<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title></title>
	<atom:link href="http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bukak.boun.edu.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Nov 2009 09:24:54 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>25 Kasım Etkinlikleri</title>
		<link>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=195</link>
		<comments>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=195#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 00:49:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=195</guid>
		<description><![CDATA[


23 Kasım Pazartesi


Öldürmeye Değil Yaşatmaya Yatırım Paneli
Katılımcılar: Selma James, Nina Lopez, Maggie Ronayne
Saat: 17.00&#8242;de Öfb&#8217;de


25 Kasım Çarşamba


Oyun: Otobüs
Saat: 20.00&#8242;de Öfb&#8217;de
(sadece kadınlara açık)
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><img class="size-medium wp-image-196  aligncenter" title="25 Kasım" src="http://www.bukak.boun.edu.tr/wp-content/uploads/2009/11/25kasimson-copy5-211x300.jpg" alt="25 Kasım" width="211" height="300" /></div>
<ul>
<li>
<h3 style="text-align: left;">23 Kasım Pazartesi</h3>
</li>
</ul>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">Öldürmeye Değil Yaşatmaya Yatırım Paneli</h3>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">Katılımcılar: Selma James, Nina Lopez, Maggie Ronayne</h3>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">Saat: 17.00&#8242;de Öfb&#8217;de</h3>
<ul>
<li>
<h3 style="text-align: left;">25 Kasım Çarşamba</h3>
</li>
</ul>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">Oyun: Otobüs</h3>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">Saat: 20.00&#8242;de Öfb&#8217;de</h3>
<h3 style="text-align: left; padding-left: 30px;">(sadece kadınlara açık)</h3>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2&amp;p=195</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bü&#8217;de Kadın Gündemi 17. Sayı Çıkıyor!</title>
		<link>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=176</link>
		<comments>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=176#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 21:09:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-large wp-image-180" title="bü'de kadın gündemi 17. sayı" src="http://www.bukak.boun.edu.tr/wp-content/uploads/2009/10/kkkk1-1023x728.jpg" alt="bü'de kadın gündemi 17. sayı" width="700" height="400" /></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2&amp;p=176</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pınar Selek’e tanığız!</title>
		<link>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=165</link>
		<comments>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=165#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 13:18:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=165</guid>
		<description><![CDATA[Pınar Selek için Mısır Çarşısı olayı ile ilgili açılan dava sonucunda verilen beraat kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bozulmasına ve hakkında “ağırlaştırılmış müebbet hapis” istemiyle yeniden dava açılmasına BÜKAK’lı kadınlar olarak endişeyle ve kaygıyla yaklaşıyoruz. Biz bükak’lı kadınlar Pınar Selek’e tanığız, adalet talep ediyoruz!
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Pınar Selek için Mısır Çarşısı olayı ile ilgili açılan dava sonucunda verilen beraat kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bozulmasına ve hakkında “ağırlaştırılmış müebbet hapis” istemiyle yeniden dava açılmasına BÜKAK’lı kadınlar olarak endişeyle ve kaygıyla yaklaşıyoruz. Biz bükak’lı kadınlar Pınar Selek’e tanığız, adalet talep ediyoruz!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2&amp;p=165</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BÜ’de Kadın Gündemi Sayı 16</title>
		<link>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=99</link>
		<comments>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=99#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 00:02:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bü'de Kadın Gündemi Bahar 2009 Sayı 16]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[bü’de kadın gündemi
bahar 2009     sayı: 16
bükak adına sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü
saniye burcu tokat
yayın türü
süreli yayın
kapak tasarım
begüm aydın, deniz n. aktan,  sema semih t. 
mizanpaj
dila okuş, elif sakin, gülsen özbekar, ilke uğur, sinem şekercan
düzelti
ayşen yılmaz, burcu tokat, damla özakay, dila okuş,
duygu dalyanoğlu, merve tabur
yayın kurulu
damla özakay, merve tabur, senem kara, şebnem keniş 
katkıda bulunanlar
aslı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong>bü’de kadın gündemi<br />
</strong>bahar 2009     sayı: 16</p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">bükak adına sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü</span></strong><br />
saniye burcu tokat</p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">yayın türü</span></strong><br />
süreli yayın</p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">kapak tasarım</span></strong></p>
<p align="center">begüm aydın, deniz n. aktan,  sema semih t.<strong> </strong></p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">mizanpaj</span></strong></p>
<p align="center">dila okuş, elif sakin, gülsen özbekar, ilke uğur, sinem şekercan</p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">düzelti</span></strong></p>
<p align="center">ayşen yılmaz, burcu tokat, damla özakay, dila okuş,</p>
<p align="center">duygu dalyanoğlu, merve tabur</p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">yayın kurulu<br />
</span></strong>damla özakay, merve tabur, senem kara, şebnem keniş<strong> </strong></p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">katkıda bulunanlar</span></strong></p>
<p>aslı sakallı, ayça günaydın, ayşen yılmaz, banu açıkdeniz,</p>
<p align="center">begüm aydın, birgül serçe, burcu tokat, cansu bakar,</p>
<p align="center">cansu ergun, çağrı boymul, damla özakay, deniz n. aktan,</p>
<p align="center">dila okuş, duygu aydın, duygu dalyanoğlu, elif sakin, ezgi aktan,</p>
<p align="center">gözde yıldırım, gülcan küçük, gülru şahin, gülsen özbekar,</p>
<p align="center">gülsüm kavuncu, günce şıralı, hannan musabaşoğlu, ilke uğur,</p>
<p align="center">kübra öztürk, merve tabur, müge yamanyılmaz, nihal albayrak,</p>
<p align="center">pınar gümüş, rümeysa çamdereli, sema semih t., senem kara,<br />
sinem şekercan, sümeyye kavuncu, şale türkeli,</p>
<p align="center">şebnem keniş, öykü tümer, uğur tahmaz<span id="more-99"></span></p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">baskı<br />
</span></strong>boğaziçi üniversitesi matbaası<strong> </strong></p>
<p align="center"><strong><span style="text-decoration: underline;">iletişim<br />
</span></strong>Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü<br />
Bebek / İstanbul<strong> </strong></p>
<p align="center">www.bukak.boun.edu.tr<br />
bukak@boun.edu.tr</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td width="7" height="18"></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center">Boğaziçi Üniversitesi</p>
<p align="center">Kadın Araştırmaları Kulübü</p>
<p align="center"><strong>bü’de kadın gündemi</strong></p>
<p align="center">bahar 2009</p>
<p align="center">sayı: 16</p>
<p><strong>Merhaba,</strong></p>
<p>Bu bültenimizde de savaşların yarattığı yıkımların burukluğuyla “merhaba” diyoruz sizlere. Bir dönem boyunca emek verdiğimiz bültenimizin basılmasının ve 8 Mart’ın gelişinin yarattığı heyecan; Gazze’deki katliam, Türkiye’deki iç savaş ve her gün bir yenisiyle karşılaştığımız kadın cinayetleri tarafından gölgeleniyor. Yine de kadınlar tüm bu şiddete ve haksızlıklara karşı mücadele etmeye, ”başka bir dünyanın mümkün” olabileceğini haykırmaya devam ediyor.</p>
<p>Yeni yıla İsrail’in Gazze’deki katliamına tanık olarak girdik. İsrail devleti, onlarca insanın ve çocuğun ölümüne, yaralanmasına, temel ihtiyaçlardan yoksun kalmasına ve uzun zamandır kuşatma altında kıvranan Gazze’deki yaşamın yerle bir olmasına neden oldu. Gazze’deki katliam özellikle Türkiye’de büyük tepkiyle karşılandı. Farklı çevrelerden binlerce kişi Gazze’de olanları kınayan mitinglere, eylemlere katıldı. Ancak şiddetin ve savaşın halklar arası diyalogsuzlukla ve ırkçılığın/ayrımcılığın güç kazanmasıyla kol kola yürüyen süreçler olduğu akılda tutulmadığı için İsrail devletinin militarist politikalarına karşı çıkmakla Yahudi düşmanlığı kısa zamanda birbirine karıştırıldı. Buna karşılık üniversitemizde de İsrail’in bu saldırısını protesto amacıyla bir hafta boyunca Kuzey Kampüs’te üstünde Kürtçe, İbranice, Ermenice, Türkçe, Arapça savaş karşıtı sloganların yazılı olduğu sembolik bir Filistin Duvarı inşa edildi Ayrımcı ve ırkçı söylemlerin güç kazandığı şu günlerde farklı ayrımcılıklara karşı mücadelede öncelik sırası belirleme hatasına düşmeden bir arada yaşamı savunmak ve barış talebini yükseltmek oldukça önemli gözüküyor. Bu duvar bize her gün önünden geçerken yaşatılan onca acıyı ve adaletsizliği hatırlattı; militarizmden milliyetçilikten, eşitsizlikten, cinsiyetçilikten arınmış farklı bir gelecek inşa etme umudumuzu canlı tuttu.</p>
<p>Orta Doğu savaşla kıvranırken Yunanistan’da 17 yaşındaki Alexis’in polis tarafından öldürülmesi hükümetlerin neoliberal politikaları nedeniyle kendilerine bir gelecek göremeyen ve artık değişim talep eden gençleri sokaklara döktü. Devlet/polis şiddetine ve neoliberal politikalara karşı yükselen bu eylemler Türkiye’de sesini “Kardeşimsin Alexis” sloganıyla buldu. Bugünlerde ekonomik kriz işsizlik ve yoksullaşmayla tüm dünyayı sarsarken Türkiye’de neoliberalizm yeniden tartışılıyor. Ancak kadınların neoliberal politikalardan ve ekonomik krizden nasıl etkilendikleri günlerce süren bu tartışmalarda pek konuşulmadı. Bu nedenle elinizdeki bu sayımızda neoliberalizm ve ataerki ilişkisini ve bu ilişkinin Türkiye’deki tezahürlerini sorgulamak istedik. Böylece “Neoliberalizm ve Ataerkinin Kıskacında Kadınlar” başlıklı dosyamız ortaya çıktı.</p>
<p>“Belgeselcilikte Yeni Bir Dil: Feminist Belgeselcilik” başlıklı dosyamızda ise 2008 yazından bu yana sürdürdüğümüz kolektif belgesel çalışmamızda yaptığımız tartışmaları yazıya döktük. Ayrıca Türkiye’de belgesel çeken üç kadın sinemacıyla yaptığımız söyleşilere yer verdik.</p>
<p>Kadın olmak pek çok alanda olduğu gibi erkek egemen bir yapıya sahip popüler müzik alanında da mücadeleyi gerektiriyor. BÜKAK’ta çalışma yürüten müzisyen arkadaşlarımız bu dönem popüler müzik alanında kadınların varoluşuyla ilgili yaptıkları okumalar ve tartışmalar sonucunda “Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet” dosyasını hazırladılar.</p>
<p>Şimdiye kadar sıraladığımız bu üç dosya dışında bültende bu yılın başında BÜFK ve BÜO tarafından ortak sahnelenen <em>Okul Yolu</em> dans müzik gösterisinin dramaturjisini feminist perspektifle ele alan bir yazı ve geçen yıl 8 Mart’ta davet ettiğimiz <em>Kadın ve Lezbiyen Sirki</em> <em>Tent à Bulles</em>’a dair bir değerlendirme yazısı yer alıyor. Ayrıca Zoya Pirzad’ın yeni çıkan kitabı <em>Işıkları Ben Söndürürüm</em>’e dair bir kitap tanıtımını ve bir kısa öyküyü sizinle paylaşmak istedik. Her bültende olduğu gibi bu sayımızda da toplumsal cinsiyet konulu öğrenci ödevlerini yayımlıyoruz.</p>
<h4>Biliyoruz ki bir dahaki 8 Mart’ta da savaşlar bitmemiş olacak. Ama her gelen 8 Mart’ta savaşların git gide azalmasını ve kadınların barış taleplerinin bu savaş çığlıklarını bastırmasını umut ediyoruz. Diliyoruz ki her 8 Mart’ta savaşlara, faşizme, militarizme, şiddete ve ataerkiye karşı yükselen sesler güçlensin. Sözümüz hep barıştan yana olsun.</h4>
<p><strong>İçindekiler</strong></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="468">
<tbody>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Neoliberalizm ve Ataerkinin Kıskacında Kadınlar </strong><strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>9</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Ekonomik Krize Feminist Perspektifle Bakmak:<br />
Yelda Yücel ile Söyleşi<br />
<em>Günce Şıralı &amp;   Merve Tabur</em><em> </em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>14</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Kadınların Sosyal   Hakları:<br />
Azer Kılıç ile Söyleşi<br />
<em>Kübra Öztürk &amp; Öykü   Tümer</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>23</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Sendikaların Kadın   Politikaları:<br />
Necla Akgökçe ile Söyleşi<br />
<em>Begüm Aydın, Burcu   Tokat &amp; Damla Özakay</em> <strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>30</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Sendikada Kadın Olmak:<br />
Hülya Akpınar ile Söyleşi<br />
<em>Ayşen Yılmaz,  Damla Özakay &amp; Şebnem Keniş</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>35</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Neoklasik İktisata   Feminist Eleştiriler:<br />
Şemsa Özar ile Sohbet<br />
<em>Dila Okuş &amp; Duygu   Dalyanoğlu</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>42</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><em>&#8230;İş Ararım İş&#8230;</em> Dramaturji Çalışması Çerçevesinde<br />
İş Yaşamında Kadınlara Yönelik Ayrımcılığa Dair<br />
<em>Duygu Dalyanoğlu   &amp; Pınar Gümüş</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>51</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Belgeselcilikte Yeni Bir Dil: Feminist Belgeselcilik</strong><strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>61</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">
<h4>Kolektif Bir Feminist Belgesel Deneyimi Üzerinden Sinema Etiğine   Yeniden Bakmak<br />
<em>Senem Kara &amp; Sümeyye   Kavuncu</em></h4>
</td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>66</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><em>Kapitalistanbul</em> Filminin Yönetmeni Aysim Türkmen ile Söyleşi<br />
<em>Aslı Sakallı &amp; Elif   Sakin</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>78</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Belgesel Sinema Alanında Kadın Olmak<br />
Handan Öztürk ile Söyleşi<br />
<em>Gülsüm Kavuncu&amp;   Sümeyye Kavuncu</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>90</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet Dosyası</strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>95</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet Üzerine<br />
<em>Birgül Serçe, Cansu   Bakar</em> &amp; <em>Gülru Şahin</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>99</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Feminist Müzik Pratiği: Sorunlar ve   Çelişkiler<br />
<em>Mavis Bayton<br />
Çevirenler: Şale Türkeli &amp; Ceren Gülbudak</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>116</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><em>Güldünya Şarkıları</em> Albüm Değerlendirmesi<em><br />
</em><em>Duygu Aydın, Ezgi Aktan &amp; Rümeysa Çamdereli</em><em> </em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>136</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong><em>Okul Yolu</em></strong><strong> Dans-Tiyatro   Gösterisinin<br />
Toplumsal Cinsiyet İlişkileri Açısından Değerlendirilmesi<br />
</strong><em>Sema Semih T.</em><strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>145</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>8 Mart 2008’de Gerçekleştirilen <em>Tent à Bulles Sirk</em> Değerlendirme   Notları<br />
</strong><em>Banu Açıkdeniz, Deniz   N. Aktan &amp; Gülcan Küçük</em><strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>157</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Kitap   Tanıtımı </strong></p>
<p><em>Işıkları   Ben Söndürürüm</em> &#8211; <em>Լոյսերը</em><em> </em><em>Ես</em><em> </em><em>Կը</em><em> </em><em>Սարեմ</em><em><br />
</em><em>Merve Tabur</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>164</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Kısa Öykü<br />
</strong>Rüyadan   Köprüler<br />
<em>Burcu Tokat</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>168</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Öğrenci Çalışmaları</strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>173</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Kadın Bedeni Üzerine Devlet Söylemi: Kamu Alanında ve   Devletin Mahremindeki Şiddet<br />
<em>Aslı Sakallı</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>175</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Neoliberal Türkiye’de Kadınlar ve Ataerkillik<br />
<em>Çağrı Boymul &amp; Uğur   Tahmaz</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>185</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><em>Felatun   Bey ile Rakım Efendi</em> ve <em>Saatleri   Ayarlama Enstitüsü</em>’nde Modernleş(tiril)en   Kadın Figürleri<br />
<em>Damla Özakay</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>190</strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="468">
<tbody>
<tr>
<td width="430" valign="top">Yerel Düzeyde Cinsiyet Rejimi<br />
<em>Müge Yamanyılmaz</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>202</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top">Üniversite Mezunlarının Çalışma Hayatında Karşılaştığı   Cinsiyet Ayrımcılığı<br />
<em>Nihal Albayrak</em></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>212</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="430" valign="top"><strong>Türkiye’den Haberler</strong><strong> </strong></td>
<td width="38" valign="top">
<p align="right"><strong>223</strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center"><strong>Neoliberalizm ve Ataerkinin Kıskacında Kadınlar</strong></p>
<p>2008 yılı sonbaharında finansal piyasalar ciddi bir krizle sarsıldı ve çok kısa bir süre içinde kriz tüm dünyaya yayıldı. Ekonomik krizin tam da BÜKAK olarak geçtiğimiz dönem hangi alanlarda çalışma yürüteceğimizi tartıştığımız sıralarda patlaması bu çalışmaya başlama kararımızda oldukça belirleyici oldu. Ekonomik krizin Türkiye’de kadınları nasıl etkileyeceğine dair pek çok soru işaretimiz vardı. Krizi ve krizin kadınlar üzerindeki olası etkilerini anlayabilmek için krizi doğuran tarihsel ve yapısal dinamikleri ve dolayısıyla küresel neoliberal sistemi anlamak gerekiyordu. Böylece BÜKAK’ın güz dönemi çalışma alanlarından birini neoliberalizm ve ataerki ilişkisi olarak belirledik. Çalışmamız kapsamında bu konuda yazılmış çeşitli makaleler, yazılar ve röportajlar okuyup üzerine tartıştık.</p>
<p>Neoliberalizm ve ataerki ilişkisini çok farklı açılardan tartışmak mümkündür: Ev içi emek, istihdam, neoliberal devlet, kayıt dışı ekonomi, sosyal politika, neoliberalizmle mücadele ya da sendikaların kadın politikaları. Neoklasik iktisat teorilerini okumak, neoliberal sistemde kadınların ücretsiz ev içi emeğinin üretken faaliyet olarak değerlendirilmeyip görünmez kılınmasının “bilimsel” dayanaklarını görmek açısından iyi bir başlangıçtır. Kadınların ücretsiz emekleri sistemin yeniden üretiminde hayati önem taşır. Kapitalist düzen, sermaye birikimi sağlamak için kadınların ücretsiz emeğine her zaman ihtiyaç duyar.</p>
<p>Neoliberalizm ve ataerki ilişkisinin tüm açıklığıyla ortaya serildiği alanlardan bir diğeri de istihdam alanıdır. Dünya genelinde kadınların iş gücüne katılımlarında son yıllarda artış eğilimi gözükmesine rağmen neoliberal sistem, kadınları ucuz iş gücü ordusu olarak işlevlendirir ve kadınları çok düşük ücretlerle, güvencesiz olarak kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda bırakır. Küresel iş bölümünde kadınlara biçilen rollere baktığımızda kadınların çoğunlukla yarı-zamanlı çalışan, geçici işçi, kayıt dışı işçi, tekstil işçisi, temizlikçi, büro elemanı, sokak satıcısı, ev eksenli üretici, ücretsiz tarım işçisi ya da seks işçisi olarak konumlandıklarını görürüz.</p>
<p>Neoliberal devleti incelemek, neoliberal piyasanın düzenlenmesinde devlet politikalarının nasıl kullanıldığını ve bu devletin ne kadar erkek egemen olduğunu görmemize olanak tanıyor. Özellikle 1980’lerde, gelişmekte olan ülkelerin dünya genelinde yaygınlaşan neoliberal ekonomiye entegrasyonunu sağlamak amacıyla uygulanan yapısal uyum politikalarıyla kamu yatırımlarının kısılması, özelleştirmeler, eğitim ve sağlığın ticari meta haline gelişi, çalışanların ücretlerinin düşürülmesi ve emek örgütlerinin devlet eliyle etkisizleştirilmesi neoliberal politikaları benimseyen devletlerin ilk icraatlarıydı. Bu politikaların yarattığı yoksullaşmanın yükünü en çok kadınlar, çocuklar ve emekçiler taşıdılar. Sosyal politika alanını incelemek, neoliberal piyasanın düzenlenmesinde kadın emeğinin ucuzlamasıyla elde edilen rant uğruna neoliberal devletin nelere göz yumduğunu anlamamızı sağlar. Türkiye’de neoliberal devlet, yasal düzenlemelerle kadınların sosyal haklarının kısıtlanmasına zemin hazırlıyor ve denetim yapmayarak var olan hakların ihlal edilmesine göz yumuyor.</p>
<p>BÜKAK’taki neoliberalizm çalışmamızda neoliberalizmin Türkiye’deki tarihi, ev içi emek, istihdam, kayıt dışı ekonomi, neoliberal devlet, sosyal politika, neoliberalizmle mücadele, sendikaların kadın politikaları gibi farklı eksenlerden yaklaşarak neoliberalizm ve ataerki ilişkisini anlamaya çalıştık, okumalar yaptık ve tartışma yürüttük. Bu çalışmamızın sonucunda şu an okumakta olduğunuz dosya ortaya çıktı.</p>
<p>Dosyada okuyacağınız ilk söyleşiyi iktisatçı Yelda Yücel’le neoliberalizm ve kadınlar üzerindeki etkileri üzerine yaptık. Yelda Yücel enformalleşme, sendikalaşma, ev içi üretim ve ekonomik krize dair sorduğumuz soruları feminist bir akademisyen gözüyle cevapladı. Dosyadaki ikinci söyleşiyi doktora tezinde sosyal politika, yoksulluk ve toplumsal cinsiyet üzerine çalışan Azer Kılıç’la gerçekleştirdik. Azer Kılıç’la neoliberalizm ve ataerki ilişkisinin sosyal politikadaki yansımaları üzerine konuştuk, özellikle geçen sene çokça tartışılan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile ilgili sorular sorduk. Dosyamızdaki diğer iki söyleşide sendikaların kadın politikalarına, sendikalı kadınların sorunlarına ve taleplerine değinmek istedik. Bu nedenle Petrol-İş Kadın Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Necla Akgökçe ve Eğitim-Sen Kadın Komisyonu üyesi Hülya Akpınar’la birer söyleşi gerçekleştirdik.</p>
<p>Dosyamızın devamında danışman hocamız Ekonomi Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Şemsa Özar’la yaptığımız sohbetin kısa notları yer alıyor. Bu sohbette Şemsa Özar’a neoliberalizm tartışmalarımız boyunca aklımıza takılan soruları sorma olanağı bulduk. Bu dosyada yer alan son metin ise Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda (BÜO) çalışma yürüten tiyatrocu kadınların bu yıl sahneleyecekleri, işsizlik ve ekonomik krizi tartıştıkları &#8230;<em>İş Ararım İş&#8230;</em> oyununun dramaturji çalışması kapsamında yaptıkları görüşmelerin bir derlemesi.</p>
<p>1929’daki Büyük Buhran’dan sonra dünyanın tanık olduğu en büyük krize tanık olduğumuz şu günlerde bu krizden sonra kapitalist sistemin nasıl bir dönüşüm geçireceği belirgin olmasa da çalışan kesimlerden örgütlü ve güçlü bir tepki yükselmedikçe bu dönüşümün yönünün şu sıralar Davos’ta toplanan Dünya Ekonomi Forumu gibi çevrelerde belirleneceğini tahmin etmek zor değil. Neoliberalizm ve ataerkinin kadınların gittikçe yoksullaşmasına ve kadın emeğinin daha kolay sömürülmesine imkan tanıyan birlikteliğini bozmak ise kadınların kendi iş alanlarında örgütlenmesi, sorunlarına dair politika üretmeleri ve hakları için mücadele etmelerinden geçiyor. Novamed Zaferi ve Desa Direnişi bu mücadelenin Türkiye’deki önemli adımlarıydı. Önümüzdeki dönemlerin benzer mücadelelere tanık olması umuduyla&#8230;</p>
<p><strong>Ekonomik Krize Feminist Perspektifle Bakmak:<br />
Yelda Yücel ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Günce Şıralı</em></p>
<p align="right"><em>Merve Tabur</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi Yelda Yücel ile neoliberalizm ve kadınlar üzerindeki etkileri üzerine bir söyleşi hazırladık. Kayıtdışı-<br />
laşma, sendikalaşma, ev içi üretim ve bütün dünyayı olduğu kadar şu an Türkiye’yi de sarsmakta olan ekonomik kriz gibi konuları kadın bakış açısı üzerinden konuştuk.</strong></p>
<p><em>Yelda Yücel &#8211; Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde tamamladı. Halen ekonomist olarak çalışıyor ve Bilgi Üniversitesi’nde dersler veriyor. 1990’lı yıllardan bu yana kadın hareketi içinde yer almakta. 2000 yılında Birleşmiş Milletler&#8217;in düzenlediği Pekin+5 Dünya Kadın Konferansı’na Pazartesi Dergisi&#8217;ni temsilen, 2006-2007 yıllarında Belçikalı feminist kuruluş Amazone&#8217;un İran ve Brüksel&#8217;de düzenlediği “Kadınlar ve Geçiş Sürecindeki Toplumlar&#8221; konferanslarına konuşmacı olarak katıldı. Makro ve feminist iktisat konularında çalışmalarını sürdürüyor.<strong> </strong></em></p>
<p><strong>BÜKAK: <em>Birikim</em>’in 267. sayısındaki yazınızda dünyada ‘80 sonrası gözlemlenen süreçte kadınların hizmet sektöründe ve kayıt dışı sektörde daha çok görünürlük kazandığını belirtmişsiniz. ’80 sonrası kayıt dışı sektörde ve hizmet sektöründe görülen artışın dinamiklerini kadın bakış açısından biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Yelda Yücel:</strong> Enformalleşme olarak adlandırılan durum, son otuz yılın yeni üretim modelinin bir sonucu. Bugün dünya kapitalizmine baktığımız zaman finans sermayesinin başat olduğunu, bunun yanı sıra üretimin teknolojinin yardımıyla parçalanıp tüm küreye yayıldığını ve merkezsiz üretim biçimlerinin yaygınlaştığını görüyoruz. Enformalleşme ise iş kanunlarının korumadığı, iş güvencelerinin az olduğu, esnek, projeler bazında tanımlanan, insanların özlük haklarıyla ilgili muhataplarını çoğu zaman bulamadıkları, gelecek ve süreklilik açısından risk arz eden iş biçimlerinin çoğalmasını ifade ediyor. Kayıt dışı sektör tarımda çalışanları, kendi işini yapanları, proje bazında çalışanları ve evden iş yapan kadınları kapsayabiliyor. Bu yüzden kayıt dışı sektör tanımlanması zor bir alan. Küresel iş bölümünde ileri kapitalist ülkeler artık teknolojinin de yardımıyla üretimi emeğin daha ucuz olduğu, emeği sömürebilecekleri ve baskı altında tutabilecekleri bölgelere kaydırdılar. Bu bölgeler başta Çin, Hindistan, Güneydoğu Avrupa ve kısmen Türkiye olmak üzere aslında gelişmekte olan ülkeler. Enformalleşme de bu sürecin bir parçası olarak ortaya çıktı. Mesela, artık bir kot pantolonun tamamı bir fabrikada başından sonuna kadar üretilmiyor. Boyaması, taşlaması, üzerine marka işaretinin yapıştırılması, yani üretimin her bir parçası kayıt içinde ya da dışında pek çok şirket tarafından dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilebiliyor çünkü var olan teknoloji ve sermayenin hareketliliği bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>Küresel iş bölümü düzenlenirken dünyanın üretim deposu haline gelen bu yerler aynı zamanda birer kadın emeği deposu oldular. Fabrikalarda, çalışma kampı gibi alanlarda genç kadınlar çok ağır şartlarda çalışıyorlar. Ev eksenli ya da özlük haklarının zayıfladığı çok kötü koşullarda çalışmaya razı olan kadınlar bu sektörde maalesef yerlerini almak zorunda kaldılar.</p>
<p><strong>Enformalleşmeyle birlikte yürüyen ekonomik büyüme dönemlerinde bile Türkiye’de kadın istihdamında, dünyanın diğer yerlerinde gözlemlendiği gibi bir artış olmamasını hangi etkenlere bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Kapitalizmin kadınlarla kurduğu tek bir ilişki biçimi yok; kadınların konumu bölgelere, ülkelerin dünyadaki küresel iş bölümünde üstlendikleri role bağlı olarak belirleniyor. Türkiye 2001 krizinde çok ciddi bir kırılma yaşadı ve bu kriz Türkiye’nin neoliberalizme eklemlenme sürecini hızlandırdı. Bu dönemde Türkiye’de ihracata yönelik sektörlerde bir büyüme kaydedilirken bu dönüşüm sırasında kadın iş gücü artmadı. Aksine büyüme ile birlikte kadın istihdam  artışları sınırlı kaldı. 2002-2006 döneminde Türkiye ihracatta ve imalat sanayinde büyüme gösterirken tarımda çok ciddi bir çözülme gerçekleşti. Bu çözülme sonucu ortaya çıkan iş gücü kentlere yığıldığında, erkekler örneğin inşaat gibi hizmet sektörlerinde çalışabilirken kadınlar böyle bir fırsatı yakalayamadılar. Bunun biraz da Türkiye’nin ataerkil sistemiyle ilgisi var çünkü kapitalizm girdiği bölgelerde muhafazakarlık, etnisite, ataerki gibi etkin yerel motiflerle ilişkiye giriyor; gerektiğinde çatışıyor, gerektiğinde uzlaşmaya gidiyor. Türkiye’de kadınların çalışamamasında hem ataerkil sistemin güçlü olmasının hem de Türkiye’nin küresel iş bölümüne eklemlenme biçimlerinin rolü var. Mesela Türkiye’de iç savaş sebebiyle ortaya çıkmış olan iç göçü bir kenara bırakırsanız dünyadaki şekliyle bir kadın dış göçü de yoktur çünkü ataerki buna izin vermez.</p>
<p><strong>Enformalleşmeye destek veren süreçlerden birinin de ‘’kriminalleşme’’ olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’de kayıt dışı sektörde nasıl bir kriminalleşme var? Bunun kadınlar üzerindeki etkilerini açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Kriminalleşmeyi enformalleşmeyle el ele yürüyen, hukuk süreçlerinin işletilemediği ve insan haklarının sık sık ihlal edildiği bir süreç olarak tanımlıyorum. Örnek olarak kadın ticaretini ele alalım; kadın bedeni ve emeğinin sömürüsü üzerinden yürüyen çok büyük bir sektör olduğunu biliyoruz. Kadın göçmenlerin bir yerden bir yere taşınırken devletin görevlileriyle kurduğu ilişki başlı başına kriminaldir. Karşılıklı uzlaşma ve rüşvet üzerine kuruludur.  Kadınların taşınması sırasında elde edilen rantlar devlet görevlileri ve o sürece tanıklık eden bireyler tarafından paylaşılmaktadır. Aslında devletlerin kadınların yurt dışında çalışarak içeriye gönderecekleri dövizlere ihtiyaçları var; o yüzden de kadınların dışarıda hangi koşullarda olursa olsun çalışmasına göz yumuyorlar. Göç alan ülkelerin devletleri de, bakım işini bireysel çözümlere havale etmek, göçmen olarak gelen bu insanların sosyal güvenliği için devlet bütçesi ayırmamak gibi amaçlar uğruna insan hakkı ihlallerine göz yumuyor. Çünkü bu yolla emek ucuz tutulmaya, devlet bütçeleri de rahatlatılmaya çalışılıyor.</p>
<p><strong>Üretim ilişkilerinin ev içine uzandığı durumlar bu şemaya nasıl oturuyor? Neoliberal dönemin emek dönüşümlerinden birinin bu doğrultuda olduğunu az çok biliyoruz. Sermayenin, ev kadınlarının emeğine farklı şekillerde ulaşma çabası var. Bu yeni gelişmeler özel alan-kamusal alan ikileminde sıkışmış olan kadının durumunu nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Bu durumu kadınların “her zaman kaybeden olduğu” gibi bir çerçeveye sıkıştırarak değerlendirmememiz gerekir çünkü bir kadın gelirini kendi elde ettiği zaman evin içindeki pazarlık gücünde ve konumunda bir değişme potansiyeli  ortaya çıkar. Maalesef tamamen ev içine sıkışmış olan kadının ataerkil düzenle pazarlık gücü de sınırlı kalıyor. Bu yüzden biz, kadınlar çalışmasınlar ve gelir sahibi olmasınlar deme lüksüne sahip değiliz. Kadınların bir şekilde  çalışmasını ya da bu düzen içinde  birilerine muhtaç olmadan yaşamasını savunmak durumundayız. Ama görmemiz gerekir ki kapitalizmin kadın emeğine ulaşma çabası aslında tamamen sermayenin maliyetlerini düşürebilme çabası. Kadınlar hep daha uysal, aileyi geçindirmek adına fedakarlık yapabilen kişiler olarak biliniyor; bu da kapitalizmin işine geliyor.</p>
<p>İş dünyasında çok iç açıcı bir görünüm yokken, bir de kadınların ev içi yükümlülükleri, onların işini iyice güçleştiriyor. Kadınlara atfedilen ev içi görevler aynı şekilde kaldığı sürece, parça başı iş alarak ya da mikro kredi ile iş kurarak çalışan kadınların güçlenmesi sınırlı kalacak. Dışarıda tam zamanlı çalışan kadınlar için de durum farklı değil. Onlar da ev içi işi başka kadınlara havale ederek halletmek zorunda kalıyorlar. Ev içinde değişimin gerçekleşebilmesi için sosyal politikaların hem erkekler hem kadınlar üzerinden çok ciddi olarak yeniden yapılandırılması gerekiyor. Bakım ve ev işlerinin değerli olduğunun kamusal otoriteler tarafından kabul edilmesi, erkeklerin sosyal politikalar yoluyla iş bölümünde daha fazla sorumluluk almaya ikna edilmesi gerekiyor. Bizim de feministler olarak bu dönüşümü kendi hayatlarımızda gerçekleştirebilmemiz için uğraşmamız lazım.</p>
<p><strong>Neoliberal politikalara karşı Türkiye’de kadınlar bir mücadele zemini yaratmaya çalışıyorlar. Novamed Direnişi, DESA Grevi bunların örnekleriydi. Siz bu mücadeleleri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong><strong> Bu mücadelelerin ne gibi eksiklikleri ve sorunları var? Sizce Türkiyeli kadınlar neoliberalizme karşı mücadelelerini nasıl güçlendirebilirler?</strong></p>
<p>Türkiye’de şimdiye kadar çok güçlü bir direniş örgütleyebildiğimizi söylemek güç ama muhalifler içinde neoliberalizme karşı direnişte kadınlar nispeten daha örgütlü ve daha çok ses getiren kesim oldu. O açıdan 2001 sonrasının en aktif ve militan kesimini kadınlar oluşturdu diyebiliriz. Medeni Kanun değişikliklerini, Novamed direnişini, sosyal güvenlik yasa tasarısını ve istihdam yasasıyla ilgili kampanyaları ve en son DESA işçisi Emine Arslan’la birlikte yürütülen mücadeleleri buna örnek gösterebiliriz. Neoliberalizmle mücadele dediğimizde çok büyük bir alanı ima etmiş oluyoruz. Bunun karşısında, Türkiye’de kadınlar bugüne kadar en renkli ve seslerini en çok yükselten kesim olsalar da parçalı olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor. Güzel örnekler var ama bunu daha da ileriye götürebilmek için ne yapılabilir düşünmek lazım.</p>
