadığı gibi. “Ne dersiniz var?” diye sorulduğunda aramızda “Vatan, millet, kadınlar dersi” derdik. Sonra Ayşe Gül bunu kitabının adı koydu biliyorsunuz.5 1992’de verdiğim bir derste dersi toplamda 8-9 kişi alıyordu- erkek bir öğrenci “Kadın mı olmak lazım bu dersi almak için?” diye sormuştu. Bu, derste ilginç bir tartışmaya yol açtı ve biliyorsunuz hâlâ “Kadın hareketinde erkekler yer almalı mı?” tartışması sürüyor. Aynı zamanda -Ayşe Gül hatırlattı bunu da- 1992’de 8 Mart Günleri yapıldı Boğaziçi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi Kadın Grubu oluştu. Benim dersimi alan öğrencilerin birçoğu o kadın grubundaydı. Bu dersle beraber aynı zamanda bizim bölümde 492 kodlu Sociology of Gender diye bir ders de açıldı 1993’te. Dersi vermeye Gülnur Savran geldi dışarıdan. Bu zamanlarda da tüm bu kadın toplanmaları başladı. Yani dersle feminist politika yan yana gitti Boğaziçi’nde, ikisi birbirinden ayrı yürümedi. Ondan sonra da kadınlar bir kulüp açmaya çalıştılar: Kadın Çalışmaları Kulübü -yine Ayşe Gül’den öğrendim ayrıntılarını- ve izin vermediler. Ondan sonra ben 1996’da 492 kodlu Sociology of Gender dersini verdim. Evdeki arşivde ararken family [aile], motherhood [annelik], intimate relations [yakın ilişkiler] vb. yazan kendi notlarımı buldum. “The aim of this course is to explore the concept of gender…” [Bu dersin amacı toplumsal cinsiyet kavramını incelemek…] diye başlamışım. Bunu yanımda getirdim, sırf fontunu bile görmek sizi güldürebilir. 1994’te Şemsa, Gender and Economy [Toplumsal Cinsiyet ve Ekonomi] dersini vermiş. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde Yeşim Arat Politics, Women and Gender [Politika, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet] gibi bir ders verdi. Ama bizim bölümde, sosyolojide 492 dersini açmak çok zordu çünkü bölüm zaten 5 kişiydi. Bir tek Faruk Birtek var, geri kalan herkes kadın ve o kadar fazla zorunlu ders var ki seçmeli ders açmaya zaman yok. Seçmeli ders açarsan da daha “önemli” dersler var, toplumsal cinsiyet sonraya bırakılabilir(!) Vazgeçilebilen, feda edilebilecek bir ders gibi görülüyordu. Ben 1980’lerde ODTÜ’de hocaydım, 1989 yılında Boğaziçi’ne geldim. 1991-92 yıllarında ODTÜ’de Kadın Çalışmaları Merkezi kurulmuştu ve ben İstanbul’dan kalkıp oraya cinsellik tarihi ve cinsellik dersi vermeye gidiyordum. Dışarıdan gelip veriyordum dersi, bu nedenle çok anlamıyordum ama bu Kadın Çalışmaları Merkezi yavaş yavaş beğenmediğim bir şeye dönüştü. Boğaziçi’nde Kadın Çalışmaları Merkezi hiç kurulmadı ve her zaman bireysel derslerde kaldı. Bir ara Işıl Baş vardı Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünde, Işıl niyetlendi ama yeteri kadar destek görmedi, ben de destek vermedim. Ben toplumsal cinsiyet meselesini bir tarafa sıkıştırmak yanlış olur, tam tersi ana akımlaştırmak lazım diye düşünüyordum. Gerçekten de Boğaziçi’nde öyle oldu, toplumsal cinsiyet her derste vardı. İnternette bulabildiğim kadarıyla örneğin Zeynep Gambetti’nin ders konularına baktım ve her derste toplumsal cinsiyet bir yerde mutlaka geçiyor. Ben örneğin iki sene evvel Power and Inequality [Güç ve Eşitsizlik] dersi verdiğimde de toplumsal cinsiyet her yerdeydi. Dolayısıyla kavram belli bir yerde değil herkesin duyduğu ve yaygın bir şey oldu. Bu yaygınlığın çok iyi bir tarafı var: Eleştirilemiyor. Merkez kurduğun zaman eleştiriler ve kapatma girişimleri için daha kolay bir hedef oluyor. Hâlbuki biz ağlar örmüş vaziyetteyiz ve her tarafa yayıldık. Bizi durdurmak çok daha zor şu an diye düşünüyorum.