<p>Bugün dünyada küresel krizin çıkmasıyla aslında bir dönemin de sonuna gelindi; kesinlikle yıkılamayacağı düşünülen sistem çöktü. Biz bu sistemin en güçlü halinde bile ses çıkarabildiysek, sistem çökerken daha fazla ses çıkarabilir, taleplerimizi daha fazla dillendirebiliriz. Ama her krizde kapitalizmin kendini müthiş bir uyarlama gücü olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar biriktirdiği deneyimlerle, çok hızlı bir refleksle, eminim ki yeni bir modele dönüşecek. Şu anda krizin neresinde olduğumuz belli değil ama bu krizden sonra kamu sektörünün ekonomideki ağırlığının arttığı ve kamu otoritelerinden daha fazla denetim ve yönlendirme beklenen bir kapitalizme doğru gidiş var.</p>
<p>Bu süreçte yerel olsun uluslararası olsun sermaye sahipleri arasında çok büyük paylaşım kavgaları olacak ve dolayısıyla ilerici toplumsal kesimlerin de sesinin daha çok çıkması gereken bir ortam oluşacak. Bir taraftan da neoliberalizmin yarattığı hayal kırıklığı ile uluslar kendi içlerine dönmeyi tercih edebilirler. Bu da milliyetçiliğin, muhafazakar politikaların artışını destekleyebilir; açık toplum olmaktan kapalı topluma doğru bir gidişat mümkün. Bu bizim açımızdan kötü olur. Diğer taraftan hükümetlerin halklarına karşı daha kırılgan olacağı bir döneme gireceğiz; işsizliğin artışıyla beraber yönetimler iktidarlarını sürdürebilmek için insanların taleplerine cevap vermek zorunda kalacaklar. Sesimizi duyurmamız açısından daha çok olanak barındıran bir döneme girdiğimiz kesin.</p>
<p><strong>Çalışan kadınlar için ne tarz alternatif örgütlenme biçimleri ya da ortak kamusallıklar olabilir? Novamed, DESA birer fabrika örgütlenmesiydiler. Peki kayıt dışı alanda ya da ev eksenli çalışanlar, seks işçileri vb. için alternatif örgütlenme biçimleri mümkün mü?</strong></p>
<p>Kadınların sendikalarda yer alabilmeleri önemli ama bunun için ev içi işbölümündeki yüklerinin de azalması gerekiyor. Ev içindeki işbölümü gerçekten değişmeden şu an hali hazırdaki yöntemler örgütlenmeyi çok da fazla arttırmıyor. Belki internet gibi teknolojileri kullanabilen kadınlar yeni dönemin stratejilerini kullanarak bu ağlarla yeni iletişim kanalları oluşturabilirler. Evlerinden çıkmaları çok zor olan kadınlar için bu bir strateji olabilir. Eskiden bir fabrika vardı ve sendikalar da o fabrikanın işçileri ile rahatça örgütlenebiliyordu. İnsanlar birbirlerini tanıyordu ve üretim sürecine hakimdiler ama şimdi öyle bir ortam yok. İşçiler çok yalnız ve bu insanlara, özellikle kayıt dışı sektördeki işçilere ulaşabilmek çok zor görünüyor. Öte yandan, mesela Amerika’da ev temizliğine giden, bakım işleriyle uğraşan (bizzat kayıt dışı sektörde) kadınların kendi örgütlenmeleri var ve Obama hükümetinin onlara sosyal güvenlik hakları sağlaması konusunda çalışıyorlar.</p>
<p>Kayıt dışı sektörde çalışan kadınlara nasıl ulaşılabileceği konusunda bugün Avrupa Sendikalar Birliği Başkanı’nın bile bir çözümü yok. Dünyadaki bazı örneklerde olduğu gibi, kadınların örgütlenip kendi taleplerini dile getirmelerini umabiliriz. Bunun yanı sıra, istihdam alanını düzenleyen ve kayıt dışı sektöre dönük yasalarda değişiklik yapmak için kafa yoran kadın gruplarına da ihtiyacımız var. Türkiye’de bugün kamu politikalarında kadınların lehine değişiklik olması için çalışan arkadaşlarımız var. Şu an için yapabileceklerimiz yasalardaki değişikleri zorlamak, AB uyum sürecinde kadın lehine olan istihdam ve sosyal devlet konularında etkili olmaya çalışmak ve sendikalardaki feminist kadınlara destek olmak gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de de etkileri gözlemlenmeye başlayan son kriz acaba farklı kadın kesimlerini nasıl etkileyecek?</strong></p>
<p>Kriz sonucu Türkiye’de işsizlik rakamları hızla yükseliyor ama henüz Ekim itibariyle işgücü verileri krizin istihdam alanında kadınlar üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığını, önce erkeklerin işten çıkarıldığını gösteriyor. Tarımda ve hizmet sektöründe kadın istihdamı şimdilik artmış görünüyor. Asıl bundan sonra 2009’u içeren verilerde krizin etkisini daha net görmeye başlayacağız. Kriz nedeniyle kayıt dışı sektörde istihdam artışı gerçekleşiyor olabilir. İşsizliğin artmasına paralel olarak iş bölümünde kadın ve erkekler arasında yer değiştirme olabilir. Türkiye’de 2001 sonrası dönemde çok sayıda kadın işsiz kaldı; tekstil sektörü ve tarım küçüldüğü için kadınların aleyhine bir süreç yaşandı. Ama şu anki krizin etkilerini tam olarak gözleyemiyoruz. Kadın istihdamı Meksika ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi kriz sonrasında artabilir; kadınlar kayıt dışı sektörlerde sigortasız ve düşük ücretlerle çalışmayı kabul edebilirler. Belki yeni dönemde kadınlar ayakta kalabilmek için çok daha fazla çalışmak zorunda kalacaklar ve ailenin devamını sağlayabilmek için daha yaratıcı çözümler üretecekler: Yeni tasarruf yöntemleri geliştirecekler, akrabalık ve komşuluk gibi dayanışma ilişkileri seferber edilerek krize karşı dayanma güçlerini arttırmaya çalışacaklar. Bir yandan da kadınların kriz nedeniyle boşanmamayı tercih etmek gibi, yani mutsuz olsa da aile kurumu içinde kalma, aile içi şiddete maruz kalma gibi sonuçlara da katlanmaları gerekecek. Birçok açıdan tatsız bir döneme giriyoruz.</p>
<p><strong>Krizin etkilerine ve neoliberal politikalara karşı kadınların öncelikli talepleri ne olmalı? Bu talepler için nasıl bir siyaset izlenmeli? Bu taleplerin oluşması ve kamusallaşması için neler yapılmalı?</strong></p>
<p>Sendikalarda ve diğer çalışan örgütlenmelerinde krizin etkileri çok yakından hissedilecek, onlarla ilgili çalışmalar yapılmaya başlanacak. Bu çalışmalar derli toplu bir şekilde birleştirilip ne kadar insanın krizden ne şekillerde zarar gördüğüne dair bir sonuç çıktığı zaman, buradan hükümet politikalarını etkilemek amacıyla talepler oluşturabiliriz. Bunlar kısa vadeli stratejiler. Türkiye’de bir resim ortaya koymamız gerekiyor. Kadınlar olarak bu işte çalışan akademisyenler, araştırmacılar, öğrenciler ve üniversitelere çok iş düşüyor. Daha uzun vadede ise bu kriz feministler olarak nasıl bir dünyada yaşamak istediğimiz sorusunu da düşünmeye ve tasarlamaya fırsat yaratabilir belki.</p>
<p><strong>Kadınların yoksulluğa ve neoliberal politikalara karşı mücadelelerinde sendikaların rolü nedir? Sendikaların kadın politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Sendikalar önemli. Mesela Petrol-İş’teki feministler olmasaydı, bugün Novamed direnişi başarıyla sonuçlanamazdı. Her ne kadar eleştirirsek eleştirelim, sendikalardaki mevzileri korumamız gerekiyor. Artık sadece yerel talepleri oluşturmak yetmiyor; bir şekilde benzer talepleri savunan uluslararası muhalefeti de harekete geçirmek gerekiyor. Bugün Novamed direnişinde de, DESA direnişinde de stratejilerden bir tanesi benzer talepleri dile getiren sendikaların ya da uluslararası sendikalar ağının desteğini bu eylemlere katmak oldu. Küresel şirketlere karşı yerel kaldığımız zaman güçsüz oluyoruz, ama küresel şirketlerin bağlı olduğu yasalar çerçevesinde uluslararası muhalefeti de işin içine katabildiğimizde güçleniyoruz. Yerelde örgütlenirken bir taraftan da dışarıdaki muhalefetle kendi davamız bağlamında ilişkiyi sürdürmemiz önemli.</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kadınların Sosyal Hakları:<br />
Azer Kılıç ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Kübra Öztürk</em></p>
<p align="right"><em>Öykü Tümer</em></p>
<p><strong>Azer Kılıç’la neoliberalizm ve ataerki ilişkisinin sosyal politikadaki yansımaları üzerine konuştuk, özellikle geçen sene çokça tartışılan </strong><strong>Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (</strong><strong>SSGSS)</strong><strong> Kanunu’nda yapılan değişiklikler </strong><strong>ile ilgili sorular sorduk.</strong><strong> </strong></p>
<p><em>Azer Kılıç, lisans derecesini 2004&#8242;te Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden, yüksek lisans derecesini ise 2006&#8242;da Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nden aldı; halen aynı enstitüde doktora öğrencisi. Son iki senedir Sosyal Politika Forumu bünyesinde yer alıyor. Türkiye’de toplumsal cinsiyet ve sosyal politika üzerine çalışmalar yürütüyor.</em></p>
<p><strong>BÜKAK:</strong> <strong>Ekonomik kriz bir süredir Türkiye’nin gündeminde. Tartışmalar finans ve ekonomi alanlarında alınması gereken önlemler üzerinden yürüyor. Biz de BÜKAK’ta ekonomik krizin farklı sektörlerde çalışan kadınları nasıl etkileyeceği üzerinden bir tartışma yürüttük. Ancak son dönemdeki krizi konuşabilmek için Türkiye’deki mevcut sistemi anlamak, bunun için de neoliberal sistemi ve kadınların hayatlarını nasıl etkilediğini anlamamız ve tartışmamız gerekti. Sizinle de bu konunun sosyal haklar ayağını konuşmak istiyoruz. Özellikle de 2008 Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) tasarısı üzerine çeşitli kadın örgütleri eylemler düzenlediler. SSGSS’ye neden bu kadar çok tepki gösterildi?</strong></p>
<p><strong>Azer Kılıç:</strong> Sendikalar ve meslek kuruluşlarının SSGSS’ye yönelik itirazları esas olarak formel sektörde çalışanların sosyal haklarının budanması etrafında şekillendi. Kadın örgütlerinin eleştirileri ise, özellikle Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi’nin (KEİG) tasarı üzerine hazırladığı raporu, tasarının başta kadınlar olmak üzere toplumun önemli bir kesimini sistemin nasıl dışına ittiğini, sistemin içine girebilenlerin büyük bölümünün ise dayatılan şartları yerine getiremeyeceklerinden ötürü birçok haktan mahrum kalacaklarına işaret ediyordu. Kadınların toplumsal cinsiyet açısından getirdiği temel eleştiriyse, tasarının genelinde kadınlar ile erkekler arasındaki mevcut eşitsizlikleri derinleştirecek nitelikte olması.</p>
<p><strong>SSGSS yasasının kadınlar için olumlu yanları da var. Örneğin kadınların sosyal hakları eşit vatandaşlık üzerinden tanımlanmaya başlanıyor. Öncesinde kadınların sosyal hakları nasıl tanımlanıyordu? Bu yasa ile ne gibi değişiklikler olacak?</strong></p>
<p>Toplumsal cinsiyet perspektifinden bakınca SSGSS de dahil olmak üzere sosyal politika alanında görülen son on yıllık reform sürecinin gerçekten bazı olumlu yanları var; ancak kadınlar açısından sosyal hakların eşit vatandaşlık üzerinden tanımlandığını söylemek maalesef şu an için pek mümkün görünmüyor. Öte yandan, eski uygulamaların aksine kadınlarla erkeklere farklı değil de aynı, formel olarak eşit muamele etme yönünde bir eğilim olduğu da doğru. Sosyal sigorta ve sağlık alanında bu zamana kadarki düzenlemeler erkeğin evi geçindirmekle, kadının ise ev işleri ve bakımla sorumlu olduğu geleneksel aile modeline yaslanmaktaydı. Bu doğrultuda kadınlar genellikle aile içindeki konumları nedeniyle, çokça babaları-kocaları-oğullarının bakmakla yükümlü olduğu kişiler ya da onların dul ve yetimleri olarak, sağlık gibi sosyal haklardan her iki tarafın da emek piyasasındaki konumları çerçevesinde yararlanabilmiştir. Kadınların emek piyasasındaki zaten oldukça sınırlı olan varlıkları genellikle geçici sayılmış, birtakım düzenlemelerle çalışan kadınların eve dönmeleri teşvik edilmiştir. Kadınlara özel erken emeklilik, evlenme halinde sigorta primlerinin geri ödenmesi ve kıdem tazminatı verilmesi gibi onları kayırıyor gibi görünen uygulamaları bu bağlamda düşünmek mümkün. Ayrıca kız çocuklarının evlenmedikleri ve sigortalı çalışmadıkları sürece ebeveynlerinin sağlık güvencesinden yararlanabilmeleri de bu zamana kadar hüküm süren, “muhtaç kadınlara kol kanat geren” paternalist refah sisteminin başlıca özelliklerinden biriydi. Bu uygulamaların kadınlar için birtakım pratik faydaları olmakla birlikte esasen geleneksel yapıyı desteklediğini, cinsiyete dayalı iş bölümü ile aileye bağımlılığı yansıtıp pekiştirdiğini söylemek mümkün. Yeni sistemle kadınların sosyal haklarının bu paternalist koruma sistemi yerine çokça piyasa çerçevesinde ele alınmaya başladığını görüyoruz. Böylece, kadınlar için erken emekliliğe son verilecek ve emeklilik yaşı kademeli olarak yükselerek eşitlenecek. Ayrıca geçici madde haricinde kız çocuklarının yirmi beş yaşından sonra ebeveynlerinin sağlık sigortasından yararlanması mümkün olmayacak, bu durumda ya ihtiyaç tespiti temelinde bir sağlık yardımından yararlanacaklar ya da ailelerinin onların yerine primleri ödemesi gerekecek; zira Genel Sağlık Sigortası (GSS) ile prim ödeme zorunluluğu da getirildi. Dolayısıyla sistem içerisine girebilen kadınlar ile erkekler arasında şartlar açısından eşitlenmenin, genelde hakların azalması yoluyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Sizce yasal değişiklikler gündelik hayata yansıyacak mı, ya da ne kadar yansıyacak?</strong></p>
<p>Hak kazanma koşullarının yerine getirilememesi nedeniyle sigortalıların büyük bir bölümünün zaten budanan haklardan tamamen mahrum kalması söz konusu olabilir. Örneğin, emeklilik için belirlenen yeni yaş sınırları ve prim ödeme gün sayıları zaten oldukça yüksekken, kol işçileri ile kadınlar için bu şartların yerine getirilmesinin daha da güç olduğunu tahmin edebiliriz. Meseleyi kadınlar açısından biraz daha açarsak, kadın istihdamının doğum ve ailesel nedenlerle nispeten daha sık kesintiye uğradığını düşününce kadınların emeklilik konusunda erkeklerle eşit kurallara tabi tutulmasında bir arıza olduğunu görebiliriz. Her iki cins için de emeklilik yaşının tekrar düşürülmesi ve kadınların sırtındaki bakım sorununa çeşitli sosyal politika önlemleriyle bir çözüm getirilmesi gerekiyor. Bunun dışında SSGSS’nin gündelik hayat açısından en önemli etkisinin sağlık alanında olacağını söyleyebiliriz. İstihdamın yaklaşık yarısının kayıt dışı olduğu, nüfusun yaklaşık % 30’nun Yeşil Kart da dahil herhangi bir sosyal güvencesinin olmadığı, düzensiz çalışmanın ve ücretsiz aile işçiliğinin yaygın olduğu bir emek piyasası ortamında prime dayalı sağlık sisteminin doğru düzgün işleyemeyeceği kesin. Kadınlar için de, dediğim gibi, şartlar daha güç bir hal alacak gibi görünüyor. Prim borçlarını ödeyemeyenlerin sağlık hizmetlerinden yararlanamaması ve icraya kadar varabilecek yasal yaptırımlarla karşılaşacak olmaları toplumsal bir kaos ortamının kapıda beklediğini gösteriyor. Bunu da yerel seçimlerden sonra göreceğiz herhalde.</p>
<p><strong>Aile yerine vatandaşlık üzerinden tanınan sosyal haklar kadınların özgürleşmesine ne gibi katkı sağlayacak sizce? Aynı şekilde önceden kazanılmış haklarda çeşitli gerilemelere yol açacak mı? </strong></p>
<p>Vatandaşlık temelinde sağlanacak sosyal haklar kadınların aileye bağımlılığını azaltacak türden bir etkide bulunur. Ana fikir, aile içinde istismara açık bir bağımlılığın önüne geçip, kişinin temel ihtiyaçlarının toplumsal eşitlik ve hakkaniyet temelinde karşılanması. Bu noktada sosyal hakların vatandaşlığa dayandırılması ile piyasaya bağımlılığın azaltılmasının ve meta dışı alanların yaratılmasının amaçlandığını da eklemeliyiz. Kazanılmış haklara gelince, kadınların bu zamana kadar sağlıkta olduğu gibi aile temelinde yararlandıkları hizmetler elbette çok önemli bir ihtiyacı karşıladı. Fakat bunun geleneksel aile yapısı çerçevesinde bir lütuf gibi bahşedildiğini de göz ardı etmemek gerek. Yapmamız gereken, Türkiyeli feministlerin de savunduğu gibi, bunun aileden bağımsız olarak tüm kadınlara (ve tabii ki erkeklere de) evrensel bir hak olarak sağlanması için mücadele etmek.</p>
<p><strong>Sizce toplumsal cinsiyete dayalı adaletsizlikler eşit vatandaşlık ile aşılabilir mi yoksa eşit vatandaşlık söylemi kadınların sorunlarının daha da görünmez olmasına mı neden olacak?</strong></p>
<p>Eşit vatandaşlık sosyal politika alanında mutlaka eşit muamele anlamına gelmiyor; eşitliğin sağlanması yeri geldiğinde pozitif ayrımcılık fikrinde olduğu gibi cinslere farklı muamele etmeyi de gerektirecektir. Dolayısıyla kadınların içinde bulunduğu koşullar, kendi aralarındaki farklılıklar, özel ihtiyaçlar ya da dezavantajların dikkate alınması gerekiyor. Ancak burada dikkatli olunması lazım. Söz konusu farklı muameleler bir grubun damgalanmasına yol açmamalı ve gruba, özel farklılık-ihtiyaç tanımları açısından özcülüğe kayılmamalı. Mesela, kadınların ev içi emeği elbette görünür kılınmalı; ama bu ev işleri ve bakım meselesinin sadece kadınların sorumluluğu olduğu görüşünü teyit edecek bir şekilde olmamalı. Ev içinde ve çalışma hayatında cinsiyete dayalı iş bölümünün dönüştürülmesine imkan tanıyacak nitelikte, sorunların kaynağına müdahale edecek nitelikte sosyal politika önlemleri geliştirilmeli.</p>
<p><strong>SSGSS tartışmalarında emeklilik yaşının yukarı çekilmesi öne çıktı. Sizin de daha önce değindiğiniz gibi kadın ve erkeklerin emeklilik yaşı kademeli olarak eşitlenecek. Öte yandan, kadınların talepleri arasında erken emeklilik öne çıkıyor.</strong></p>
<p>Kadınlar için erken emeklilik ilk olarak 1960’larda gündeme geliyor. Yasa koyucunun o zamanki gerekçeleri kadınların hem biyolojik olarak “zayıf olmasından” hem de çifte mesaiden, yani evde ve dışarıda çalışmalarından ötürü daha çabuk yıprandıkları ve ev işlerini aksattıkları şeklinde. Kadınların gerekçeleri de çifte mesai konusunda aynı şekilde; ücretsiz bakım yüküne karşılık erken emekliliğin hak edildiğini düşünüyorlar. Yeni sistemle birlikte amaçlanan formel eşitlenme, daha önceden emeklilik çerçevesinde öyle ya da böyle dikkate alınan bu sorunun artık bu alanda göz ardı edilmesi demek.</p>
<p><strong>Yeni yasa ile kadının ekonomik hayata girmesi özendiriliyor mu? Sizce yasalardaki değişiklikler uygulamada amacına ne kadar ulaşabilecek?</strong></p>
<p>Son dönemde sosyal politika alanında kadının emek piyasasına girmesini teşvik eden ya da en azından bunu tasvip eden bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün. Kız çocuklarının söz konusu sağlık hakkının budanmasını ise onları çalışmaya özendirmekten ziyade piyasa mantığının yayılması olarak yorumlamalı bence. Kadınların çalışmasının teşvik edilmesi ise öncelikle bakım sorununa çözüm getirilmesi ile olur çünkü emek piyasasına katılmayan ya da piyasadan çıkan kadınların gerekçelerinin büyük bir bölümünü ev içi sorumluluklar oluşturuyor. Ancak kreş ve okul öncesi eğitim gibi hizmetler ülkemizde neredeyse hiç yok gibi. Keza çocuk yardımı da. Öte yandan sosyal hizmetler alanında görülen gelişmeler evde bakımı destekleyen türden. Ayrıca sağlık alanındaki dönüşümlerin de kadının “gönüllü” bakım rolüne ihtiyacı artıracağını tahmin edebiliriz. Bu durumda hem yoksullukla mücadele için çalışması hem de ailenin yeniden üretimini gerçekleştirmesi beklenen kadınlara, mikrokredi ve ev eksenli çalışma gibi hem emek standartları açısından hem de toplumsal cinsiyet açısından oldukça sorunlu yöntemlerin allanıp pullanıp sunulduğunu görüyoruz. Muhafazakar liberal çözüm bu gibi görünüyor.</p>
<p><strong>SSGSS’de tartışılan başka bir konu ise doğumdan sonra annelik izni yerine ebeveynlik izninin getirilmesi. Sizce bunun kadın erkek eşitliğine katkısı nedir? Uygulamada hayata nasıl geçecek?</strong></p>
<p>Ebeveyn izni ile ilgili taslak, seçimlerle birlikte kadük olmuştu. Şimdi bunu tekrar gündeme getirmekten bahsediyorlar. Annelik izni, çocuk bakımı konusunda esas sorumluluğun anneye ait olduğunu varsayıyor, çalışan anneler için geçici ve sınırlı bir çözüm sunuyor. Ebeveyn izni ise her iki eşin de bu konuda sorumluluk alabilmesine ya da bir başka açıdan bakarsak bakım işinin keyfini çıkarabilmesine imkan tanımayı amaçlayan bir uygulama. Önceki taslağa göre hali hazırdaki ücretli analık izninden sonra eşler için on iki aya kadar ücretsiz bir izin öngörülüyordu. İznin ücretsiz tasarlanması tasarının sorunlu yanlarından biriydi. Yine de ebeveyn izni gerek evdeki gerekse emek piyasasındaki cinsiyete dayalı iş bölümünü dönüştürmeye yardımcı olabilecek bir araç, ama tek başına yeterli değil. Ücretsiz kreşlerin açılması ve çalışma saatlerinin azaltılması da dahil olmak üzere emek piyasasının yeniden düzenlenmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Son olarak, ekonomik krizin etkilerinin uzun süreceği söyleniyor. Sizce ekonomik kriz sosyal politika alanını nasıl etkiler?</strong></p>
<p>Ekonomik krizi neoliberalizmin iflası olarak da görenler var, konsolidasyon sürecinin bir aşaması olarak da. Ama her iki yaklaşımın da kabul ettiği şey, devletin ağırlığının artacak olması. Buna sosyal politika alanı da dahil. Yalnız söz konusu devlet müdahalelerinin niteliğinin önceden belli olmadığını, çokça yerel ve uluslararası çeşitli aktörlerin de dahil olduğu bir mücadele süreci sonucunda belirlendiğini ve sermaye talepleri ile toplumsal talepler arasında kalan devletin sadece bir tarafa yaslanmasının meşruiyet sorunu nedeniyle pek de kolay olmadığını hatırlamakta fayda var. Bunun haricinde işsizliğin gittikçe artmasıyla birlikte yoksullukla mücadeleye daha fazla ağırlık vermek durumunda kalınacağını tahmin edebiliriz.</p>
<p><strong>Sendikaların Kadın Politikaları:<br />
Necla Akgökçe ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Begüm Aydın</em></p>
<p align="right"><em>Burcu Tokat</em></p>
<p align="right"><em>Damla Özakay</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Necla Akgökçe, Petrol-İş Kadın Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor. Mesleği gazetecilik olan ve uzun yıllar feminist hareket içinde yer alan Necla Akgökçe ile sendikaların kadın politikaları, sendikalı kadınların sorunları ve talepleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: Petrol-İş Sendikası neden bir kadın dergisi çıkarmak istedi?<em> </em></strong></p>
<p><strong>Necla Akgökçe: </strong>Bu dergi sendikal politikalar çerçevesinde, sendikanın aileye bakışı ile ilgili bir karar neticesinde çıkarılmak istenmiş. Tartıştığımız ilk toplantıda, biz üye eşlerine yönelik bir kadın dergisi çıkarmaya karar verdik, çünkü Petrol-İş genel olarak erkek örgütlenmesini barındıran bir sendikaydı. Sonra süreç içerisinde dergi kadın üyelere ve kadın örgütlerine yöneldi. Devamında ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar doğrultusunda içerik yeniden düzenlenerek bugünkü haline geldi. Şimdi dergi sadece Petrol-İş’te çalışan kadınlara yönelik değil. Kriz nedeniyle pek çok kadın işten atılıyor, kadınların sendikalara üye olmaları önemli bir problem. Bu düşüncelerle dergi tüm sendikalı kadınlarla ilgilenmeye başladı. Tabii ki Petrol-İş içinde çalışan kadınlar temel hedefimiz. Diğer yandan Türkiye’deki en muhalif hareketlerden biri olan kadın hareketinin mücadelesi de ister istemez dergiye yansıyor.</p>
<p><strong>Derginin yayımlanmaya başlaması sendikadaki kadın üye sayısında bir artışa neden oldu mu? </strong></p>
<p>Mesela Novamed örgütlenmesi sırasında, <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em> önemli bir işlev gördü. O mücadelede dergi manevi bir değer kazanmış. Bir başka örneği Düzce’de, DESA’da çalışan Dilek adlı bir arkadaşımız anlattı. Kocası Petrol-İş Sendikası üyesiymiş. Bana <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em>’ni okuduğunu ve dergiden çok yararlandığını söyledi. O kadın orada DESA örgütlenmesinin elebaşı olarak görülüyor ve bu bizim için önemli bir ölçü diye düşünüyorum. <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em> okuyor ve bir biçimde kendi bulunduğu yerde şartlarını değiştirmek için çalışıyor. Ama tek tek örneklerden de genel bir sonuç çıkaramayız. Örneğin hiç örgütlenmemiş kadınlara ulaşma konusunda sorun yaşıyoruz. Aslında hedef kitlemiz onlar. Ancak onlara ulaşmak zor bir şey.</p>
<p><strong>Sendikalarda karar alma mekanizmalarında kadınlar yer alıyor mu?</strong></p>
<p>Petrol-İş’in 22.000 üyesi var, 1670’i kadın. Burada sendikanın politikası önemli, eğer sendikanın kadın politikası varsa kadınların karar alma mekanizmalarında yer alması gerekiyor. Petrol-İş’te böyle bir politika olduğunu söyleyemeyiz. Ama <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em>’nin bu kadın politikasını yaratmada önemli bir yeri var diyebiliriz. Konuştuğum kadın üyeler temsilci olmak, karar alma mekanizmalarında yer almak, toplu sözleşmelerde dikkate alınmak istiyorlar. Uzun süredir kadın mücadelesi içindeyim, ataerki yüzünden ezilmek, kapitalizm yüzünden ezilmeye yahut başka ezilme biçimlerine benzemiyor. Yavaş yavaş yol aldığımızı, önemli adımlar attığımızı düşünüyorum. İdeal bir portre de çizmek istemiyorum ama ufak ufak ilerliyoruz. Petrol-İş Sendikası içinde bir kadın politikası oluşturmaya çalışıyoruz ve devamının geleceğine inanıyoruz.</p>
<p><strong>Sendika dışında  kadın meselesiyle ilgili neler yapıyorsunuz? Bildiğimiz kadarıyla DESA ve Novamed eylemlerine de destek veriyorsunuz.</strong></p>
<p>Novamed grevinde önce sendika içinde bir örgütlenmemiz oldu. DESA’ya destek veriyoruz, çünkü sendikal bir mücadele veriliyor ve desteklememiz gerekiyor. DESA’da çalışan kadın işçiler ve dışarıdaki feminist hareketle iyi bir bağ kurulduğunu ve bunun gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. DESA, Novamed, Tüpraş gibi örnekler artmalı ki işçi kadının deneyimi Türkiye’deki feminist hareket içinde yer bulsun. Diğer yandan Kadın Emeği İstihdamı Girişimi içindeyiz. Mor Çatı’ya destek veriyoruz. Türkiye’de kadın hareketini ilgilendiren her konuya gücümüz yettiğince, her yerde destek vermeye çalışıyoruz. Kadın örgütleriyle de birlikte hareket etmeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Sendikalarda kadın olmak ne anlama geliyor? </strong><strong>Türkiye’deki sendikaların kadın politikaları var mı?</strong></p>
<p>Sendikanın görünmeyen yüzü kadınlar. Türkiye’de kadın olmak, parlamentoda kadın olmak, hukukta kadın olmak vs. ne kadar zorsa sendikada da o kadar zor. Türkiye’deki sendikalar, özellikle işçi sendikaları, kadın meselesi konusunda olması gereken yerde değiller bence. Türkiye’de iki büyük konfederasyon var: Türk-İş ve DİSK. Bunların içerisinde kadın yapılanması yok ve bu durum sendikalar için kelimelerle anlatamayacağım kadar olumsuz bir durum. Üstelik bu tartışılmıyor. Bu durum kadın üye sayısının artmasıyla ya da kadın komisyonlarıyla çözülecek bir sorun değil, bu konuda sendikaların bir politikası olmalı.  Sendikalar kadın işçileri karar alma sürecine dahil etmeyi, sendikal yaşam içerisinde kadınların yer almasını sağlamayı ve kadınların sendikalaşmasını sendikanın demokrasi anlayışının gereği olarak görürlerse sendikadaki kadın üye sayısı beş dahi olsa, bir biçimde o kadınları dikkate alarak bir örgütlenme modeli, bir çalışma modeli ortaya koyabilirler. Maalesef Türkiye’de işçi sendikalarında böyle bir şey yok. Ne yapılmalı diye sorarsanız ilk olarak, her sendikanın kadına yönelik politikası olması gerekir. Kadınların da sendikalar içinde kadın yapıları oluşturulması için sendikayı zorlamaları gerekiyor.  Kadın sekreterlikleri, kadınların kendi sorunlarından hareketle eşitlik politikaları üretebilecekleri kadın komisyonları olmalı. Mesela bizim Avrupa örgütümüz de var, onlar o sendika içerisinde aşağıdan yukarıya doğru kadın politikalarını oluşturuyorlar. Bununla da kalmıyorlar, bu kararları sendikanın genel politikasına bir biçimde yansıtıyorlar. Bir başka konu da sendikalardaki kadın yapılarına materyal, yayın, basın, bilgi ve politika üretme konusunda hizmet veren kadın sekreterlikleri. Yani ideal bir sendika içinde kadın örgütlenmesi ve kadın sekreterliği beraber bulunmalı. Türkiye’de DİSK ve Türk-İş’te kadın sekreterlikleri var. Ama 25 Kasım ve 8 Mart’larda etkinlikler düzenlemekten ya da fon alıp eğitim yapmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bazı sendikalar da dış işlerde çalışan kişiyi Kadın Sekreteri olarak görüyor. Kadın politikası böyle olmaz!</p>
<p><strong>Bu tepeden bir örgütlenme değil mi? Yani kadınların talep ettikleri bu tip bir örgütlenme değil.</strong></p>
<p>Aslında bu AB süreciyle ilgili bir durum. Bazı sendikalar AB teşvikiyle komisyon kurmuşlar. Bu komisyonlar genel merkezden bölgelere yayılan, her bölgeden üçer kadın seçilerek oluşturulmuş hiçbir işlerliği olmayan komisyonlar. Ancak tabii ki asıl olan, demokratik olan taban örgütlenmesidir.</p>
<p><strong>İşçi kadınların ne gibi sorunları var? Mesela toplu sözleşmelerde neler oluyor?</strong></p>
<p>Sendikaların hemen hemen hepsinde sanki kadınların hepsi hamile veya çocukluymuş gibi hamile, çocuklu kadınlara yönelik bir politika izleniyor. Uluslararası kuruluşlarda da böyle. Türkiye’de zaten her şey aile üzerinden tanımlanmış, sadece kadınların haklarına yönelik bir şey yok. Bu hem sendikalar açısından, hem kadın hareketi açısından feci bir şey. Ne yani bekar kadınların sorunları olmuyor mu? Türkiye’de çalışan kadınların büyük bir bölümünü bekar kadınlar oluşturuyor ve onlara yönelik, uluslararası mevzuat da dahil, hiçbir düzenleme yok. Kadınların talepleri arasında ise en başta kreş ve süt izni geliyor. Ancak kreş sayısı kadın sayısı üzerinden hesaplanıyor ve kadınlar buna tepkili. Başka bir sorun da erkeklerle aynı özelliklere sahip olmamıza rağmen terfi alamamamız. Bir de taciz var tabii. Tacizin tanımı çok dar yapıldığı için Türkiye’de bu sorun hiç gündeme getirilmiyor. Tacizi ifade etmek güç. Taciz edilen kadının eğer evliyse kocası devreye giriyor ya da evli değilse babası devreye giriyor, onu işten çıkarıyor. Bir de çocuk bakımı meselesi var. Kadınlar sendikalarda, sendika çalışmalarında yer almak istiyorlar ama çocukları kime bırakacaklar? Hiçbir sendika bu sorunu çözmüş değil. Mesela sendikada eğitim oluyor ama kadına çocuğunu bırakması için herhangi bir imkan sağlanmamış. Bu yüzden de kadın sendikal eğitimlerden faydalanamıyor, dolayısıyla yükselemiyor. Bunun tek açıklaması cinsiyetçilik. Anlattıklarım, yani çocuk bakımı, kreş ve kadının üzerine yüklenen ev işi meselesi Trakya’dan Batman’a kadar birçok kadının ortak sorunu. En çok şikayet edilen sorunlardan bir diğeri de düşük ücret. Bazı işyerlerinde yapılan iş, sadece kadınlara verildiği için o işin ücreti düşük oluyor.  Kadınlar arasında geçici işçilik de yaygın. Devlette olmasa da özel sektörde geçici işçilik, mesela on bir ay çalıştırıp on ikinci ay işten çıkarma, çok yaygın. Kadınlar çağrıya bağlı çalışıyorlar, oysaki daimi işçi olmak istiyorlar.</p>
<p><strong>Sendikada Kadın Olmak: Hülya Akpınar ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Ayşen Yılmaz</em></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="61" height="0"></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="right"><em>Damla Özakay</em></p>
<p><em>Neoliberalizm çalışmamız kapsamında Eğitim-Sen’den Hülya Akpınar’la sendikada kadın olmak ve bunun getirdiği zorluklarla ilgili bir söyleşi yaptık. Sendikalı bir kadın olarak deneyimleri ve ekonomik krizin çalışan bir kadın olarak onun hayatına etkileri üzerine konuştuk. </em><em>12 yıldır öğretmenlik yapan Hülya Akpınar şu anda İstanbul’da bir ticaret lisesinde çalışıyor. 12 yıldır Eğitim-Sen’li ve şu anda Eğitim-Sen Kadın Komisyonu’nda sendikalı kadınlarla ve öğrencileriyle çalışmalar yürütüyor.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: İş ortamında sadece kadın olduğunuz için yaşadığınızı düşündüğünüz sorun, ayrımcılık var mı?</strong></p>
<p><strong>Hülya Akpınar: </strong>Tabii ki var. Öğretmenlerin içinde kadınlar çoğunlukta olduğundan idarecilerimiz işsizliğin bizden kaynaklandığını bile düşünebiliyor. Kadınlar çalışmasa işsizlik yarı yarıya azalacakmış gibi bir algı olabiliyor. Aslında kadın olduğunuz için tacize varan şeyler bile yaşayabiliyorsunuz çok yoğun bir şekilde.</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’e girmenizin sebepleri nelerdi? Ne gibi beklentileriniz vardı üye olurken?</strong></p>
<p>Eğitim-Sen benim öğrenciliğimden beri sevdiğim bir örgüttü, hep içinde olmak istiyordum. Göreve başlar başlamaz da gidip hemen bağlantı kurdum. Tabii o dönemler Eğitim-Sen’in yeni kurulduğu ve o heyecanla eylemlerinin olduğu dönemlerdi, ben de o heyecanı yaşamak istedim. Aradığımı buldum mu? Kısmen&#8230;</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’e üye olduktan sonra beklentileriniz karşılandı mı ya da sizin gördüğünüz eksikler neler ve o eksiklerin nedenlerinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Eğitim-Sen’i önemli bir örgüt olarak görüyorum aslında ama son döneminde özellikle gerilediğini düşünüyorum. Siyasal yapıların sendikal amaçların önüne geçiyor olması; kişilerin değerlendirilirken bu yapılardan bağımsız, yaptıkları çalışmalarla değerlendirilmemeleri önemli bir sorun. Kadınlar açısından ise, her ne kadar Kadın Sekreterliği olsa da, yönetimde en azından bir kadının temsiliyeti gerekiyor; o bile yapılmıyor. Yani bizim Kadın Sekreterliği görevini yürüten erkek yönetici arkadaşlarımız var, çok üzücü. Onun dışında, kadın sekreterliği kadın bakış açısını taşıyabilen bir yapı olmayabiliyor. Ben Kadın Sekreterliğinin ilk uygulamaya geçirildiği dönemde daha önce, Kilis’te çalışırken, yöneticiydim, birdenbire Kadın Sekreterliği diye bir şey getirdiler. Bunun ne olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Bizi, feminizmle, kadın çalışmalarıyla tanıştırdığı için kötü görmüyorum ama işlerlik açısından problemli yerler var diye düşünüyorum. Sürekli mücadele etmek zorundasınız; kafalardaki feminist imgesinden dolayı&#8230; Yani, temel haklarınızla ilgili bile insanlarla tartışmak zorunda kalıyorsunuz, kadınlarla bile.</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’de sendika toplantılarına katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Elimden geldiği kadar katılıyorum ama iki sene önce bebeğim doğduğundan bu yana az şey takip edebiliyorum. Şu sıralar yeniden kadın çalışmalarını takip etmeye başladım. İşyerimde de sendika temsilcisiyim, temsilcilerle ilgili toplantılara katılıyorum.</p>
<p><strong>Bu toplantılarda kadın olmanızdan kaynaklandığını düşündüğünüz </strong><strong>zorluklarla karşılaşıyor musunuz?</strong></p>
<p>Siz de bilirsiniz, buralar eril ortamlardır. Ben kendimi orada kadınlarla çalışma yaparken hissettiğim gibi rahat hissetmiyorum. Daha sert bir dil kullanılıyor. Kadın Komisyonu’nun çalışmalarını aktarırken bile sendikalı erkekler tarafından “sendikanın rengi” gibi algılandığınızı hissediyorsunuz. Bunları henüz dönüştürmüş değiliz, çok uzağız dönüştürmekten.</p>
<p><strong>Hem sendikada hem de işyerinde sendikalı bir kadın olmanın getirdiği zorluklar neler?</strong></p>
<p>İşyerinde tuhaf bakılıyor, beklenen kadınlık rollerini yerine getirmediğiniz için. Kadınların sendikada aktif olarak çalışmasına alışık değiller, bu onları şaşırtıyor. Ama ben zorlansam da kendimi iyi hissediyorum. Çocuk olmadan önce bu kadar sıkıntı yaşamıyordum, çocuklu olmanızla ilgili bir anlayışsızlığı çok şiddetli bir şekilde yaşıyorsunuz. Örneğin makyaj yapmayan, erkek gibi davranan devrimci kadın imgesine uymadığımız için giyimimiz kuşamımız bile sorun olabiliyor. Hatta biz geçen senelerde arkadaşlarla “eylem içinde eylem örgütleyelim, bir eyleme kot pantolon giymeden takıp takıştırıp elbiselerimizle gidelim” diye de konuştuk. Makyaj yaptığımız için daha kırılgan, narin olduğumuz ve onlarla eşit olamayacakmışız gibi bir algı var. Birçok kadın arkadaş bunu yaşıyor, ben de bir dönemimde yaşadım, erkeklerle eşit olmak için erkek gibi davranıyorsunuz.</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’in cinsiyet eşitliğine dair ne gibi politikaları var?</strong></p>
<p>Kadın kurultayları yapan bir örgüt. Kötü niyetli çalışmalar değil, ama iyi niyet de yetmiyor. Kurultaylarda kadınların daha aktif olmalarını destekleyen kararlar alınabiliyor ama ben çocuğumu bırakabileceğim emin bir yer bulamadığım sürece aktif olamayacağım. Devletten talep ettiğimiz şeyi biz sendikamızdan talep edemiyoruz. Yönetim bunu bizim gördüğümüz kadar acil bir şey olarak görmüyor. Bu sorun çözülmediği sürece, kadınlar sendikaya gelemeyecekler. Halbuki kadınların üye sayısına bakarsak Eğitim-Sen’de kadın üyeler erkekler kadar var, daha fazla da olabilir.</p>
<p><strong>Sendikalı kadınların sorunları ve koşullarının iyileştirilmesi anlamında neler yapılıyor?</strong></p>
<p>Burada bir çocuk odası yapmayı planladık mesela. Sendikada çocuk odası fikrini hayata geçirebilmek bile sadece kadınların sorunuymuş gibi görünüyor; çünkü “çocuklar kadınlarındır” algısı var. Tacizle ilgili de –öğrencilerimiz ensestle karşılaşabiliyorlar- çalışmalarımız var. Geçtiğimiz yıl kız öğrencilerle şiddetle ilgili toplantılar yapmıştık. Ocak ayının sonunda “kriz kadınları nasıl etkiliyor?” çerçevesinde bir çalışma yapılacak.</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’in genel başkanının bir kadın olması Eğitim-Sen’in kadın politikalarını etkiledi mi?</strong></p>
<p>Kadın bakış açısı taşımadığınız sürece yönetim kurulunun hepsi de kadın olsa bir şey değişmiyor aslında. Feminizm denilince tüyleri diken diken olan kadınlar var ve onlarla çalışma yapmak zorunda kalıyorsunuz. Ama şunu da görüyorum ki bu kadınlarla şu an ortak çalışmalar yapabilecek duruma da geldik. Zor olsa da uğraşırsak yapabiliriz.<strong> </strong>Henüz yeni seçilen yönetimle ilgili çok geri dönüş alamadık. Genel merkezden gelen metinler ve öneriler, şubeler ve temsilciliklerde sindirilmediği, tartışılmadığı için tepeden gelen bu önerilerin hayata geçmesi de pek mümkün olmuyor. Ya da yalnızca söylem olarak kalıyor. Örneğin eşine şiddet uygulayan birinin hiçbir kurulda hiçbir görevde yer almaması ya da herhangi bir taciz olayına karışan birinin üyelikten çıkarılması gibi kararlar alıyoruz ama pratikte böyle olaylar yaşandığı zaman insanlara kabul ettiremiyoruz. Bu tür olaylar geçiştiriliyor, hiçbir cezai işlem yapılmıyor. O adam bir dahaki dönem yeniden yönetime aday olup seçilebiliyor.</p>
<p><strong>Kadınların talepleri sendika yönetimince duyuluyor mu sizce? Taleplerin dinlenip değerlendirildiği demokratik bir sürecin işlediğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Çok duyarsız değiller ancak problem var. Şöyle açıklayayım durumu; 1 Mayıs’ı herkesin kabul edebileceği şekilde ifade edebilirken 8 Mart’ı aynı şekilde ifade edemiyorsunuz.</p>
<p><strong>Kadın Komisyonu nedir ve neler yapmaktadır? </strong></p>
<p>Kurulması için altı yıl boyunca uğraştığımız Kadın Komisyonu, Kadın Sekreterliği altında çalışıyor. Sendikada yönetimimiz yedi kişiden oluşur. Bir tanesi Kadın Sekreteri’dir. Kadın Komisyonu’nu bu sekreterlikte çalışmak isteyen, asgari kadın duyarlılığına sahip kişiler oluşturur. Bu komisyonda sorunlarımızı konuşup taleplerimizi belirliyoruz. Mesela geçen ay şiddet ve ensestle ilgili iki broşür hazırladık. Kreş talebi tartışıldı. Ama aktarılan bir gelenek yok; sistem, sekreter seçilen kişinin arkadaşlarının gelip destek olması şeklinde işliyor. Yarın başka biri seçilse bu sefer onun arkadaşları başka bir politikayla geliyor. Yine de komisyonun bir gelenek oluşturma derdinin olması umut verici. Bizden sonra gelenlerin baştan başlamamalarını, birikimi kullanmalarını çok önemli buluyorum.</p>
<p><strong>Ekonomik kriz iş yaşamınızı nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Devlet güvencemiz olduğu için işten atılma korkusu yaşamadık. Ancak yeni personel politikasına göre ücretimiz performansımıza göre verilecek ve performans ölçümünde dersimizi nasıl anlattığımızın yanında katıldığımız seminerler, konserler gibi okulu öne çıkartan etkinlikler de göz önüne alınacak. Bu durumda hem ev, çocuk, yaşlı bakımıyla, hamilelikle hem de işiyle, okuluyla baş etmek zorunda kalan kadınların performansları düşük görünecek. Haliyle kadınların ücret olarak büyük kayıpları olacak. Eğitim-Sen’in bu politikaya karşı bir duruşu var ama böyle canımızı yakabilecek bir konunun genel merkezde yeteri kadar tartışıldığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>Krizin çalışan bir kadın olarak sizin hayatınıza etkileri ne oldu?</strong></p>
<p>Artık eskiden olduğu gibi rahat rahat kitap, CD hatta gazete alış verişi yapamıyorum. Bizi biz yapan şeyler aslında bunlar; diğer türlü çalışan, uyuyan köleleriz sadece. Maaşımızın yarıdan fazlası ev kirasına gidiyor. Ev alma hayalimiz artık hiç yok. Bireysel harcama yaparken çocuğumu düşünüp suçluluk duymaya başladım. Gerçekten daha fazla çalışıp daha az kazanıyoruz artık. Sekiz saatlik mesai aslında yalan. Okullarda hafta sonu dersleri var. Dershanelerde çalışan öğretmenler de var. Sürekli çalışmamıza rağmen yoksulluk sınırının altında ücretlerimiz. En azından yoksul olmak istiyoruz.<strong> </strong></p>
<p><strong>Okullarda cinsel tacizle ilgili çalışmalarınızda nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Bir fark yaratıyor mu?<em> </em></strong></p>
<p>Tabii ki de yaratıyor. Kızların bunu yaşayanın sadece kendileri olmadığını, suçlu hissetmeleri için herhangi bir neden olmadığını bilmeleri bile çok önemli. Acil yardım hatlarının ve kadın örgütlerinin telefonlarını da veriyoruz. Kızlar kimseye anlatmasalar bile bize anlatıyorlar artık. Çünkü sınıflarda da taciz olayları yaşanıyor. Ama insanlar ‘’neden ötekine değil de sana?’’ gibi tepkiler vermeye yatkınlar. Bu anlayışı kırmak çok zor. Ben yine de bu çalışmanın öğrenciler açısından faydasına inanıyorum. Gidecek bir yerleri olduğunu biliyorlar, telefon numaralarını alıyorlar. En azından yaşadıkları tacizlerle, ensest olaylarıyla ilgili kendilerini suçlamayacaklar. Öyle umuyorum. Keşke bu çalışmalar sistemleşse ve her okulda yapılabilse.</p>
<p><strong>Eğitim-Sen’e üye kadınlarla sendikalı olmayan kadınların bu tür olaylara bakış açılarında bir farklılık var mı?</strong></p>
<p>Bunu etkileyen sendikalı olmak değil, feminist olmak aslında. Sendikalı pek çok kadın da bunun farkında değil. Yine de bence yapılan hiçbir şey boşa gitmiyor. İnsanların bu konulara ilgisini çekip, bir bakış açısı kazandırmak çok önemli. Elimize de pek çok mağduriyet öyküsü geliyor ama aile içine girmek de bir yere kadar mümkün oluyor. Bu nedenle taciz yaşayan bir çocuğun öğretmenleri tarafından cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili olarak bilinçlendirilmesi gerekiyor.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p><strong>Neoklasik İktisata Feminist Eleştiriler:<br />
Şemsa Özar ile Sohbet</strong></p>
<p align="right"><em>Derleyen: Dila Okuş</em></p>
<p align="right"><em>Duygu Dalyanoğlu</em></p>
<p><em>Bu söyleşi BÜKAK neoliberalizm okuma grubunun çalışmalarını ve BÜO’nun Mart ayında sahneleyeceği “İş Ararım İş” adlı oyununun dramaturji çalışmalarını beslemesi amacıyla, Aralık 2008’de BÜKAK ve BÜO’da çalışma yürüten kadınlar tarafından gerçekleştirilmiştir.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: “8 Mart Katledilen Kadınları Anma Günü ve İktisat Biliminin Kadınlara Bakışı” isimli makaleniz neoklasik iktisat kuramından ve bu kuramın günümüzde aslında hakim kuram olduğundan bahsediyordu. Belki bu kuram üzerine konuşarak başlayabiliriz.</strong></p>
<p><strong>Şemsa Özar:</strong> 2004 yılında çok fazla kadın öldürülmüştü; tam 8 Mart’tan önce Güldünya gibi bir sürü kadın cinayeti olmuştu, onun için öyle başlıyor makale. Makaleyi internet sitelerinde yayınlayan Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun yazılarında büyüme, işsizlik gibi makro iktisat konuları daha çok yer alıyor ama kadınlarla ilgili çok az yazı var. O nedenle güncel bir konudan başlayıp sonra neoklasik iktisada kuramsal bir eleştiri yapmaya çalıştım. Yazıdaki önemli kişilerden biri Gary Becker, hanenin içine ilk bakan iktisatçılardan. 1960&#8242;larda yazdığı makalelerinde diyor ki; kadınlar doğal olarak ev işlerine yatkındır. Erkekler doğal olarak ev dışında çalışmaya yatkındır; herkes yatkın olduğu, becerisinin olduğu işte çalışırsa daha verimli olur. İktisat verimlilik olayına taktığı için Adam Smith gibi iktisadın “babaları” da hep uzmanlaşmadan bahsederler. Kapitalizme göre verimlilik ne kadar artarsa sermaye birikimi de o kadar çok olur ve dolayısıyla o kadar da çok kâr edilir. Kapitalizm sermaye birikimi olmadan yaşayamayacak bir sistem. Bu nedenle sermaye birikimini arttırmanız için uzmanlaşmanız lazım. Uzmanlaşan kişiler de uzmanlık alanı neresiyse orada çalışacaklar ki verimlilik artsın. Şimdi bu durumu kabul ettikten sonra, Gary Becker haneden piyasaya çıkan insanların uzmanlık durumuna bakıyor. Erkek dışarıda çalışırsa kadın içeride iş yaparsa, erkek hane içinde iş yapmadığı için enerjisi yüksek kalır; evin içinde her türlü bakımı sağlandığından dışarıda da gayet verimli bir şekilde çalışır. Kadının zaten uzmanlık alanı olarak çocuk doğurmak, çocuk bakmak, bulaşık-çamaşır yıkamak kabul edildiğinden, o da uzmanlık alanında çalışırsa, bu tür iki kişi evlendiğinde hanenin gelirini ve refahını arttırabilirler. Gary Becker’ın bu konularla ilgili birçok kitabı ve makalesi vardır; <em>A Theory of Marriage, A Treatise on the Family</em> (Evliliğin Teorisi, Aile Üzerine Bir İnceleme) bunlardan biridir. Anlatılan, evlilikte insanların aşkla meşkle değil sadece refahlarını en üst seviyeye çıkarmak için bir araya geldikleridir. Becker’ın söylemeye çalıştığı şey şu: Eş aramaya çıktığın zaman senin uzmanlık alanının tam tersi bir alanda uzmanlaşmış birini bulacaksın ki birbirinizi tamamlayın ve hanenin refahı en üst seviyeye çıksın -yani ikiniz de yemek yapmayı iyi biliyorsanız bir önemi yok. Yani kadınlar doğal olarak ev işlerinde, erkekler doğal olarak dışarıdaki işlerde uzmanlaşır, diyordu.</p>
<p>Bu bakışın kaynağı göreli üstünlükler (<em>comparative advantage</em>) teorisidir. Bu teoriye göre her ülke göreli üstünlük sahibi olduğu malı diğer ülkelere satarsa, tüm ülkelerin refahı hiçbir şey değiş tokuş etmedikleri duruma göre artar. Bu teorinin çok önemli zaafları var. Az gelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkiler son derece adaletsiz. Az gelişmiş ülkelerin sattıkları ürünlerle gelişmiş ülkelerin sattıkları ürünler arasındaki fiyat makası hep açılıyor. Az gelişmiş ülkelere “Sen hep domates salçası yap; biz bilgisayar, araba gibi ileri teknoloji ürünleri üretelim. Sen bize domates salçası sat; biz de sana otomotiv satarız. Bu da iki tarafın avantajınadır” denilmesi gibi bir durum söz konusu. Fakat, iki ürün arasında fiyat makasları çok açılıyor: domates salçalarının fiyatları hep düşüyor ama araba gibi teknoloji ürünlerinin fiyatları artıyor.  O makineleri alabilmek için daha fazla domates salçası, daha fazla fındık, daha fazla t-shirt satmak zorunda kalıyorsun ve o az gelişmişliğin içinden çıkmak imkansız hale geliyor. Durumu aslında kadına çevirdiğimiz zaman da aynı şey söz konusu; ailenin içindeki güç ilişkileri görmezden geliniyor. Parayı kazanan erkek, harcamaları yaparken ailenin bütün fertlerinin ihtiyaçlarını gözeterek harcamalar yapar diye düşünülüyor. Becker, buna <em>benevolent dictator</em> (iyiliksever diktatör) diyor. Kadının ev içinde harcadığı emek yok sayılıyor.</p>
<p><strong>Yaptığımız okumaların bir tanesinde Devlet İstatistik Enstitüsü’nün istatistikleri vardı. Orada faal olmak/olmamak, yani işsizlik kategorisi/çalışan kategorisi yer alıyordu. Aslında onların tamamında kadının ev işinin tamamen yok sayılmasını, ev kadınlarının askerler, yaşlılar ya da öğrenciler gibi faal olmayan kategorisine sokulmasını eleştirmek gerekmez mi?</strong></p>
<p>İstatistik toplamak da ideolojik bir şey, neyin istatistiğini topladığın ya da nasıl topladığın çok önemli. Hane halkı iş gücü istatistiklerini toplarken, sorular hane fertlerine yönlendiriliyor. Anketlerde “çalışıyor musunuz?” sorusu soruluyor. İnsanlar bir atölyede çalışıyorlarsa, memuriyetleri varsa, maaşları varsa, o zaman çalışıyorum diyorlar. Fakat, erkekler simitçiyse de “çalışıyorum” diyor. Ataerkil sistem kadın emeğinin yok sayılması üzerine kurulduğu için, kadınlar çok zor kullanıyorlar o kelimeyi. Mesela diyelim ki Hisarüstü&#8217;ne gittin; oradaki kadın, haftanın altı günü temizliğe gidiyor ve belki de kocasından daha fazla gelir elde ediyor. Ama sorduğun zaman, bu ailede kimler çalışıyor diye, kadınlar genellikle ev kadınıyım diyor ve istatistiklere öyle kodlanıyorlar. Muhakkak vardır çalışıyorum diyen kadın ama az sayıda. Bazı semtlerde, mesela Bakırköy&#8217;ün bazı semtlerinde, konfeksiyon atölyeleri var. Depo gibi yerlere artık ürünler getiriliyor, onlar temizleniyor ayrılıyor. Bu ürünler getirildiğinde mahalledeki kadınlar çağırılıyor. Diyelim pazartesi günü o depoya toplanıyorlar, 5-6 saat iş yapılıyor o kadar, oradan bir yevmiye alıyorlar ve evlerine gidiyorlar. Bu tür bir işi haftada bir ya da iki defa yapıyor olabilirler, ayda 300 ya da 100 lira kazanıyor olabilirler ama kadınların çoğunluğu bunu işten saymıyor, çalışıyorum diye düşünmüyor. Onun için şimdi yeni anketlere &#8221;Geçen hafta gelir sağlayacak bir şey yaptınız mı?&#8221;, &#8221;Tavuk yetiştirdiniz yumurta sattınız mı, yoğurt yaptınız, sattınız mı?&#8221; gibi sorular da ekleniyor. Tabii bu önemli bir gelişme. Bir de gelir getirmeyen ama evin içinde çalışan kadınlar var. Tabii onların emeği hiç gözükmüyor. Türkiye&#8217;de şu anda 11 milyon kadar ev kadını statüsünde kadın var; onların emeği sıfır olarak görülüyor. Ama bir de demin söylediğim gibi, “ev kadınlaştırma” diye bir şey var toplumun gözünde, aslında her kadın potansiyel ev kadını. Tüm kadınların aile ile ilgili sarf ettikleri emek yok sayılıyor.</p>
<p><strong>Kadının emek pazarındaki marjinalliği, kadınların kentteki parasal karşılık sağlayan örgütlü, düzenli, formel sektördeki, yani sanayi ve hizmet sektöründeki, işlere yetersiz, ve eşitsiz katılımı şeklinde tanımlanıyor. Siz kayıt dışı ekonomide kadınların varlığını nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Bence Türkiye&#8217;de ev kadınlığı, tekstil atölyelerinde kayıt dışı biçimde çalışma gibi konulara çok önem verildi. Elbette bunlar oldukça önemli konular ama farklı alanlarda, farklı statülerde çalışan kadınlar farklılaşan sorunlarla karşılaşıyorlar ve biz tüm bunları geniş bir yelpazede bir arada değerlendirmeliyiz. Çünkü bu kadınların hepsi öyle ya da böyle ayrımcılığa uğruyor. CEO bile olsa, kendi itiraf etmese de kadınlığıyla ilgili muhakkak bir şey yaşıyordur. Ya da Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi bile olsa, bölüm toplantısında ya da bölümün içinde muhakkak bir şey yaşıyordur. O yüzden mühendis olan bir kadının da sosyolog olan bir kadının da ne kadar cinsiyetçi pratiklerle karşılaştığını telaffuz etmek lazım, çünkü diğer türlü “elit bir üniversitede okuyan bizler” ve “ötekiler” gibi bir ayrım oluyor. Devamlı “ötekiler” hakkında konuşuyor durumuna düşüyoruz. Bankalarda çalışan kadınlar üzerine yapılmış bir araştırma var. Normalde kimse bankalarda çalışan kadınlar üzerine çalışmaz, çünkü onlar zaten iyi para kazanan kadınlardır. Ama o kadınlardan biri şöyle diyor: “Akşam yemeğinden sonra eşim bulaşık makinesini doldurduğu zaman ben ona teşekkür ediyorum. Hâlbuki çok saçma o da çalışıyor ben de çalışıyorum”. Kadın aslında durumun farkında ama yine de sistemin gereklerini yerine getiriyor. Bu tür pratikleri de devamlı gündeme getirmemiz lazım. Bir de Türkiye&#8217;de ev eksenli kadınlar üzerine bayağı çalışma var. Bu konuyu çalışmaya itirazım yok ama başka yerlerde çalışan, başka işler yapan kadınlar üzerine de araştırmalar yapmak lazım, çünkü kayıt içi faaliyet gösteren fabrikaların bir kısmında şunu görüyoruz: çalışma koşulları son derece kötü. Novamed’de çalışan işçi kadınların bize anlattıklarını hatırlıyorum. Tuvaletten döndükten sonra “Küçük mü yaptınız büyük mü yaptınız?” sorusuna cevap yazıyorlarmış. Bu ne biçim bir iş! Yanındakiyle konuşma yasağı var. Greve çıkan bir işçi kadın diyor ki: “Biz yanımızdaki arkadaşın çocuğu olup olmadığını greve çıktıktan sonra öğrendik”. Görünmeyen emek, ev eksenli çalışma biçimleri, bunlar çok önemli konular ama fabrikalarda, işe alım süreçlerinde, işte yükselme süreçlerinde yaşanan pratikler de çok önemli.</p>
<p><strong>Boğaziçi mezunu, hizmet sektöründe vs. çalışan kadınlarla konuştuğumuz zaman nişanlı ya da evli olmanın bir dezavantaj olduğu gibi veriler çıkıyor; çünkü o zaman potansiyel çocuk sahibi oluyorsunuz. Belki çok iyi niteliklere sahipsiniz ama bu durum elenmenize sebep olabiliyor. Başka neler olabilir? Aklınıza kadınların işe alınma süreçlerinde onlara dezavantaj oluşturan başka neler geliyor?</strong></p>
<p>Verdiğim bir derste iki kadın öğrenci, kadınlara karşı ayrımcılıkla ilgili bir ödev sundu. Bir erkek öğrenci elini kaldırıp dedi ki, “İşvereni suçlamamak lazım. Karşıma bir erkek, bir kadın çıksa ben de erkeği alırım. Kadının hamile kalma potansiyeli var, bir sürü izin durumu vs. çıkacak. Neden onu alayım?” Bu kapitalist ortamda direkt işvereni suçlamamız çok da doğru değil. Yani, yapılan uygulama yanlış ama tek tek işverenden fazla şey beklemek doğru değil. Çünkü sonuçta işveren vahşi kapitalizmin içinde rekabet ediyor. Burada yapılacak şey, uluslararası düzenleme getirilmesi. Sen burada eşitliğe önem verirken Çin&#8217;deki vermezse kapitalist sistem içinde yaşayamazsın. Türkiye&#8217;nin özgün koşullarını da gözetmek gerekiyor. Mesela krizde ilk önce kadınlar çıkarılır argümanı. Bu konuyla ilgili elimizde yeterince veri yok. Öyle mi değil mi bilmiyoruz. Bir de kadınların işe alınmama durumu. Bankacılık sektörü son yıllarda şöyle evrildi. Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapan bir öğrencimin çıkardığı son istatistiklere göre bankacılık sektöründe %50 kadın çalışıyor. Eşitlik sağlanmış durumda yani. Dört-beş yıl önce bu oran %40’tı. İktisattaki beşeri sermaye teorisi der ki; “Bir insanın bir alanda ne kadar çok birikimi, tecrübesi ve eğitimi varsa- yani Boğaziçi Üniversitesi mezunu on beş yıllık bankacıysa- ücreti de ona göre çok yüksektir.” Türkiye&#8217;de birçok sektörde böyle bir şey işlemiyor. Türkiye&#8217;de işleyen mantık “ne kadar çabuk işten atabilirsem o kadar iyi” mantığı. Çünkü tazminat diye bir şey var; on beş yıldan sonra atarsan inanılmaz bir tazminat ödüyorsun, üçüncü yılda atarsan daha az ödüyorsun. Onun için bazı sektörlerde kadın arıyorlar, hamile olsun kendi gitsin, diye.</p>
<p><strong>Kadınlar hangi iş alanlarında yoğunlaşıyor?</strong></p>
<p>Örneğin, otomotiv sektöründe çok az kadın var. Kadınlar ancak bulaşıkçı olarak ya da fabrika yemekhanesinde çalışıyordur. Organize sanayi bölgelerine gittiğiniz zaman bile, konfeksiyon ve tekstil dışında son derece az kadın çalışan görürsünüz. Mobilya sektöründe, makine teçhizatta kadın bulamazsınız. Kadınlar; konfeksiyon, tekstil, gıda, hizmet sektöründe, bankacılık ve çok az turizmde varlar. Kriz o sektörleri vurursa kadınlar işten çıkarılır. Eğer bir şeyleri eleştireceksek önce neden kadınların bu sektörlere sıkıştırıldığını eleştirelim. Mesela konfeksiyonda bile bütün ütücüler erkektir. Ütücüler daha fazla maaş alıyorlar. Birleştiriciler var; orada da kadınlar çalışır, onlar daha az maaş alırlar. Yıldız Ecevit’in güzel bir makalesi vardır. Bursa’daki konserve üreten fabrikalarda kadın ve erkek çalışanlar üzerine. İlkel teknolojiyle üretim yapan fabrikalarda kadınlar, yüksek teknolojide üretim yapanlarda erkekler çalışır. Halbuki ilkel teknoloji daha çok güç istiyor; fakat teknolojiyi erkekler kullanır görüşünden ötürü o işlere erkekler alınıyor. Ayrıca ilkel teknolojide ücretler de çok düşük. Sovyetler Birliği döneminde yapılmış çok ilginç çalışmalar var. O dönemde kadın doktorların sayısı %70’lere çıkıyor. Doktorluk da aslında prestijli bir iştir ve başka ülkelerde genelde doktorlar erkek, kadınlar hemşire olur. Daha sonra yapılan çalışmalardan öğrendik ki Sovyetler Birliği’nde doktorların maaşları bir hayli düşük. Kadınlar girmeye başlayınca bir mesleğe, maaşlar düşüyor. Mesela şimdi akademisyenlikte de biz bunu hissetmeye başladık.</p>
<p><strong>Dünyada  belli sektörlere kadınların daha çok girmesi için yapılan uygulamalar var mı?</strong></p>
<p>Örneğin, İspanya kadın-erkek konusunda oldukça tutucuydu ama parlamentosunda da hükümetinde de o kadar çok hamle yaptı ki, şu anda kadın sayısı çok fazla. Geçen yıl bir yasa geçirdiler. Özel sektör işletmelerinin üst karar alma organlarında, yanlış hatırlamıyorsam sekiz yıl içinde, kadın oranını arttırmayı hedefliyorlar. Kadın-erkek eşitliğini sağlamak için böyle bir şey yapmışlar.</p>
<p><strong>Evdeki emeğin görünür kılınması ve ev kadınlığının ücretlendirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Birkaç şeyi sürekli konuşuyoruz aramızda, fikir birliğine varılamayan yerler var. Biri doğum izni, biri de bu söylediğiniz. Ben bir ücret bağlanmasına karşıyım. Çoğunluk ücret bağlanmasına karşı ama bağlanmasını isteyenler de var. Bizim savımız şu şekilde: “Eğer sen ev kadınlığına maaş bağlarsan, ev kadınlığını meşrulaştırmış olursun”. Bir de adam akşam eve gelecek diyecek ki “Sen bu kadar maaş alıyorsun, bu gömleğin yakasını adam gibi ütülememişsin”. Bizim derdimiz ev kadınlığını meslek haline getirmek değil zaten.</p>
<p><strong>Dünyada kadın sendikası diye bir kavram var mı? Novamed’de böyle bir şey oldu. Fiili olarak o sektörde kadınlar çalıştığı için kadınlar örgütlendi ve başarıya da ulaştı.  Karma sektörlerde aynı başarı nasıl yakalanabilir sizce?</strong></p>
<p>Hindistan’da bir tane kadın sendikası var ama onlar fabrika işçisi falan değil. Tütsü yapanların ve çöp toplayanların oluşturduğu bir örgüt var: SEWA (Self-employed Women’s Association) diye bir örgüt.<a href="#_ftn1">[1]</a> 70’lerde kuruldu galiba. Sendikaların içinde çalışan bir kadın sendikanın içinden bir şeyler yapmaya çalışıyor ve bakıyor ki kadınlarla ilgili bir şey yapamayacak, “yeter” diyor, çıkıp bu örgütü kuruyor. Tam olarak sendika gibi çalışmıyorlar. Kendi hesabına çalışan kadınlardan oluşuyor. Hindistan çok büyük bir ülke olduğu için 700.000-800.000 kadar üyeleri var. Neredeyse Türkiye’deki tüm sendikalılar kadar üyeleri var. Banka bile kurdular kendilerine.</p>
<p><strong>Son dönemde mikro krediler gündemde, siz mikro kredilerin varlığını kadınlar açısından nasıl yorumluyorsunuz? </strong></p>
<p>Türkiye’de mikro kredi konusu çok ilginç. Bizim gelişmişlik düzeyimizdeki ülkelerde çok fazla vardı, Türkiye’ye girmiyordu bir şekilde. Bangladeş’te, Latin Amerika’da, Meksika’da, Arjantin’de o kadar çok mikro kredi organizasyonları var ki. Bu ülkelerde doyma noktasını geçmiş durumda. Türkiye’ye ilk defa depremden sonra girdi. Mikro kredi almak için ilk başta bir grup oluşturuyorsunuz, gruplara uygulanan bir sürü kural var. Buradaki mantık şöyle işliyor: İnsanlar iş kuramıyorlarsa nedeni kredi sorunudur. Yani, para bulsalar iş kurabilirler ve yoksulluktan kurtulabilirler. Parayı nereden bulabilirsin? Kendi ailende yoksa bankadan alman lazım ama bankadan kredi alabilmen için teminatın olması lazım. Yani tarla göstereceksin, ev göstereceksin, altın göstereceksin: Bir şey göstereceksin. En iyi koşulda, bir devlet memurunun sana kefil olması lazım. Yoksul insanların böyle devlet memuru tanıdıkları bile yok. Ya da kefil olmak istemiyor insanlar. Bu teminat işini bir şekilde çözmek için dediler ki; beş kişi bir araya gelsin, birbirine kefil olsun. Onlara para verelim, iş kursunlar ve aldıkları parayı ödesinler. Eğer parayı gruptan bir kişi ödeyemezse, diğerleri bir daha para alamıyorlar. O açıdan ceza gibi bir şey oluyor. O grubun içinde, gruba <em>self-help</em> (kendi kendine yetme) grubu diyorlar, işi bozulan ya da parayı ödeyemeyeni ya zora sokuyorlar ya yardım ediyorlar. Yani beş kişi sosyal bir sermaye oluşturuyoruz. Mikro kredi faizleri normal banka faizlerinden daha yüksek. Tek tek insanlarla muhatap olmanın maliyeti çok yüksek. Onun için maliyeti faizi yükselterek çıkarıyorlar. Bütün baktıkları şey de geri dönüş. Yani verdikleri para geri dönüyor mu dönmüyor mu. Benim eleştirim bu noktada. Bu grubun başarılı olup olmadığını paranın mikro kredi organizasyonuna geri dönüp dönmediğiyle ölçüyorlar. Diyorlar ki;<br />
% 98 döndü, çok başarılı.  Biz de diyoruz ki; o insanların hayatı nasıl değişti, ona bakmak lazım. Çünkü bazıları işleri başarısız olursa altınını satıyor ödüyor ya da borç alıyor akrabasından ödüyor. Hele Güneydoğu’da insanlar ödemedikleri zaman başına ne geleceğini de bilmiyorlar. Hapse gireceğim zannediyorlar. Onun için ödemeye çalışıyor. Ödediği zaman sen onu başarılı sayıyorsun. Halbuki tam tersi olabilir; bir iş kurmuş, batırmış, bir de üstüne başkasından borç almış olabilir. Mikro kredi kuruluşuna ödediği parayı bir de borç aldığı kişiye ödeyecek yani. Kadınlar açısından da,  bir işte başarısız oldukları zaman onlara “Bak beceremedin. Bir de parayı batırdın. Ayağını kır evde otur” dendiği için mikro kredinin kadınların avantajına olan bir uygulama olduğunu düşünmüyorum. Bunu söylediğim zaman “Kadınlar girişimci olamaz mı demek istiyorsunuz?” diyorlar, hayır onu demek istemiyorum. Tabii ki kadınlara olanak sağlansa girişimci olurlar, gayet de güzel olurlar. Fakat bu olanak yeterli ve düzgün bir olanak değil.</p>
<p><strong><em>&#8230;İş Ararım İş&#8230;</em></strong><strong> Dramaturji Çalışması Çerçevesinde İş Yaşamında Kadınlara Yönelik Ayrımcılığa Dair</strong></p>
<p align="right"><em>Duygu Dalyanoğlu</em></p>
<p align="right"><em>Pınar Gümüş</em></p>
<p>BÜO, bu sene en son 2002 yılında oynamış olduğu <em>İş Ararım İş </em>adlı doğaçlama oyununu tekrar ele alıyor. Son birkaç aydır gündemde olan ve gün geçtikçe daha çok şirketlerin uyguladığı toplu işten çıkarma, maaşları düşürme ya da zam vermeme gibi tedbir politikaları ile gündemimizden düşmeyen “küresel kriz” koşullarının, Mart ayında sergilenecek oyunda da ele alınması hedefleniyor.</p>
<p>Krizin insanlar üzerindeki etkisi oyunda özellikle yeni mezunların işe hazırlık süreci, iş mülakatları ve çalışma koşulları bağlamında işleniyor. Bu süreçleri, içinde bulunduğumuz kriz ortamında nasıl yeniden yorumlayacağımız üzerinde çalışırken toplumsal cinsiyete duyarlı bir göz ile bakmak bizce kaçınılmaz. Çünkü “kadınlar krizden daha çok etkileniyor” yargısı her ne kadar analizden uzak ve gelişigüzel görünse de, her dönemde ve özellikle kriz dönemlerinde yaşanan ayrımcılıklarda/zorluklarda toplumsal cinsiyetin belirleyici olduğunu kolayca fark edebiliyoruz.</p>
<p>Bu sebeple, oyundaki anlatılarımızda toplumsal cinsiyetin nasıl bir rol oynadığına ve hangi noktalarda oyuna feminist müdahaleler yapılabileceğine dair çalışma ihtiyacı hissettik. Bu çalışma, “iş hayatında kadınlar” gibi büyük bir başlığın araştırmasına girmekten ziyade gündelik hayattan, iş hayatından anlatılar ve anektodların yorumumuzu etkilediği ve zenginleştirdiği küçük bir araştırma olarak planlandı. Oyunda “Hasan” episodunda, İTÜ mezunu Hasan’ın iş arama sürecinin anlatıldığı mülakat sahneleri, bu anlamda güncellenmeye açık duruyordu. Buradan hareketle Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan ve şu anda aktif olarak çalışma hayatında yer alan iki kadın ile detaylı görüşmeler yaptık. Yaptığımız görüşmelerde daha çok iş arama süreçlerinde ve işe alındıktan sonra çalışma ortamlarında maruz kalınan ayrımcılıklar üzerine konuştuk. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nde (BÜMED) İnsan Kaynakları Uzmanı olarak çalışan Filiz Karakuş ve BÜKAK’ın danışman hocası olan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şemsa Özar ile yaptığımız görüşmeler de bu anlatıları yorumlamamızda bize yardımcı oldu. Aşağıdaki başlıklar bu görüşmeler ve röportajlara dair yorumlarımızın derlemesi niteliğindedir.</p>
<p><strong>1. İşe Alınma Süreci:</strong></p>
<p><strong><em>Ne giysem?</em></strong></p>
<p>Mülakat sırasında dış görünüşün önem arz ettiği ve mülakatçının üzerinde olumlu etki bırakmada etkili olduğu, mülakata gitmeden önce her adayın dikkate aldığı bir olgudur. Hatta internette “iş mülakatına giderken neler yapılmalı” üzerine küçük bir araştırma yapsanız karşınıza ilk çıkacak kriter giyim kuşam üzerine olacaktır. Örneğin, <em>“Her ne kadar estetik önemli değil, içerik önemli dense de her kurum dış görünüşü değerlendirir. Abartılı olmamak kaydı ile temiz ve resmi bir görünüm yararlı olacaktır. Erkekler için takım elbise ya da pantolon-ceket tercih edilmelidir. Bayanlar içinse başvuracakları işe göre etek-gömlek ya da pantolon-gömlek iyi bir seçim olacaktır. Bayanlar elbise giymekten kaçınmalıdır</em>”<a href="#_ftn2">[2]</a>. Bu ve benzeri uyarılar aslında bize kadınların giyimlerinin mülakat esnasında onlara, giyim tercihleri ölçüsünde, avantaj ya da dezavantaj sağlayan bir kriter olduğunu göstermektedir. Etek, gömlek, pantolon, topuklu ayakkabı daha “derli toplu” olduğu için olumlu bir etki uyandırırken, elbise ya da açık ayakkabı gibi tercihlerin yapılması “ciddiyetsiz” ve “fazla rahat” olarak değerlendirilmektedir. Görüştüğümüz kadınlardan biri, yaz ayında bir iş görüşmesine elbise ve sandalet giyerek gittiğini ve mülakatçının “yazlıkta dolaşır gibi gelmişsin” ya da “sen giyinmiş süslenmiş gelmişsin, baban zengindir, bu işe çok ihtiyacın varmış gibi gelmedi bize” gibi tepkileri ile karşılaştığını ve bu durumun mülakat esnasında güven kırıcı bir etki yarattığını anlattı. Sonradan işe kabul edilmediğini öğrenmişti. Bu ve benzeri deneyimler aslında özellikle kadınların o işe uygunluklarının öncelikli olarak sahip olduğu beceriler ya da işe başvururken belirttikleri niyet üzerinden değerlendirilmediğini, günlük hayatta da yaşadığımız deneyimlerle paralel olarak, giyimlerine göre “ahlaksız”, “ciddiyetsiz” gibi belirli sınıflandırmalar ile karşı karşıya kaldıklarına işaret ediyor. Bu durumun kadınlar açısından belirli bir ayrımcılık yarattığını söylemek mümkün, çünkü ya mülakat esnasında güvenleri kırılıyor ya da mülakatçı tarafından eleniyorlar.</p>
<p><strong><em>Nişanlı mısın? Evli misin?</em></strong></p>
<p>Bir kadının mülakat esnasında “ahlaklı” veya “ciddi” bir adaymış gibi gözükmek için “doğru” giysileri tercih etmesi yeterli olmuyor. İş yaşamı dışında da “ahlaklı” bir hayat yaşadığının mülakatçı tarafından öğrenilmesi gerekiyor. BÜMED’de İnsan Kaynakları Uzmanı olarak çalışan Filiz Karakuş kendisiyle mülakat teknikleri üzerine yaptığımız görüşmede, bazı iş yerlerinde kadın adaylara mülakat esnasında  “Nerede kalıyorsunuz?”, “Oda arkadaşınız kadın mı erkek mi?” ya da “Nişanlı mısınız?” gibi sorular yöneltildiğinden ve kadınların bu sorular karşısında rahatsız olduklarından bahsetmişti. Bu yöndeki sorular, kadınların iş hayatı dışında nasıl bir hayat pratikleri olduğunu öğrenmek ve eğer bu hayat pratiği heteroseksüel bir ilişki biçimi değilse ya da toplum tarafından olumlanmayan bir heteroseksüel ilişki biçimiyse (örneğin evli olmadan aynı evde yaşamak) kadın adayın “uygun” bir aday olmadığı sonucuna ulaşılmasına sebep oluyor. Görüşmeler esnasında paylaştığımız deneyimlerden biri de bu yönde idi. Görüşme yaptığımız kadın ile konuşan mülakatçı, kendisine önce evli olup olmadığını, ardından da nişanlı olup olmadığını sormuş ve her ikisine de olumsuz cevap alınca  “Nişanlı olmayın zaten. Evli ya da bekar olun alırım, ama nişanlıysanız sizi işe almam. Çünkü nişanlı kadınlar her şeyi unuturlar, işlerine hiç konsantre olamazlar” demişti. Aday sonradan düşününce aslında mülakatçının, nişanlı kadınların akıllarının hep evlenmekte ve yaşayacakları cinsel ilişkide olduğunu söylemek istediğini anlamıştı. Bu anlatıdaki mülakatçının tavrı iki farklı açıdan değerlendirilebilir. Öncelikli olarak kadınların cinsellik deneyimini ancak ve sadece evlilik içerisinde, yani kadının ailesinin ve resmi makamların onayını aldıktan sonra,  yaşayabilecekleri kabul edilmektedir. Bu ön kabulün ardından evliliğin bir önceki aşaması olan nişanlılık evresinde olan bir kadının iş yaşamında verimli olamayacağı düşünülmektedir. Fakat bu durum sadece kadınlar için bir engel oluşturmaktadır. Bir erkek bekarken de, nişanlıyken de, evliyken de işine aynı oranda konsantre olabilir; ama cinselliğin hayatlarına girecek olduğunu düşünmek nasılsa kadınların tüm dengesini bozar, kaba tabirle kadınlar “eli işte gözü oynaşta” olmaya çok yatkındır(!)</p>