Kadın çalışmaları üç ayrı açıdan eleştiriliyor. Birincisi az önce de bahsettiğim merkez olma hâli. İkincisi nesnesinin ne olduğu ve üçüncüsü de feminizmle ilişkisi. Çok kısa bir şekilde bunlar hakkında bir şeyler söyleyeceğim. Bu nesne meselesi çok önemli, konuşmanın başında da söylediğim gibi kadınlar “Biz hem bilginin nesnesi hem öznesi olmak istiyoruz.” diyorlar. Peki, kadın bir nesne midir? Kadın bilinir bir nesne midir, muğlak nesne midir? Kadın nasıl bir nesnedir? Kadın diye bir şey var mı yoksa -öğrenciler nefret edecek- toplumsal olarak mı inşa edildi?Kadın diye tanımlanmış belirli bir kategori var mı? Eğer her bir tanım bir inşa ise aynı zamanda, bir denetim mekanizması da olmuş oluyor. Ve biliyorsunuz artık bu post yapısalcılıkla beraber bu kategoriler yapısöküme uğradı ve dolayısıyla da kadın denilen nesne gittikçe kaybolmaya mı başladı? Merkez meselesi ise şöyle; kadın çalışmaları bir ideoloji diyorlar, objektif değil. Eğer kadın çalışmalarına feminist bakış açısı hakimse bir problem çıkıyor. Eğer feminist bakış açısı hakim değilse o zaman daha başka problemler çıkıyor. Her iki türlüsü de zor. Yani kadınlar feminist değillerse güç ilişkilerini göz ardı ediyorlar ve kendi özgeçmişlerinde nerede duracağını önceliyorlar. Örneğin, kadın meselesi zaten boş bir alan, kariyer yapmak daha kolay gibi bir düşünce var. Eğer feminist ise bu merkezler, bu sefer akademiyle aktivizmi nasıl bağdaştırıyor/nasıl karıştırıyor sorusu ortaya çıkıyor. Örneğin, feminizmin “kişisel olan politiktir” sözü bu dersleri terapi seansına mı dönüştürüyor? Bir öğrenci: “Ben sıkıldım artık ikide bir ezildiğimi duymaktan!” diyor. Ben Ankara’da feministlik yapmaya ilk başladığım zaman çok güçlü, dişli bir kadın vardı: “Yeter! Ben ezilmiyorum, sen eziliyorsan ezil!” dedi bize.

Peki, toplumsal cinsiyet bir ideoloji mi yoksa analitik bir kavram mı? Böyle de bir problem var. Bir araştırma diyor ki: “Seçim süreçlerinde adaylar kadınları anne, kız ve evlat olarak ele alıyorlar.” Demek ki toplumda kadın diye bir kategori yok. Kadın o zaman analitik bir kategori. Feministler olarak biz de diyoruz ki: “Hepsi kadın! Sen bunlara anne, kız, evlat diyemezsin!” Ama bunlar insanların kendi kategorileri. Peki, ben bir antropolog olarak insanların ne dediğine bakmadan, onların kategorilerini hesaba katmadan mı iş yapacağım demek? “Hayır, siz anne değil kadınsınız.” mı diyeceğim insanlara? Dolayısıyla bu bir analitik kavram ve ideolojik kavram meselesi. Bu kavramlar birbirine karışıyor ve kadın çalışmaları denilince her şey kadına indirgeniyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde bu kadın merkezinin olmayışı bence BÜKAK gibi bir kulübün oluşmasına önayak oldu. Yani hocalar nezdinde olmayınca öğrenciler yaptı diye düşünüyorum. Baştan itibaren bu öğrenciler zaten feminizmle iç içe olan öğrenciler ve dolayısıyla aktivizm öğrencilerin BÜKAK çalışmasıyla ortaya çıktı. Tabii ki BÜKAK’ın da bakış açısı var. Her konunun dahil olması hemen olmuyor, zaman geçiyor. “Her türlü perspektif ne kadar dahil ediliyor?” gibi sorular ve eleştiriler yöneltiliyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki kadınların önemli eleştirileri de var BÜKAK’a. Bu durumlarda öz eleştiri yapmanın tabii ki çok önemli olduğunu düşünüyorum. Buna kendimi de dahil ediyorum, ben de BÜKAK’ın önemli bir parçasıydım. Okulun içinde görünüşte toplumsal cinsiyete bir ilgi var ama bu ilginin ne işe yaradığı belli değil. Ayşe Güller Kadın Araştırmaları Kulübü’nü ilk kurmaya çalıştıkları zaman “Hayır, kuramazsınız.” denmiş ama sonrasında pek bir karşı çıkış olmamış. Görmezden gelinmiş, yani “ne yaparsan yap mühim değil” gibi bir bakış açısı hakim. Ama bakıyorsunuz küçük küçük her yerde var toplumsal cinsiyeti mesele edinenler. Örneğin, yakın zamanlarda öğrenciler çerçevesinde bir ifşa olayı yaşandı. Erkek öğrencilerin kız öğrencilere uyguladığı çeşitli şiddetleri gündeme getirdi bu ifşa olayı. 2002 yılında Defne Erdur adlı bir öğrencim okulda cinselliğin yaşanma biçimleri hakkında bir yüksek lisans tezi yazmıştı. Erkeklerin feminist bilgiyi kadınlara karşı nasıl kullandıklarını gösteren çok önemli bir tezi var kütüphanede. 1990’larda yazılan tezlerde görüyorsunuz, feminist düşünceler kadınlara karşı kullanılıyor. Şimdi yine merkezî bir toplumsal cinsiyet dersi kondu. Niye kondu? Hiç alakası olmayan insanlar bunu yürütüyorlar, beni de işin içine dahil ettiler. Korkunç bir vaziyet, çok ciddi bir problem… Aktivizmin ve feminizmin ilişkisi ise daha zor bir konu. Bu, kadınlar için de erkekler için de feministler için de akademisyenler için de geçerli. Hatta ben Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisine böyle bir söyleşi vermiştim. Ben örneğin kendimi hem akademisyen hem aktivist olarak tanımlamak istiyorum. Ama akademide aktivist olmak kötü, aktivizmde de akademisyen olmak kötü. Neden akademisyen olmak kötü? Çünkü kadın çalışmaları hiçbir şey yapmıyor, yeteri kadar politik değil vesaire. Akademide de sen tabii ki taraflı oluyorsun. Hadi nerede senin objektiviten? Dolayısıyla epey zor bir iş.