<p>Bunun yanı sıra bazı sektörlerde evli olmanın iş mülakatında kadınları dezavantajlı bir konuma düşürmesi de söz konusu olabiliyor. Örneğin bir görüşmemizde arkadaşının yaşadığı deneyimini bizimle paylaşan bir kadın, arkadaşının gittiği mülakatlardan birinde mülakatçının “Seni alırız ama evleneli 4 yıl geçmiş, çocuk yapma zamanınız gelmiş.  Eğer ki çocuk yapmayacağını taahhüt edersen alırız” tepkisi ile karşılaştığını anlattı. Bu anlatıyı yorumlarken evli olmanın çocuk yapmayı planlamak ile bir tutulduğunu vurgulayarak başlamak gerekiyor. Evli olma durumu, mülakatlarda kadınlar açısından sorun yaratıyor. Çünkü hem kadın çalışanın hamilelik-doğum döneminde işten uzak kalacağı, hem de devamında çekirdek aile içerisindeki işbölümü çerçevesinde çocuğun bakımı ile ilgileneceği “hesaplanıyor”. Toplumsal cinsiyet rolleri çerçevesinde değerlendirdiğimiz zaman, çocuk sahibi olmayı düşünen bir kadının iş seyahatine gitme, gerektiğinde mesaiye kalma gibi esnek iş koşullarına uyum sağlayamayacağı, çünkü tüm önceliğinin çocuğu olacağının düşünülmesi pek de şaşırtıcı olmuyor. Bunun yanı sıra doğum yapan bir kadının yasal hakkı olan ücretli doğum izninin verilmesinde de sorunlar yaşanabiliyor. Kısacası evli olmanın mülakatlarda kadınlar açısından bir ayrımcılık yaratması sıkça karşılaşılan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Fakat BÜKAK’ın danışman hocası Şemsa Özar ile yapmış olduğumuz görüşmede bu durumun son yıllarda bazı sektörlerde değişmeye başladığını ve ayrımcılığın başka bir biçim aldığını vurguladı. Şirketler artık uzun yıllar çalıştırdığı çalışanlarına yüklü miktarda tazminat ödemekten çekindiği için iki üç yıl çalıştırıp, sonra işten atma yoluna gitmeyi tercih edebiliyor. Bu nedenle evli kadınlar tercih sebebi olabiliyor çünkü ya kadınların hamile kalıp kendisinin işi bırakacağı ya da bunun işten atmak için iyi bir neden oluşturabileceği düşünülüyor.</p>
<p><strong>2. Çalışma Ortamı</strong></p>
<p><strong><em>“Sen bu kıza dua et, o burada olmasaydı sana neler derdim</em></strong>”<strong> </strong></p>
<p>Kadınların çoğunlukta bulunduğu iş yeri ortamı ile erkeklerin çoğunlukta bulunduğu iş yeri ortamının, bir kadın çalışan açısından farklılık yarattığını söyleyebiliriz. Örneğin görüştüğümüz kadınlardan biri erkeklerin çoğunlukta olduğu ve teknik bir alanda iş yapan bir firmada çalışıyordu ve bir kadın olarak erkeklerin kendi aralarında geliştirdikleri ilişki biçiminden rahatsız olduğunu dile getirmişti. “Küfredecekleri zaman, ‘kusura bakma’ diyorlar, birbirlerine sessiz sessiz küfrediyorlar. Günde on kere şu muhabbet geçiyor: ‘Sen bu kıza dua et, o burada olmasaydı sana neler derdim’.” Erkeklik kültürü içerisinde yer alan küfür ederek veya şakalaşarak ilişki kurma biçimi, bir kadının bu ortama dahil olmasıyla “erkekliğinden” bir şey kaybetmiyor, ancak ortamda kadının varlığı zaman zaman bu kültürün üstünü kapatma “nezaketi”nin gösterilmesine sebep oluyor.  Bu “bacı” ilişkisi kadının daha “kibar” veya “kırılgan” olduğu düşünülerek onun yanında daha dikkatli davranılması ile sonuçlanıyor ve yüksek ihtimalle kadın o ortamdan ayrılır ayrılmaz “eski tas eski hamam” devam ediyor.</p>
<p>Kadınların çoğunlukta olduğu ama şirket patronunun erkek olduğu bir iş yerinde çalışan bir kadın arkadaşımız ile de görüştük. Kendisi kadınlarla aynı ortamı paylaşmanın kendisi üzerinde daha olumlu bir etkisi olduğunu fakat bu birlikteliğin her zaman problem çözücü olmadığını, dayanışma ile sonuçlanmadığını anlatmıştı. Patronunun kadın çalışanlar üzerinde iktidar kurduğu zamanlarda kadınların yalnız kaldığını, ağladığını ya da kendilerini kovdurmadan patron ile mücadele etmeyi öğrenmek zorunda kaldıklarını eklemişti. Patron açısından ise altında kadınları çalıştırmayı tercih etmesini “Evindeki iktidarı oraya taşımaya çalışıyor. Kadınları istediği zaman taciz edebildiği, istediği zaman çocuğu yerine koyabildiği bir dünya yaratmış iş yerinde. Zaten birçok kadın onun etrafında ve ona bir şeyi beğendirmek için uğraşıyor” şeklinde yorumlamıştı.</p>
<p><strong><em>İş ortamında kadın-erkek ilişkileri</em></strong></p>
<p>Çalışma hayatını, yapılan iş ile ilgili konular dışında da belirli sosyal ilişkilerin kurulduğu bir ortam olarak düşünürsek kadınlar ile erkekler arasında kurulan belirli ilişkilenme biçimleri tacizkar tavırlar içerebiliyor. Bu tavırlar aynı çalışma ortamında sürekli olarak birlikte zaman geçiren insanlar arasında yaşandığı için daha gizli bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu durumlarda da kadınlar rahatsız hissetseler dahi, ilk bakışta bunu taciz olarak yorumlamakta ve tepki üretmekte zorlanabiliyor. Bir kadın arkadaşımız yaptığımız görüşmede, iş bulma konusunda kendisine yardımcı olmuş ve kendisinden daha üst bir konumda çalışan bir erkeğin “yeni işi kutlama” yemeğine çıkmakta ısrarcı olduğunu anlatmıştı.  Yemek esnasında konuşurken kendisine “bazı insanlar vardır kendilerini güzel hissederler, bazıları ise güzelliklerinin farkında değildirler” gibi imalarda bulunduğunu ve bu durumda kendini rahatsız hissettiğini söylemişti.  Karşısında kendisinden mevkii olarak üst konumda olan birinin bu tacizkar tavrı aslında kadınların iş yaşamında sıklıkla karşılaştığı bir cinsel taciz biçimi olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bunun yanı sıra cinsel taciz sadece kadının kendisi ile herhangi bir ilişki kurma teklifi ile gerçekleşmiyor. Kadınlar çalışma ortamında, erkeklerin kendi aralarında kadınlar hakkında yaptıkları yorumlar ya da erkeklerin kendileri ile bir arkadaşını tanıştırma istekleri ile de sık sık karşılaşıyor. Bir görüşmemizde bir kadın birlikte çalıştığı erkeklerin konuşmalarında genelde şunların geçtiğini söylemişti: “Şimdi senin bir sürü güzel arkadaşın vardır, bir gün akşam dışarı çıkalım arkadaşların da gelsin”, “Öğlen gittiğimiz yerdeki garson taş gibiydi” vs. Ya da iş yerinde çalışan sekreterin kadın ve hiyerarşinin en altında olduğu için sürekli aşağılandığını, kendisiyle dalga geçildiğini, arkasından “bu ne biçim giyinmiş böyle” diye yorumlar yapıldığını anlatmıştı.</p>
<p><strong>3. </strong><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yukarıda bahsettiğimiz tüm bu olguları sahne üzerine taşımak mümkün olmasa da, daha önce de vurguladığımız gibi oyun metninde yer alan bazı sahneler bu deneyimlere yer verilebilecek yapıda. Sahne çalışmaları ile masaüstü çalışmalarını birlikte yürüteceğimiz ve güncelleme yönündeki değişikliklere henüz başladığımız bu dönemde, yukarıda derlenen noktaların oyuna kadın bakış açısıyla yaklaşmak bağlamında ön açıcı olabileceğini düşünüyoruz. Burada ortaya atılan temaların oyunda ne şekilde işlenebileceği oyuna dair ayrıntılı bir çalışma ile netleşecektir. Ancak başlangıç olarak yukarıdaki derleme ışığında oyunda yorum geliştirilebileceğini düşündüğümüz noktalar şunlar:</p>
<p>İşe alınma sürecinde giyim ve medeni durum üzerinden şekillenen ayrımcılığın, iş arayan Hasan’ın girdiği mülakatlardan birinde özellikle kadınlar açısından işlenebilecek bir tema olduğunu düşünüyoruz.  Oyunun 2002 yılında sahnelenen metninde Hasan’ın ikinci mülakatı bir bankada geçer ve yapılan bire bir mülakatın sonucunda “yetiştirilmek” üzere işe alınır, fakat ertesi gün bankanın battığını öğrenir. Yapılan kurgu çalışmaları sırasında Hasan’ın ikinci mülakatının yine bir banka mülakatı olması, fakat bu sefer toplu mülakat olarak gerçekleşmesi önerisi geldi. Çünkü günümüz koşullarında bankaların toplu mülakat tekniğini uygulaması ve böylelikle adayların liderlik ya da takım çalışmasına yatkınlık gibi özelliklerini test etmesi söz konusuydu. Doğaçlanacak bu toplu mülakat sahnesinde bir kadın adayın niteliklerinin işi almaya uygun olmasına rağmen giyimi veya medeni durumu sebebiyle elenmesinin yer alabileceği konuşuldu.</p>
<p>Çalışma ortamında yer alan tacizkar tavırlara dair de Hasan’ın ilk başvurduğu, çokuluslu şirkette mülakatı yöneten Bülent Ateş tiplemesinin mülakat sırasında yanında yer alan ve altında çalışan Funda ve Leyla ile kurduğu ilişki bu yönde derinleştirilebilir. Bu süreçte yaptığımız görüşmelerde çıkan  “kadınların yanında küfür etmemeye çalışma ”, “yemeğe çıkmayı teklif etme”, “iltifat etmeyi bir motivasyon aracı olarak kullanma” gibi jestler üzerinden yola çıkılabileceğini düşünüyoruz.</p>
<p align="center"><em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar<br />
</em>www.feminisityaklasimlar.org</p>
<p><em> </em></p>
<p align="center"><strong>Belgeselcilikte Yeni Bir Dil:<br />
Feminist Belgeselcilik</strong></p>
<p><strong><br />
</strong> <strong><br />
</strong></p>
<p>2008 yaz dönemi itibariyle BÜKAK’ta Boğaziçi’nde başörtüsü yasağını konu alan bir belgesel çalışması yürütmekteyiz. Belgeselin ortaya çıkmasındaki nedenlerden biri eğitimde başörtüsü sorununun Türkiye’de yüksek siyaset malzemesi haline getirilmesine, yasağın başörtülü kadınları nasıl etkilediğinin ve başörtülü kadınların bu yasağı nasıl deneyimlediklerinin önemsizleştirilmesine, başörtülü kadınların kamusal alanda istedikleri biçimde varolma haklarının ihlal edilmesine ve iradelerinin yok sayılmasına duyduğumuz tepkiydi. Belgeselimizin amacı başörtülü öğrencilerin diğer kadın öğrencilerden farklılaşan yaşam deneyimlerinin ve yasaklara karşı yürüttükleri mücadelenin görünürleşmesine katkıda bulunmak, başörtülü kadınlarla başörtülü olmayan diğer öğrenci kadınların hangi zeminlerde dayanışabileceğine ve ortak feminist bir dilin nasıl oluşturulabileceğine dair Boğaziçi özelinde bir tartışma başlatmaktır. Bu belgesel Boğaziçi Üniversitesi’nde 1980’lerden bu yana eğitim alan başörtülü kadın öğrencilerin, başörtüsü yasaklarını nasıl deneyimledikleri ve bu konunun okulda nasıl tartışıldığı konusunda başörtülü ve başörtüsüz kadınların tanıklıklarına dayanıyor.</p>
<p>Belgesel çalışmamıza öncelikle belgeselimizin dramaturjisini oluşturmamıza katkı sunması amacıyla başörtüsü yasağı ile ilgili çeşitli okumalar yaparak başladık, kendi aramızda bu konuda tartışmalar yürüttük. Belgeselimiz çoğunlukla sözlü tarih görüşmelerine dayanacağı için; sözlü tarih görüşmelerinin nasıl yapılacağı, nelere dikkat etmek gerektiği konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyordu. Feminist Kadın Çevresi’nde yer alan ve doktorasını feminist antropoloji üzerine yapan Şirin Özgün bize sözlü tarih üzerine bir seminer vererek bu eksikliğimizi gidermemize katkı sağladı. Sonrasında belgesel çekiminin teknik gereklilikleri konusunda bir öğrenme sürecine girdik. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’ndan (BGST) Onur Günay ve Mehmet Özveren ile birlikte kamera kullanımı ve montaj konusunda çeşitli atölye çalışmaları yaptık. Bu öğrenme sürecimiz devam ederken okulumuzda halen öğrenci olan ya da mezun kadınlarla çekimler yapıyorduk. Bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar toplam on üç görüşme gerçekleştirdik.</p>
<p>Belgesel çalışmamıza ilk başladığımızda hedefimiz 8 Mart 2009’a kadar belgeseli tamamlamaktı. Ancak süreç içerisinde belgeselin tamamlanması hedefimizi güz 2009’a erteledik. Bu kararı vermemizdeki sebeplerden biri hedeflediğimiz görüşme sayısına henüz ulaşamamış olmamızdı. Ayrıca 1980’lerden bugüne kadar Boğaziçi’nde eğitim almış olan başörtülü kadınlarla görüşmeyi hedeflememize rağmen, ağırlıklı olarak 2000’li yıllarda Boğaziçi’nde okumuş kadınlarla görüşebilmemiz ve 1980’li, 1990’lı yıllarda öğrenci olmuş sadece bir kadınla görüşmüş olmamız belgesel sürecimizdeki en büyük eksiklikti. Erteleme kararımızın ardındaki bir diğer neden de 1980’li yıllardan bu yana başörtüsü mücadelesinin Boğaziçi’ndeki tarihini ele alırken bulmamız gereken arşiv görüntülerine ulaşmak için yeterli zamanımızın kalmamış olmasıydı. Bu nedenlerle belgeseli tamamlama hedefimizi güz 2009’a çekmemizin nitelikli bir ürün ortaya çıkarmamız için daha doğru olacağına karar verdik.</p>
<p>Belgesel çekmeye başlamamızla beraber Türkiye’de belgesel sinemacı kadınların çalışmalarını araştırmaya ve çekilen belgeselleri izlemeye koyulduk. Aslında Türkiye’de belgesel çeken kadınlar sinemanın diğer alanlarında film çeken kadınlara kıyasla görece daha fazlalar, fakat yaptıkları çalışmalar yeterince görünür değil. Bu sebeple belgesel sinemacılığa giriş niteliğindeki dosyamızın öncelikli amacı Türkiye’de belgesel sinemacılıkla uğraşan kadınların çalışmalarını ve tecrübelerini görünür kılmaktır. Bu bağlamda hazırladığımız dosyada belgesel sinema alanında çalışma yürüten ve birçok belgesele ve uzun metrajlı filme imzasını atan Eylem Kaftan, Aysim Türkmen ve Handan Öztürk ile yapılan söyleşiler yer almaktadır. Bu söyleşilerin yanı sıra dosyada BÜKAK’ta çalışmaları devam eden belgeselimizin ön prodüksiyon dönemini analiz eden ve geldiğimiz aşamayı anlatan <em>Kolektif Bir Feminist Belgesel Deneyimi Üzerinden Sinema Etiğine Yeniden Bakmak </em>adlı bir değerlendirme yazısını bulacaksınız.</p>
<p>Belgesel çekmeye başlamamızla beraber Türkiye’de ve dünyada belgesel sinemanın durumuna dair çalışmalar yapmaya başladık. Önümüzdeki dönemlerde kendi belgeselimizde perspektif oluşturması için, dünyada ve Türkiye’de çekilmiş kadın konulu belgesellerin dramaturjik ve teknik yapısını inceleyerek çalışmalarımıza devam etmek istiyoruz.  Özellikle 80’ler ve 90’larda okulda öğrenci olmuş kadınlara görüşmelerimize devam etmeyi ve arşiv çalışması yürütmeyi planlıyoruz.</p>
<h4>Başörtüsü yasağına dair çekeceğimiz bir belgesel ile başörtülü ve başörtüsüz kadınlar olarak bir araya gelmemiz daha pek çok konuda bir arada bir şeyler üretebileceğimizi anlamamızı sağladı. Projeye başlamaya karar vermeden önce BÜKAK’ta başörtüsü konusunda yaptığımız fikir alış verişleri ve belgesel çalışmamızın kendisi gösterdi ki başörtüsü mücadelesi kadınların dayanışması ve zorluklara karşı birlikte mücadele etmesiyle daha anlamlı bir hale gelecek.</h4>
<h4>Kolektif Bir Feminist Belgesel Deneyimi Üzerinden Sinema Etiğine Yeniden Bakmak<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h4>
<p align="right"><em>Sümeyye<strong> </strong>Kavuncu<strong> </strong></em></p>
<p align="right"><em>Senem Kara</em><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<h4>Bu yazının konusu, BÜKAK’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihsel süreci ile ilgili çektiğimiz belgeselin üretim öncesi (pre-production) aşamasıyla ilgilidir. Bu alanda yaptığımız tartışmalar  birkaç bölümden oluşuyor. Öncelikle on iki kadının başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekmeye karar vermeleriyle oluşan kolektif çalışmanın örgütlenmesinin ne anlama geldiğini ve bu birliktelikte yaşanan tecrübeleri analiz etmeye çalışacağız. İkinci olarak, kendi tecrübemiz üzerinden “kamunun bilme hakkı” ile “bireysel mahremiyet hakkı” çelişkisinin bir analizini yapacağız. Bu bölümlerde süreçte ortaya çıkan güç ilişkileri ve kameranın kullanımına dair yaşadığımız tecrübeleri ve kamera üzerinden doğan etik problemleri tartışacağız. Bunu yaparken filmin öznelerini ikna sürecimizde karşılaştığımız “kameranın iktidarı” problemini Lacan metodunu kullanarak açıklamaya çalışacağız.</h4>
<h4>Feminist Kolektif Kadın Çalışması</h4>
<p>Belgeselin çekim aşamasında on iki kadın kolektif bir çalışma yürütüyor. Farklı düşünceleri, hayat tecrübeleri ve duyguları olan kadınların bir araya gelip çalışma yürütmesi zaten BÜKAK’ın çalışma yöntemi olduğu için, BÜKAK’lı kadınlara çok da yabancı değil. Fakat başörtülü ve başörtüsüz kadınların bir arada uzunca bir süreci kapsayan bir çalışma yürütmesi hepimiz için çok yeni bir tecrübe. Bu süreçte bir araya gelmemizde etkili olan öznelliğimiz hem aramızdaki feminist kadınların, hem de başörtülü kadınların birbirini dinlemeye istekli ve farklılıklarını düşmanlık haline getirmeye karşı çıkan kadınlar olmasıdır diyebiliriz.  Çalışmanın sürecinden bahsedecek olursak; çekimlere başladıktan sonra iki haftada bir, geldiğimiz aşamaları beraberce tartışmaya başladık. İki haftalık süreç içinde kimlerle görüştüğümüz, görüşmeler sırasında çıkan aksaklıklar, görüşme yaptığımız kadınların bizi en çok etkileyen anlatıları ve görüşme yapmak istediğimiz kadınları ikna sürecinin zorlukları tartışmalarımızın ana eksenlerini oluşturuyor. Bu toplantılar ile kurduğumuz tartışma platformu sürekli birbirimizi çok iyi anladığımız ve asla birbirimize muhalefet etmediğimiz toplantılar serisi şeklinde ilerlemiyor. Toplantıların yanı sıra neredeyse her gün birbirini gören ve iletişim halinde olan bir çalışma grubu oluştu. Bu grup aslında sürekli düşüncelerin çatıştığı bir alana dönüştü.</p>
<p>Judith Butler’ın <em>Conscience Doth Make Subjects of Us All</em><a href="#_ftn4">[4]</a> makalesinde tanımladığı şekliyle: “<em>Öznellik dediğimiz şey aslında öznenin günlük hayatta yavaş yavaş oluşturduğu kimliğiyle yaşadığı veya hayal ettiği tecrübelerde kendini göstermesidir.</em>” Buradaki tanıma göre her bireyi diğerinden ayıran biricik bir yaşam seyri vardır. Bizim yaşadığımız da, Butler’cı bir perspektiften baktığımızda, şimdiye kadar yaşanan feminist veya başörtülü olmak tecrübelerinin bir benzerinin yeniden üretimi değil, tüm bu tecrübelerin BÜKAK özelinde ve tam olarak “bugün” ve “burada”nın tüm koşullarıyla birlikte yepyeni bir tecrübesidir. Diğer feminist veya İslamcı çalışmalarla gösterdiği benzerlik ve farklılıklarla birlikte aslında bu çalışma feminist ve başörtülü kadınların bir çalışması olmanın ötesinde kendi varlıklarıyla bir Senem, Sümeyye, Öykü, Elif, Damla, Şebnem, Aslı, Gülsüm, Burcu K., Burcu T., Gizem, Deniz ve Cansu çalışmasıdır.</p>
<p>Çalışma sürecinde yaşananları, gruptaki insanların bu çalışmaya dair hissettiklerini, düşündüklerini ve görüşme yaptığımız kişilerin anlatılarını harmanlamak, bu kolektif çalışmanın öznelliğini oluşturuyor. Anneke Smelik feminist teorinin sinema üzerindeki tezahürünü “ <em>kadının arzu öznesi olarak temsil edilemez oluşu ve kendilerini birer  özne sayan kadınlar arasındaki çelişki üzerine kuruludur</em>”<a href="#_ftn5">[5]</a> diyerek tanımlıyor. Bir kadın, bedeninin seyirlik bir haz nesnesi olması durumunu reddettiği anda, kendine özgü hikayesini aktif bir özne olarak yazmaya başlar.  Kadınlar bir aradayken  kendi hayat hikayelerini anlatırlar. Ve bu hikayelerdeki farklılıklar çelişkinin başladığı andır.  Bu çelişkiler, bu hikayelerde onlar için vazgeçilemez olan vurguları belirlemeye başladıkları anda çatışmaya dönüşüyor.  Şunu söylemek gerekir ki; bu çalışmada da ortaya çıkan çatışma noktaları, bizim bir arada durmamızı imkansız hale getirecek bir duruma gelmedi.</p>
<p>Örneğin başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekerken çok ilişkisiz gibi görünen eşcinselliğin, grubun en çok tartıştığı mevzu olmasında hem burada lezbiyen kadınların olması, hem de görüşmecilerin bu konuya dair hassasiyetleri belirleyici olmuştur.  Bu tartışma, görüşme yapmak istediğimiz kadınlarla iletişime geçme sürecinde başörtülü kadınların birinin “Eşcinselliğe dair herhangi bir şeyin geçeceği bir belgeselde var olmak istemiyorum.” demesiyle başladı. Fakat bunun yanı sıra grupta çalışan kadınların da bu konuya dair kafa karışıklıkları vardı. Örneğin biz belgeselimizin kurgusunu “Refleksif Mod”da yapabiliriz ve burada da filmi çeken insanlar olarak kendi hikayelerimizden de bahsedebiliriz. Bu noktada da lezbiyen bir kadına “Sen bundan kesinlikle bahsetme” demek belgeselcilik açısından da etik değildir.</p>
<h4>Kamunun “Bilme Hakkı”<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></h4>
<p>Belgesel çekerken yapılan tartışmalardan birisi de “kamunun bilme hakkı” ile “bireyin mahremiyet hakkı” arasındaki sınırın ne olduğudur. Bu belgeselin konusu Boğaziçi Üniversitesi üzerinden başörtüsü yasağının ne anlama geldiğini okumaya çalışmaktır.  Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarında uygulanan başörtüsü yasağı, bunun bireyler üzerinde yarattığı mağduriyet ve bunu yaşayan kadınların yasağa karşı verdikleri mücadele, “kamunun bilme hakkı” içerisine dahil edilebilir.</p>
<p>Etik meselesini daha sağlam tartışabilmek için belgeseli izleyecek olan kamuyu etik üzerinden sınıflandırmak bu çalışma için faydalı olacaktır. Seslendiğimiz kamunun büyük bir kısmı Türkiye’de yaşayan ve başörtüsü ile ilgili birçok tartışmaya da tanıklık eden insanlar. Bu sistemin içinde başörtülü kadınlarla birlikte eğitim alan ya da olanları haberlerden takip eden bu insanlar, Türkiye iç politikalarında büyük yer işgal eden başörtüsü meselesiyle istese de istemese de ilişkilenen insanlardır. Başörtünün içindeki insanın kaybolduğu bu politik süreçle birlikte, başörtüyü bir politika nesnesi haline getirirken, başörtüsü takanları ve yaşanan tecrübeleri de yok sayıyor. Toplum nezdinde tek tipleşen başörtülülerin bireysel hikayelerinin yüksek siyaset ile zihinlerden silinmesi etik bir sorundur. Biz de bu belgeseli çekerken kamuyu bu yönde harekete geçirmeyi amaçladık. Somut haliyle belgeselin ana düşüncesini şu şekilde ifade edebiliriz: “Burası laik, Atatürkçü bir ülke; dolayısıyla üniversiteye türbanla girmek yasak!” demek anlık bir cümle iken, bu cümle yasağın dışarıda bıraktığı kadınları, tüm yaşam tahayyüllerini değiştirmek zorunda bırakacak kadar yıkıcı oluyor. Bu belgesel, başörtülü kadınların yasağın hayatlarında bıraktığı etkilere dair anlatılarına ve yasaktan bağımsız olarak da, başörtülü kimliğinin dışındaki öznelliğine dikkat çekmeyi hedefliyor. Bu anlatılarla, dışlayıcı bir ideolojinin insansız, ruhsuz ve bedensiz ürettiği ilkenin, ete kemiğe bürünen hayatları nasıl etkilediğini kamuya göstermek amaçlanıyor.</p>
<p>“Kamunun bilme hakkı” derken seslendiğimiz kamulardan biri de Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan, daha dar bir kamusal alanı paylaşan Boğaziçili kitle. Başörtüsü Türkiye’de tüm seviyelerdeki eğitim kurumlarında yasak. Üniversiteler özelinde baktığımızda Boğaziçi ile İstanbul’daki herhangi bir üniversitede bile yasağın uygulamaları çok farklılaşıyor. Bu sebeple belgeselde “araştırdığımız kamu”, Boğaziçi kamusu. Görüşülen kişilerin tümünün Boğaziçi geçmişi var. Görüşmelerde geçen Güney Meydan, Saatli Bina’nın arkası, otopark yolunun kestirmeye tercih edilmesi, shuttle vb. kavramlar Boğaziçi camiası için bambaşka anlamlara sahip. Görüşme yaptığımız kadınlardan birisi şöyle bir hikaye anlatmıştı: “Derslerim genelde TB’de oluyordu. Yaşadığımız ev Türkan Şoray Sokağı’nda… Her sabah güney kapıdan girmek yerine Bebek’e iniyor, Aşiyan’ın orada bazen güvenlik görevlisi olmadığı ve daha serbest olduğu için orayı tercih ediyordum. Oradan da giremediğim zamanlarda  dersime de giremeden o yolu tekrar geri dönüyordum”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>
<p>Bu anlatı Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyup aynı yolları, aynı binaları paylaşan insanlar için Boğaziçi dışında hitap edilen kamudan daha farklı bir empati sürecine sebep olacaktır; çünkü anlatıda kullanılan dil Boğaziçili bir bireyin daha fazla ortaklık kurabileceği bir dildir. Burada Boğaziçi kamusu çok önemli bir yerde durmaktadır çünkü bu süreç, yaşanan hak ihlaline karşı bir farkındalık geliştirilmesinin ve belki de bu ihlale karşı geniş bir dayanışma oluşturulmasının başlangıcı olacaktır.</p>
<p><strong>Lacan metodu</strong></p>
<p>Lacan metodunu kısaca özetleyecek olursak Lacan Saussure’un linguistiğe dair ortaya attığı dilin keyfi oluşumu teorisiyle işe başlar. Saussure bu teoride sesler ve nesneler arasındaki ilişkinin keyfi olarak oluştuğunu söyler. Söz gelimi “masa” sesinden oluşan kelimenin aslında masanın kendisiyle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Fakat sesler ve nesneler bir şekilde birbirinin tanımlar hale gelmiştir. Lacan’ın yaptığı, bu teoriyi Freud’dan öğrendiğimiz insan bilinçaltı teorisine uygulayarak, bilinçaltının da dillerin oluşumuna benzeyen bir örgüyle oluştuğunu söylemesidir. Bilinç gerçekle hayal arasında sembolik bir düzeyde oluşur. Gerçekse Saussure’ün teorisindeki seslerle nesneler arasındaki bağlantı kadardır. Masa dediğimizde bunu açıklamak için kullandığımız kavramlar bizi tahta, dört ayak, ağaç, yeşil, canlı gibi başka seslere doğru götürür. Fakat asla masanın kendisine götürmez. Bunun gibi bilinçaltımız da bizi başka hayaller ve sembolik dünyalara eklemlerken, gerçeğin kendisine asla ulaşamaz.</p>
<p>Bizim Lacan’a dair kullanacağımız teori insan bilincinin kendini başka bilinçlerde anlamlandırarak kendine tatmin edici kavramsal bir dünya kurma çabası. İlerde atıf yapacağımız Ödip kompleksinin tam olarak ifade ettiği şey Lacan’ın “Babanın adı” diye adlandırdığı kendini toplumsal kavramların içinde anlamlı bir yere oturtma çabası ve süreç olarak bunun ölene kadar bitmeyecek bir süreç olması. Çünkü sevdiğin ve takdir ettiğin herkes tarafından mükemmel bir insan olarak algılanmak imkansız bir şey.</p>
<p>Bu noktada kamera aynı anda inanılmaz sayıda başka bilinçle bireyi ilişkilendirir ve kendini o bilincin içinden algılama anını çok karmaşık ve kilit bir yere oturtur. Birey kendini aynı anda birçok bilincin algısıyla dans ederken bulur.</p>
<p>Şimdi, kendi örneklerimizde bireylerin kamerayla kurdukları ilişkilere ve buradan doğan etik problemlere bir göz atalım.</p>
<p>Türkiye kamusundan daha farklı bir yere oturttuğumuz Batılı kamuyu düşündüğümüzde ortaya çıkan etik problem de farklılaşıyor. Batı’ya iyi gözükme ve kendine batının gözünden baktığında onaylanabilir olma arzusu, Türkiye’nin “modern” kadınlardan oluşması beklenen vitrinini meşru kılıyor. Biz bu durumu Lacan’ın psikanaliz metodu<a href="#_ftn8">[8]</a> ile analiz etmenin bize farklı bir perspektif sunacağını düşünüyoruz. Bunun için Türkiye’nin ulus-devlet projesine, “ideal Türk” öznenin tanımlanış şekillerine ve bu fantastik öznenin yani kısaca “Türk” kavramının, Türkiye’de yaşayan gerçek özneleri nasıl etkilediğine bir göz atmak gerekiyor. Lacan’a göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekli ilerleyen ve kendini tamamlamış, mükemmele ulaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti fantezisinin peşinden koşan bir yapı veya bir hayal olarak bize anlamlı gelmeye devam edebilmesi için öncelikle bu fanteziye olan inancın sürekli yenilenen bir yapı içinde korunması gerekiyor. Bu yapı, yani “anlamlı varoluş”, bir defa çöktü mü, ne Türkiye’den, ne de cumhuriyetten hayatımızı anlamlı kılan bir etki beklememek gerekiyor. İdealize edilmiş bir Türkiye Cumhuriyeti fantezisinin bireylere olan etkilerine baktığımızda da karşımıza çıkan sorunlardan biri -bizim de belgesel konumuz olan- başörtülü bireyler. İşte bu yüzden başörtüsü belgeseli çekerken “ideal Türk” vatandaşını ve ulus-devlet sistemini tartışmak da bizim için kaçınılmaz oluyor. Belgesele katılan arkadaşlarımız farkında olmadan da olsa aslında konuşurken bütün argümanlarını, bu sistem içinde mücadele ettikleri stratejiler ve kendilerine yöneltilen argümanlara bir cevap olarak bize sunuyorlar. Mesela en çok karşımıza çıkan söylemlerden biri bunun en açık örneğidir: “Ben başörtümü siyasi simge olarak takmıyorum, inancımdan dolayı örtünüyorum.”</p>
<p>Lacan metoduyla olaya baktığımızda karşımıza çıkan psikanaliz konusu, başörtülü bireyler yüzünden “ideal Türkiye” fantezisini tehdit altında hissetmeye başlayan “Kemalist Türk” özne oluyor. Lacan’ın “Babanın Adı” diye nitelediği evre tam da burada ortaya çıkıyor. “Babanın Adı” kuramında Lacan, kendini toplumsal boyutta belli bir ideolojinin gözünden gören bireyden bahsediyor. Bu da kendine batının “modernizm” ideolojisini ideal edinmiş bir egoya, yani Kemalist egoya işaret ediyor. Fakat Lacan’ın kendini sürekli düzelten ve daha iyiye koşan bireyinin aksine, bu söylem içi boş bir “yaranma” çabasına dönüşüyor ve batılı idolünü kandırma yoluna gidiyor. Bu noktada kamunun bilme hakkı, batının da Türkiye’de olanları bilme hakkıdır dersek çektiğimiz belgeselin etik faydasından bahsedebiliriz. Batıya modern kadınlarla dolu bir kamusal alan vitrini sunmak aslında başlı başına etik bir sorun.</p>
<h4>Bireyin Mahremiyet Hakkı ve Temsiliyet Sorunu</h4>
<p>Belgesel izleyicisi, belgesel yönetmeni ve belgesel öznesi arasında kamera yoluyla kurulan iktidar ilişkisini kırmak kamerayı elinde tutan bizlerin üretim öncesi aşamadaki en büyük kaygılarından biriydi. Bu sorun, gazeteciler için sık sık dile getirilen, aradan istenmeyen yerlerin cımbızlanması ve gösterilen yerlerin bağlamından kopuk bir biçimde yansıtılması ile benzerlik gösterir. Bu sebeple biz de konuşacağımız insanlara bu konudaki hassasiyetimizi açıklayarak kamera iktidarını kırmaya çalıştık. “Nasıl bir belgesel?” diye sorulduğunda genelde kurduğumuz cümle şuydu: “Biz Boğaziçi’ndeki başörtülü kadın öğrencilerin kampüs deneyimini ve kampüs içinde bizimle kurdukları ilişkileri anlamaya çalışıyoruz.”</p>
<p>Tam da “anlama” ve “yansıtma” isteğinin farklılıkları, aslında bizi gazetecilere yöneltilen bu eleştiriden kurtaran nokta oluyor. Çünkü “anlama” kelimesinin işaret ettiği anlam dünyası ile “yansıtma” kelimesinin işaret ettiği anlam tamamen konuştuğumuz özneyi nasıl konumlandırdığımızla ilgili. Eğer konuştuğumuz özneyi anlamaya çalışıyorsak bu onu bir özne olarak aktif konumladığımızı gösterirken, onu yansıtmaya çalışmak onu pasifleştirir ve nesneleştirir. Bu nedenle belgeselimizi görüşeceğimiz kadınlara anlatırken şunu belirttik: “Hikayesini önceden yazıp da sizin içini doldurmanızı istediğimiz bir belgesel çekmek istemiyoruz. Hikayesini sizin bizzat yazacağınız bir belgesel çekebilmek bizim için önemli. Biz başörtüsünün kadınların yaşamları üzerindeki etkilerini anlamak istediğimiz için de sizin anlatmak istediğiniz şeye odaklanacağız. Belgeseli çekerken de, kurgusunu yaparken de hep sizin fikrinizi alacağız. Çünkü bizim için önemli olan sizin ne demek istediğiniz. O yüzden sözlerin çarpıtılması, montajla istenmeyen yerlere çekilmesi gibi bir şey söz konusu değil. Zaten çekimin bir kopyasını sizin söylemek istediklerinizi söyleyip söylemediğinizi görebilmeniz ve belgeselde yer almasını istemediğiniz yerleri tespit edebilmeniz için size vereceğiz.” Belgesel çekerken benimsediğimiz ilke, görüşme yapacağımız kadınlara dair bir film çekmek değil onlarla birlikte bir film çekmek istememizdi.</p>
<p>Kameranın önünde ve arkasında olanlar arasındaki iktidar ilişkisinin kırılmaya çalışıldığı ikinci bir aşama ise görüşmeler sırasında devreye giriyor. Yukarıda tartıştığımız gibi kamunun bilme hakkı bizim için çok önemli; fakat aynı zamanda “bireyin mahremiyet hakkı” her şeyden önce gözetilmek zorunda. Görüşme yaparken yanımızda başka kimsenin olmaması, belgeselcilerin tamamının kadın olması ve sohbet koyulaşırken yavaş yavaş kameranın unutulması bireyin aslında tüm kamuyla paylaşmak istemeyebileceği konulara da değinmesine yol açabiliyor. Burada birey ilk başta kendini ötekinin “tüm kamu”nun gözünden görüyor. Yani Lacan’ın büyük harfli “Öteki”si belgeseli izleyecek olan bütün insanlar oluyor. Daha sonra algı karşısındaki “arkadaş” özneye kayıyor. Böylece kendini yansıttığı “Öteki” sadece karşısındaki belgeselciler oluyor.</p>
<p>Bir de görüşme yaptığımız insanlar önceden tanıdığımız insanlarsa ortamdaki arkadaşlık havası bu sorunu bir kat daha artırmış oluyor. Çünkü anlatıcı anlattığı yaşam öyküsünü görüşme yaptığı kişiyle gündelik hayatında daha önce de paylaşmış olabiliyor ve unutulan kameranın yarattığı rahatsızlık görüşme sonrasında şu cümlelerden anlaşılabiliyor:</p>
<p>“Ben mutlaka bir bakayım, bu söylediklerime”, “Ay, bazı yerler olmasın sakın, çıkarın olur mu?”, “…arkadaşım da izleyecek bunu, dedikodu gibi oldu sanki…”</p>
<p>Burada Lacan’ın Ödip kompleksinden faydalanacak olursak; aslında kameraya konuşan birey, kamunun onu görmesini istediği şekilde kendini kamuya yansıtmaya çalışır. Fakat kamerayı unuttuğunda, artık kendini ötekinin gözünde idealize etme arzusu değişiyor.  Anlatıcının, yakınında duranın -ki bu bizim örneğimizde belgeseli çeken kadınlardan birisi- gözünden kendini algılamaya başlamasıyla birlikte Lacan’cı büyük harfli “Öteki” de görüşmeyi yapan  kişi oluyor.</p>