Değineceğim son nokta şu: Eğer kadın çalışmaları kadının moderniteye talip olması anlamına gelmiş ise modernite sonrası dünyada ne yapacağız?Esas soru bu. Bu soruyu 1997’de Wendy Brown “The Impossibility of Women Studies”6 [Kadın Çalışmalarının İmkansızlığı] adlı makalesinde soruyor. “Women’s Studies Unbound: Revolution, Mourning, Politics”7 [Kadın Çalışmalarını Çözmek: Devrim, Matem, Politika] makalesinde 2003’te tekrar ediyor bu soruyu ve diyor ki: “Eğer her inşa bir faşizmi beraberinde getiriyorsa devrim fikri de faşist olmamalı. O zaman kadın çalışmaları bir ütopyaya hâlâ sahip olmalı mı yoksa kadın çalışmaları yok mu olmalı? Eğer ütopyası olmazsa nasıl bir kadın çalışması yapacağız?” Yani “İnşa edilecek bir kadın ütopyamız olmadan kadın çalışmaları yapılamaz.” demeye getiriyor. Bu sefer soru bu şekilde konunca başka kadınlar da diyor ki: ”Bir dakika, tabii ki kadın çalışmaları çok önemli.” Tıpkı Gülnur Savran’ın bana çeşitli biçimlerde dediği gibi -ki Gülnur’la bu konuyu Feminist Mekân’da epey tartıştık: “Fakirlik, savaş gibi şeyler kadınlar ve erkekler tarafından farklı deneyimleniyor. Nasıl dersin ki kadın kategorisi bir inşadan ibarettir? Bu gerçekten var olan bir şeydir…” Wendy Brown da diyor ki: “O zaman belki de devrim fikri sona ermişse yeni oluşumlara açılmamız lazım.” Devrim, ütopya… Bunlar kapalı devre. Bilinir olana ve kontrol edilebilene çağırıyor bizi. Ve geçmişin bir şekilde bugün de tekrar edilebilmesine çağırıyor. Wendy Brown’dan bir alıntı okuyacağım “Our task would seem to be that of prying apart an exuberant critical utopian impulse from immediate institutional and historical solutions so that the impulse can survive stumbling, disorientation, disappointment and even failure. And so that the impulse remains incitational of thought.” [Görevimiz, coşkulu eleştirel ütopist bir itici gücü anlık kurumsal ve tarihsel çözümlerden ayırmak gibi görünüyor. Böylece bu itici güç tökezlemekten, çözülmekten, hüsrandan ve hatta başarısızlıktan kurtulabilir ve düşünmeye teşvik etmeye devam eder.] Yani bizi düşünmeye sevk etsin. “And possibility rather than turning fundamentalist.” Yani “fundamentalist” olmadan köktendinci, köktenci bir hâle gelmeden biz nasıl bir gelecek ve nasıl bir kadın çalışmaları veya nasıl bir feminizm hayal etmeliyiz? Geleceğin ne olacağını bilmeden geleceğe angaje olmanın yolunu sorguluyor. Ben de bunu bir soru ile bitirmek istiyorum: “Acaba kuir mi geleceğimizi hem hayal etmememizi hem de bu hayalin tarifini yapmamayı bize öğretiyor?”

Nükhet Sirman’a konuşması için çok teşekkür ederiz. Her zaman yanımızda olan hocalarımızdan Şemsa Özar ile panelimize devam ediyoruz.

Şemsa Özar: Herkese merhaba, iyi akşamlar. BÜKAK’a çok teşekkür ederim beni ağırladıkları için. İlayda beni çağırdığında “CİTÖK’ün kuruluşunu anlatın.” dedi ve ben panik oldum; çünkü 2 yıldır emekliyim ve CİTÖK’ün içinde değilim. Hafızam ise hiç iyi değil. Kendi arşivimi karıştırdım ve epey bir şey saklamışım, onları buldum. Bu saklama hâli de büyük olasılıkla bir yerde arşiv tutayım diye değil; muhakkak biri hesap sorar ona cevap vermemiz gerekir diye var, yani aslında kendimizi biraz sağlama almak için. Bugün CİTÖK’ün ve ofisin kuruluşunu tarihsel bir perspektifle anlatmaya çalışacağım size. Bu sırada pek çok şey açığa çıkacak: Resmi yönergeler nasıl oluşuyor, o yönergelerde yazılanlar ile uygulama arasındaki açıklar neler, o yönergeleri yazarken yaptığımız dayanışmalar, ittifaklar, tavizler, stratejiler, taktikler, öncelikler, öğrendiklerimiz -ki hepsini bu süreçte kendimiz öğrendik tabii, hiç kimse bize hazır bir şey sunmadı- yaptığımız yanlışlar, çarptığımız duvarlar… Kısacası kurumsallaşmanın güçlendirdiği kadar zayıflattığından da bahsedeceğim.

Boğaziçi Üniversitesi’nde cinsel taciz meseleleri CİTÖK ile başlamıyor, bu nedenle 2002 yılına kadar gideceğiz. Üniversitede Etik Üst Kurulu (EÜK) ve ardından bu kurulun altında Üniversite Yaşamı Etik Kurulu (ÜYEK) kurulduğunda Karanfil Soyhun ve Serra Müderrisoğlu bu yapıların ilgilendiği alanlara bir de cinsel taciz meselesini dahil ediyorlar. ÜYEK hâlâ devam ediyor ve internet sitesinde kurulun yönergesi var. Onun bir maddesi ayrımcılık ve tacize ilişkin ilkeler içeriyor. Cinsel tacizle ilgili şöyle deniyor: “Cinsel taciz yasaların belirlediği dar çerçevede değil, etik boyut içinde değerlendirilir. Cinsel taciz, buna bağlı olarak, güç ve nüfuz kullanımı durumunda taciz gören öğretim elemanı, öğrenci ve personelin başvuruları ciddiyetle gizlilik ilkeleri çerçevesinde ele alınır.” Bence burada önemli iki şey var: Biri cinsel tacizi daha geniş çerçevede değerlendirerek kendilerine bir alan açmaları, ikincisi ciddiyet ve gizlilik vurgusu. Kurulun yönergesinde Tacizden Korunma ve Koruma Kılavuzu8 için bir parantez açılıyor. Bu kılavuz hâlâ üniversitenin internet sitesinde mevcut fakat öyle bir yere gitmiş ki kılavuza ulaşmak için ana sayfadan 5 tıklama yapmanız gerekiyor. Yani ancak biliyorsan bulabilirsin; yoksa acil bir taciz konusunda hemen Tacizden Korunma ve Koruma Kılavuzu’na gitmek mümkün değil. Bunun daha görünür bir yere konulması bizim o zaman çok mücadele verip beceremediğimiz konulardan biri olmuştu. 2000’lerin başında bir yandan etik kurul içinde taciz meselesi gündeme getiriliyorken öbür yandan 2006’da, BÜKAK’ın katkısıyla, üniversiteler arası bir kadın forumu organize ediliyor. Bu forumda en önemli ortak sorunlardan biri cinsel taciz olunca, bu konuya duyarlı hocalarla -yani bizimle- BÜKAK’ın arasında konuşmalar, toplantılar başlıyor. Bu hocaların arasında, hatırladığım kadarıyla Serra Müderrisoğlu, Karanfil Soyhun, Nükhet Sirman ve Can Candan’ı sayabilirim. O sırada BÜKAK Tacizden Korunma ve Koruma Kılavuzu üzerinde çalışmaya başlamıştı ve bizi bir toplantıya çağırdı. Etik kurulun kararlarının bir yaptırım gücü olmamasına rağmen biz o kılavuz üzerinde epey bir uğraşmıştık. Örneğin, cinsel tacize uğrayan biri etik kurula gitti, etik kuruldan tacizle suçlananın suçlu olduğu gibi bir sonuç çıkabilir ama bunun bir yaptırım gücü yok; çünkü etik kurullar üst yönetime sadece tavsiye kararı verirler. Kılavuzun 2011’de yaptığımız bir düzeltmesini buldum. Bunu biz kendi kendimize yapmışız ama tatbik ettirememişiz. Kılavuz şu anda eski hâliyle duruyor. Örneğin birinci maddede diyor ki: “Boğaziçi Üniversitesi’nin hedefi kişisel, entelektüel ve akademik gelişimi besleyecek bir üniversite ortamını sağlamaktır”. 2011 düzeltmesinde şöyle yazmışız: “Boğaziçi Üniversitesi’nin hedefi kişisel, entelektüel ve akademik gelişimi besleyecek bir üniversite ortamını sağlamayı taahhüt eder”. Yani sıkılaştırmaya çalışmışız ama bir işe yaramamış. Bu arada bir yandan MIT, Oxford, Yale gibi yurtdışı örneklerini de araştırıyoruz. Bunun da iki nedeni var: İlk olarak fikir almaya çalışıyoruz, ikincisi de elimizde koz olsun diye uğraşıyoruz. “Bakın, dünyanın en iyi üniversitelerinde bile böyle şeyler var!” diyebilmek için uğraşıyoruz çünkü biliyoruz ki bunlar üniversitenin yönetim kurulundan geçecek. Orada büyük olasılıkla bizi dinlemeyecekler, hiç olmazsa MIT ve Oxford’u dinlerler gibi bir düşünceyle bunu yapıyoruz. Bu arada bu strateji meselesine bir parantez açayım, insan bunları yapa yapa öğreniyor. 20 yıl önce BÜKAK kurulurken feminist kelimesinin olmasını aslında istemişlerdi. Benimle de görüşülüyordu o zaman, feminist kelimesinin geçtiği bir isim koymuşlardı ve adı mühim değil bir öğrenci işleri dekanı vardı -erkek- şöyle demiş: “Bu feminizm 1970’lerde kalmadı mı?” Sonra böyle bir git gel oldu ve ben öğrencilere şunu dediğimi hatırlıyorum: “Bu feminist sözcüğüne takılmayalım, bunu kurullardan geçiremeyeceğiz. İsmi kadın olarak değiştirelim.” Tabii bu “kadın araştırmalarının” arkasında şöyle bir mantık da yatıyor: Üniversite ne yapar, araştırma yapar; feministler de bu durumda aksiyon yapmaz araştırma yapar. Öylelikle, Kadın Araştırmaları Kulübü’nü geçirdik kuruldan.