<p>Biz belgeseli çekerken aramızdaki ilişkinin kendisini yansıtmak istediğimizden samimiyeti yakalamak işimizi kolaylaştıran bir durum. Fakat zaman zaman özneler açısından, kamusal temsiliyette sıkıntı yarattığı için işimizi zorlaştıran bir araca da dönüşebiliyor. Tüm bunları düşündüğümüzde, başörtülü bireyin kendini belgesel içinde nasıl bir yerde konumlandırmayı tahayyül ettiğini ve hitap ettiği “Öteki”sini nasıl belirlediğini anlamak için üretim aşamasında konuştuğumuz öznelere kasetlerin kopyasını göndermek de kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>Bu aşamada karşılaştığımız sorunlardan biri de görüntü vermek istemeyen arkadaşlarımız için nasıl bir çözüm üreteceğimizdi. Belgesel görüntülü bir çalışma olduğu için, görüntü almak, üretmek istediğimiz filmin en önemli kısımlarından biri. Fakat başörtülü kadınların ekranda gözükmekle ilgili birçok endişesi olduğunu da görmezden gelemezdik ve bu yüzden yaptığımız iki görüşmede sadece ses kaydı alındı. Bizim ses kaydı aldığımız iki kadının bunu tercih etme sebepleri haklarında soruşturma açılmasından çekiniyor olmalarıydı. Hatta görüntü veren bir kadın, şu an Eğitim Fakültesi’nde okuduğunu, fakat çok büyük bir ihtimalle bölüm değiştireceğini ve başka bir fakülteye geçeceğini söyledi. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise görüntüleri kullanmamızı istemediğini belirtti. Görüntü vermek istemeyen kadınların hepsinin de Eğitim Fakültesi’nde okumaları hiç de tesadüfi bir durum değil. Bu bize şunu gösterdi ki bu belgeselde kamera, bir nevi yasakla beraber yaşananlara isyan etmenin ve bir direnişin sembolü iken, baskının ve tehdidin arttığı noktalarda kişinin kimliğini deşifre eden bir tuzakmış gibi algılanabiliyor.</p>
<p>Aramızdaki arkadaşlık ilişkisini ve görüşme teklifi götürdüğümüz insanların bizi reddetmek isterse zorlanacağını da göz önünde bulundurarak kabul etmeyen arkadaşlarımızı ikna etmek için uğraşmadık. Bu belgeselin başörtülü kadınların hayatlarını zorlaştırmaması, aksine mücadelelerinin bir parçası olması gerektiğini düşündüğümüz için eğitim hayatı tehlikeye girebilecek arkadaşları tehlikeye atmamak çok temel bir prensip olarak karşımıza çıktı. Özellikle okulda başörtülü değil de şapkayla okuyan kadınların kamerada da başörtülü gözükmek istememeleri anlamak istediğimiz tecrübe hakkında bize çok şey anlatıyor. Yine burada, kendisini başörtülü değil şapkalı tanıyan ve ancak böyle kabul eden öğretmenler temel alınarak karar veriliyor. Kişi dışarıda da kendini “öğretmenin” gözünden görmeye devam ediyor.</p>
<p>Bu bölümde anlattıklarımız genel olarak karşılaştığımız sorunlara karşı ürettiğimiz çözümlerin bizim kolektif öznelliğimizden doğan stratejilerden oluştuğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>BÜKAK’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihsel süreci ile ilgili çektiğimiz belgeselin üretim öncesi aşamasını konu edinen bu yazıda, on iki kadının başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekmeleri ve oluşturdukları kolektif çalışmanın örgütlenmesinin ne anlama geldiği, grubun süreçleri ve tartışmaları analiz edildi.</p>
<p>Belgeseli çeken kadınların bu süreçte güç ilişkileri ve kameranın kullanımına dair yaşadıkları tecrübeler ve sinema literatüründe bir hayli tartışmalı bir mevzu olan etik problemler bu makalenin ikinci bölümünü oluşturuyordu. Bunları tartışırken öncelikle Judith Butler’ın öznellik tartışmaları bizim kendi öznellik tecrübemizi anlamamızda bize çok yardımcı oldu. BÜKAK’ta bize özel formüllerle, karşımıza çıkan engellerle mücadele stratejileri geliştirdiğimizi fark ettik.</p>
<p>Kamunun bir parçası olan başörtülü kadınları anlama çabamız bizi belgeselcilikte önemli bir konu olan “kimin kime doğru konuştuğu”nu anlamaya itince bunu Lacan’ın “Öteki” kavramıyla analiz edebileceğimizi düşündük. Böylece yaptığımız görüşmelerle; kimle konuştuğumuz, bunları yayınlarken kime hitap edeceğimiz, konuştuğumuz öznenin görüşme sırasında kime doğru konuştuğu ve bizim bu belgesel aracılığıyla kime konuşacağımız gibi meseleleri, kameradan kaynaklanan iktidar dengesizliğini de göz önünde bulundurarak açmaya çalıştık. “Kamunun bilme hakkı” ile “bireysel mahremiyet hakkı” çelişkisi bağlamında kendi tecrübemiz üzerinden belgesel etiğinin bir analizini yaptık.</p>
<p>Tüm bunları açmaya ve analiz etmeye çalışırken amacımız aslında kendi belgesel projemizin şimdiye kadar tamamladığımız üretim öncesi aşamasının da bir değerlendirmesini yaparak belgesel dünyasında nerede durduğumuzu, nasıl bir belgesel çektiğimizin de bir eleştirisini yapmaktı. Etik konusunda nerede durmamız gerektiğini ve kolektivitenin ne olduğunu böyle bir yazıda tartışmış olmak belgeselin bundan sonraki aşamalarında bizim için faydalı olacaktır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Kutluğ Ataman, “<em>Peruk Takan Kadınlar“ Belgeseli</em>, İstanbul (1999)</p>
<p>Patricia Erens, <em>Women’s Documentary Filmmaking: The Personal is Political</em>, New Challanges For Documentary, (1988), s. 554-565</p>
<p>Gwendolyn Audrey Foster, <em>Looking in The Mirror: A Bibliographic Essay on Women Filmmakers,</em> Transformations. Wayne (1995) (Vol.6, Iss.1), s. 39</p>
<p>Calvin Pryluck, <em>Ultimately We Are All Outsiders”: The Ethics of Documentary Filming</em>, New Challanges For Documentary, (1976), s. 255-268</p>
<p>Anneke Smelik, <em>Feminist Sinema ve Film Teorisi ve Ayna Çatladı</em>, (İstanbul: Agorakitaplığı, 2008)</p>
<p>Judith Butler, <em>Conscience Doth Make Subkects of Us All</em>, Yale French Studies Yale University Press, (1995) s.19</p>
<p>Jacques Lacan, <em>The mirror phase as formative of the function of the I</em>, S. Zizek (ed) Mapping ideology, London verso, (1994), s. 93-99</p>
<p><strong><em>Kapitalistanbul</em></strong><strong> Filminin Yönetmeni<br />
Aysim Türkmen ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Aslı Sakallı</em></p>
<p align="right"><em>Elif Sakin</em></p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>Aysim Türkmen bir süre<strong> </strong>Marmara Üniversitesi’nde antropoloji dersleri </em><em>verdikten sonra şu sıralar Yıldız Teknik Üniversitesi’nde şehir antropolojisi dersleri veren bir belgeselci. Çoğunlukla şehir üzerine belgeseller çekiyor. Aynı zamanda Koray Gümüş’le beraber Açık Radyo’da Metropolitika adlı programı yapıyor.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: Belgeselle tanışmanız nasıl oldu?</strong></p>
<p><strong>Aysim Türkmen:</strong> Ben sosyoloji ve antropolojiyi çok seviyorum. Sosyoloji ve antropolojiyi akademinin dışında nasıl yapabileceğimi arıyordum. Son dönemde belgeselde bunu başarabildiğimi gördüm. Zaten ben hiç <em>National Geographic </em>belgeselleri gibi klasik belgesel izleyicisi olmamıştım. O zamana kadar beni etkileyen iki tane belgesel izledim. Bir tanesi Lübnan’da savaş sırasında üç kadının yaşamını konu alıyordu. Diğeri ise dünyanın en büyük müzik yarışmasında ikinci olan insanların hayatlarıyla ilgili bir belgeseldi. Bu iki belgeselde de yaratıcı belgesel tarzı bana çok yakın gelmeye başladı. Burada kurmaca ile belgesel türü arasında bir sürü şey yakalanabileceğini gördüm. Denemek için başladım çalışmaya ve <em>Kapitalistanbul </em>da bunlardan ilkiydi. Kurmacayı da çok seviyorum ama yaratıcı belgesel tarzında çalışmaya devam edeceğim galiba. Bu yeni tarz yaratıcı belgeselin muazzam bir potansiyeli, yeni türlere açıklığı olduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>Belgesel film sektöründe kadınların görünür olması daha mı zor?</strong></p>
<p>Özellikle Türkiye’de kadınların daha görünür olduğunu düşünüyorum. Ödül kazanan bir sürü kadın belgeselci var: Pelin Esmer, Emel Çelebi gibi. Tam tersine bu alanda kadınların oldukça görünür ve başarılı olduklarına inanıyorum. Behiç Ak, Türkiyeli belgeselci kadınlar diye bir kategori oluşmaya başladığını söylüyor mesela. Böyle bir alan açıldığına inanıyorum kadınlara.</p>
<p><strong>Belgesel çeken diğer kadınlarla nasıl dayanışma ağları kurulabilir, kurulan ilişkiler önemli midir?</strong></p>
<p>Çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakikaten koskoca bir okyanusun ortasında çalışıyorsunuz. Finansal destek alamadığınız oluyor, mesela uzun süreli projelerde kurumsuz başlıyorsunuz. Yapım şirketleriyle anlaşmak bunu tam olarak çözemiyor. Dolayısıyla bu dayanışmalar çok önemli. Örneğin benim için Pelin Esmer var. Birçok anlamda bana çok destek oldu. Kadınlar arası destek çok önemli. Bir yandan da belgeselde kendinizi ortaya koyuyorsunuz. Duygularınızı, sorgulamalarınızı, özel hayatınızı… Bu noktada da konuşacak birine çok fazla ihtiyacınız oluyor.</p>
<p><strong>Belgesel projemizde kameranın iktidarı ile ilgili tartışmalar yapmıştık. Siz kameranın iktidarını kırma konusunda ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Kameranın iktidarının farkında olmak önemli. Bu bir iktidar, bundan kaçınılmaz. Öncelikle  siz kameranın arkasındasınız, o önünde. Montajda tamamını koymak gibi bir durum yok ve neyi koyup neyi koymayacağınızın seçimi size ait olduğu için çok ciddi bir iktidar ilişkisi var. Bu iktidarı kırdığını zannetmek bence çok büyük bir yanılgı olur. İktidarın kırılamayacağı bir nokta var. Bu iktidara çok dikkat etmek lazım. Ama kamera, sadece iktidar aracı da değil. Biz <em>Kapitalistanbul</em>’da bunu yaşadık mesela, hakikaten insanların aynası haline gelebiliyor. İnsanlar kendi kendilerine başka bir düzleme geçiyor. Kameraya konuşurken, kimseye söyleyemeyecekleri, kendilerine itiraf edemeyecekleri şeyleri söylemeye başlıyor. Kameranın o iktidarı kırarken başka alanlar açabilme potansiyeli de var.</p>
<p><strong>Filmlerinizde feminist bir dil kullanmaya özel olarak dikkat ediyor musunuz? </strong></p>
<p>Öncelikle bu feminist dilin tanımını yapmak gerek. Cinsiyetçilikten arındırılmış bir dil olarak tanımlıyorsak bunun çok mümkün olmadığını düşünüyorum açıkçası. Çünkü bütün bu dil, bütün bu sistem bu şekilde oluşmuş, bu şekilde kurgulanmış bir defa. Bunun için dikkatli olunabilir ama arındırmak ne kadar mümkün, onu bilemiyorum. Benim öyle özel bir çabam yok ama şimdi yapacağım film kadınlarla ilgili, kendimle ilgili olacağı için ve ben de bir feminist olduğum için bu filmde bütün cinsiyetçi kurguları sorguladığım bir şey yapacağım. Burada da tabii ki bu tür kaygılarım olacak. Ama orada da feminist bir dili değil, bütün bir feminizmi, kadınlığı, milliyetçiliği de sorgulayacak bir sürü şey olacak.</p>
<p><strong><em>Galata Kulesi</em></strong><strong> adlı filminiz kentsel dönüşümü de ele alıyordu.  Kentsel dönüşümün şu anki durumu ve sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Başka bir İstanbul oluşuyor bir defa. Ekonominin değişmesinin büyük önemi var. Endüstriyel bir toplumdan hizmet sektörünün büyük payı olduğu başka bir topluma dönüyoruz. Bir de şehrin geneline baktığımızda emlak sektörünün en çok önem verdiği yapılar siteler. Şehrin belki de büyük kısmını bu kapalı siteler oluşturacak ve insanların birbirleriyle görüşemediği bir şehir beni korkutuyor. Sokak ve mahalle ortadan kalkıyor. Bir siteden ancak arabanızla çıkıyorsunuz ve giriyorsunuz. Herkes kendi içinde yaşamaya başladı. Öte yandan Tarlabaşı, Sulukule gibi artık önemli bulunan yerlerde oturan alt sınıftan insanların şehir dışına gönderilmesi problemi var. Tam bir temizlik operasyonu… Bu insanları sitelere gönderdiğiniz zaman ne olacak? Bazıları geri dönecek, bazıları evsiz kalacak. Ama şu anda geri dönülmez bir yola girildi ve ekonominin büyük bir bölümü buraya ayrıldı. Üstelik çok politik bir konu olmasına rağmen bilinçli olarak gündeme getirilmiyor. Herkes modernleşmenin bir gereği olarak algıladığından Sulukule’nin bu şekilde dönüştürülmesi meşru görülüyor. Oradaki potansiyelleri geliştirmek yerine bir anda bütün hayatları sıfırlayıp bambaşka hayatlar koymak ne kadar doğru bilmiyorum.</p>
<p><strong>Biz de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihçesi ile ilgili bir belgesel çekiyoruz. Bizim belgesel projemize önermek istediğiniz bir şey var mı?<em> </em></strong></p>
<p>Çok basit sorular bulmak olabilir. Bir röportaj tekniği yerine sahne düşünün. O insanları kendi hayatlarının içinde konuşturmak ve ilişkilerini göstermek olabilir. Tabii ki de sizin belirlediğiniz yaklaşıma bağlı. İnsanları bir araya getirin; örneğin bir toplantı yapın. Bir de çok fazla belgesel izleyin. Anın getirdiklerine açık olun.</p>
<p><strong><em>Bak Devlet Baba</em></strong><strong> ve <em>Adı Güzide</em><br />
Filmlerinin Yönetimi Eylem Kaftan ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Aslı Sakallı</em></p>
<p align="right"><em>Senem Kara </em></p>
<p><em>Belgesel yönetmeni Eylem Kaftan Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olduktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ve York Üniversitesi’nde sinema mastırı yaptı. Kanada’da National Film Board (NFB) ağırlıklı olmak üzere ulusal ve yerel televizyon kanallarına belgesel yaptı. Şu an Kadir Has ve Bilgi Üniversitesi’nin İletişim Fakültelerinde sinema, senaryo ve kent-kültür konularında dersler veriyor.</em> <em>Eylem Kaftan’la Türkiye’de belgesel sinemacılık üzerine konuştuk, “Bak Devlet Baba” ve “Adı Güzide” adlı iki belgeselinin yapım sürecinden bahsettik.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: Sinemayla ilgilenmeye ne zaman başladınız?</strong><em> </em></p>
<p><strong>Eylem Kaftan:</strong> Boğaziçi’ndeyken sinema kulübüne üyeydim. Sinema Kulübü’nde o dönem çok fazla film izleyip bu filmler üzerinde tartışmalar yaptığımız, kendi içimizde de  birçok etkinlik düzenlediğimiz bir dönem geçirdik. Aynı zamanda <em>Görüntü</em> dergisini çıkartıyorduk. Sinemayla olan ilişkim daha çok, ideolojik, politik ve estetik kısmıyla, yani teorisini öğrenerek, başladı. Zaten 95’lerde kişisel teknoloji şimdiki gibi yaygın değildi. Elimize kamerayı alalım çekelim gibi bir şey o zamanlar bu rahatlıkta yoktu. O yüzden mecburen başlangıç olarak çok fazla film izleyip onun üzerinden konuşuyor ve yazı yazıyordum.  Mezun olduktan sonra iki yıl Kanada’da yüksek lisans yaptım.</p>
<p><strong>Belgesel sinemacılık Türkiye’de çok görünür bir alan değil. Tüm bunlara rağmen sizi belgesel alanında çalışma yapmaya iten şey neydi?</strong></p>
<p>On yedi yaşımdan beri  çok ilgimi çeken bir hikâye var. Bu da halamın hikayesi. Biraz benim kadın hareketinin içinde bulunmamla da ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bazı yollar insanı çeker. Bu da benim için öyle bir şeydi. Ben hep Diyarbakır’a gitmeye çalışıyordum ama hep erteleniyordu. 1999 yılında bir arkadaşımla beraber Diyarbakır’a gidip elimizde kamerayla böyle bir araştırma yapmayı planladık. Fakat Diyarbakır’a gidemeden 17 Ağustos’ta Marmara Depremi oldu. Ailemin büyük bir kısmı Yalova ve Çınarcık’taydı ve onlara birkaç gün ulaşamadım. Orada doğup büyüdüğüm köyler yerle bir olmuş. Diyarbakır’a gidemeden Çınarcık’a gittim, gerçekten tam bir felaketti. Olayın ciddiyetinin o zaman farkına vardım; çocukken oyun oynadığım parklar yıkılmış, doğup, büyüdüğüm kasabalar yerle bir olmuş. Tabi bütün bu olanlar karşısında kayıtsız kalmak mümkün değildi ve orada bir süre kalıp gönüllü olarak çalıştım. Bütün o yıkımı görmek, insanların evsiz kaldığını görmek, kentsiz, kasabasız kaldığını görmek çok zordu. Hemen arkasından okulum başladığı için Kanada’ya gittim ama hala o yıkımın etkisinden çıkamamıştım. Bir gün arkadaşımla otururken “Benim burada olmamam gerekirdi, ne yapıyorum ben burada?” dedim ve sonra belgesel çekmeye karar verdim.</p>
<p><strong>Bu belgesel <em>Bak Devlet Baba</em> adlı belgeseliniz sanırım. Hayatımın en zor işiydi demişsiniz bir söyleşinizde. Belgeseli çekerken yaşadığınız tecrübelerden bahseder misiz?</strong></p>
<p>Belgesel çekmeye karar verdikten sonra bir hafta içinde çalışacak bir ekip oluşturduk. Arabaya atladığımız gibi Yalova, Gebze, Gölcük, Çınarcık’ta insanları çektik. Depremin üstünden bir ay geçmişti ama hâlâ enkazın altından eşya toplayan yaşlı kadınlar, hâlâ çadırlarda yaşayan insanlar, prefabrik evler vardı. Filmin başrolünde on sekiz yaşında bir genç oynadı. Depremde yirmi yedi tane akrabasını kaybediyor çünkü bütün aile o binada kalıyordu. İşte onunla biraz konuştuk, aslında filmi o götürdü diyebiliriz. Çünkü bu acı dolu deneyimden olağanüstü bilgelik kazanmış bir arkadaştı. O kadar büyük bir kayba rağmen hayatta kalmanın mutluluğu daha ağır basıyordu onun için. Onun dışında yine o gece tekneyle açılmış bir balıkçı çiftin evleri yıkılmış; bütün çocukları enkaz altında, iki tanesini kaybediyorlar, bir tanesi yedi gün sonra çıkarılıyor. Onlar da yine filmin özneleriydi. Bir yanıyla çok büyüten, bir yanıyla da çok zor bir deneyim oldu. Çünkü bu kadar travmatik bir olayı günlerce montajlıyorsunuz, dinliyorsunuz, o ölümlerden bir hikaye çıkartmaya çalıyorsunuz. Ama diğer taraftan baktığınızda da eğer üstesinden gelebilirseniz, bütün çıplaklığıyla ne yapıp yapmamak gerektiğini görebiliyorsunuz.</p>
<p><strong>Bu arada sizi belgesel çekmeye iten halanızın hikayesi ne oldu?</strong></p>
<p>Depremin belgeselini çekmek için ertelediğim halamın hikayesini, bir proje metnine dönüştürmeye başladım. Elimde sadece çok eski fotoğraflar vardı. Hikayeden biraz bahsetmek istiyorum.  On yedi yaşımdayken dedemin ölümüyle birlikte babaannem otuz yıldır bizden sakladığı bir şeyi açıklıyor; dedemle evlenmeden önce onlar Diyarbakır’da yaşarken bir evlilik yapıyor, bir çocuğu oluyor ve bu adam başka bir kadınla gidince, ailesi Diyarbakır’ın önde gelen ailelerinden biri olduğu için bunu gururuna yediremiyor. Çocuğu, kocasının akrabalarının olduğu bir köye veriyorlar. Babaannem zaten çok küçük, bir şey demeye hakkı yok. Köye götürüldükten sonra babaannem haber alamıyor bebekten. Yalnızca bir kere on iki yaşındayken halam at üstünde Diyarbakır’a getiriliyor, avluda böyle bir saat kadar görüştürülüyorlar. Filmde de bununla ilgili küçük bir sahne var zaten. Babam da hayal meyal hatırlıyor iki yandan örgülü bir kızın geldiğini, ikisinin Kürtçe konuşup ağladıklarını. Sonra kimse üstünde durmuyor, kimse kurcalamıyor, unutulup gidiyor. Dedemin ölümüyle birlikte babaannem bize bunu sordu; “Kızımdan haber almak istiyorum, bulabilir miyiz?” diye, biz de araştırmaya başladık. Kısa bir zaman sonra uzak bir akraba, onun aslında bir “kan davası”nda öldüğünü bize anlattı. O dönem, 1992, Diyarbakır’ın en karışık dönemleriydi. Derin devletin, çatışmanın en yoğun yaşandığı dönemdi. Köyde bir gece kalabildik ama ben çok etkilenmiştim. Mezarlığını gösterdiler, köyün dağının tepesinde bir sürü taşın ve odunun yığılı olduğu bir yer. O taşların nasıl yığılı olduğundan mezarın kime ait olduğunu çıkartıyorlar. Bu beni çok etkilemişti ve proje metnini yazarken de “kayıp kemikler” dedim. Clarriss P. Estes’in bir eseri olan <em>Kurtlarla Koşan Kadınlar</em>’da şundan bahsediliyor: Her kadının uzakta bir yerlerde, kendi soyağacına ait, bir yığın kemiği vardır ve bunu bulmak gönül borcudur. Tarihten silinmiş bir kadının kimliğini bulmanın bizim sorumluluğumuz olduğunu söyler. Benim için de bu öyle bir şeydi artık; halamın kim olduğunu bulmak, başına ne geldiğini öğrenmek hayata geliş sebeplerimden biri olmuştu. O kadar güçlüydü hissettiklerim.</p>
<p>Proje metnini yazdım. NFB’ye başvurdum. Biz yarısını karşılarız, yarısını da senin bulman gerekir dediler. Benim de o dönem kurguda yardımcı olduğum bir prodüksiyon şirketi vardı. Ben de onlara sordum. Onlar çok ilgilendiler. Çok kısa bir süre içerisinde bütçeyi toparladık. Televizyonların desteğini aldık. Böylece bayağı bir fonun, finansal kuruluşun içinde bulunduğu büyük bir projeye dönüştü. Sonra da ekip oluştu, program oluştu, plan yaptık ve yola çıktık. Ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan bir ekip oluşturdum.</p>
<p><strong>Filmde Güzide’nin namus cinayeti sonucu öldürüldüğünü anlıyoruz. Kadınların öldürülmesi “namus cinayeti”, “töre cinayeti”, “aşk cinayeti” gibi farklı kategorilere ayrıştırılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Töre cinayeti diye bir kavram Kürtleri ötekileştirmek için de kullanılabiliniyor; bu onların töresi, onlar böyle insanlar, kadınları öldürürler, kendi kızlarını öldürürler gibi ırkçı bir noktaya da dönüşebileceği  için, feministler namus suçları gibi bir kavramı daha uygun buluyorlar. Çünkü namus söz konusu olduğu zaman sadece cinayet gerçekleşmiyor; ona yakın şiddet ve baskı biçimleri de oluşuyor. Yani kadınların okula gönderilmemesi, hiçbir özgürlük, hareket haklarının olmaması, komşunun evine bile gidememesi, sinemaya gidememesi, istediği adamla evlenememesi gibi kadınların özgürlüklerini ve kimliklerini sınırlayan başka çok ağır mekanizmalar da var. O yüzden, bence de bütün bunları namus suçları kavramı adı altında toplamak daha doğru bir tanım olabiliyor. Bunlar konuşulurken, her zaman kadına yönelik şiddetin bütün dünyada var olduğunu, Amerika’da neredeyse her saniye bir kadının tecavüze uğradığını, İngiltere’de ve çok gelişmiş ülkelerde bile kadınların şiddete maruz kaldığını vurgulamak lazım.<strong> </strong></p>
<p><strong>Siz de az önce 90’lı yılların Diyarbakır’da savaşın en yoğun dönemi olduğundan bahsettiniz. Filmde devlet şiddetinin namus cinayetleri üzerindeki etkisini pek göremiyoruz. Acaba belgesele bu yedirilebilir miydi?</strong></p>
<p>Birebir bağlantı ve neden sonuç ilişkisi kuramam. Bu bir soru işareti olarak belki gündeme getirilebilirdi. Bu 52 dakikalık bir televizyon filmi olarak çekildi. Daha uzun metraj olsaydı daha fazla yer verilebilirdi ama biraz konudan da uzaklaşacağımızı düşündük. Başka bir yere savrulmak tehlikeli olabilirdi.</p>
<p><strong>Belgesel sinemacılığın Türkiye’de pek görünür olmadığından bahsetmiştik. Peki dünyada durum nasıl?</strong></p>
<p>Kanada‘da yaşamış olduğum için oradan bahsedebilirim biraz. Orada National Film Board var. Dünyanın en önemli sinema kuruluşlarından birisi, ağırlıklı olarak belgesel filmler üreten bir kurum. O da biraz tarihsel gelişimiyle ilgili aslında. Belgesel kavramının kendisi ilk Kanada‘da çıkıyor. İlk belgeseller Kanada’da yapılıyor. İlk kurmaca kurguları kullanan film Kanada’da yapılıyor. Dolayısıyla çok köklü bir belgesel geleneği var. Dünyanın belgesel festivalleri en fazla Kanada’da gerçekleşiyor. Türkiye’de böyle bir olanak olmadığı için insanların büyük çoğunluğu neredeyse kendi imkanlarıyla yapıyorlar. Belgesel kısa metrajlı olsun, uzun metrajlı olsun birkaç yılını vermen gereken bir iş. Birkaç yıl tüm zamanını ayırarak kendi imkanlarınla bir şey yapmak kolay bir iş değil. Fakat orada da şöyle bir durum söz konusu: Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuklarla ilgili bir proje için Kanada’dan araştırma fonu aldım. Türkiye’ye taşındığımdan beri Kanada’daki fon kuruluşları ile ilişkim de eskisi gibi olamıyor. Onlar da beni Kanadalı bir yönetmen olarak finanse etmek istiyorlar ama ben şu an kendimi o kadar da Kanadalı hissetmiyorum açıkçası; daha çok buralı hissediyorum. Toplantıya gittiğimde “Sen kendini Kanadalı mı, Türk mü yoksa Kürt mü hissediyorsun?” diye bir şey sordular. Böyle bir şey olabilir mi? Yani orada da süreçler böyle ikiyüzlü işliyor.</p>
<p><strong>Türkiye’de sadece belgesel sinemacı kadın değil, sinemanın diğer alanlarında ürün veren kadın sayısı da çok az ya da bu kadınlar hiç görünür değil. Siz bu durumun sebebini neye bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında politik olarak doğru olmayacağım bu konuda. Yani tabii ki erkek egemen, erkekler ağırlıkta ve birtakım sorunlar yaşıyoruz. Kendimizi nasıl ifade edeceğimizi, kendimizi nasıl konumlan-dıracağımızı belki çok bilmiyoruz. Ama bence bunu erkeklerden çok biz kendimize yapıyoruz. Kendimize sınırlar koyuyoruz. Bunun farkına varan yetenekli, çalışkan, kararlı birisi bu sektörde her yere gelebilir bence. Kadın olduğu için daha zor olur diye bir şeye ben çok inanmıyorum. Kadınlar genellikle Türkiye’de kariyerlerini, hayatta gelmek istedikleri yeri, olmak istedikleri insanı, hayatlarının merkezine çok koymuyorlar. Bence başarısızlıklarının temel nedeni kendileri. Bunu toplum bize böyle yapıyor gibi düşünmeye katılmıyorum. Tabii ki böyle büyüyoruz, böyle yetiştiriliyoruz. Erkek egemen baskı yok demek istemiyorum. Tabii ki var. Bakıyoruz yapılan filmlere, anlatılan hikayelere erkekler hakim. Kadınların anlatacak çok hikayeleri var. Çıksınlar, anlatsınlar hikayelerini. Ben bunun peşinden koşan bir insanın mutlaka başarılı olacağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Belgesellerinizde feminist bir dil oluşturmaya çalışıyor musunuz?</strong></p>
<p>Özellikle feminist bir dil oluşturmaya çalışmıyorum. Ama o benim kimliğimin parçalarından, yapı taşlarından birisi. Hayatım boyunca kadın meselesi benim için çok önemli meselelerden biri oldu. Ve bu ister istemez gündeme gelebiliyor.</p>
<p><strong>Belgesel çekerken kamera, film yapımcısı ile filmin özneleri arasında varoluşsal bir iktidarın kaynağı oluyor. Sonuçta neyin ya da kimin gösterilip gösterilmeyeceğine karar veren kameranın arkasındaki kişi oluyor. Siz kameranın iktidarının nasıl aşılabileceğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok zor bir soru. Benim belgesel yaparken çok önemsediğim bir şey insanların rahat olduklarından emin olmak. Yani bir kare senin için çok önemli olabilir. Onsuz hikayenin olmayacağını düşünü-yorsundur; ama o insan yeterince istekli olmayabilir. O zaman yapmayacaksın. Yani insanları zorlamak bana çok etik gelmiyor. Belgesele başlamadan önce ben genelde onlarla çok vakit geçiririm. Örneğin Kanada’daki Cezayirli mültecilerle ilgili bir belgesel çekmiştim. Belgeseli çekmeye başlamadan önce neredeyse bir yıl o güveni kazanabilmek için her cumartesi onların toplantılarına gidip çocuklarına baktım. Onlar için başka küçük aktivist filmler yaptım. Arkadaş olduk. Onlarla hayatımı paylaştım. Her zaman böyle olsun demiyorum ama belgesel çekmeye başlamadan önce insanlarla kamera olmadan gidip tanışmak, sohbet etmek çok önemli. Onları da film çekim sürecine katmaya çalışmak. Onlarla bütün filmi yapalım demiyorum ama filmi onların da sahiplenmesini sağladığında iktidarı biraz kırıyorsun işte. Öyle yaparsan çok daha güzel ve anlamlı bir film de oluyor. Ne yaptığını, neye hizmet ettiğini, neye inandığını iyi bilmek ve inandığın şeye o insanı inandırmak zorundasın. Ama tabii tehlikeli bir ilişki; çünkü nesnelliğin sarsılması gibi bir durum da söz konusu olabiliyor. Ben nesnelliğin sarsılmasını o ilişkiye tercih ediyorum.</p>
<p><strong>Son olarak, şu an çalıştığınız yeni bir belgesel projesi var mı?</strong></p>
<p>Üç senedir belgesel çekmiyorum. Ben belgesele biraz ara verdim. Kurmaca bir filmin senaryosunu bir proje haline getiriyorum şu anda. Kanada’dan döner dönmez yeni bir belgesele atlamak yerine daha başka şeyler denedim. Tiyatroyla da uğraştım. İnsanın öyle farklı bir şeye de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Belgesel Sinema Alanında Kadın Olmak:<br />
Handan Öztürk ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Gülsüm Kavuncu</em></p>
<p align="right"><em> </em><em>Sümeyye Kavuncu<strong> </strong></em></p>
<p><em>1986’da İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. İsviçre’de radyo programcılığı ve sunuculuk yaptı. Ardından, “Yalnız Bebekler” adlı ilk romanı İletişim Yayınları, “Mor Tecavüz” Gala Yayıncılık, “Doğu’nun Çıplak Kadınları” adlı romanıysa Dünya Yayıncılık tarafından basıldı. Romanlarının yanı sıra  “Haremin Büyüsü”, “Bir Doğu Masalı Galata”, Anadolu’nun Ana Tanrıçaları”, “Aktivist İslamcı Kadınlar” ve “Ana Dilin Kokusu: Bir Dilcinin Öyküsü-Kaşgarlı Mahmud” gibi  belgeselleri ve “Roz’un Sonbaharı” adlı sinema filmini yapıp yönetti.</em></p>
<p><strong>BÜKAK: Türkiye’de sadece belgesel sinemacı kadın değil, sinemanın diğer alanlarında da ürün veren kadın sayısı çok az ya da bu kadınlar hiç görünür değil. Siz bu durumun sebebini neye bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Handan Öztürk:</strong> Sinema, yazmak gibi tek kişilik bir eylem değil. Yüzlerce, kimi zaman binlerce kişiyle muhatap oluyorsunuz. Ön prodüksiyon, prodüksiyon, post ve vizyon gibi çok uzun bir süreci kapsıyor. Bu anlamda  küçük bir Türkiye ile muhatap oluyorsunuz. Ve günümüz Türkiye’sindeki yozlaşma, ilkesizlik, parayı kap, işi bitir anlayışı maalesef burada da hakim durumda. Zaten prensipleri ve örgütlenmesi oldukça zayıf bir alan. Bu nedenle “kim kimden ne kaparsa anlayışı” üzerinden işler bitiyor. Bu yanıyla bir cehennem ve çok maço. Erkeklere oranla kadınlar çok daha fazla acı ve problem yaşıyor. Bunu önce sen kişisel olarak yaşamışsın diye düşünüyorsun ama piyasadan biriyle dertleştiğinde başka isimler de veriliyor ve verilen örnekler maalesef çoğunlukla kadın. Demek ki kadına bu alanda çok az yer var!</p>
<p><strong>Üç başörtülü kadını anlatan bir belgesel film yaptınız ve bu film Avrupa’da pek çok yerde yayınlandı. Neden özellikle bu üç kadını seçtiniz?</strong></p>
<p>Yıldız Ramazanoğlu, Neslihan Akbulut, Gülden Aydın’la yaptım. Bu üç kadın da İslam’ı referans alan kesimde çok önemli işler yapmış ve dogmaları çok önemli ölçüde aşmış kadınlar. Benim için en önemlisi, iktidardan beslenen bir aktivite içinden değil de kitlelerden gelmiş ve hala kitleyle bağlarını bu samimiyet üzerinden götürmüş, iktidar rantını reddederek entelektüel bir yolculuğu seçmiş olmalarıydı. Ayrıca yalnızca “kendine Müslüman” değil hakikaten insan hakları ve “öteki”ler konusunda, demokrasi konusunda samimi bir sorgulama ve mücadele içinde olmaları çok önemliydi. Çünkü artık İslam merkezli hareketin, iktidar ve  geniş kitleler ya da rant yiyenler ve “öteki”ler diyebileceğimiz bir ayrım içine girmiş olduğunu hepimiz görüyoruz. Siyasi olarak argolaştırırsak beyaz İslamcılar ve siyahi İslamcılar gibi… Bu benim için önemli bir ayrım!</p>
<p><strong>Bir kadın yönetmen olarak bu kadınların filminin çekim sürecinde sizi etkileyen şeyler oldu mu?</strong></p>
<p>Tabii ki… Entelektüel olarak çok zenginleştirdiğini söyleyebilirim. İslamcı öncü kadın arkadaşlar hakikaten önümüze çok önemli sorular koydular. Bu sorular bizi özellikle Batılı yaşam tarzını sorgulamaya yöneltti. Bu türden çalışmalarda insan ister istemez bu türden soruların yanıtlarına yoğunlaşıyor. Bu da düşünsel anlamda bir yenilik ve zenginlik katıyor insana. Kavramlara dokunuyorsun, sorguluyorsun ve yeni kavramlara ulaşıyorsun. Ayrıca fantastik bulacağınızı tahmin ettiğim bir başka etkilenmeden de söz etmeliyim. Siyah çarşaf görüntüsünün çağrışımlarının kırıldığı andan söz etmek isterim. Gülden Aydın’ı Haliç vapurunda gri bir İstanbul fonunda çektik. O görüntüleri montajladığımda siyah çarşafın görüntüye ne denli bir görsellik kattığını fark ettim. Resmi inanılmaz estetikleştirdiğini. Bütün o siyah çarşaf göndermelerinin çok dışında bir algılamaydı bu. Aslında belki de bedenimizi giysi anlamında bir sürü ayrıntıyla (kol kesimi, düğmeler, yakalar, pantolon paçaları, kol biyeleri, biritleri, fermuarları gibi bir sürü ayrıntı) boğmanın bedenimizi oldukça yabancılaştırdığını, tek bir parça giysinin ona daha uygun olduğunu ve  doğal gelebileceğini düşündüm. Kısacası önyargıların bakış açımızı nasıl körleştirdiğini fark ettim. Tabii bu algı giyim kuşam  bazında insanları algılamanın ve değerlendirmenin hâlâ ne kadar ilkel olduğunu bir kez daha hatırlattı bana. Yüklediğimiz anlamlarla eşyanın görüntüsünü kirlettiğimizi ve deforme ettiğimizi… Belki de ben soyut ve minimalist tarzı sevdiğim için böyle düşündüm. Başkası da süslü, üst üste giyilmiş avangard bir giyim tarzını çok estetik bulabilir.</p>
<p><strong>Kadınlarla ortak çalışmalar yaptınız. Bu çalışmaların üretim sürecinde ne tür deneyimler edindiniz?</strong></p>
<p>Eğer bir yerde ortak bir savaş, ortak bir ideal varsa kız kardeşlik duygusunun; ama eğer ortada bir rant, kariyer varsa tehlikeli bir kadın kıskançlığının hakim olduğuna dair deneyimlere artık vakıf olduğum bir yaştayım. İki uçta yaşanıyor yani. Hala kadınlar olarak savaşacağımız bir sürü konu var. Çünkü kız kardeşlik duygusuna oldum olası daha yatkınımdır.<br />
<strong><br />
</strong></p>
<p align="center"><strong>Popüler Müzik<br />
ve Toplumsal Cinsiyet </strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde (BÜFK) müzik çalışmaları yürüten BÜKAK’lı kadınlar olarak bir kısmımız, 2007-2008 akademik yılında BÜFK’teki popüler müzik çalışmasında yer aldık. Bu çalışmada Batılı popüler müzik formlarını ve bu formların oluştuğu kültürleri ele almaya çalıştık. Müzik çalışmalarımızı yaparken, hem popüler müzik alanının sınırları açısından çok tartışmalı olması hem de popülerleşen formların özellikle ataerkil sistem içerisinde durduğu yerler kafamızda soru işaretleri yarattı. Özellikle rock çalışması yaptığımız dönemde, şarkı sözlerinden müziğin icra ediliş biçimlerine kadar eril bir kültürle karşı karşıya olduğumuzun farkına vardık.</p>
<p>Bahar döneminde kafamızda oluşan soru işaretlerinden hareketle 2008 yaz döneminde,  popüler müzik ve toplumsal cinsiyet çalışması yapmaya karar verdik. Bu çalışmayı yapmaktaki amaçlarımız popüler müzik alanında kadın üretiminin tarihsel sürecine değinmek ve bu alanda feminist söylemin toplumsal, tarihi ve siyasi boyutunu incelemekti. Ayrıca popüler müzik alanı kadın üretimini en fazla görünür kılan alanlardan biri olmasına rağmen, yine bu alanda kadın üretiminin ikinci plana atıldığı gerçeğiyle yüzleştik. Bu durum, bizi kadın icracıların erkek egemen müzik piyasasında yaşadığı zorlukları, toplumsal cinsiyet rollerinin kadın müzisyenler üzerinde ne gibi sınırlamalar yarattığını ve bunun sonucunda kadın müzisyenlerin bu işleyişe karşı nasıl bir söylem geliştirebildiğini tartışmaya yöneltti. Bu şekilde, bahsedilen durumların toplumsal ve politik boyutunu anlamayı hedefledik.</p>
<p>Bunun için Ağustos-Eylül döneminde çerçeve oluşturma, okuma materyali ve görsel materyal bulmaya çalıştık. Kasım başından itibaren de okuma çalışmalarına başladık. Kasım başında bu çalışmaya başladığımızda grubumuz BÜFK’te müzik, BÜKAK’ta kadın araştırmaları alanlarında çalışma yürütmekte olan vokalist, basist, perküsyoncu, elektrogitarist ve akordeoncu sekiz kadından oluşuyordu. Bu çalışmayı farklı enstrüman ya da vokal odaklarında yer alan kadınlar olarak yapmak, çalışmada yürüyen tartışmalar ve deneyim paylaşımları açısından yararlı oldu. <em>Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet</em> dosyası, bu çalışmanın bir ürünü olarak ortaya çıktı.</p>
<p>Çalışmayı popüler müzik, kitle kültürü tanımları ve kavramları; popüler müzik ve medya ilişkisi, popüler müzik ve toplumsal cinsiyet rolleri, müzik icrası ve toplumsal cinsiyet, Türkiye’de popüler müzik ve toplumsal cinsiyet başlıkları altında yürüttük. Toplam altı hafta süren bu çalışmada çeşitli makale aktarımları, video klip ve şarkı sözü analizleri yaptık. Dosyada bu tartışmalar çerçevesinde yazdığımız <em>Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet Üzerine</em> adlı bir yazı yer alıyor. Ayrıca, Türkiye’de popüler müzik ve toplumsal cinsiyet başlığını tartıştığımız dönemde, henüz bir aydır piyasada olan ve bir “kadın” albümü olma iddiası taşıyan <em>Güldünya Şarkıları</em> albümüne dair bir değerlendirme yazısı ve Türkçeye çevrilmesinin Türkiye’deki feminist müzik literatürü açısından yararlı olacağını düşündüğümüz <em>Feminist Müzik Pratiği: Sorunlar ve Çelişkiler</em> makalesinin çevirisi de yer alıyor.</p>
<p>Bu dosya, popüler müzik ve toplumsal cinsiyet çalışmasına bir giriş niteliği taşıyor. Önümüzdeki dönem bu çalışmayı derinleştirip ilerletmeyi hedefliyoruz.</p>
<p><strong>Popüler Müzik ve Toplumsal Cinsiyet Üzerine</strong></p>
<p align="right"><em>Birgül Serçe</em></p>
<p align="right"><em>Cansu Bakar</em></p>
<p align="right"><em>Gülru Şahin<strong> </strong></em></p>
<p>Bu yazıda popüler müzikte toplumsal cinsiyet rollerinin hangi bağlamlarda ve nasıl yeniden üretildiği üzerine yaptığımız tartışmalara değinmeye çalışacağız. Burada şunu belirtmekte fayda var ki, aşağıdaki tanımlardan da anlaşılacağı üzere popüler müzik çok kapsamlı ve geniş bir alan. Tartışmaların daha verimli yürüyebilmesi için çalışmamızı rock müzik ve pop müzikle sınırlamayı tercih ettik.</p>
<p>Popüler müzik alanını her ne kadar belli kategorilerle sınırlamış olsak da buradaki tartışmalarda kullanacağımız terimleri hangi çerçevede kullandığımızı açıklamak tartışmaların anlaşılması için yararlı olacaktır. Bu sebeple, ilk olarak popüler müzik kavramı üzerinden yürüyen tartışmaları özetlemeye çalışacağız.</p>
<p>Popüler müzik, üzerinde anlamsal uzlaşıya varılmış bir kavram değil. Popüler müzik kavramını anlayabilmek için öncelikle popüler kavramını irdelemek gerekiyor. Popüler kavramı Latince’de halk anlamına gelen <em>popülaris’</em>ten geliyor. Bu kelime Türkçe’de “halka ait” anlamına geliyor. Bu bağlamda popüler ve müzik kelimelerinin yan yana gelmesi ile oluşan “popüler müzik” tanımına dair birçok görüş var. Popüler müzik tanımlarını Richard Middleton’ın <em>Popüler Müziği İncelemek</em> (<em>Studying on Popular Music</em>)<a href="#_ftn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> kitabı üzerinden dört kategoride incelemek mümkün:</p>
<p>Birinci yaklaşım popüler müziği bayağı bir müzik olarak ele alırken, ikincisi <em>başka bir şey olmayan</em> yani diğer müzik kategorilerine uymayan müzik türü (folk, sanat müziği vb.) olarak tanımlar. Popüler müzik üçüncü yaklaşımda belli bir toplumsal grupla ilişkili olan müzik olarak tanımlanırken sonuncu yaklaşımda kitle medyası tarafından yayılan müzik olarak ele alınır<a href="#_ftn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>.</p>
<p>Bu yaklaşımların hepsi çeşitli açılardan eksiktir. İlk tanım için basit, bayağı kavramının kişiden kişiye değişen bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. İkinci tanım için günümüzde giderek sınırları kaybolan müzik kategorilerinden bahsedebiliriz. Üçüncü tanım için müziğin dinleyici kitlesinin sabit olmadığı ve zamanla ya da çeşitli yayın organlarıyla (radyo, TV) farklı gruplar tarafından dinlenebilir hale geldiğini söyleyebiliriz. Son tanım için ise, kitle iletişim araçlarının bu kadar yaygın olarak kullanılmadığı dönemlerde müziğin nasıl popülerleştiğini açıklamıyor diyebiliriz<a href="#_ftn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>.</p>
<p>Bu tanımlardan ve eksiklerinden yola çıkarak, en genel haliyle popüler müziği halkın benimsediği müzik olarak tanımlamak mümkün. Halkın beğendiği, benimsediği müzik zaman içerisinde değiştiği için, popüler müziği ele alırken hangi dönemde ve hangi bağlamda ele aldığımız önemli bir nokta haline gelir. Yani 1900’lerin başında popüler müzik olarak değerlendirebileceğimiz Osmanlı saray müziği yaşadığımız dönemde popüler değildir. Benzer şekilde, Osmanlı saray müziği, 1900’lerin başında İstanbul ve çevresinde popülerken, Amerika’da değildi. Burada şunu belirtmek gerekiyor: Popüler müziğin kitle medyası tarafından yayılan müzik olduğu yaklaşımı eksik olsa da kitle iletişim araçları ve gelişen müzik endüstrisi bu müziklerin halka ulaşmasında ve popülerleşmesinde önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla, dönem dönem Türkiye’de arabesk, pop müzik, rock, halk müziği gibi müzik türleri kitle iletişim araçlarının ve müzik endüstrisinin de etkisiyle popülerleşmiştir. Benzer şekilde, bu araçlar sayesinde Amerika’da popüler olan bir müzik türü Türkiye’de de popüler olabilmektedir. Anlaşılacağı üzere, burada kullandığımız pop müzik ve popüler müzik kavramları birbirinden farklı kavramlardır. Birincisi bir müzik türüne işaret ederken, diğeri farklı müzik türlerini dönem dönem içine alabilen genel bir kavramdır.</p>
<p>Popüler müzik ile ilgili temel kavramların üzerinden geçmiş olduk. Popüler müzik ve toplumsal cinsiyet ilişkisini incelerken vereceğimiz örnekler rock ve pop müzik üzerinden ilerleyeceği için özellikle rock müzik alanını ve kadınların burada aldıkları konumları tarihsel bağlamda değerlendirmekte fayda var. Bunu yaparken, Türkiye’de buna paralel olarak müzik dünyasında kadınların aldıkları konumlara da yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.</p>
<p>Rock müzik, özellikle 60’lı-70’li yıllarda dünya çapında oldukça popüler bir müzik haline geliyor. Sahnede neredeyse kadın görmenin mümkün olmadığı bu müzikte, genel olarak erkek egemen bir kültürün hâkim olduğunu söyleyebiliriz. 70’lerde rock müziğin yanı sıra punk müzik de popülerleşmeye başlar. Rock<em> </em>müzikten farklı olarak punkta müzik icrasında virtüözlük aranmaz ve müzik yapmanın özel bir yetenek gerektiren bir iş olduğu fikri reddedilir.<a href="#_ftn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Bu dönem ikinci dalga feminist hareketin yayılmaya başladığı dönemdir. Bu gelişmelere paralel olarak kadınları artık sadece vokalist olarak değil, enstrümancı olarak da görmeye başlarız. Kadınlar artık davul, elektrik gitar ve basgitar da çalmaktadırlar. Ancak bu alandaki kadınların sayısının erkeklere göre çok az olduğunu söylemek gerekiyor. Bunun önemli bir sebebi, toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde zayıf, tiz, küçük, hafif olanın kadınla, buna karşılık güçlü, pes, büyük, ağır olanın erkekle ilişkilendirilmesidir. Bu anlayışı enstrümanlara indirgediğimizde tiz sesli flütün ve kemanın kadın enstrümanı; trombon, davul, tuba gibi güç gerektiren, pes ve/veya büyük enstrümanların erkek enstrümanı olarak etiketlendiğini görürüz.<a href="#_ftn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Ancak, burada şunu belirtmek gerekiyor: Cazın oldukça popüler bir müzik olduğu 1920’ler ve 30’larda virtüözlük düzeyini oldukça zorlayan, sadece kadınlardan oluşan caz grupları vardır. Bu gruplarda kadınların kontrbas, trombon, tuba, saksafon gibi enstrümanlar çaldıklarını, gruba şeflik yaptıklarını görebiliyoruz.<a href="#_ftn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a></p>
<p>80’lere gelindiğinde özellikle basgitar çalan kadın sayısında ciddi bir artış görülmektedir. Burada birçok derken bunun göreceli bir kavram olduğunu, ancak 80’ler için hatırı sayılır rakamlar olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu artış, feminist hareketin bir getirisi olarak kadınların toplumsal cinsiyet rollerine dair farkındalıklarının artmasıyla ve<em> </em>punk müzik kültürüyle ilişkili olarak değerlendirilebilir. Ancak bu sebepler ağır, pes sesli ve kadın vücuduna uygun bir yapıda olmayan, bu tanımlar çerçevesinde “erkek” enstrümanı olarak kabul görmesi muhtemel basgitarın neden kadınlar tarafından bu kadar çok tercih edildiğini açıklayamaz.</p>
<p>Basgitarın kadınlar tarafından neden bu kadar çok tercih edildiğini anlayabilmek için rock gruplarının yapısına bakmak gerekiyor. Rock grupları genelde basgitar, davul, elektrogitar, vokal dörtlüsüne dayanır. Çoğu<em> </em>rock grubunda iki tane elektrik gitarist vardır ya da vokalist aynı zamanda elektrik gitar çalmaktadır. Elektrik gitar, rock müzik performanslarında virtüözlüğün oldukça ön plana çıkarıldığı bir enstrümandır. Virtüözlüğün bir erkeklik ispatı olarak görülmesi, bu enstrümanın erkekler tarafından tercih edilme oranını oldukça arttırır. Dolayısıyla, görece boş kalan basgitar alanının bir kadın alanı olmasının yolunu açar. Basgitarın “kolay çalınan” bir enstrüman olarak görülmesi, genellikle lise yıllarında değil, üniversite yıllarında ya da üniversite sonrasında müzikle uğraşmaya başlayan kadınlar için önemli bir tercih sebebidir.<a href="#_ftn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bu kolaylık her ne kadar göreceli olsa da bazı kadınlar da erkekler kadar bu durumu içselleştirmiştir. Mesela, kadın bir bas gitarist olan Sarah Johnson <em>“Çok kısa zamanda iyi bir sound yakalamayı başarabilirsiniz”</em> diyerek bu yargıyı desteklemektedir.<a href="#_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a></p>
<p>Elektrik gitar alanında kadınların olmamasının tek sebebi tabii ki virtüözlük değildir. Elektrik gitar da basgitar da şekil itibariyle kadın vücuduna uygun enstrümanlar olarak tasarlanmamışlardır. Hem enstrümanların ağır oluşu hem de göğüs üzerinde bir baskı oluşturmaları kadınlar için dezavantaj haline dönüşebilmektedir. Ancak kadınlar, yeni gitar tasarımları ya da tutuşları deneyerek bu dezavantajın üstesinden gelmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Erkekler elektrogitarı özellikle penis hizasında çalmayı tercih ederler. Bu tercih sebebi iyi bir erkeklik performansı ile iyi elektrogitar çalmanın özdeşliği ile açıklanabilir. Kimi kadınlar “ben de erkekler gibi çalabilirim” diyerek elektrik gitarı aşağıda çalmayı tercih ederken, kimi kadınlar ise sembolik olarak erkeklikle özdeşleşen bu tutuş yerine gitarı daha yukarda tutmayı tercih ederler.<a href="#_ftn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Örneğin, Jimmy Hendrix, belgeselinin ilk bölümlerindeki bir videoda elektrik gitarını bir kadın metaforu olarak kullanır ve sahnede elektrogitarıyla sevişir. Sonra da bir erkeklik ispatı olarak da artık “kirletmiş” olduğu gitarını sahnede yakar.<a href="#_ftn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Elektrik gitar çalımıyla bu kadar özdeşleşmiş bir erkeklik olgusunu gören kadınlar, belki de bu ve benzer sebeplerle elektrik gitar çalmayı tercih bile etmezler.</p>
<p>Kadınların enstrüman seçimlerindeki diğer önemli bir nokta rol model eksikliğidir.<a href="#_ftn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Zaten bu tür durumların kadınların müzik tarihinin yazılmamasıyla, 1970’lere kadar kadınların müzik tarihindeki yeri hakkında çok az şey biliniyor olması ve “hatırlanmıyor” olmasıyla da paralel olduğu yadsınamaz.<a href="#_ftn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Kadın müzisyenlerin müzik tarihi yazımında görünür olmaması elektrogitar çalan kadınlar varsa da bilmiyor olmamızda bir etkendir. Günümüzde halen, enstrüman çalmaya yeni başlayan bir gitarist kadının kendine model alacağı kadın elektro gitarist sayısı çok azdır. Daha da kötüsü bu kadınların varlıkları dahi genelde bilinmemektedir. Ama bu yazıyı okuyan ve kadın elektrik gitarist olduğunu öğrenip şaşıran okurlara Sister Rosetta Tharpe, Bonnie Rait ve Joni Mitchell<a href="#_ftn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> gibi gitaristleri dinlemelerini önerebiliriz. Elektrik gitar ve basgitar gibi elektronik enstrümanlarda kadınların sıkça dile getirdiği bir diğer olgu da bu tür çalgılarda yaşadıkları teknolojik sıkıntılardır. Bu tür eğilimlerin çocukluk döneminden itibaren kadın ve erkeklere ayrılan alanlarda kadınlara ses sistemi, teknik alt yapı gibi başlıkların düşmemesiyle de doğrudan ilişkisi var kuşkusuz. Özellikle elektrik gitarda efekt ve amfi kullanımı, kullanılan dijital ekipmanlar kadınların elektrik gitara temkinli yaklaşmasına neden olmuştur. 1980’lerde Poison Girls adlı bir punk grubunun gitaristi olan Vi Subversa bu durumu şu sözlerle anlatıyor: <em> </em></p>
<p><em>“Sanırım bizde halen kara kutu sendromu var… Ben artık yaptığım şeye alıştım, ama hemencecik alışamıyorum yeni ekipmanlarıma -ki bence birçok erkek bunu kolaylıkla başarıyor. Gitarımın sesini açana kadar bir seneden fazla zaman geçti. Roger (grup arkadaşı) amfimin sesinin kısık olduğunu görüp açıyordu, bense tekrar kısıyordum, çünkü hala bu kadar çok ses çıkarmaktan korkuyordum. Gitarımın sesini bütün bir yıl kısık tuttum. Sonra, birden düşündüm ve ‘Boş ver gitsin, ben bu işi başaracağım’ dedim.”</em><a href="#_ftn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>
<p>Sahne üstünde kadınların aldıkları tepkiler de rock<em> </em>müzik yapıp yapmama yönündeki kararlarını belirleyen önemli bir faktör olmuştur. Sahne üstünde kadınların ne giydikleri, makyajda aşırıya kaçıp kaçmadıkları ve seksapellikleri hep ne çaldıklarının önüne geçmiştir. Hatta dinleyicilerin kadınların hatalarını yakalamak için dinlemesi -ki bu dinleyici kitlesi de genelde erkeklerden oluşmaktadır- ve hataların hemen yakalanıp yuhalanması da kadınların bu alanda profesyonelleşmeye yönelmelerinde cesaret kırıcı bir etken olmuştur. Bir yandan da kadınların karma gruplarda benzer muamelelere erkek grup üyeleri tarafından maruz bırakılmasının, hatta kendilerinden kötü çalan erkeklerden “nasıl çalacaklarını öğrenmek zorunda kalmalarının” etkisi çok büyük. Bunun aksi örnekleri ya da bunun yarattığı hırsla kendini geliştiren kadınlar tabii ki var. <em>Mezarlar Bile Küsmüş Kadınca Ölen</em>e, <em>Deli Kızım Uyan</em> diyen Şebnem Ferah, yirmili yaşlarındaki Volvox grubunda çalarken benzer deneyimlere işaret eder:</p>
<p><em>“…bizim kendimizi ispat etme<strong> </strong>gibi bir ön sorunumuz vardı. 22-23 yaşına gelip olgunlaşmış bir kadın grubu olarak karşılarına çıktığımız zaman ilk bir yıl boyunca yapacağımız bir hatayı bulmak için bizi dinleyen, herhangi bir hata olduğunda yuppi diye bağıran erkekler vardı. Bizim için bunlar dışarıya yansımayan, ama kendi içimizde bizi yıpratan şeyler olabiliyordu. Benden daha kötü gitar çalan erkeklerden ders almak, nasihat almak gibi şeyler yaşadım.”<a href="#_ftn23"><sup><strong><sup>[23]</sup></strong></sup></a></em></p>
<p>Diğer yandan sahne üstündeki bu karşılaşmalar sonucu bazı kadınlar makyajsız, daha kapalı kostümlerle sahneye çıkmayı tercih ederken, bazı kadınlar bunu bir mücadele alanı olarak görmüş ve farklı yollar arayışına girmiştir. Bunlardan birisi sadece kadınlardan oluşan gruplarda müzik yapmak olmuştur. Erkeklerin kadınlarla çalma konusundaki cesaret kırıcı tavırları da bu kararda bir etken teşkil etmiştir. Kadın bir gitarist bu durumu şu cümlelerle ifade etmektedir: <em>“Diyorlar ki grupta çalabilirsin. Ama sadece vokalist ya da bas gitarist olmana izin veriyorlar.”<a href="#_ftn24"><sup><strong><sup>[24]</sup></strong></sup></a> </em>Erkekler kadınlarla çalmayı grubun dağılması ya da sürekli tartışmaların çıkması için bir sebep olarak görüp kadınlarla müzik yapmayı tercih de etmemektedirler.<a href="#_ftn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a></p>
<p>Diğer bir çıkış yolu ise kadın gruplarında ve kadın izleyicilere çalmak olmuştur. Bu şekilde kadınlar, kendilerini daha rahat ifade ettiklerini ve kadın kadına ortamlar kurmayı bu sebeple de tercih ettiklerini söylüyorlar. Kadın grupları 90’larda <em>riot grrrl</em> (asi kız) ve <em>girl power</em> (kız gücü) akımları ile de popülerleşmiştir. Türkiye’de de 90’larda kadın kadına, kadın ortamlarında müzik yapan gruplara rastladığımızı ve bunun sadece rockın anavatanı Amerika’ya özgü bir olgu olmadığını söylememiz gerekiyor. Örneğin, Feminist Kadın Çevresi’nden müzisyenler 90’ların sonundan itibaren benzer tartışmalarla, 8 Mart’larda sadece kadın izleyicilere açık gösteriler düzenlemeye başlamıştır. Hatta 1998 yılında verdikleri rock konserini <em>“Şarkı sözlerinden enstrüman kullanımlarına; sahne kostümlerinden seyirciyle kurulan ilişkiye kadar, genellikle eril bir kültür içinden yükselen rock müziği ve rock müziğin icra edildiği eğlence ortamlarındaki erkek egemen atmosfere bir başkaldırı!..”</em>olarak nitelemekteler.<a href="#_ftn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a><em> </em></p>
<p>90’ların ilk yarısına gelindiğinde <em>riot grrrl</em> akımı ile kadınlar kendi dertlerini anlatan ve kadın kadına müzik yapmayı vurgulayan bir akım başlatırlar. Hareketi başlatanlar arasında Kathleen Hanna (Bikini Kill, Julie Ruin, Le Tigre), Jen Smith (Bratmobile, The Quails), Tobi Vail (Bikini Kill, The Go Team, The Frumpies), Allison Wolfe (Bratmobile, Cold Cold Hearts), Erin Smith (Bratmobile, Cold Cold Hearts), Molly Neumann (Bratmobile) gibi isimler yer almaktadır.<a href="#_ftn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Kendine ait bir manifestosu olan <em>riot grrrl,</em> 90’ların ikinci yarısında etkisini yitirir ve ana-akım medyada marjinalize olur.<a href="#_ftn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Şarkı sözlerinde güzellik, ensest, taciz gibi konulara yer veren <em>riot grrrl</em>, şarkı sözlerinde kadınların dilinden, kadınlara dair ve dönem için cüretkâr sayılabilecek çıkışlar yapmışlardır.</p>
<p>90’ların ikinci yarısından itibaren artık Britney Spears’ın öncülük ettiği <em>girl power</em> akımı vardır. Bu akım, 2000’li yıllarda Türkiye’de Hepsi, öncesinde Çıtır Kızlar gibi “kız grupları” ile “Çocuk da Yaparım Kariyer de” diyen Nil Karaibrahimgil gibi solo performanslarda kendini gösterir. Bu gruplar bir araya gelmelerinde kadın kadına müzik yapma vurgusu olduğunu söyleseler de bunun altı boş bir söylem olduğunu ve çoğu noktada ataerkiye hizmet eden, ticari kaygıları ön plana çıkaran gruplar olduklarını kliplerine ve şarkı sözlerine bakarak söyleyebiliriz.</p>
<p>90’larla birlikte Madonna, Tori Amos gibi isimler güçlü kadın müzisyenler de müzik piyasasında yerlerini almışlardır. Madonna bu bağlamda incelenmesi gereken önemli bir örnek teşkil eder. Şarkı sözlerinde, kliplerinde, danslarında ataerkiyi ve heteroseksüel ilişki biçimlerini sorgulayan öğeler vardır. Örneğin, <em>Justify My Love</em> adlı şarkısının klibi bir otelde geçer. Klibin başında Madonna’yı otel koridorunda görürüz. Şarkının sözleri kısık ve nefesli bir şekilde söylenmektedir. Şarkı söyleme tekniği olarak bu tekniğin kullanılmış olması bir cinsellik imgesi yaratıyor diye yorumlayabiliriz. Madonna teker teker odaların kapısını açar. Bu odalarda heteroseksüeller, eşcinseller, travestiler ve transseksüeller vardır. Bu durum, 90’lar için oldukça muhalif bir çıkış olarak değerlendirilebilir. Klibin sonunda Madonna koridordan kahkaha atarak uzaklaşmaktadır. Belki de klibi yabancılaşarak izleyen ataerkil heteroseksüel topluma gülmektedir, kim bilir? Youtube paylaşım sitesinde bile klibin sansürlü haline ulaşılabilmektedir.<a href="#_ftn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Bahsedilen klibin yorumu tabii ki kişiden kişiye değişebilmektedir. Mesela, bu klibi cinselliğin pazarlanması şeklinde yorumlayanlar da vardır.<a href="#_ftn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Ancak Madonna’nın yaptığı işlere bütünlüklü olarak bir göz atınca bu klibin bilinçli olarak ve yabancılaştırma isteği ile bu şekilde yapıldığı düşüncesi ağır basar. Bunun diğer bir örneği olarak, Madonna’nın 1990 tarihindeki “Blond Ambition” (Sarışın Hırsı) turnesinden konser görüntülerinin izlenmesini önerebiliriz. Konserlerin çeşitli görüntü videolarına youtube paylaşım sitesinden “Madonna 90” anahtar kelimeleriyle ulaşılabilir.</p>
<p>Kliplerin artık müzik için olmazsa olmaz bir hale geldiği 90’lı ve 2000’li yıllarda, klipler toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten, az da olsa buralara alternatif oluşturmaya çalışan öğelerle dolu bir hale gelmiştir. Müzik kliplerine, <em>cinsiyet ayrımcılığı imgeleriyle dolu olduğu ve insanları müziği kendi yaratıcılıklarıyla anlama yeteneğinden yoksun bırakması</em> gibi eleştiriler gelirken<a href="#_ftn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>,  Madonna örneğinde olduğu gibi heteroseksüel cinsellik anlayışını eleştiren ve bu doğrultuda imge dünyasını zenginleştiren örnekler de bulmak mümkün.</p>
<p>Tori Amos da 90’ların ve 2000’lerin dünyaca ünlü kadın müzisyenlerinden biri. Hem iyi bir piyanist hem de iyi bir kadın vokalist olarak Tori Amos da şarkılarında toplumsal cinsiyet temalarına yer verir. <em>Me and a Gun</em> (Ben ve Bir Silah) adlı şarkısında kendi yaşadığı tecavüzü anlatır. Tecavüze uğrayan ve bunu söyleyemeyen birçok kadın vardır. Tori Amos bu şarkıyı yazarak o kadınlara yalnız olmadıklarını söylemek, onları da yaşadıklarını paylaşmaları için cesaretlendirmek istemiştir.<a href="#_ftn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a></p>
<p>2000’li yıllarda ise artık kadın-erkek rollerinin değişime uğramaya başladığını, ataerkinin farklı yüzlerle kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Justin Timberlake kliplerinde öne çıkan erkek seksapelliği ile, Avril Lavinge ise spor giyimi ve “dozunda cinsel imajı” ile müzik dünyasında yerlerini aldılar. Benzer şekilde, Robbie Williams kliplerinde seksi erkeği oynarken<a href="#_ftn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>, Pink ağzından “lanet”, “kaltak” gibi kelimeleri düşürmüyor. <em>Milliyet Sanat</em>’taki bir yazıda bu durum X ve Y kromozomlarının yer değiştirmesi olarak tanımlanıyor.<a href="#_ftn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a></p>
<p>Dünyada popüler müzik alanında bu gelişmeler olurken, Türkiye’deki kadın müzisyenler de elbette ki boş durmazlar. Özellikle 70’li yıllardan itibaren Türkiye popüler müziği de yukarıda saydığımız gelişmelerden nasibini alır. Kayıt teknolojisi ve kitle iletişim araçlarındaki gelişmelerle, artık Batı popüler müzikleri Türkiye’de de icra edilmeye ve çeşitli sentez denemeleri yapılmaya başlanır. Türkiye’de henüz bir feminist hareketten bahsedilemese de dünyada yaygınlaşan feminist hareketin de etkisiyle kadınlar bu dönemde, müzik sahnesinde yerlerini alır, batılı formlarda şarkılar söylemeye başlar. Yani yine kadınları aslen vokal alanında görürüz.<a href="#_ftn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Bu dönem Ajda Pekkan, Tülay German, Ayla Algan, Selda Bağcan gibi birçok müzisyen kadın, kadınların dilinden kadınlara dair şarkılar söyler. Fikret Şeneş, Ülkü Aker gibi kadın söz yazarlarının da etkisiyle kadın ağızlı şarkılar popülerleşir. Sözlerini Ülkü Aker’in yazdığı ve Ajda Pekkan’ın seslendirdiği <em>Kime Ne</em> 70’lerden günümüze popülerliğini kaybetmemiş şarkılardandır.</p>
<p>80’lerin sonları ve özellikle 90’larda pop müzik Türkiye’de popüler bir müzik haline geldi. 2000’ler Türkiye’sinde şu anda popüler müzik alanında yer alan, kimi zaman alternatif işlere imza atan birçok kadın müzisyen görüyoruz. Sezen Aksu, Sertab Erener, Aylin Aslım, Nazan Öncel, Şebnem Ferah, Sultana, Emel Müftüoğlu, Nil Karaibrahimgil, Özlem Tekin, Umay Umay ve burada adını sayamayacağımız birçok kadın, müzik dünyasında önemli çalışmalara imzalarını atmışlardır. Biz buraya dair derinlikli bir çalışma yapmadık. Bu nedenle, ilerideki çalışmalarda Türkiye ve popüler müzik üzerine bir çalışma yapmayı hedefliyoruz.</p>
<p>Ortak bir kültür oluşturmak, bu kültüre yeniden üretimle dahil olmak, kültürü çeşitli şekillerde dönüştürmek ve ilerletmek açısından önemli bir alan olan popüler müzik alanı; kimliklerimizi, benliğimizi, toplumsal cinsiyet algılarımızı, etnisite, ırk, milliyet anlayışlarımızı oluşturmada etkili ve bu bağlamda tüketim kültürüne en çok eklemlenen alanlardan biridir. Popüler müzikte kadın icrası, tüketim kültürüne çeşitli noktalarda katkı sunsa da birtakım alternatif duruşları, politik söylemleri içermesi dolayısıyla sistemin içinde sistem karşıtı öğeleri barındırmıştır. Bu öğelerin ortaya çıkışının 70’lerden itibaren dünyada kendini hissettiren feminist hareketle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyoruz. Kadınların çoğu kendilerini feminist olarak tanımlamasalar da bu kadınların kadın duyarlılığı geliştirmesinde ve popüler müzik alanında toplumsal cinsiyet bağlamında alternatiflerin oluşturmalarında feminist hareket önemli katkılar sunmuştur.</p>
<p><strong>Feminist Müzik Pratiği: Sorunlar ve Çelişkiler</strong></p>
<p align="right"><em>Mavis Bayton</em></p>
<p align="right"><em>Çevirenler: Ceren Gülbudak </em></p>
<p align="right"><em>Şale Türkeli</em></p>
<p>Kadınlar, popüler müzik üretimi sürecinden büyük bir ölçüde dışlanmış ve hayran rolüne indirgenmişlerdir. Kadın icracılar, ticari “pop” ve “folk” alanlarında daha kalıcı olmuşlar, fakat bu alanlarda enstrümancılardan ziyade ağırlıklı olarak vokalist olarak yer almışlardır. Kadınları bu kısıtlı alanda tutan bir dizi maddi ve ideolojik baskılar vardır. Müzisyen olan az sayıda kadın ise, her nasılsa bu kısıtlamalardan sıyrılmanın bir yolunu bulabilmişlerdir. Benim görüşüm, feminizmin, kadınların katılımına yönelik fırsat, motivasyon ve maddi kaynak sağlayarak kadınları müzik üretimine yönelten önemli bir yol olduğudur.<a href="#_ftn36">[36]</a> Ancak feminizm monolitik, durağan ya da basitçe tanımlanacak bir hareket değildir ve feministlerin popüler müzikle ilgili tutumları çeşitlilik göstermektedir. Gerçekten de, popüler müzik pratiği içerisinde günümüz feminist hareketinin bazı kilit paradokslarının ortaya çıktığı görülebilir.</p>
<p>Bu makale, kadın müzisyenlerin ve tamamı kadın müzisyenlerden oluşan grupların kariyerlerini inceleyen bir doktora araştırma projesini temel almaktadır. Araştırmam, 1978’den 1985’e kadar olan dönemde İngiliz kadın gruplarında ve karma gruplarda çalma deneyimimden kaynaklanmıştır. Müzikal kariyerim, yeni başlayan birinin acemiliğinden yarı-profesyonel müzisyenliğe doğru yol alırken aynı zamanda gözlemci katılımcılıktan katılımcı gözlemciliğe (günlük tutmak, toplantıları ve çalışmaları kayda almak vs.) geçiş yaptım. Sonra araştırmamı genişlettim ve toplam kırk iki kadın müzisyenle uzun, kayda alınan, detaylı görüşmeler yürüttüm. Örnek alacağım hiçbir akademik araştırma çerçevesi yoktu; İngiltere’deki kadın müzisyenlerin toplam sayısı bilinmiyordu ve hâlâ da bilinmiyor (Ne de olsa gruplar ve onların besteleri esasen kısa ömürlü). Yine de bölge, çalınan enstrümanlar, müzikal tarz<a href="#_ftn37">[37]</a>, aile içi durumu, toplumsal sınıf, etnik köken, öğrenim durumu, cinsel politika, yaş (20–47 yaş arası) ve kariyer aşaması (acemilikten profesyonelliğe) açısından bir temsil edilebilirlik derecesi yakalamaya çalıştım. Bu görüşmeler 1982–1985 döneminde yapıldı. Ayrıca 1988’e kadar kadınların çeşitli müzik projelerinde ve atölyelerinde görüşmeler yürüttüm (ve gözlemcilik yaptım).</p>
<p>Popüler müzikle ilgili akademik yazıların büyük çoğunluğu son ürünle ilgilidir: kayıtlar. Müzisyenler ve müzik üretimi üzerine çok az ampirik çalışma vardır. Finnegan (1989) tabandan<a href="#_ftn38">[38]</a> her türlü müzik üretimi üzerine yaptığı öncü, geniş kapsamlı etnografik çalışmasına rock ve popu da dahil etmiştir. Stith-Bennett’in çalışması (1980) da kayda değer bir çalışmadır fakat sadece erkeklerle ilgilidir. Cohen’in araştırması (1991) da erkeklerle ilgilidir ama erkek müzisyenlerin kadınları gruplarından nasıl dışladıklarını da açığa çıkarır. Ayrıca kadın caz müzisyenleri üzerine bazı iyi yazarlar vardır, örneğin Dahl (1984). Kadın rock/pop müzisyenleriyle görüşmeler genelde gazetecilere bırakılmıştır; Stewart ve Garratt (1984) müzik endüstrisindeki kadınların aydınlatıcı bir anlatısını veriyor. Fakat gazeteciler yerel ve amatör olan müzisyen çoğunluk yerine starlara odaklanma eğilimine sahipler. Kadınların vokal grupları Greig (1989) tarafından hakkıyla övülmüştür. Ne var ki,  kadın enstrümancılar oldukça araştırma dışı kalmışlardır. Benim amacım tabandan kadın müzisyenlerin ve özellikle enstrümancıların “görünmez” aktivite-lerinin etnografik olarak belgelenmesidir.</p>
<p><strong>Müzik Üretimine Giriş</strong></p>
<p>Feminizm, farklı zamanlarda, farklı insanlara, farklı anlamlar ifade etmiştir. Birçok kadın kendisini feminist olarak adlandırmasa da feminizmden etkilenmiş ve ilkelerini benimsemiştir. Yine de, araştırmam esnasında kadın müzisyenlerin büyük bir kısmının kendilerini açıkça “feminist” olarak nitelediklerine şahit oldum. Ayrıca, azımsanmayacak sayıda kadın da müzikal kariyerine feminizme olan bağlılıkları sebebiyle ya da feminist örgütlerle bağlantıları üzerinden başlamış. Örneğin profesyonel bir müzisyen olan Angela, 1976’da feminist bir grupta çalmaya başlamış ve ondan sonra da farklı gruplarda (hem karma hem de kadın gruplarında) çalmaya devam etmiş: <em>“Kadın hareketine dahil olmamış olsaydım, gruplarda çalmaya başlayacağımı hiç zannetmiyorum.”</em></p>
<p>Feministler rock müzik yapmaya belli sebeplerden ötürü başladılar. Bazıları için temel motivasyon politikti. Sadece kadınlardan oluşan bir grupta çalmak, feminist bir dünya görüşünü anlatmanın bir aracıydı. Diğer birçok kadın için ise, uzun süredir güdülen müzikal amaçlarla beraber, feminizm hayranlıktan icracılığa geçiş aşamasında gerekli güveni ve desteği sağlamıştı.</p>
<p>İkinci Dalga feminizmin başlangıcında -1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarındaki “Kadınları Özgürleştirme Hareketi”- kadınları cinsiyetçi kalıpları kırmaya, erkeklerle eşitlik istemeye ve geleneksel “eril” toprakları işgal etmeye teşvik etmiştir. Eğer erkekler rock müzik yapabiliyorsa, kadınlar da yapabilirdi. Üstelik şehirlerde filizlenmeye başlayan sadece kadınlara açık yeni radikal topluluklar, kadın müzik gruplarını (erkekliğin ideolojik egemenliğine başkaldıracak ve alternatif şarkı sözleri yazacak grupları) talep ediyordu. Feminist rock grupları ilk ortaya çıktığında, hareketin içerisindeki kadınlar, kadın müzik atölyeleri düzenleyerek diğer kadınları da çalmak için cesaretlendirdiler.</p>
<p>Kadın hareketi, müzik yapmayan kadınları müzisyenlere dönüştürdü ve başlangıç çabaları için olumlu bir “alan” yarattı. Hareketin en önemli özelliklerinden biri, kadınlara seslerini duyurabilecekleri bir forum sağlamasıydı; bu sesler başlangıçta anlaşılmaz, karmakarışık ya da güvensiz olsalar bile. Sadece kadınlara açık konserler, tecrübesiz gruplar için güvenli bir ortam oluşturdu. Böylece deneme amaçlı yola koyulan acemi kadın gruplarına destek ve cesaret verilmiş oldu. Her şeyden önce, kadınların çalıyor olması bile yeterliydi.</p>
<p><strong>Feminist bir Karşı-Kültür</strong></p>
<p>Ana akım (eril) rock dünyasından dışlanan 1970 feministleri, kendi alternatif müzikal dünyalarını yarattılar. Bu dünya, kuralları tekrar yazma şansını da birlikte getirdi: şarkı sözleri, grup üyeliği ve örgütlenişi, konserler, sahne ve hatta müziğin kendisi. Feministler coşkuyla ve iyimserlikle alternatif değerleri desteklediler: rekabetçi bireysellik yerine kolektivizm ve işbirliği; hiyerarşi yerine katılımcı demokrasi ve eşitlik. Amerikan öğrenci hareketinden çıkarılan genel feminist inancı “özel olan politiktir” rocka uyarlandığı zaman, grup hayatı ile “özel” hayat arasındaki bariyerleri yıkmaya başladı. Tipik bir erkek grubunun “profesyonelliği”, grubun ve kadınların hayatı arasındaki sınırları minimuma indiren bir yaklaşım tercih edildiği için reddedildi. Başlangıçta bazı feminist müzik grupları, farklı kadın gruplarının farklı bir veçhesiydi sadece, beraber müzik yapmanın yanı sıra bilinç-yükseltme çalışmaları da yapıyorlardı. Jean, 1976’da feminist bir gruptaki ilk deneyimini şöyle hatırlıyor: <em>“Haftada bir buluşurduk ve her provadan sonra oturup konuşurduk. Gerçekten birbirimizle konuşmak için can atıyorduk. Sadece konuşur, konuşur, konuşurduk. Bir masanın etrafında toplaşır konuşurduk ve bu harikaydı… </em><em>Herkes sırayla konuşurdu. Bir müzik grubunun yanı sıra, bir bilinç yükseltme olayı haline gelmişti. Gerçekten birbirimize çok yakındık.”</em></p>
<p>Özel olanın politikliği, alternatif şarkı sözleri yazma ihtiyacında da kendini göstermiştir. Kadınlar, popüler müziğe genel olarak uygun olmayan konularda yazmışlardır: regl, ev işi, lezbiyenlik, annelik, menopoz. Birçok kadın “erkek” standartlarına uymaktansa kendi parçalarını kendileri yazmak istemişlerdir ve gerçekten de parça yazmak, feminist gruplarında normal bir şey haline gelmiştir. Eğer <em>cover</em> yapılıyorsa, çok değiştiriliyor ve bozuluyordu – “<em>he</em>”, “<em>she</em>” haline geliyordu, vesaire. Aşk şarkıları özellikle politikleştirildi.</p>