O dönem bir yandan da hocalar olarak disiplin kurullarına giriyoruz. Öğrenci cinsel taciz şikâyetiyle disiplin kurullarına geldiği zaman orada hocalar da oluyor. Özellikle bizim fakülte -İdari ve İktisadi Bilimler Fakültesi- bu konuda çok dikkatliydi, devamlı konuya duyarlı hocaları disiplin kuruluna koyuyordu. Bu konuda gösterdiği çaba ve özenden dolayı İİBF Dekanı Ayşegül Toker’e teşekkür edelim. Biz disiplin kurullarında korkunç diyebileceğimiz şeylerle karşılaşıyorduk. Örneğin cinsel tacize maruz bırakılan biri başından geçeni anlattığı zaman hocaların “İçki içtiniz mi beraber?” sorularına kadar giden tepkilerle karşılaşıyordu. O nedenle biz de gittikçe cinsel taciz konusuna odaklanmış bir komisyon kurmanın gerekliliğini fark ettik. Tabii biz BÜKAK’la bu konuyu konuşurken yavaş yavaş da özellikle öğretim üyesi yemekhanesinde, kendi arkadaşlarımızla tartışıyorduk ve “Bizim üniversitemizde öyle şey olmaz, nereden çıkardınız bunu?” yorumları fazlasıyla yapılıyordu. CİTÖK, yani CİTÖK projesi, gerçekten de bir BÜKAK-hoca ortak çalışmasıydı. O zamanki rektörümüz Gülay Barbarosoğlu en büyük destekçimizdi ve bize destek amaçlı Facebook üzerinden “Üniversitelerde cinsel tacize yer yok!” başlıklı bir paylaşım yapmıştı.

Komisyon kurulurken resmi kurumlarla görüşme aşamasında hiçbir açık verilmemesi gerekiyor. Bu sebeple, üniversitemize komisyonun kurulması için yazdığımız ilk dilekçede komisyon üyesi olacak kişilerin bile isimleri vardı. Normal şartlar altında, bir komisyon kurulacağı zaman tüm fakültelerden temsilciler seçilip dekanlık tarafından önerilir fakat biz CİTÖK için yazdığımız dilekçede bütün isimleri önceden belirlemiştik. Komisyonu kurma çalışmalarımız, 2000 yılında başlayıp 2012 yılında komisyon kuruluncaya kadar devam etti. 2012 yılında yazdığımız dilekçeye BÜKAK’la önceden hazırladığımız yönergenin ilk cümlesiyle başladık. Dilekçeyi “Üniversitemiz Türkiye’de bu konuyu ele alan ilk üniversite olmakla birlikte şimdiye kadar bu konuda sorumlu olan kurullar, Üniversite Etik Kurulu ve Öğrenci Etik Kurulu, cinsel tacizi önleme konusunda yeterli ölçüde yoğunlaşıp gerekli koordinasyonu ve altyapı mekanizmalarını oluşturamamıştır. Böyle kapsamlı ve hassas bir konuda, dünyanın önde gelen üniversitelerinde olduğu gibi, üniversitedeki ilgili birimlerin katkısını sağlayacak ve sadece cinsel tacizi önleme odaklı bir komisyonun kurulması gereklidir. Bu komisyon cinsel tacize ilişkin farkındalık yaratmak için aşağıda belirtilen çalışmaları yapmayı hedeflemektedir.” diyerek bitirdik. Cinsel tacize ilişkin farkındalığı artırmak, eğitim programları ve cinsel tacizi önlemeye yönelik politikalar geliştirmek ve cinsel taciz vakalarına müdahale edecek yapıyı oluşturmak üzere bir komisyon kurmak istediğimizi belirttik. Dilekçede komisyonu oluşturmasını önerdiğimiz isimleri de ekledik. Önerebiliyoruz tabii, fazla da ileri gidemiyoruz. Örneğin Öğrenci İşleri Dekanı Biray Kolluoğlu’nu önermişiz. Bu elimdeki son kopya mı çok merak ettim. Olmaması ihtimali var; çünkü bir yerde biraz laubalilik de var. Şimdiye kadar cinsel tacizi önleme konusunda çalışmalarda yer almış öğretim üyelerini önermişiz: Can Candan, Serra Müderrisoğlu, Şemsa Özar. Kampüste cinsel taciz konusunda farkındalık yaratmak için çalışan BÜKAK temsilcisini, koruma ve güvenlik şube müdürü Ejder Bey’i önermişiz. Şimdi çok komik burası, Ejder Bey’in soyadı yok belgede. Bu belge muhtemelen benim kopyam ve böyle gitmemiştir. Öğrenci Etik Kurulu temsilcisi olarak Aylin Vartanyan ve cinsel tacizi önleme konusuyla ilgili çalışmalara katılmak isteyen personel temsilcisi Selver Kılıçaslan’ı önermişiz. BÜREM’den bir temsilci, Mediko Sosyal’den bir temsilci, yine BÜREM’den Tülin Arman, Mediko’dan da Serap Çakıcı gibi isimler var. Komisyon kurulduktan sonra, BÜKAK’ın yanı sıra ÖTK temsilcisi ve BÜLGBTİ+ Çalışmaları Kulübü temsilcisi var. Çok ilginçtir ki (!) komisyon 2012’de kurulmasına rağmen biz 2015’e kadar mühendislik fakültesinden temsilci bulamamışız, normalde komisyonlarda fakültelerden birer temsilci oluyor ki ilişki ve etkileşim kurulsun. Hatırlıyorum, isimler dolaşmıştı ama demek iletişim kurduğumuz insanlar sorumluluk almadı. Sonra İlke Ercan geldi yurt dışından, doktorasını yeni bitirmişti ve mühendislik fakültesinin temsilcisi olarak onu almıştık.

Bize o kadar üst üste cinsel taciz olayları geliyordu ki daha elimize üniversitenin bizi atadığıyla ilgili evrak gelmeden toplantı yapmışız benim ofisimde; çünkü yer de yoktu. Sonra Can Candan, Serra Müderrisoğlu, Şemsa Özar imzasıyla diğer komisyon üyelerini “Elinize evrak geçmemiştir ama önemli değil, biz toplanalım.” diye çağırmışız ve orada konuştuğumuz şeyler de çok ilginçti. Hep müdahaleyi, “İlk müdahale nasıl olur?” diye konuşmuşuz. Örneğin, şunu tartıştığımızı hatırlıyorum; bir şiddet vakası olabilir, dövme olabilir, cinsel saldırı olabilir, o zaman ambulans çağırdığımızda o öğrenci hastaneye nasıl gidecek? Yani yanında biri olmalı, değil mi? Ama resmi olarak yanına birini koymak durumunda değiliz. Hocayı koyamazsın ya da güvenlikten biri o sırada nasıl davranır cinsel tacize uğrayan kişiye? Vaka sonrası süreçte nasıl destek verilir? Bizim için çok önemliydi son soru ve bunun için çok uzun zaman harcadığımızı düşünüyorum. Aslında saldırı ve şiddet sonrası destek vermenin ötesinde, komisyonun esas işlevlerinden biri üniversite için cinsel saldırı ve şiddete karşı farkındalık uyandırmaktı ama biz bir türlü oraya gelemiyorduk. Çünkü vakalar sürekli önümüzdeydi. Örneğin hatırlıyorum, disiplin komisyonuna girdiğim ilk vakalardan biri date-rape [randevu tecavüzü] vakasıydı. Ben disiplin kurulunda aşağı yukarı neyle karşılaşacağımı bildiğim için birkaç gece öncesinden oturup sunum hazırlamıştım. Dedim ki: “Ben akışına bırakmayayım, kendim bir sunum yapayım önce.”. Date rape nedir, nasıldır, dışarıda ne tartışılıyor, yine iyi üniversitelerde neler tartışılıyor, nasıl önlemler alınıyor, neler yapılıyor üzerine bir sunumdu. Çok etkili olduğunu hatırlıyorum. Rica etmiştim disiplin kurulundan “Ben önce size biraz anlatayım.” diye. Onlar da beni dinlemişti ve o öğrenci, saldırıya uğrayanın ailesi dava açtığı için hem cezaevine girdi hem de üniversiteden atıldı. Tabii amaç burada mutlaka ceza vermek, okuldan atmak değil ama bu vaka böyle sonuçlandırılmıştı.

CİTÖK ofisi ise 2016’da kuruldu çünkü biz artık hem komisyon olarak başvuruları götüremiyorduk hem de kampüste varlığımızı yaygınlaştıramıyorduk, CİTÖK’ün varlığı ve neler yaptığı çok az biliniyordu. Disiplin komisyonlarında zorlanıyorduk çünkü az kişi vardı ve aynı kişiler disiplin komisyonlarına giriyordu. Farkındalık ve eğitim çalışmalarına bir türlü gelemiyorduk. Normalde Boğaziçi Üniversitesi’nde komisyonlar yılda birkaç kere toplanır, biz neredeyse on beş günde bir uzun uzun toplantılar yapmak zorunda kalıyorduk. Sonunda yine Gülay Barbarosoğlu rektörken ofis kuruldu ve güzel bir yer de kaptık. “Kaptık” diyeceğim çünkü güney kampüste bir oda bulmak çok zor. BÜKAK çok iyi bilir kendileri de oda kapamadıkları için. Burada mekân çok önemli çünkü hem rahatlıkla ulaşılabilir hem de çok göz önünde olmayan bir yer olması lazım. CİTÖK ofisi öyle bir mekân. Cemre Baytok başından beri koordinatör, ofis haftanın beş günü açık ve başvuruları alıyor. Ofis de komisyon da hiçbir zaman suçluyu tespit eden, olayı sonuçlandıran bir yer değil. Sadece başvuruyu alıp dağıtan bir yer, daha doğrusu başvuruyu yapana seçenekler sunan bir yer. Komisyona başvuran kişi hukuki destek isteyebilir, psikolojik destek isteyebilir, disiplin kuruluna vermek isteyebilir, sadece konuşmak isteyebilir ya da bütün bunları dinledikten sonra bir yere başvurmaktan vazgeçmek de isteyebilir. Bütün bunlar olabilen şeyler.

Tüm bu çalışmalar tabii ki güçlendiriyor ama sizin üstünüzde de bir güç var: üniversite yönetimi. Tabii onun üzerinde de olan güç: üniversiteler arası kurul ya da YÖK. Disiplin kurullarındaki cezalarda ya da işlevlerde bile YÖK’ün sınırları var. Mesela taciz ya da saldırı üniversite kampüsü dışında gerçekleştiyse disiplin kurulları hiçbir şey yapamıyorlar. Örneğin Hisarüstü’nde iki tane öğrencinin arasında bir şey geçtiyse destek verilebilir ama disiplin kuruluna verilmesi söz konusu olmuyor. Biz bu durumlarda çok azar da işittik, genellikle de öğrencilerden. Örneğin şöyle şeyler de oluyor: Siz seçenekleri öğrencilerin önüne sunduğunuz zaman öğrenci eğer disiplin kurulunu seçtiyse olay disiplin kuruluna gidiyor ama bazen disiplin kurulları hiçbir şey yapmıyor. Üniversitenin yine YÖK ile kısıtlı kuralına göre disiplin kurullarını dekanlar oluşturuyor. Komisyonun, disiplin kurullarına kişi dayatma yetkisi yok. Rektörlük, üniversite yönetim kurulu, tavsiye kararı olarak dekanlıklara her disiplin kurulunda cinsel tacizle ilgili meselelerde bir CİTÖK üyesinin katılımını önerdi; ama bu sadece bir öneri. Bazı dekanlar -örneğin İİBF dekanı- bu öneriyi devamlı gerçekleştirdi, bazı dekanlar da anladığım kadarıyla pek aldırmadılar. Dolayısıyla CİTÖK üyesi disiplin kuruluna giremedi ki girse bile tek bir oyu var. İkna edemediğiniz takdirde ve disiplin kurullarından ceza çıkmadığı zaman öğrenciler gelip CİTÖK’e çattılar. Bunlar da oldu, olmadı değil.