<p>Çalışma yöntemlerinin ürünü etkileyeceği inancı, grup üyelerinin yeni biçimlerde ilişkilenme girişimlerine yol açtı. Örneğin “gösteriş yapmak” erkek müziğinde normalken, kadınlar arasında anormal bulunuyordu. Bazı feminist icracılar, seyirci önünde “kızkardeş”lerinden farklı ya da özel görünmekten kaçınmak için oldukça çaba sarf ediyorlardı. Angela şöyle aktarıyor: <em>“Grubu ilk kurduğumuz zaman bazı şeylerde çok zorlandık. Mesela, sahnede çalıp çalmama, ışıkların üzerimizde olup olmaması konularında emin değildik ve dinleyicinin karanlıkta kalmaması gerektiğini düşünüyorduk… Hiçbir zaman tam olarak üstesinden gelemediğim bir ayırım var: grup ve dinleyici arasındaki tüm olay. Çünkü ‘hep birlikte eğleniyoruz’ ruh haline giremezsiniz, bu tam olarak böyle bir şey değil&#8230; Onlar seni izlemek için para ödediler ve sen de orada çalmak için ücret aldın. Farklı bir pozisyondasın.”</em></p>
<p>Feminist müzisyenler, müzikleri kadar ilişkilerinin niteliğine de önem veriyorlardı. Birbirlerine kendini ifade alanı vermek ve diğer kadınları bastırmamak için dayanışma vurgulanıyordu. Orkestraların “eşya taşıma” ve “kurulum”daki iş bölümlerine kılavuzluk edecek özel politikaları vardı ve bu işleri herkesin eşit şekilde yapmasında ısrarcıydılar.</p>
<p>Rock grupları, yapıları itibariyle konserler düzenlemek, para ödülleri kazanmak, halk ve basın tarafından beğenilmek için birbirleriyle yarışa girişiyorlardı. Aynı afişteki gruplar alışılagelmiş bir şekilde prestij için yarışıyorlardı. Konserlere giden birçok insan ön grupları izlemeyip, ana grubu izleme eğilimi gösteriyordu. Bazı feminist gruplar “afişte ilk sırada olma” problemini grupların çalma sırasını değiştirerek ortadan kaldırmaya çalıştılar. Örneğin, Jean (kadın çevresinden olan ve caz müzikten etkilenmiş sağlam bir grubun gitaristi) şöyle değerlendiriyor: <em>”Biz ‘kim ana grup?’ ve ‘kim ön grup? (sanırım destek grubundan kastedilen bu, ön grup diyebiliriz)’ sorularından bıkmıştık. Ve dedik ki, ‘kadın hareketi söz konusu olduğu müddetçe, bu sorular tam bir saçmalık! Yapacağımız şey bu işi bir sıraya koymak.’ Ve o zamandan beri yaptığımız da bu. Gerçekten bu tartışmaların kadın hareketinde yürüttüğümüz tartışmalar olduğunu düşünüyorum, insanların üzerine pek de düşünmediği şeyler bunlar. Hayatın başka alanlarında gerçekten de politikler ama iş müziğe gelince tıkanıyorlar. Ne zaman konser organize etsek, kulislerde bu dönüyor… İlişki kurduğumuz bütün gruplara aynı şeyi anlattık ve çok azı karşıt görüşteydi. Kız kardeşlerinizle böyle anlaşırsınız.“</em></p>
<p>Bu feminist ideallerin izleri sadece grup etkinliklerinde görülmüyordu; amaç ediniliyor ve farklı ölçülerde günlük yaşama uyarlanıyordu. Kaçınılmaz olarak çelişkiler ve gerilimler vardı ve bunların yaşanıp tartışılması gerekiyordu. Buna ek olarak, feminist müzik ideolojisi belli bir yere kadar diğer alternatif müzikal söylem formlarına kaymıştı. Bu kültürel inançların ve pratiklerin bazıları punkla, sol kanatla ve anarşist gruplarla ortaklaşıyordu.<a href="#_ftn39">[39]</a> Gerçekten de böyle bir çapraz alışveriş kaçınılmazdı. Fakat 1960’ların sonlarının sert politik günlerinde doğan feminist müzik, genel olarak feminizmin ürünüydü. Benim buradaki görüşüm iki yönlü. Birincisi, hem müzik üretimine bir giriş için hem de alternatif bir müzik söylemi olarak feminizm, ağırlıklı olarak erkek alternatif formları olan punk<em> </em>ve sol-kanat müziğe kıyasla yeterince incelenmemiştir. İkincisi, feminist müzikal pratiği, bazı bakımlardan diğer formlardan daha radikal olagelmiştir. Örneğin, feministler için “özelin politik oluşu” çocukların çalışmalara ve konserlere getirilmesi demekti. Erkek müzisyenler için bunu yapmak duyulmamış bir şeydi, “politik” gruplarda çalanlar için bile. Hâlâ da olağandışı bir durumdur.</p>
<p>Punkçılar gibi, feministler de halka açık performansın kurallarını yeniden yazmışlardır: sahnenin mekansal normlarına meydan okumuşlardır. Dinleyicilerine farklı davranmışlar ve konserler fiziksel olarak dönüştürülmüştür. Fakat onlar bunu punkçılardan farklı biçimlerde gerçekleştirmişlerdir. Dinleyiciler arasındaki kadınlara konuşarak ve şarkı söyleyerek -onlara öncelik tanıyarak- feminist gruplar, erkeklerin konserlerdeki sorgusuz sualsiz kabul edilen geleneksel hâkimiyetine meydan okumuşlardır. Örneğin Anne (<em>Power-pop</em> kadın grubunun klavyecisi) diyor ki: <em>“Ben şunu gördüm, karma konserlerde kadınlar önlere doğru gelmeye meyilli oluyorlar. Senin kadın olduğunu gören insanlar… Ve ben özellikle kadınlara konuşuyorum. Kadınlara çalıyorum, kesinlikle… Çünkü kadınlar, seks objesi olarak görülmek dışında rock müzik tarafından görmezden gelinmişler. Onlara farklı davranmak güzel bir şey.”</em></p>
<p><strong>İmaj</strong></p>
<p>Feminist müzisyenler, görünüşün ve sahne duruşunun politik içerikleriyle oldukça ilgileniyorlar. Kadınlar, rock cinselliğinin egemen söylemini bozmayı, yıkmayı ya da bu söyleme meydan okumayı seçmişler. Böylece, 1970’lerde ve 1980’lerin başında birçok feminist mini etekleri, dekolteyi, yüksek topukları ve kozmetikleri tamamen reddetti. Ancak, imaj semiyotiğinin kadın müzisyenler için çok problemli bir alan olduğu görüldü. Belli bir giysinin ne “dediği” her bağlamda farklı anlamlara gelebilir ve tabii ki tüm işaretler çokanlamlıdır. Feministler, seks objesi olarak görülmekten kaçınmak istemişler ama bununla beraber alımlı görünmek istemişlerdir ve sonuç olarak ortaya çıkan tabloda manevra alanı çok dardır. Örneğin Helen (karma bir “bağımsız plak şirketi”  grubunun davulcusu, 1983-84) şöyle diyor: “<em>Kadınların iddialı ve biraz da agresif olmaları fikri hoşuma gidiyor çünkü hepimizin bunu biraz bastırdığımızı düşünüyorum</em>.”</p>
<p>Fakat kadınlar erkeksi görünmek de istemiyorlardı. Angela: “<em>Çok fazla erkek Fatma gibi bir izlenim yaratmak istemiyorum. Öte yandan, çok ‘dişi’ olarak görülmek de istemiyorum</em>.” Her iki cinsiyet görünümünün de aşırılıklarından kaçınma isteği birçok feminist için bir açmaz oluşturuyordu. Sue (1976’dan beri çeşitli karma ve kadın gruplarında bas gitarist) diyor ki: <em>“Bu ‘feminist kültür nedir?’ tartışmasına benziyor. Erkekler tarafından tanımlanmış ve mesele sizin bunu nasıl kullanacağınız.” </em></p>
<p>Birçok feminist tarafından paylaşılan bir görüş de kişinin sahne üzerinde mümkün olduğu kadar normal ve doğal olması ve sahne kostümü gibi şeylerden kaçınmasıydı. Örneğin Jean şöyle belirtiyor: <em>“Kimin feminist olup kimin olmadığını görebilirsin. Çünkü sahneye çıktıklarında süsleniyorlar, poz veriyorlar ve somurtuyorlar… Biz çıkıyoruz ve çalıyoruz kendimiz olarak. Belli bir görüntü yansıtmaya çalışmıyoruz. Sahte davranmıyoruz. Gördüğün şey, bizim diğer zamanlarda da olduğumuz şey. Ben sahne kostümü giymem… Sahne üzerinde çok farklı görünmemek gerektiğini düşünüyorum çünkü dinleyiciler arasında ‘Tanrım! Çok farklılar! Ben asla onlar gibi olamam.’ diye düşünecek insanlar var. Dinleyicinin, senin aynen onlar gibi sıradan bir insan olduğunu fark etmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.”</em></p>
<p>Sahnede “normal” kıyafetler giyme fikri icracı/dinleyici ayrımını kırmak, performansı gizeminden arındırmak ve romantik-leştirmemek için bir başka girişimdi. Ama icracı nasıl giyinirse giyinsin, sadece sahneye çıkarak bile bir şey ifade eder. Veronika (1976’dan beri karma bir<em> </em>punk grubunda gitarist/vokalist) da bunu şöyle ifade ediyor: <em>“Bir şey ifade ediyorsunuz. İlgi talep ediyorsunuz. İnsanlardan size bakmalarını ve sizi duymalarını istiyorsunuz. Ve eğer bunu reddederseniz çok büyük bir fırsatı bir kenara atıyorsunuz demektir. Hoşunuza gitse de gitmese de bir şey diyorsunuz.”</em> Benzer şekilde, her türlü giyimin (hatta çıplaklığın bile) kültürel bir ifade biçimi olduğu düşünülünce, “doğal” olmanın imkansızlığı görülüyor.</p>
<p>Paralel bir durum olan kozmetik sorunsalı da konserlere çıkmaya başlayan her kadının yaşadığı bir süreçtir. Benim görüşme yaptığım kadınlar arasında, yine kutuplaşan görüşler mevcut. Genel olarak konuşursak, bu durum ile ilgili görüşler kostüm hakkındaki genel görüşle aynıydı. Feministler arasındaki bir görüş, sahne üzerinde ya da değil, ne çeşit olursa olsun makyaj yapmanın ideolojik olarak yanlış bir tutum olduğuydu. Bu, erkeklerin yarattığı kadının nasıl görünmesi gerektiği (“doğal olmayan”) imajına bürünmeniz demek oluyordu; sadece erkekleri memnun etmek için yapılıyordu. Örneğin Jean şöyle söylüyor: <em>“Ben her türlü makyaj çeşidine tamamen karşıyım… Bu sıkıcı olalım, hepimizin aynı görünelim ya da kimse eğlenmesin gibi bir şey değil, ama ben makyajın eğlenceyle bir alakası olmadığını düşünüyorum, tersine, kadınları farklı bir biçimde göstermek için ve kadınlarla çok az alakası olan bir görünüşe sahip olmak için olduğunu düşünüyorum. Bir kadının karikatürü olmak gibi.”</em></p>
<p>Fakat bazı feministler, nasıl bir etki yaratmak için ve neden kullanıldığına bağlı olarak kozmetik kullanımının savunulabileceğini söylüyorlar. Veronika şöyle diyor: <em>“Evet, sahne üzeri duruşunun birtakım hatalı yolları var. Ama ben makyajı ve kıyafetleri kullanış şeklimin hatalı olduğunu düşünmüyorum. Memnun etmek için kendimi kasmıyorum. Eğer bunu sadece erkekleri memnun etmek için yapsaydım ideolojik olarak hatalı bir durum olurdu. Ama ben bunu tamamen farklı bir yerden yapıyorum. Genellikle çok fazla makyaj yapıyorum ve konserin sonuna doğru hepsi akıyor. Bunu bilerek yapıyorum. Kolay çıkan makyaj malzemeleri tercih ediyorum, çünkü terliyorum. Bir maskeyle başlıyorum, güzel bir yüzle ve sonra makyaj harap oluyor.”</em></p>
<p>Tabii ki “gerçekçilik” ve “doğallık” gibi sorularla ilgilenenler sadece feministler değildi. Bu tartışmanın kökleri on dokuzuncu yüzyıl sanatına dayanıyor. Savaş sonrası döneminin müziğinde, beat müzisyenleri gerçekçiliğin peşine düştüler (Frith and Horne 1987); hippiler “doğallığa” değer<em> </em>biçtiler; punkçılar geleneksel cinsellik düşüncesine saldırarak “çirkinliği” yücelttiler ve rock<em> </em>sahnesinde daha çeşitli kadın vücutlarına yer verdiler. Ancak, beatçiler, hippiler ve ana akım erkek punkçıların tersine feministler açıkça ve doğrudan egemen cinsiyet ideolojisine saldırıyorlardı. 1970’lerin başlarında, feminizm, Jean’ın durumunda da olduğu gibi, tüm cinsiyetçi toplumsal pratikleri ve onların izlerini toptan reddedişi içeriyordu.</p>
<p>Gel gelelim, 1970’lerin sonlarına doğru feminizm içinde kuralcı “birörnek” tulumlara ve botlara meydan okuyan daha liberal ve popülist bir görüş ortaya çıkmaya başladı (Wilson 1985). Feminist gruplar bilfiil mini eteklerin ve kozmetiklerin doğrularını ve yanlışlarını tartıştılar. Bir zamanların “sabit fikirlileri”, sahne üzerindeki duruşlarında daha deneysel olmaya başladılar. Veronica gibi punkçı feministler için çözüm, geleneksel kadınlık tuzaklarını abartılı bir şekilde benimseyen azılı ironideydi. Bazı lezbiyen feministler, durumu karma ve sadece kadınlara açık konserlerde farklı tavırlar geliştirerek çözdüler. Karma konserlerde mini etek giymeyeceklerdi ama sadece kadınların olduğu konserlerde “feminen” kıyafetler giymekte kendilerini özgür hissedeceklerdi. Genellikle birçok sebep bir arada oluyordu: “erkekler için giyinmemek”, cinsiyetçi kalıplarla işbirliği yapmaktan kaçınma isteği, erkeklerin cinsel yaklaşımlarından kaçınma ihtiyacı ve güvenlik. Feminen kıyafetler ve etek giyiyor olmak birçok kadını risk altında hissettirirken, geleneksel olarak daha erkeksi kıyafetler giymek kadınlara kendilerini daha sert hissettiriyor. Bu his karma dinleyici önüne çıkan kadınlar için gerekli bir his olabilir.</p>
<p>Kıyafet ve kozmetiklerin dışında, sahne sunumuyla ilgili daha az aşikâr olan konular var – vücut hareketleri, duruş ve müzisyen ile enstrümanı arasındaki ilişki gibi. Kendilerini erkeklere seks objeleri gibi sunmaktan kaçınmaya çalışan feministler, ayrıca sahne üzerindeki basmakalıp “erkek” pozlarını da reddettiler. Birçok feminist “seksi” ve “<em>sensual”</em><a href="#_ftn40">[40]</a> arasında ayrım yaptılar ama o kadar çok ideolojik ve pratik açmazla karşılaştılar ki, icracı bu kadar bilinçli olduğunda hiç hareket bile etmeyecek duruma gelebiliyordu. Örneğin Wendy (1984’te kurulan karma bir “bağımsız plak şirketi”  grubunun klavyecisi) bunu şöyle belirtiyor: <em>“Hiçbir şey aktarmak istemiyorum. Bu yüzden hareketsiz durma eğilimindeyim ve bundan pek hazzetmiyorum.”</em></p>
<p>Feminist gitaristlerin, oldukça zorlu bir sorunları da erkek <em>guitar-hero</em><a href="#_ftn41"><em><strong>[41]</strong></em></a><em> </em>duruşundan yani gitara penis olarak gitar ya da kadın olarak gitar gibi davranmaktan kaçınmaktı. Örneğin Angela şöyle belirtiyor: <em>“Erkekler için, ne kadar aşağıda çalarlarsa o kadar penis gibi oluyor. Eğer yukarıda çalarsanız asla bir penis gibi olmaz. Bu rockın bir olayı, onu öyle aşağı doğru sallandırdığınız zaman, penis gibi oluyor. Kadınlar gitarları ve basları o kadar aşağıda çalmıyorlar.  Kadınların bunu yapamayacaklarının doğru olmadığını düşünüyorum. Feminist olsun ya da olmasın, öyle çalmayı seçecek çok az kadın olduğunu düşünüyorum aslına bakarsanız. Birçok kadının gitarı öyle çalmanın çok iğrenç ve karşı çıkılması gereken bir şey olarak gördüğünü düşünüyorum ve eğer feministseniz bu daha da kötü oluyor çünkü çok daha fazlasını görüyorsunuz.”</em></p>
<p>Problem biraz da kadın rol modellerinin olmamasından kaynaklanıyor. Her ne kadar bir müzisyen bilinçli olarak kimseyi taklit etmiyor olsa da, bilinçaltının etkili olduğu da şüphe götürmez bir gerçek. Wendy’ye göre <em>“Kadınlar için kendilerini özdeşleştire-bilecekleri çok az insan var. Örnek ya da fikir için başka insanlara bakmak çok zor. Benim baktığım birçok grup neredeyse sadece erkeklerden oluşuyor.”</em></p>
<p>Orta yaşlı punkçı feminist Veronika, bu duruma şöyle bir çözüm geliştirmiş: ironi. Veronika hem ana akım rock ve erkek<em> punk </em>hem de<em> </em>politik grupların maço <em>guitar-hero</em> hareketlerinin anlamını bozmuş:</p>
<p><em>“Geniş akorlar çaldığım zaman bunun erkeklerin yaptığı bir şey olduğunu biliyorum. Ve bunu yaptığım zaman hissettiğim şey ironi oluyor, çünkü biliyorum ki iyi bir sound yakalamak için kasılmaya gerek yok. Bunun her şekilde yapılabileceğini biliyorum. Oğlanların bir kadının bunu yaptığını görmesi onları daha önce hiç görmedikleri bir görüntüyle beslemek oluyor.“</em></p>
<p><strong>“Kadın Müziği”</strong></p>
<p>1970’ler devam ederken, “Kadın Özgürlük Hareketi”, “kadın hareketi” haline geldi ve daha sonra “feminizm” terimi ikisini de kapsadı. Hareket büyüyor, zamanla parçalanıyor ve kendi içinde çeşitlilik göstermeye başlıyordu. 1970’lerin sonunda devrimci feminizmin gelişimi, erkeklerin bölgesine girme stratejisinden uzaklaşıp ayrılıkçılığın sinyallerini verdi. Popüler müzik kapsamında, bu durum alternatif kurumsal yapıların gelişimini sağlamlaştırdı.</p>
<p>Aynı zamanda, her nasılsa, radikal ayrılıkçılık feminist müzisyenliği kollara ayıran “özcü” bakış açılarını destekledi. Belli müzik tarzları esas olarak “erkek” addedilmişlerdi ve bu nedenle bu müzik tarzları feminist müzisyenler için uygunsuz bölgelerdi. Bazı feminist müzisyenler, gürültüsünden ve görkemli amplifikasyon aletlerinin (ses hacmini arttıran sistemler) icracıları seyirciden uzaklaştır-masından dolayı tüm elektronik müziği “erkek” olarak gördüler.</p>
<p>Sonuç olarak kesin bir “kadınsı müzik” tanımının yapılamayacağı ispatlandı. “Kadınların müziği”nin ne olmadığını belirlemek çok daha kolaydı: yüksek sesli, gürültülü, dinamik <em>cock rock</em>. Böylece, sözde kadın müziği yavaş ve hafif olmalıydı. Fakat bunun dışında çok az fikir birliği vardı. Sarah (1979‘da kurulan bir feminist pop grubunun vokalisti ve perküsyoncusu) şunu öne sürüyor:<em> “Kadın müziği daha az ağır, daha az çarpıntılı… Şarkı sözlerinin duyulması için bir endişe var ve sadece teknolojik ses kirliliğinden ibaret değil.”</em> Kate (1980’de kurulan bir post-punk grubunun vokalisti, gitaristi ve klavyecisi) ise şöyle diyor: <em>“Kadınsı müzik biraz daha sıcak. Rock’n Roll’a daha az meyilli. Kadınlar genel olarak daha az agresif çalıyorlar. Kadınlar okşar gibi çalarken erkekler daha çok sarsar ve tokatlar gibi çalıyorlar. Kadınlar vurgusuz ritimlere eğilimli. Rock’n Roll gruplarında çalan kadın sayısının az olması bu yüzden.”</em></p>
<p>O kadar çok müzik tarzı “erkek” olarak etiketlendirilmişti ki yalnızca folk müzik alanı ideolojik olarak güvenli olarak görülüyordu. Çelişkili bir biçimde, feminist hareket rocktan ve elektronik müzikten geri çekilecekmiş gibi görünüyordu. Dahası, müzik tanımları kolayca performans tartışmalarının içine giriyordu. Örneğin Pat (Sarah ile aynı grupta bir gitarist) görüşünü şöyle belirtiyor: <em>“Erkek müziğinin tamamı enstrümanınla mastürbasyon yapmaktan ibaret değil, ama büyük çoğunluğunun bu olduğunu düşünüyorum. Ve belki bir de grubun diğer üyeleriyle yarış halinde olmak, açıkçası kadın müziği böyle değil. Kadın müziği kesinlikle bambaşka bir şey.”</em></p>
<p>Tüm müzik tarzları arasında heavy metal özellikle “erkeklik” simgesi olarak görüldü ve yalnızca azınlıkta bir grup kadın heavy metal yapabildi. 1980’lerin başlarında İngiltere’nin genelinde, yalnızca kadınlardan oluşan heavy metal gruplarının sayısı yarım düzineden fazla değildi. Bu gruplardan bazılarının üyeleriyle röportaj yaptım. Heavy<em> </em>metal çalan kadınlar, eleştirilerin farkında olarak bu tarzda çalma haklarını katı bir biçimde savundular ve heavy metal çalmakla feminizm arasında bir çelişki görmediklerini belirttiler. Eva görüşünü şöyle belirtiyor: <em>“Birçok insan heavy metal çalmayı agresif olmak olarak görüyor ama ben agresif olmadığımı düşünüyorum. Heavy metalin tüm gürültüsünü seviyorum. Birçok kadın hafif ve ruhani müzik yapmaya meyilli. Ben fiziksel, canlı, dünyalı, tutkulu müziği seviyorum. Bir süre önce katıldığım bir ritim atölyesinde bir kadın 4/4lük ritmi beyaz, erkek, militarist, faşist, ataerkil bir ritim olarak tanımladı; bense bu tanımların fazla ağır olduğunu düşünüyorum. Kadın müziği erkek müziği diye bir şey var mı? Bilmiyorum. Kadınlar daha sezgili görülüyorlar ve ben bunun doğal bir fenomen olduğunu düşünmüyorum. Bence kadın ve erkek rasyonellikte ve mantıkta eşit kapasiteye sahipler ve bu durum sezgi söz konusu olduğunda da geçerli.”</em></p>
<p>Bu görüşteki feministler için önemli olan gürültünün nasıl kullanıldığıydı, örneğin şarkıların konusu. Feminist heavy metalle erkek<em> </em>heavy metalini birbirinden ayıran da bu bakış açısı oldu.</p>
<p>1980’lerin başında kızışan ve günümüze kadar gelen bu tartışma, feminizmin kendi içinde erkeklerin yaptıklarını yapmak isteyenlerle diğer yanda tamamen farklı bir şey yaratmak isteyen ve “kadınlık”a vurgu yapan tarafların geniş çaptaki karşıtlığının ilginç bir göstergesiydi. Bu karşıtlık, günümüzde “aynılık/farklılık” ya da  “eşitlik/farklılık” tartışmasıdır (bkz. Bacchi 1990 ve Scott 1990).</p>
<p>Kadınların daha nazik ve sessiz çalmaları gerektiği fikrine karşı çıkan kadınlar, bu fikrin alışılagelmiş cinsiyetçi kadınlık stereotipinden kaynaklandığını öne sürüyorlardı. Bu kadınlar için, erkek müzisyenlerin ve dinleyicilerin heavy metal yapmamaları gerektiğini (ya da yapamayacaklarını) söylemeleri yetmezmiş gibi bir de feministlerin bunu yinelemesi durumu daha da kötüleştiriyordu. Eğer tüm çalma ve sahnede var olma biçimleri “erkek” oldukları için reddedilirlerse kadınlar için müzikte çok az bir hareket alanı kalırdı.</p>
<p>Müzikal özcülük hala var olmaya devam etse de artık bir ortodoksi değil. Yüksek sesli müzik yapmak isteyen kadınlar bu algıya karşı çıkmış ve birer feminist olarak kendilerini sadece “ruhani” müzik yapmaya kısıtlayan beklenti zorlarına gitmiştir. Kadınların kurtuluşu onların kendilerini ifade etme özgürlükleriyle ilişkilendirilmiştir, fakat son dönem feminizm birçok kadına özgürlüklerden ziyade yasaklarla ilgili gibi görünmeye başlamıştır. Bu yasaklamaları protesto eden ve kadın müzisyenleri rock<em> </em>sahnesinde tutmaya çalışan punkçı feminist Veronika şunları söylüyor: <em>“Gitarımın sesini açmam bir yılımı aldı… Çünkü hala yüksek ses çıkarmaya korkuyordum. Gitarımın sesini bir yıl boyunca açmadım. Ve bir gün aniden dedim ki ‘Lanet olsun! Artık böyle devam edemem.’ Tuttuğum büyük bir enerjiyi açığa çıkardım ve sanırım bu düzeni bozabilir. Yüksek ses çıkarmayı daha yeni öğrendim ve sevdim. Ve hiçbir oğlanın bana onların koruması altında olduğumu ve geri çekilmem gerektiğini söylemesine izin vermeyeceğim. Yüksek ses çıkardığım için daha az kadın olduğumu düşünmüyorum. Yani dişi bir aslan da bir erkek aslan kadar yüksek sesle kükreyebilir. Bu, benim için tüm koşullanmanın altının oyulması. Ve inanıyorum ki kadınların bunu yapmaya hakkı var. Ben bunun çok temel ve hayvani bir şeyin bir çeşit kutlaması olduğunu hissediyorum. Erkeklerin çok gürültü yapmalarının ardındaki amacı anlıyorum. Benim itiraz ettiğim bunu bizim arkamızdan yapmaları ve bizi dışarıda bırakmaları. Bu yüzden ‘bizim bölgemizden defol’ demenin karşıtı, tüm yüksek sesli müzik yapmak isteyen kadınların da buna katılabilmeleri.”</em></p>
<p>Hangi tarz müziğin icra edilmesi gerektiği sorusu günümüz feminizminin ana paradokslarına vurgu yapıyor: “<em>Kadınlara birliklerinin öneminin farkında olmalarını önerirken aynı zamanda aralarındaki farklılığı da kabul ediyor. Temelinde cinsiyet bilinci gerektiriyor ama aynı zamanda önceden saptanmış cinsiyet rollerinin bertaraf edilmesini de gerektiriyor.”</em><a href="#_ftn42"><em><strong>[42]</strong></em></a><em> </em></p>
<p><strong>Dinleyiciler</strong></p>
<p>Yalnızca kadınlara açık konserler feminist müzisyenler için önemli bir rol oynadı. Bazı kadın grupları karma konserlerde çalmayı reddettiler. Diğerleri açıkça yalnızca kadınlara açık konserleri tercih ettiler ve öncelik olarak gördüler. Bazı kadınlar genel olarak daha az kavganın, tehlikenin ve şiddetin olduğu bu konserlerde kendilerini daha güvende hissettiklerini söylediler. Özellikle lezbiyenler, yalnızca kadınlara açık konserlere çıkmanın karma konserlere göre daha güvenli olduğunu belirttiler. Ayrıca kadın izleyicinin daha az eleştirel olduğu konusunda bir hemfikir olma durumu vardı. Bu durum ilk başta yararlı olsa da deneyim ve güven kazandıkça kadın müzisyenleri tatmin etmez hale geldi. Anne şöyle belirtiyor: <em>”Epey müthiş kadın konserlerinde çaldık ve insanlar yine de ‘Garip!’ dediler. Bu gerçekten sinirlerimi bozuyor.“</em></p>
<p>Sadece kadınlardan oluşan dinleyicilere çalmanın politik sınırı vardı ve birçok grup tarafından kısıtlayıcı bulunuyordu. Bu “dönmelere çalmak” ya da “gay gettosunda çalmak”tı. Sonuç olarak, feminist müzisyenler sadece kadınlara açık konserler hakkında kararsız kaldılar.</p>
<p>Bu meselede dönüm noktası 1970’lerin sonralarında ve 1980’lerin başlarında kadın dinleyicilerin diğer tarzlardan çok dans müziğini tercih etmesi oldu. Bunun nedeni, bu konserlerin özellikle feminist lezbiyenler için çok önemli sosyal fonksiyonları olmasıydı. Diğer kadınlarla tanışacakları ve rahatlayacakları güvenli ortamlar çok azdı. Dans etmek, yeni sevgililer bulmak, flört etmek gibi şeylerin yanında müzik dinlemek ikinci planda kaldı. Dikkatle dinlenmesi gereken, daha ciddi müzik yapan gruplar daha az popülerdi. Dahası, yalnızca kadınlara açık bu konserlerin çoğu miting gibi bazı etkinliklerin sonunda yer alıyordu. Böylelikle vurgu, günü bitirmek için yapılan sosyal bir etkinlik olarak konserde olunca, normalde konserlere gitmeyen hatta popüler müzikle hiç ilgilenmeyen kadınlar da bu etkinliklere katılıyordu. Röportaj yaptığım bazı gruplar yalnızca kadınlara açık konserlerde karma olan konserler kadar hoş karşılanmadıklarını söylediler. Fazlasıyla ironik olsa da, bunu söyleyenler lezbiyen ayrılıkçı gruplardı. Örneğin Fiona (1977’den beri feminist bir grubun ses mühendisi): <em>“Başlarda biz yalnızca kadınlara açık konserler için caz çalıyorduk ve bu durum mükemmeldi. Ama sonra müzisyenler bu tarz çalmaktan sıkıldılar. Ve gittikçe profesyonelleştiğimiz için eleştiriler almaya başladık. Kadınlar dediler ki ‘Niye artık eskisi gibi çalmıyorsunuz?’ Bizim cevabımız ‘Üç yıl önce ne yapıyordunuz? Niçin hala aynı şeyi yapmaya devam etmiyorsunuz’ olabilirdi… Bir anlamda sahte bir dinleyici kitlesiydi. Konsere geliyorlardı ama bizim ne çaldığımızla ilgilenmiyorlardı. Olay konserdi, sadece kadınlara açık bir etkinlik ve kadın hareketi için.”</em></p>
<p>Yine de yalnızca kadınlara açık konserler deneyimsiz müzik grupları için yararlı oluyordu. Birçok grubun kurulması, önemli bir kadın etkinliğine canlı müzik sağlamak için acele ile toplaşmak şeklinde oluyordu. Ama kadın ses mühendislerinin sayısının az olmasından dolayı İngiltere’de yapılan bu kadın konserlerinin sayısı sınırlı kalıyordu. Erkek ses sistemcilerin yerleşik cinsiyetçiliği yüzünden feminist müzik grupları kendi seslerinin kontrolünü ellerine almak istiyorlardı. Kadın ses sistemciyle çalışmak politik bir tercih haline geldi. Açıkçası, yalnızca kadınlara açık konserler için kadın ses sistemciyle çalışmak bir gereklilikti. <em>Mix</em> yapabilmek şöyle dursun, ses sisteminin nasıl çalıştığını bilen ve bir zorluk çıktığında sorunu giderebilecek çok az kadın vardı. 1980’lerin başlarında, İngiltere’de yalnızca kadınlardan oluşan sadece bir tane ses mühendisliği şirketi vardı ve tüm taleplere yetişemiyordu. Bu nedenle birçok grup sadece kadınlara açık konserlerde <em>mix</em> yapılamaması, ekipmanların yetersiz olması gibi problemlerle karşı karşıya kalıyordu. Aynı şekilde birçok kadın etkinliği disko ile yetinmek durumunda kaldı.</p>
<p><strong>Profesyonelleşmek</strong></p>
<p>“Profesyonelleşmek” kadınların müzisyenlik kariyerlerinde kritik bir mesele olageldi. Tam zamanlı çalarak hayatlarını müzikten kazanmaya çalışan kadınların profesyonel tutumları vardı ve bu anlamda yüksek standartlarda müzisyenliğe ulaşmaya çabaladılar. Diğer birçok feminist ise buna şiddetle karşı çıktılar ve kendilerini “anti-profesyonel” olarak gördüler. Radikal feministlerin 80’lerin başlarından itibaren “profesyonelliği” “erkek” olarak kategorize etmeleri, müzisyenler arasındaki bu karşı çıkmanın bir nedeniydi. Tam zamanlı çalan feminist müzisyenlerse erkeklerin egemenliğinde olan bir alanda onlar kadar iyi çalabildikleri için kendileriyle gurur duyuyorlardı. Profesyonel becerileri “erkek” ya da elitist olarak değerlendirmiyorlardı. Jane’e (caz/rock bateristi) göre: <em>“Birçok kadın, daha önce hiç çalmamış olsalar da, bu işe sadece herhangi bir şey çalabilmek için giriyorlar. Bazı insanların bunu yapabileceğine ve bunun güzel olacağına inanıyorum. Fakat herhangi eski tarz bir sesin müzik olduğuna inanmıyorum. ‘Çok profesyonel’ olmanın eleştirisini anlamıyorum. Tarzlarını, tekniklerini ve çalışlarını gerçekten geliştirmek isteyen pek çok kadın tanıyorum. Fakat kendini geliştirmek isteyen bu kadınlar eleştiri alıyorlar çünkü diğer kadınların kendilerinin de müzik yapabileceklerini düşünmesi için, müzisyen kadınların belli bir seviyede kalmaları ve ilerlememeleri gerektiği düşünülüyor. Kaç defa duydum bu eleştiriyi!”</em></p>
<p>Jane gibi kadınlar, feminizmin kadınların geleneksel “erkek” becerilerini kazanmalarını baskı altında tuttuğu bir zamanda müzik yapmaya başladılar. Korkusuzca rockın öncülüğünü yaptıkları ve dikkate değer bir şekilde ustalaştıkları zaman, “erkek” olmakla suçlanıp azar işitiyorlardı. Deneyimli kadın müzisyenler için bir diğer sorun beraber çalacak usta enstrümancı kıtlığıydı. Yalnızca kadınlarla çalmaya olan bağlılık zaman zaman daha yetenekli müzisyenlerle çalma isteğiyle çatışıyordu. Örneğin Eva şöyle diyor: <em>“Daha iyi çalmanın yolu senden daha iyi insanlarla birlikte çalmaktır. Ve yalnızca kadınlardan oluşan gruplarla çalmanın ve kendini kadınlarla sınırlamanın kötü yanı, çok az kadın müzisyen olduğu için, bazı müzikal ve kişisel tavizler vermek zorunda kalmanız oluyor. Ve etraftaki en iyi çalan insanlar genelde erkekler çünkü daha fazla erkek müzisyen var. Kesinlikle kadınlar erkekler kadar iyi çalamaz demiyorum fakat sayılardan dolayı işler böyle. Yani kendini kadınlarla sınırlayarak, bir anlamda kendini bastırıyorsun çünkü deneyimini ve yeteneğini geliştirecek çok sayıda insana ulaşamıyorsun. Bunun büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ve en iyi çalan kadınlar, erkeklerden oluşan bir grupta tek kadın oldukları için en iyi oldular.”</em></p>
<p>Açmazlar ve çelişkiler bir grubun “eğlence için çalmak”tan tamamen profesyonelliğe geçme sürecinde yoğunlaşıyor. Geçim sağlama ve hit şarkılar üretme baskısı feminist prensiplerle çelişebilir. “Önderlik” meselesi güçlü bir şekilde baş gösteriyor. İleri seviye bir demokrasiye bağlı olan birçok feminist müzik grubu menajerle çalışmak konusunda kararsız kaldı. Bunun yerine, genel eğilim bir idareci ya da koordinatör belirlemek oldu ve bağımsız olabilmek adına feministlerin büyük çoğunluğu kayıt şirketleriyle kontrat imzalamamayı tercih ettiler. Anne şöyle anlatıyor: <em>“Eğer bir sözleşme imzalarsak, bizi tanınmayacak hale getireceklerinden ve özellikle bizim istemeyeceğimiz bir imaj yaratmaya çalışacaklarından dolayı endişeliydik. Sahnede aynı kıyafetleri giyen Belle Stars gibi. Bunu kesinlikle yapmayız! Ve muhtemelen bizi çıkmayı istemediğimiz konserlere çıkartmaya çalışacaklar.”</em></p>
<p>Bir kayıt şirketiyle sözleşme imzalamak istemeyen gruplar için, kayıt yapma alternatifi DIY<a href="#_ftn43">[43]</a> idi. Bu, kayıttan baskıya tüm masrafların grup tarafından karşılanması anlamına geliyordu. Aynı zamanda albüm kapağının tasarımının ve boyamasının, kayıtların paketlenmesinin ve dağıtılmasının da yine grup tarafından yapılması demekti. Bu kayıt seçeneği tüm müzik gruplarına açıktı -erkek, kadın, feminist, feminist olmayan- fakat yedi yıl boyunca röportaj yaptığım ya da iletişim kurduğum müzik grupları arasında, bu seçeneği tercih eden kadın grupları yalnızca açıkça feminist olanlardı. Angela’ya göre<em> “Kayıt şirketleriyle anlaşma yaparsanız politikanızdan uzaklaşırsınız fikri var. Bence bu kaçınılmaz bir taviz ve yaptığınız şey böylelikle yumuşar ve anlamsız hale gelir. Büyük kayıt şirketleriyle çalışırken yaptığınız şeyi kesinlikle kontrol edemezsiniz; sizi her zaman onlar kontrol edecektir.” </em>Bu sebeple, Angela’nın grubu kendi kayıtlarını kendi şirketinden çıkardı: <em>“Jean ve ben plak şirketi işine iki  yıl önce başladık… Ve bu fikir yalnızca bizim grubumuz için değildi. Bu belirli türde feminist politikaları olan bir plak şirketiydi: anti-</em><em>kapitalizm, güvenilir müzik işi, listeler ve bunlara benzer şeyler… Sadece ‘bir plak şirketimiz olacak’ dedik ve başardık. Yapmanız gereken tek şey bu. Devam ettik ve ismin telif hakkını aldık, istediğimiz logoyu çizecek birini bulduk. Hepsi bu kadar.”</em></p>
<p>Finansal işlerin yanı sıra, tanıtım desteği, DIY grubunun en önemli eksiği gibi görünüyor. Angela’nın grubu kendi tanıtımını ve dağıtımını kadın müziğinin başarılı bağımsız bir dağıtımcısı olan feminist Women’s Revolutions Per Minute’le (WRPM) yaptı. Onların dağıttığı plaklar “liste mağazaları”na gitmediği için, bu plaklar birer ticari hit olamazlardı. Satışlar yavaş olabiliyordu fakat bu yolla kadınların müziği İngiltere’de duyuldu. WRPM de birçok kadın grubunun oluşmasına yol açan 1970’lerin feminist kültürünün bir ürünüydü. Fakat İngiltere’deki feminist dağıtım, feminist plak şirketlerinin hızla çoğaldığı Amerika kadar kuvvetli olmadı.</p>
<p>DIY kayıt üretimi, gruplar yalnızca bağışlar, konserler, arkadaşlar ve yardım kuruluşlarından alınan yardımlarla para toplayabilirlerse uygun bir yöntem oluyordu. Masraflar aşamalı olarak satışlardan karşılanıyordu fakat tanıtım yalnızca konserlerle yapıldığı için süreç yavaş işliyordu. Geleneksel işletmecilikten ve plak şirketi anlaşmalarından kaçınmak, zaten kadınların erkeklere göre para kaynaklarından daha yoksun oldukları gerçeğiyle de birleşerek feministleri gelirden yoksun bırakıyordu.</p>
<p>Bir hit yapmak ya da “Top of the Pops” listesinde yer almak birçok feminist grubun amacı değilken, ana akımın dışında kalmak feminist grupların dinleyicisini azaltıyordu. Lezbiyen müzik grupları belirgin bir şekilde ulusal medyada yer almazken, eşcinsel erkek grupları liste başarıları elde ediyor ve televizyona çıkıyorlardı. Diğer taraftan, feminist müzisyenler gösterdiler ki doyurucu bir profesyonel müzik kariyerini ve kalıcı bir müzisyen kimliğini başlıca konserlere ve sezon işine dayandırarak sağlamak mümkün. Bir ya da iki hit çıkarmış ve daha sonra iz bırakmadan kaybolmuş birçok liste grubunun aksine, bu kadınların birçoğu hatırı sayılır bir süredir müzik yapıyorlar.</p>
<p>Çok az sayıda profesyonel kadın grubu var, açıkçası profesyonel kadın enstrümancıların sayısı da sınırlı. Bu durum altyapının darlığından kaynaklanıyor: Çok az kadın, rock enstrümanlarını eline alıyor. Toplumsal cinsiyet kısıtlamalarının en çok kadınların müzik kariyerlerinin ilk başlarında etkili olduğunu gördüm, bunun sonrasında feminizm en büyük etkisini yapıyor.</p>
<p>Kendinde var olan çelişkilere rağmen feminizm, kadınların popüler müzik üretimine başlamasında önemli bir güç olmuştur. Feminizm, kadınlara, hem enstrümanlara erişim ve beceri hem de provalar ve performanslar için yalnızca kadınlardan oluşan güvenli alanlar sağladı; kökleşmiş “tekno-fobi”ye meydan okudu ve yalnızca “fan” pozisyonunda olmak yerine erkekler gibi kadınların da müzik yapabileceklerine dair güven verdi. Feminizm popüler müzik içinde uzun soluklu, muhalif ve imkân sağlayan bir güç olmuştur.</p>