CİTÖK aynı zamanda uzlaştırıcı bir mekanizma da değil. Mesela Sabancı Üniversitesi’nde öyle bir şey var. Fail ile cinsel tacize uğrayanı bir araya getiriyorlar. Biz bunlardan her zaman kaçındık. Bunun doğru bir yöntem olmadığını düşünüyoruz; çünkü fail ile tacize uğrayanın bir araya getirilmesi çok travmatik olabiliyor. Biz mahkeme de değiliz hâkim de değiliz ve bunu yapmamayı tercih ettik.

Son olarak, Türkiye’nin de imzası olan İstanbul Sözleşmesi, CEDAW gibi uluslararası anlaşmalar nedeniyle YÖK 2015’te üniversitelerde cinsel tacize karşı izlenecek yol üzerine bir tutum belgesi imzaladı ve çok sayıda üniversite yavaş yavaş cinsel tacize karşı destek birimleri kurmaya başladı. Ayrıca hem kamu üniversitelerinin hem de vakıf üniversitelerinin katıldığı bir ağ var, yılda iki defa toplanılıyor9. Orada biz epey bir deneyim alışverişi yapıyoruz, o da ilginç oluyor.

Katkıları için Şemsa Özar’a çok teşekkür ederiz. Şimdi soruları alabiliriz.

Soru: Postmodern dönemde ya da modern dönemde kadın kategorisinin varlığı meselesini biraz daha açabilir misiniz? Örneğin, bu kategorinin varlığı ya da yokluğu BÜKAK’ın gündelik pratiklerini ne anlamda dönüştürebilir? Siz neler düşünüyorsunuz bu konuda?

Nükhet Sirman: Bence biraz belirsizlikle iş yapmayı öğrenmek lazım. BÜKAK’ın çok iyi bir iş yapma biçimi var. Yeni öğrenciler geldiği zaman geçmiş birikimleri aktardıkları bir pratikleri var. Eskiden öyleydi en azından benim hatırladığım kadarıyla. Ama belirli bir okuma listesi varsa örneğin, o okuma listesinin değişmesi lazım. O okuma listesinin içine sadece kadın ve toplumsal cinsiyet meselelerini değil de başka meseleleri de koymak, kuiri daha ciddiye almak, en geniş anlamında ele almak lazım. Yani sadece bir LGBTİ+ meselesi bağlamında değil, “Kuir ne demek?” sorusu üzerine birlikte ciddiyetle düşünülecek çalışmalar bulup programa dahil etmek lazım. Eskiyi aktarmak önemli tabii ama daha yeni şeyleri dahil etmenin de bir o kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Kuir meselesi hiçbir zaman sadece akademiyle yürümez, imkânsız. Sara Ahmed’in Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı bir kitabı var. Orada hem feminist olup hem belirsizliğe açık olmanın nasıl mümkün olduğu üzerine düşünüyor. Soru sormayı, merak etmeyi, unuttuğumuz bazı şeyleri tekrardan bize hatırlatıyor. Benim önerim BÜKAK’a böyle bir şey olur.

Şemsa Özar: Ama sanki şöyle bir soruydu: “BÜKAK kalır mı bu ortamda?”

Nükhet Sirman: Kesinlikle kalır. BÜKAK’ın kesinlikle yok olmaması lazım. Öyle bir şey söz konusu değil, önermiyorum daha doğrusu. Tam tersine BÜKAK’ın kendini daha da açmasını ve nasıl üniversitede hepimiz farklı farklı yerlerden kadın meselesini gündeme getiriyorsak bu farklılığa ve bu çoğulculuğa yönelmesini öneriyorum. Çok daha farklı şeylere kulak vermesini, hatta daha fazla sosyoloji okumasını öneriyorum. Çünkü kadın çalışmalarında bir disiplinlerarası olma eğilimi var; ancak disiplinlerarası olduğu zaman hiçbir disiplin olmama hâli istediğin kadarını görme eğilimine neden olabiliyor. Ben disipline inanırım: Sosyolojiyse sosyoloji, tarihse tarih, edebiyatsa edebiyat… Bunların hepsi ayrı ayrı çok önemli bence. Kendi disiplininden yola çıkmalı ama hayatla bu disiplini karşı karşıya da getirmeli. Hayat da sokakta var, akademi dışında var. Sara Ahmed bunu çok güzel anlatıyor, hayatla olan ilişkiyi çok güzel kuruyor. BÜKAK için de böyle bir şeyler hayal ederim, ümit ederim.

Soru: Sorum Nükhet Hoca’ya. Konuşmanızın sonunda sorduğunuz soruyu tekrar sorar mısınız?

Nükhet Sirman: Acaba diyorum kuir, geleceğimizi tasarlamadan planlamadan bilinmeze açarak hayal etmeyi mümkün kılar mı? Kuir bakış açısı bize bu olanağı sağlar mı? Ve buna bir şekilde “evet” diye cevap verdim önceki soruda. Ama tabii kuirin tam olarak ne olduğu gibi meseleleri açmak lazım ki bu hiç de kolay bir iş değil. Dediğim gibi ancak bir disiplinin içinden yapılabilir, yoksa tamamen bir eklektizmi de önermiyorum.