<p><strong><em>Güldünya Şarkıları</em></strong><strong> Albüm Değerlendirmesi</strong><em> </em></p>
<p align="right"><em>Duygu Aydın</em></p>
<p align="right"><em>Ezgi Aktan</em></p>
<p align="right"><em>Rümeysa Çamdereli</em></p>
<p><strong>Albüm tanıtımı</strong></p>
<p><em>Güldünya Şarkıları</em> albümü, İstanbul Valiliği’nin de desteğiyle başlatılan, <em>Hürriyet </em>gazetesinin <em>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası</em> kapsamında <em>Doğan Müzik Company</em> etiketiyle 2008 yılının 25 Kasım’ında piyasaya çıktı. Albümde müzik piyasasında önemli yere sahip olan on üç kadın müzisyenin seslendirdiği biri Kürtçe olmak üzere toplam on dört parça yer alıyor. Albümün fikir “babası” Temuçin Tüzecan; yapımcıları <em>Hürriyet</em> gazetesi kurumsal iletişim direktörlüğü adına Emel Armutçu ve Evrim Sümer; albümün danışmanları ise Naim Dilmener ve Hülya Demir. Bu yazıda <em>Güldünya Şarkıları</em> albümünü, albümü dinlemeden önce, dinlerken ve dinledikten sonra bize düşündürdükleri üzerinden değerlendireceğiz.</p>
<p><strong>Albüm Kapak Tasarımı ve İlk Bakış</strong></p>
<p><em>Güldünya Şarkıları</em> adıyla bir kadın albümünün çıkış haberi ilk duyulduğunda kişiye büyük umut ve heyecan veriyor; ancak özgür düşünceye ve insan haklarına bakışı tartışmalı olan <em>Hürriyet</em> gazetesinin<a href="#_ftn44">[44]</a> projedeki konumlanışı kafalardaki ilk soru işaretini oluşturuyor. Kapağı açtığımızda bizi albümün slogan cümlesi <em>“Kadınlara uygulanan şiddet, yalnızca onların bedenlerini değil, hayatlarını da yaralar”</em> karşılıyor. Albümün geneline baktığımızda kadına yönelik şiddetin vurgulandığı fakat ataerkil şiddet, militarizm, feminizm gibi kavramlardan kaçınıldığı ve kadın örgütlenmesinin ve feminist literatürün göz ardı edildiğini görüyoruz.</p>
<p>Albüm kartonetinin içinde bir albüm tanıtım kitapçığı, üzerinde şarkı sözlerinin ve o şarkıları söyleyen şarkıcıların seçtiği imgelerin yer aldığı on dört tane kart bulunuyor. Bu kartlar birbirilerinin içine geçecek şekilde hazırlanıp kutuya konmuş ve açıldığında akordeon gibi bir görüntü sunuyorlar. Albüm tanıtım kitapçığında Hürriyet İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Sezen Aksu ve albüm danışmanı Naim Dilmener’in yazıları yer alıyor. Yazılarda, <em>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası</em><a href="#_ftn45">[45]</a> konusunda destekleyici nitelikte söylemler üretilmiş. <em>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası</em> kapsamında binlerce kadına psikolojik, sosyal, ekonomik vb. destek veren bu projeye albüm kitapçığındaki yazılarda özellikle yer verilmiş. Bu yazılarda ayrıca bireysel çaba ve umudun öneminin altı çiziliyor; fakat şiddet karşıtı duruş sergilemede nasıl bir yol izlenebileceği konusunda bir yöntem önerilmemesi, yazılarda bağlam eksikliği hissettirmiyor değil. Aile içi şiddet kavramı albüm tanıtım “slogan”ında, tanıtım yazılarında ve albüm gelirinin aktarıldığı <em>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası’</em>nın<em> </em>ana sayfasında erkeklerin kadınlara, kendilerinden daha güçsüz erkeklere ve çocuklara uyguladıkları fiziksel veya psikolojik şiddet olarak çiziliyor. Ancak; “aile içi” şiddete vurgu yapmak toplumsal cinsiyet rolleri ve ataerkinin görünür olmayan yanlarını, yaratılan militarizmi ve kadınlar üzerindeki etkisini göz ardı etmiş oluyor.</p>
<p>Albüm tasarımında dikkat çeken diğer bir özellik; şarkı sözlerinin bulunduğu kartların tasarımları… Bu kartların ön yüzlerinde bulunan imgeler, fotoğrafçının (Candaş Arın) elinden geçtikten sonra kartta yazılı şarkıyı söyleyen şarkıcılar tarafından ayrı ayrı seçilmiş. Bu imgeler (topuğu kırılmış kırmızı ayakkabı, kırık bir ayna, kopmuş kız bebek kafası, kırık parfüm şişesi, kopuk inci kolye&#8230;) kadını gösteriş, süslenmek üzerinden tanımlayıp, kadınla özdeşleştirilen bu nesnelerin kırıklığıyla kadının kendi kırıklığını anlatmayı hedefleyerek bu tanımı yeniden üretmiş oluyor. Yine nesne seçimine baktığımızda burada bir kentli kadın imajı çizildiğini söyleyebiliriz. <em>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası’</em>nın ulaşmaya çalıştığı kadın profili kırsal kesimde yaşayan “kadınlarımız” olarak görülse de bu albümde yer alan imgeler (bunun bir tercih mi yoksa tesadüf mü olduğunu bilmesek de biraz duyarlı bir insanın kolayca fark edeceği biçimde) kentli kadının buhranlarına işaret etmekte. Bu resimler kampanyanın çizdiği çerçeveyle sağlıklı bir şekilde bir araya getirilemiyor. Bu durumun ortaya çıkmasına söylem belirsizliğinin katkısı göz ardı edilemez. Albüm tanıtım kitapçığında kartlardaki resimlerle ilgili bir bilgilendirme olmaması bu konuyla ilgili bir kaygı taşınmadığı kanısını uyandırıyor. Albüm kapağına hâkim olan siyah renk ve siyahın öne çıkardığı kırmızı parlaklık ile tasarımdaki “feminenlik” ve albümün mücevher kutusuna benzemesi yukarıdaki imgeleri destekliyor.</p>
<p>Albümün oluşum sürecinde ise; proje içerisinde yer alan kadın sanatçıların proje teklifini büyük bir istekle kabul etmeleri önemli bir noktaya işaret ediyor. Başta kadına yönelik şiddetin görünürlüğü, sonrasında da bununla bağlantılı olarak Türkiye’de önemli bir geçmişe sahip olan kadın hareketinin görünürlüğü konusunda yaşanan sıkıntıların aşılmasında bu tür projeler olumlu bir etki yaratacaktır. Her ne kadar albümün böyle açık bir söylemi olmasa da kadınların sesinin duyulması konusunda önemli hizmetler verdiği de göz ardı edilemez. Ayrıca böyle bir durum geçerli olmasa bile, zor durumda olan birçok kadının albüm sayesinde destek görüyor olması çok önemli bir yerde durmakta. Bu kadar tanınan ve toplumda görünür olan sanatçıların da böyle bir kaygıya sahip olması çok değerli.</p>
<h2>Albümün Müzikal Açıdan Değerlendirilmesi</h2>
<p>Genel olarak derleme albümlerde belirli fiziksel ve maddi koşullar nedeniyle müzikal eksiklikler daha kabul edilebilirdir. <em>Güldünya Şarkıları</em> albümünde de benzer eksiklikler görülüyor; ancak albümün müzikal haz, çeşitlenmiş ve emek harcanarak oluşturulmuş müzikal duyuşlar, düzenlemeler ve çeşitlenmiş vokal yorumları gibi beklentileri belli bir oranda karşıladığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Albümün ilk şarkısı <em>Kadınlar Vardır</em> koro olarak seslendirilmiş. Kalabalık ve tanınmış birçok müzisyenin de katılımıyla, 80’lerden bu yana feministlerin eylemlerde söyledikleri, bir kadın marşı haline gelmiş olan bu şarkının albümde yer almasının güzel bir seçim olduğu söylenebilir. Parçanın marş duyuşunu müzikal olarak verme amacı güdülmüş fakat çok da başarılı, ayrıntılı bir çalışma olamadığını söylemek mümkün. İkinci şarkı ise albüme ismini veren ve Aylin Aslım’ın bestesi olan<em> Güldünya</em>. Şarkıyı Sezen Aksu’nun söylüyor olması ve bu şarkının albüme ismini vermesi parçayla ilgili beklentiyi yükseltiyor; ancak bu şarkıyı Aylin Aslım’dan dinleyen kişiler için düzenlemeler ve duyuş hayal kırıklığı yaratıyor. Yine de TRT Denetleme Kurulu tarafından -sadece denetimden geçemediği söylenerek- yayın yasağı getirilmiş, sansürlenmiş bu şarkının böylesine kamusallaşan bir albümde yer almasının önemli olduğu da bir gerçek. Ajda Pekkan’ın seslendirdiği ve özellikle bu albüm için yazılıp bestelenen bir şarkı olan <em>Kadın Dediğin</em>, “sade ve naif” bir piyano düzenlemesiyle dinleyici karşısına çıkmış. Bir sonraki parça olan Nazan Öncel’in <em>Leyla</em>’sı, normalde Türkiye’de üretilen parçalarda nadiren kullanılan<em> reggae</em> formunda düzenlenmiş bir parça. Bu özelliğiyle hem albümün müzikal duyuşuna hem de Türkiyeli müziğe zenginlik katmış. Parça çok detaylı ve özenilmiş bir çalışmanın ürünü. Albümün beşinci şarkısı olan <em>Adım Kadın</em>’ın (Emel Müftüoğlu) müzikal olarak gayet ortalama, farklılıktan yoksun bir pop şarkısı olduğunu söylemek yeterli sayılabilir. Albümün tek Kürtçe şarkısı <em>Qumrîkê</em> (Aynur Doğan) duyuşu ve düzenlemesiyle de albümün geri kalan parçalarından ayrıksı durmasının yanında vokal yorumu ve sade düzenlemesiyle çok etkileyici. Bir sonraki şarkı <em>Neyse</em>’de karşımıza klasik bir Zuhal Olcay yorumu çıkıyor. <em>Karar Verdim</em> isimli şarkıya baktığımızda sözlerde verilmeye çalışılan güçlü kadın vurgusu Aylin Aslım’ın vokal yorumu ve düzenlemeyle daha da güçlendirilmiş. Parçanın kaydı ve düzenlemesi esnasında gösterilen özen dinleyiciye de ulaşmakta. 70’lerin ünlü parçası <em>Kime Ne</em> Ajda Pekkan yorumuna sadık kalınarak tekrar icra edilmiş. Albümün onuncu parçası <em>Masum Değiliz</em> Şebnem Ferah’ın kendine özgü düzenleme anlayışı ve vokal yorumu ile bambaşka bir şarkı olarak karşımıza çıkıyor. Albümün popülerliğine müzikal duruşuyla çok büyük bir katkı sunduğu aşikâr olan bir parça… <em>Güldünya Şarkıları</em> albümünde ilk kez seslendirilen <em>Kibritçi Kız</em> isimli Şevval Sam şarkısının akıcı melodisi ve özenle yapılmış enstrüman düzenlemesi insanı hoş bir atmosfere sokuyor. Rojîn’in Şebnem Ferah’ın <em>Sil Baştan</em> şarkısını söylerken, şarkıya yeni bir yorum getirmemiş olduğunu rahatça anlayabiliyoruz. Ayten Alpman’ın caz formunda seslendirdiği <em>Ve Tanrı Kadını Yarattı</em> parçası albümdeki diğer parçaların müzikal karşılıkları arasında sivriliyor ve Türkiye müziğindeki konumlanışı açısından alternatif bir görüntü çiziyor. Albümün son parçası <em>Dünden Sonra Yarından Önce</em> renkli bir düzenlemeyle karşımıza çıkıyor. Tüm bu değerlendirmelere ek olarak, parçaların hemen hemen hepsinde enstrümancılar erkek. Danışman ve yapımcılar arasında bu kadar çok erkek bulunan bir albümden tersini beklemek doğru değildi tabii ama bu albüm bir “kadın albümü” olarak piyasada alternatif bir konuma sahip olma amacı taşıyorsa, bu durumda kadın enstrümancıların desteklenmesi bu çalışmayı daha anlamlı kılardı.</p>
<h2>Albüm Dramaturjisi</h2>
<p>Albümün yapımcılarından ve döneminin aktivist feministlerinden olan Emel Armutçu (Şu an Hürriyet Sosyal Projelerden Sorumlu Kurumsal İletişim Müdürü), parça seçiminde ön koşulun <em>“cinsiyetçi sözler içermemesi”</em> ve şarkıların şiddetin farklı türlerine değinmesi olduğunu özellikle belirtiyor. Albümdeki parçaların sadece kadın vokalistler tarafından söylenmiş olmasıyla da albümün bir “kadın albümü” olduğu vurgulanıyor. Biz de bu bölümde albümü şarkı sözleri ve bu sözlerin albümdeki karşılığı açısından incelemeye çalışacak ve sözü edilen kadın dramaturjisine nasıl yaklaşıldığına bakacağız.</p>
<p>Sözlerin cinsiyetçi olmamasının, bir erkeğin kadına olan cinsiyetçi bakışını açık sözlerle sergilememesi olmadığını bilerek baktığımızda bu projede cinsiyetçiliğe bakışın eksik olduğunu görebiliyoruz. Örneğin, sözlerini Şehrazat’ın yazdığı, Ajda Pekkan’ın seslendirdiği <em>Kadın Dediğin</em> isimli şarkının sözleri bu anlamda önemli örnekler barındırıyor. İlk bakışta dahi “kadın dediğin” gibi bir tanımlama yapılması ve “kadın”a belirli ortak özellikler atfedilmesi feminist literatürdeki birçok tartışmanın göz ardı edildiğini gösteriyor. Bu şarkının “erkek dediğin masaya vurdu mu …” cümlelerini kuran kimselerden farklı bir düşünce sistemine ait olduğunu söylemek güç. Şarkının sözlerinde, kadınların öpülesi ellere sahip, her yere güzellik saçan varlıklar, korunması gereken paha biçilemez mücevherler olduğu anlatılıyor. Ayrıca şarkının söz yazarı kadın değilmiş gibi, şarkıyı söyleyen kadın değilmiş gibi kadınlardan “onlar” diye bahsediliyor, bu da dinleyicide bir yabancılaşmaya neden oluyor. <em>“Sadece sevmek için kalksın eller (onlara)”</em> diyerek de toplumsal cinsiyet rollerinde edilgen olarak çizilen kadın kişiliği destekleniyor. Ayrıca bu anlatım feministlerin uzun zamandır karşısında durduğu “Kadınlar çiçektir; ilgi, şefkat isterler, bakıma muhtaçtırlar.” alt metinli “şövalyelik”i<a href="#_ftn46">[46]</a> ve buna içkin ataerkiyi yaşatıyor. Kullanılan naif müzik ve histerik vokal de bu anlatıyı destekliyor. Sözler her ne kadar <em>“Kadın dediğin yeri gelir tabuları yıkar / Yeri gelir taşın suyunu sıkar.”</em> gibi ifadelerle kadını güçlü göstermeye çalışarak günah çıkartmaya çalışsa da son mısralarla birlikte daha fazla iyimserlik hak etmiyor.</p>
<p><em>“ Kadın dediğin…</em></p>
<p><em>… Sevdiğinin arkasındaki gizli kahraman”</em></p>
<p>Albümdeki dramaturji ki buradaki dramaturjiden kasıt projenin hedeflediği cinsiyetçi olmamak koşuludur, kaymalarına maruz kalmamış güzel tercihlerden de söz etmek mümkün. 80’lerden bu yana kadın eylemlerinde söylenen <em>Kadınlar Vardır</em> marşının albümdeki kadınlardan oluşan bir koro tarafından söylenmiş olması ve bu kadar kalabalık bir ünlü kadın sanatçı grubunun ortak bir ürün meydan getirmiş olmaları oldukça değerli. Kendisini müzik piyasası içinde, kadın duyarlılığıyla, alternatif tarzıyla, sözleriyle tanıdığımız, albümün olmazsa olmaz isimlerinden Nazan Öncel’in <em>Leyla</em>’sı da, polis şiddetinin mağduru bir işçi kızının hikâyesi. Albümde Emel Müftüoğlu’ndan dinlediğimiz <em>Adım Kadın</em> (Söz-müzik: Bora Ayanoğlu) eski bir şarkı, sözleri itibariyle de yerinde bir seçim olmuş diyebiliriz.</p>
<p>Albümün bir diğer sürprizi ise Aynur Doğan’ın söylediği, daha önce albümünde de dinlemiş olduğumuz anonim parça <em>Qumrîkê</em> olsa gerek. <em>Hürriyet</em> gazetesi tarafından piyasa için hazırlanmış bir projede Kürtçenin gönül rahatlığıyla kullanılmış olması, bir Kürt kadının diğer tüm şarkıların Türkçe olduğu bir albümde kendi diliyle kendi sesini duyurabilmiş olması oldukça şaşırtıcı. Öte yandan da albümde Türkçe dışındaki bir dilde söylenen tek şarkının Kürtçe bir şarkı olması, “Namus cinayeti töre cinayetidir, töre Kürtler’de vardır, her şey onların başının altından çıkmıştır.” gibi yorumları akla getirebilir. Gönül isterdi ki bu topraklarda daha nice dilleri konuşan kadınların şarkılarına da böyle projelerde yer verilsin. Sonuç olarak, yine de albümde Aynur’un Kürtçe bir parça seslendirmiş olması kültürel çoğulcu duruşu yakalayabilmenin bir adımı olarak sayılabilir.</p>
<p>Albümdeki diğer parçalara da kulak verirsek Zuhal Olcay’dan dinlediğimiz <em>Neyse</em> (Söz: Burcu Tatlıses) ve Aylin Aslım’ın söylediği <em>Karar Verdim</em> (Söz-müzik: Nilüfer) şarkılarının sözleri; biten aşkına ve yalnızlığına direnen bir kadını anlatıyor ve güçlü kadın imgesi, sözler ve müzikal duyuşla destekleniyor. <em>Kime Ne’</em>yi ise albümde Nilüfer söylüyor (Söz: Ülkü Aker). Bu şarkı, 90’lı yıllarla birlikte Türkiye’deki kadın hareketinin slogan şarkılarından biri olması itibariyle albüm dramaturjisine uygun düşüyor. <em>Masum Değiliz’</em>in ise (Şebnem Ferah, söz: Sezen Aksu-Meral Okay) albümdeki yerini anlamlandırmak pek kolay olmuyor. Hâlbuki Sezen Aksu’nun bu albüme taşınabilecek zengin bir repertuarı var. Sezen Aksu yorumuyla Aylin Aslım’ın <em>Güldünya</em> parçası zaten albüme ismini veren Güldünya Tören’in hikâyesini hem solist ağzından hem Güldünya’nın ağzından duyduğumuz başarılı sözlere ve anlatıma sahip bir parça.</p>
<p>Bunlara ek olarak geriye kalan <em>Kibritçi Kız</em> (Şevval Sam), <em>Sil Baştan</em> (Rojîn,  söz-müzik: Şebnem Ferah), <em>Ve Tanrı Aşkı Yarattı</em> (Ayten Alpman, söz: Fikret Şeneş), <em>Dünden Sonra Yarından Önce </em>(Funda Arar,  söz: Zuhal Olcay) şarkıları da genelde aşk temalı olmakla beraber (istenirse) farklı kadınlık durumlarına yorulabilecek bir “umut”tan bahsediyor. Burada, kadın aşkının aslında parçalarda işlenmesinin önemli olduğuna katılmakla birlikte, aşkı daha çok acı, umut, ayrılık üzerinden anlatan parçalar yerine; kadının kendini anlattığı, hislerini ve düşüncelerini ifade etme konusundaki özgürlüğünü barındıran parçaların tercihinin daha yerinde olabileceğini düşünüyoruz.</p>
<p>Albümdeki dramaturjinin kadınlara söylenen şarkılar ve kadınlık durumları hakkında söylenen şarkılar üzerinden kurulduğunu söyleyebiliriz. Yine de albüme baktığımızda parçaların bütünlüklü bir akış içermediğini de görüyoruz. Solist kadınlardan bazılarının, birbirinin şarkılarını söylemiş olmaları ise kadın dayanışmasını, paylaşımı ve birbirinin dilinden konuşabilmenin güzelliğini, önemini gösteriyor. Ancak tüm değerlendirmelerde de yer verildiği üzere, albümün savunduğu politik duruş göz önünde bulundurulduğunda, parça seçiminin sadece “cinsiyetçi olmayan sözler” kıstasıyla yapılmış olmasının eksik bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Bir kadın albümünden, kadınların bir aradalığını ve gücünü en güzel şekilde yansıtmasını beklemek gerekir. Hatta Türkiye’de kadın hareketi için önemli bir simge olan “Güldünya” isminin kullanıldığı bir albümün, kadının toplumdaki varlığını vurgulayan, kadın örgütlenmesini tetikleyecek parçaların albümdeki varlığıyla, kadın emeğinin görünür kılınmasıyla, sayıca az olan kadın enstrümancıların albümdeki varlıkları vb. temel başlıklarıyla da dinleyiciyi albüme bağlayacak özellikler taşıması gerekirdi.  Aksi takdirde bu çerçeve dahilinde “doğa” temalı bir şarkının da cinsiyetçi sözler içermediği için bu albüme dahil olması çok da imkânsız değildir.</p>
<h2>Güldünya ve Piyasadaki Karşılığı</h2>
<p>Albüm ile ilgili değerlendirmeleri, albümün piyasaya sürüldüğü dönem bağlamında incelemek doğru olacaktır. Bu yüzden <em>Güldünya Şarkıları</em> albümüne de destek veren Star TV’de yayınlanan <em>Güldünya</em> dizisinin ve belki de bu süreçte Güldünya adı kullanılarak kamusallaştırılacak ve üzerinden gelir ve statü(!) kazanılacak üretimlerin mercek altında tutulması gerekiyor. Bu ürünlerle ilgili yapılacak değerlendirmeler başka bir yazının konusu olacaktır, ancak özellikle kadın hareketi için önemli anlamlar ihtiva eden simgelerin kullanımı konusunda olası bir yanlışın düzeltilmesi ile ilgili tetikte olabilmek, ancak böyle değerlendirmeler ışığında olabilecektir.</p>
<h2>Sonuç</h2>
<p>Bu yazıda <em>Güldünya Şarkıları</em> albümü; dinleyicide yarattığı çağrışımlar, müzikal karşılığı ve dramaturjisi üzerinden incelenmeye çalışılmıştır. Değerlendirmelerde de görüleceği üzere “Güldünya” isminin kullanıldığı bir albümün belirli özellikleri bünyesinde barındırması gerektiğini düşünüyoruz. Bu özellikler, zaman içerisinde değişiklik gösterebilir, ancak çıkış noktası olarak aldığı “kadınların bir aradalığı” düşüncesi, kadın hareketleri ve kadınların toplumsal hayatı için, sahip olduğu önemi yitirmeyecektir. Eksiklere rağmen albüm, temsil ettiği kampanya kapsamında birçok kadına yardımcı olma amacıyla önemli bir noktada durmaktadır. Ayrıca namus adına işlenen cinayetlerin aile içi şiddet sorununun da tekrar sanatsal bir ürün yoluyla ifadesi de her zaman için değerlidir.</p>
<p><strong><em>Okul Yolu</em></strong><strong> Dans Tiyatro Gösterisi’nin</strong></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet İlişkileri Açısından Değerlendirilmesi</strong></p>
<p align="right"><em>Sema Semih T.</em></p>
<p>2008 yılı sonbahar döneminde Boğaziçi Üniversitesi rektörünün değişmesiyle birlikte, okulda başörtülü öğrencilerin okula alınıp alınmayacağı ile ilgili, çok da yeni olmayan bir gündem başlamıştı. Okulun açılmasıyla birlikte birçok başörtülü kadın öğrenci rektörlüğün yeni uygulamalarından ötürü iki gün boyunca derslerine girememiş, okul kapısında kendilerine destek olan arkadaşlarıyla çaresizce beklemişlerdi. Okula başörtüsüyle girmek için 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndan dolayı başlarına gelebilecek cezayı kabul ettiklerini belgeleyen bir kâğıt imzalamak zorunda kalmışlardı.<a href="#_ftn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Bu her iki günün sonunda okul önünde bekleyen kalabalık, toplu bir şekilde güvenliklerin “Kimlik göster!” ya da “Bayan bakar mısınız?” uyarıları dikkate almadan kampüse girmişti. Tam bu yakıcı olaylar okul ve ülke gündemindeyken BÜO ve BÜFK olarak yaz ayında çalışmalarına başladığımız “başörtülü bir kadın öğrencinin okula alınmaması” vukuatı üzerine kurulu <em>Okul Yolu</em> adlı Dans Tiyatro gösterisini hazırlama telaşındaydık. Günlerdir sahnede üzerine çalıştığımız vukuat, her sabah üniversite kapısında tekrarlanır olmuştu.</p>
<p>Bu yazıda, kadına yönelik şiddet kapsamında değerlendirdiğimiz başörtüsü yasağı üzerine kurguladığımız <em>Okul Yolu</em> dans tiyatro gösterisini, gösteri akışı üzerinden belirli vukuatlara odaklanarak değerlendirmeye çalışacağım.</p>
<p><em>Sahne açılmış ve yan yana duran altı farklı odak görülmüştür. Cazvari bir müzik başlar. Küpeli ve “tikky” denilebilecek bir gömlek giymiş olan “karizmatik” ve “havalı” bir erkek ve gösterişli kemeri ve saç bandıyla uzun saçlı “çekici” bir kadın dans etmeye başlarlar. Erkek sabit durup kadını yönlendiren hareketler yapıyorken, kadın oldukça hareketli bir biçimde erkeğin sağına ve soluna geçer. Birtakım dönüşler sonrasında kendini erkeğin kollarında bulur. Kadın, erkeğin etrafında dört dönmeye devam ederken birden fark eder ki erkek başka bir kadına kur yapıyordur. Kadın kızar, erkek gönlünü almaya çalışır, bir süre sonra kadın erkeğe tokat atmaya başlar, erkek bu sırada pişkince gülüyordur. Tokat atma eylemi tekrarlanır ve sonucunda kadın kendini tekrar erkeğin kollarında bulur.</em></p>
<p>Yukarıdaki sahne aslında şehir hayatından oldukça tanıdık: “Erkektir yapar” denilip affedileceğini düşünen ve erkekliğinin kılıfına istediğini sığdırıp yapan erkekler… Seviyorum ne yapayım deyip affeden kadınlar… Aşkın gözü öyle kör ki ilişkilerdeki şiddet bile meşru bir hale gelebiliyor, aşk her şeyi affedebiliyor(!) Gösterinin bu ilk odağında da aşkın galip geldiğini ve kadının erkeği, onu aldatıp başkasına kur yapmasına rağmen affettiğini görüyoruz. Sorunsallaştırılması gereken nokta kadın ve erkeğin aşk söylemiyle üzeri örtülen hiyerarşik ilişki biçimi. Burada her ne kadar kendilerine güvenli iki eşit “şehirli” insan arasında geçen bir aşk varmış gibi görünse de, kadının erkek tarafından “idare edildiğini” ve verdiği tepkinin de önemsizleştirildiğini görürüz. Burada tokat atma eyleminde erkeğin takındığı tavır da dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta. Erkeğin, kadının öfkesine rağmen takındığı “lakayıt” tavır, onun ilişkide kendi konumunu ne şekilde sağlamlaştırdığına ve kendine olan güvenine dair ilginç bir göstergedir.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p><em>İkinci odaktaki kadın, yanlarında biraz önce teşhirci bir biçimde dans eden çifti görüp kendisi de bir salon dansı icra etmek üzere kollarını sevgilisine doğru açar. Erkek istemese de dans etmeyi dener ancak bir süre sonra çiftin kolları ve bacakları birbirine dolanır. Erkek pes eder ve bir Orta Anadolu ezgisi eşliğinde dans etmeye başlar. Kadın sinirlenmiştir ama istemeyerek de olsa o da dans etmektedir. Erkek özellikle yandaki çifte doğru türlü oyunlar yaparak gövde gösterisi yapmaya çalışır ve sonunda sevgilisinin yanına döner. Başörtülü kadını fark ederler.</em></p>
<p>Sahne üzerinde iki farklı çifti yan yana görürüz. Bu iki çiftin hem kendi duygusal ilişkilerini yaşayış şekilleri hem de birbirlerinin ilişkilerini algılayış şekilleri tartışmaya değerdir. Bu iki ilişkide ilk göze batan şey “geleneksel” ve “modern” ayrımıdır. İlk anlatıda bahsettiğim birinci çiftin, giyim tarzları ve yaptıkları salon dansıyla şehir kültürüne ayak uydurduklarını ve herhangi bir aile ya da toplum baskısı olmadan(!) birbirlerine karşı yaptıkları her hatanın önüne geçebilecek derecede büyük olan aşklarını “rahatça” yaşayabildiklerini görürüz. Tabi bu rahatlık da sorunsallaştırılması gereken bir noktadır ki erkek bu rahatlığı elinde bulundurduğu bir artı olarak kullanıp fırsat bulduğu an başka kadınlara kur yapma hakkını kendinde görür. Sevgilinin tepkisiyle karşılaşsa bile bu tepki kur yapma olayını gayrimeşru kılmak yerine tuhaf bir biçimde olumlamaya dönüşür.</p>
<p>İkinci çiftin yanlarındaki çiftin yaptığı dansa benzer bir dans icra etmeye çalışmaları bu çiftin “şehirli, batılı ve modern” olan birinci çifte öykündüklerinin bir göstergesidir. Ancak birinci çiftin dansını taklit etmeyi başaramayınca daha iyi bildikleri geleneksel bir Orta Anadolu dansını icra etmeye başlamaları ve erkeğin kendi gücünü bu dans ile göstermesi kendi özlerine, kendilerine ait olana ve alıştıkları yaşam tarzına dönmeleri olarak yorumlanabilir. Kadının bir salon dansı icra etmek isteyişi ve erkeğin ona karşı direnmesi, geleneksel olana bağlılık ve “modern” olanı görüp ona uyum sağla(yama)manın arasındaki çatışmanın bir sonucudur. Kadın modern ve geleneksel arasındaki çatışma noktası, erkek ise geleneksel olanın taşıyıcısı konumundadır. Ayrıca birinci çifte verdikleri tepki de günlük hayatta “şehirli, batılı ve modern” bir çiftin nasıl algılandığına dair bir örnek olabilir. Bu tepkiyi verenin erkek olmasıyla birlikte, bahsedilen iki ilişkide de erkeği yönlendiren bir pozisyonda görürüz. Burada bahsettiğim geleneksel ve modern kavramları statik, homojen olan birtakım kimlikleri niteleyen kavramlar olarak ele alınmamalıdır ki zaten sahnede tam da bu algıdan doğan bir çatışma söz konusudur. Bu iki çifti mutlak bir şekilde biri geleneksel biri modern diye birbirinden ayırmamız eksik bir nitelendirme olacaktır.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p><em>Çiftlerin yanındaki başörtülü kadının kulağında mp3 çalar vardır, müzik dinlemektedir. İkinci çifti izlerken müziğin ritmiyle diğer tarafa döner ve lezbiyen çiftle karşı karşıya gelir.</em></p>
<p>Başörtülü kadın sahnedeki diğer odakların aksine yalnız başına durmaktadır. Gösteriyi izleyenlerden bazıları, başörtülü kadının yalnız çizilmesinin sorunlu olduğunu, yanında bir arkadaşı ile birlikte mücadele etmesinin daha anlamlı olabileceğini söylediler. Bu, oyun kadrosunun bilinçli olarak tercih ettiği bir şeydi, kadro sayısı da bunda etkiliydi ancak oyunda iki başörtülü kadın olsaydı, vukuatın vurgusu kuşkusuz başka bir yere gidebilirdi. Günlük hayatta başörtülü kadınların yaşadıkları ayrımcılığa karşı ürettikleri tepkiler birbirinden ayrışıyor. Okula girme gibi günlük ve hayatlarının devamı için zorunlu pratikleri yerine getirememenin verdiği büyük bir sıkıntı ve o pratiklerin içinde bulunmak için verdikleri varoluşsal bir mücadele var. Kimisi başını açıp okula girerken, kimisi kapıda beklemeyi, kimisi şapka takmayı, kimisi okula girmemeyi tercih edebiliyor. Sahnede eğer birden fazla başörtülü kadın olsaydı, vurgu noktamız olan “başörtülü bir kadının okula girememesi” cümlesinin günlük hayatta verilen bu farklılaşan tepkilerden dolayı farklı bir biçimde işlenmesi gerekecekti.</p>
<p>Bazı başörtülü izleyicilerden aldığımız bir eleştiri ise, sahnedeki başörtülü kadının kendilerini çok iyi yansıtmadığı, başörtüsünü bağlayış biçimi, pardösü giymemesi vb. farklılıklarla “tesettür kurallarının” dışında kaldığıydı. Burada şunu belirtmek gerekir: Sahne üzerinde başörtülü bir kadının sorunu ele alınmasına rağmen amaç asla bir başörtülü kadın prototipi oluşturmak olmamalıdır. Aksi durumda Kemalist söylemin ürettiği başörtülü kadınları tektipleştiren, yaşam tarzlarındaki, beğenilerindeki farklılıkları yok sayan, başörtülü kadınları ve başı açık kadınları kendi içlerinde homojen iki zıt kategori olarak kurgulayan söylemin tuzağına düşme riskimiz oldukça yüksektir.</p>
<p>Şunu eklemek gerekir ki hem başörtüsü yasağı üzerine kurgulanan bu oyunun hazırlık sürecinde hem de başörtülü kadın tiplemesinin kurgulanma sürecinde okulumuzdaki farklı kesimlerden başörtülü kadın arkadaşlarımızdan görüş almaya gayret ettik. Zaten hâlihazırda gösteri kadrosunda da başörtülü bir arkadaşımız vardı. Oyunun sahnelenmesinden önceki sergilemelerin bazılarını başörtülü kadın arkadaşlarımızdan birkaçı da seyretti. Oyuna ilişkide olduğumuz başörtülü kadın arkadaşlarımızı davet ettik. Oyundan sonra başörtülü kadınlardan bazıları bize yazılı ya da sözlü olarak görüşlerini ilettiler. Bu yazıda, aldığımız bu geri bildirimlerdeki yorumlara yer vermeye çalıştım.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p><em>Başörtülü kadının solundaki iki genç kız hip hop müziği eşliğinde dans etmeye başlarlar. Genç kızlardan biri diğerine ortaya çıkıp daha büyük ve zor hareketler yapması için ısrar eder. Önce nazlanan ancak daha sonra dayanamayıp ortaya atlayan genç kız, kendisini buna ikna edene doğru birtakım jestler yaptıktan sonra onun yanına gelir, iki genç kız dans ederek birbirlerine giderek daha çok yaklaşırlar, biri diğerini kollarının arasına alır ve dudağından öper, sahnedeki tüm gözler onlara çevrilmiştir.</em></p>
<p>Toplumda homofobi çok yaygınken, anayasal düzeyde eşcinseller genel ahlaka aykırı görülürken, açtıkları derneklere kapatılma kararları çıkarılırken birçok eşcinsel, ailesi tarafından öldürülüyor ya da öldürülmekle tehdit ediliyorken eşcinsel insanların açılmaları ve toplumda kendi kimlikleriyle çok rahat bir şekilde yaşayabilmeleri zor bir durum. Bunun yanında, kadın cinselliği genel olarak toplumda görünür değil, lezbiyen kadın cinselliğinin ise var olduğu bile kabul edilmiyor. Sahne üzerinde de iki kadının birbiriyle ilişkisi olduğunu anlatmak, bir kadın ve erkeğin hatta iki erkeğin birbirleriyle olan ilişkilerini anlatmaktan çok daha zor oldu. Verilen ana vukuat çerçevesinde daha önce bahsettiğim iki heteroseksüel çiftin birbirleriyle dans etmeleri ya da el ele tutuşmaları aralarındaki ilişkiyi resmetmeye yetiyorken, iki kadının ilişkisini anlatmak için tüm bunlar yetersiz jestlerdi. Sahnenin vurgusunun tamamını lezbiyen odağına kaydıracak, daha büyük bir jeste ihtiyaç duyuldu. Bir kadının diğerini dudağından öpmesiyle birlikte sahnedeki diğer insanların dikkatleri bu odakta toplandı çünkü bu günlük hayatta görülüp de toplum tarafından basit bir tepki ile karşılaşacak bir vukuat değildi.</p>
<p>İzleyiciler tarafından başörtülü kadın odağının dışında eleştiri alan bir diğer odak da lezbiyenlerdi. Oyunu izlemeye gelen başörtülü kadınların bazıları böyle bir gösteride neden lezbiyenlerin olduğunu anlayamamış, gösteriyi çok beğenmelerine rağmen sahnede tasvip etmedikleri şeylerin olduğunu söylemişlerdi. Bu gibi ön yargılar vardı, ancak kulüp çalışmalarında ya da üniversite ve üniversite dışındaki eylemlerde birçok lezbiyen ve başörtülü kadın bir arada ve yan yana görüyorduk. Bu kadınları sahneye de birlikte taşımak önemli bir dramaturjik tercihti.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p><em>Lezbiyen çifti gören herkes şok olmuştur. Solcu kesimden rockçı genç, lezbiyenlerin öpüşmesinden çok etkilenmiş, adeta başka bir âleme geçmiştir. Yanındaki Kürt gazetecinin ona selam vermesiyle rüyasından uyanır.</em></p>
<p>Burada rockçı gencin lezbiyenlerin öpüşmesinden bir tür haz alması, iki kadının öpüşmesinin onda pornografik bir imge uyandırması söz konusudur. Bu da kadın/lezbiyen cinselliğinin ataerkil sistem içinde erkeklerin tüketimine açık bir cinsel fantezi nesnesine dönüştürüldüğüne dair bir göstergedir.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p><em>Şimdiye kadar sıraladığımız odaklar kendilerini gösterdikten sonra otobüs sahnesine geçilir. Şoför içeri girer, sahnedeki herkes otobüse koşturur. Başörtülü kadın dışarıda kalır. Otobüsün içindeki herkes sırayla dönüp ona doğru bakar. Şoförün uyarmasıyla arkadaki solcu gençler ona yer açar.</em></p>
<p>Başörtülü kadının servis dışında kalması ve herkesin sırayla ona doğru bakması, kuşkusuz günlük hayatta başörtülü kadınların karşılaştığı tuhaf bakışların sahneye yansımasıydı. Bu dışlanmışlık durumu nedeniyle başörtülü kadınlar üniversite yaşamına dair birçok şeyden mahrum kalabiliyor.</p>
<p><em>Yola çıkarlar, yol üzerinde karşılaşılan çeşitli olaylar vardır: taşa takılma, tünele girme vb. Yolun bitişinde güvenlikle karşılaşılır.</em></p>
<p>Gösteri uzun bir süre oynadıktan sonra yolculuk kısmının fazla uzun olduğu eleştirisi yapılmış ve bu kısım tekrar ele alınıp kısaltılmıştı. Yolculuk kısmının gösteri için uzun olmasını kabul etmekle birlikte, günlük hayatta başörtülü bir kadın için okula doğru yapılan bir yolculuğun kafasındaki “Acaba bugün ne olacak, okula girebilecek miyim?” gibi sorularla normalden daha uzun sürdüğünü söylemek de çok abartılı olmasa gerek.</p>
<p><em>Otobüs okulun önüne gelince kapının girişindeki güvenlik görevlisi ve otobüs şoförü şakalaşmaya başlar. Kadın güvenlik sinirlenir ve onun uyarısıyla şakalaşma sona erer.</em></p>
<p>Güvenlik ve şoför arasında gördüğümüz kaba bir cinsellik içeren şakalaşma “erkekliğin” aslında çok da yabancı olmadığımız dünyasına bir bakış atmamızı sağlıyor. Güvenlik ve şoför birbirlerine önce yumruk ve tokatlar atarak selamlaşır. Bu “maço” tavırların sonunda güvenliğin bir hamlesiyle şoför İstiklal Marşı’nı okumaya başlar. Bu sırada kadın güvenlik olaya müdahale eder. Burada iki erkeğin ilişkisinin milliyetçilikle de ilişkilendirildiğini görüyoruz. Kendinden üstün konumda bulunan ve devletin bir mülküne sahip çıkmakla görevli olan güvenliğin “şaka”ları karşısında güçsüz konumda kalan şoför çareyi İstiklal Marşı söyleyerek ona boyun eğmekte bulur.</p>
<p>Ayrıca kaba el hareketlerine ve şiddete dayanan şakalarla birbirlerine adeta erkekliklerini ispatlayan güvenlik ve şoför, kadın güvenliğin uyarısıyla toparlanır. Kadının müdahalesi yapılan davranışı durdursa da erkekler bu hareketleri yapmadan önce “elalem ne der” gibi bir itkiyle kendilerini sınamazlar. Muhtemelen benzer bir davranış iki kadın tarafından okul kapısı gibi kamusal bir alanda gerçekleşmezdi, eğer gerçekleşirse de o kadınlar