Soru: Toplumsal cinsiyet dersleri benim kafamda hep sosyal bilimler ile özdeşleşmiş hâlde. Örneğin, “Gender and Economics”, “Politics and Gender” dersleri gibi. Peki fen bilimlerinde durum nasıl? “Women in Science” gibi dersler var mı? Türkiye’de pek duymadım ama dünyada var mı?

Nükhet Sirman: Var var. Birçok kadın araştırmacı, kadın olarak bilim yapmanın farklı bir şey olduğunu söylüyor. Çok klasik bir örnek belki ama Barbara Mcclintock gibi bilimci kadınlar akıl dışındaki unsurların bilime dahil edilmesine önayak oluyorlar. Temel bilimlerde özellikle kadınların işin içine girmesiyle birlikte çok şey değişmeye başlıyor ki bu değişimleri ele alan pek çok kaynak var. Mühendisliklerde pek yok, mühendislik zaten bilim değil bence meslek.

Şemsa Özar: İTÜ’de örneğin toplumsal cinsiyet dersi var mı bilmiyorum ama bir araştırma ve uygulama merkezi var: İTÜ Bilim, Mühendislik ve Teknolojide Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi. Orada örneğin 8 Mart vesilesiyle “Yaratıcı Endüstri ve Teknolojide Fark Yaratan Kadınlar” başlıklı bir konuşma yapılacak.

Soru: Ben Koç Üniversitesi’nde çalışıyorum, moleküler biyolojideyim. Ben de 8 Mart etkinliği olarak “Yaşam Bilimlerinde Kadınların Yolculuğu” başlıklı bir panel organize etmiştim. Yaşam bilimlerinde çalışan kadınların kariyerlerindeki yolları, özellikle kendi özel yaşamlarıyla kariyerlerini nasıl dengede tuttukları, yaşadıkları zorlukları nasıl aştıkları hakkındaydı. Örneğin, laboratuvarda çalışan kadınlar bir deneyi kendileri önerdikleri zaman kabul görmeyebiliyor ama erkek meslektaşları önerdiği zaman kabul görebiliyor. Bunları tartıştığımız bir panel düzenlemiştim.

Nükhet Sirman: Sadece bu değil, kadınların gerçekten farklı bir düşünme biçimi olduğunu ve dolayısıyla da bazı bağlantıları gördüklerini anlatıyor Barbara Mcclintock. Böyle şeyler var ve bunlar da çok ilginç bence. Örneğin, bu kadın jumping genes [zıplayan genler] diye bir şey keşfediyor. Mısır koçanlarında genleri harekete geçiren genler bunlar, benim hoşuma gitmişti çünkü bu kadınların bildiği bir şey. Kadın yaşamından gelen bir bilgiyi tutup mısıra da uyguluyor. Çünkü kadının farklı bir yaşamı var ve bu, o yaşamdan çıkan bir bilgi.

Yorum: Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde sadece bir kadın var. Buna karşın yaklaşık 30 erkek hoca var.

Şemsa Özar: Ekonomi bölümünde de de bir ara iki kişiydik.

Nükhet Sirman: Eskiden Boğaziçi Sosyoloji bölümü neredeyse sırf kadındı. Şimdi gittikçe erkek almaya başladı, yani tersi bir durum oldu. Şöyle bir şey de var: Sadece Boğaziçi’nde değil Türkiye’nin genelinde de dünyada da kadınlar tepeye çıktıkça yok olmaya başlıyor. Profesörler katında her zaman daha az kadın var.

Şemsa Özar: Bununla ilgili bir araştırma yapılmıştı zamanında. Türkiye’de belirli bir dönem dekan kadın sayısı artmaya başlıyor. Bunun nedenini anlamaya çalışmıştı Gülay Günlük Şenesen. Mesele şuymuş: 12 Eylül’de daha otoriter bir rejim gelince rektörler dekanlara hâkim olmak istiyor. Kadınları getirirsek daha kolay olur diye düşünüyorlar. Her zaman da iyi bir şey olmuyor kadın sayısının artması.

Panelimize katıldığınız için hepinize çok teşekkürler!

  1. İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen sözleşmenin asıl adı Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir.
  2. Nermin Abadan Unat (der.), Türk Toplumunda Kadın, Ekin Yayınları, 1982.
  3. Kavramın İngilizcesi Provincializing Europe’tur.
  4. Rayna R. Reiter, Kadın Antropolojisi, Bürge Abiral (çev.), Dipnot Yayınları, 2016.
  5. Ayşe Gül Altınay (der.), Vatan, Millet, Kadınlar, İletişim Yayınları, 2016.
  6. Wendy Brown, “The Impossibility of Women Studies”, Mayıs 2008.
  7. Wendy Brown, “Women’s Studies Unbound: Revolution, Mourning Politics”, Aralık 2010.
  8. Kılavuz için bkz. http://www.boun.edu.tr/tr_TR/Content/Genel/Yonetim/Kurul_ve_KOmisyonlar/Universite_Yasami_Etik_Kurulu/Tacizden_Koruma_ve_Korunma_Kilavuzu
  9. Cinsel Tacize ve Saldırıya Karşı Üniversitelerarası İletişim Ağı (CTS). Bahsedilen ağın internet sitesi için bkz. https://ctsuni.wordpress.com/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir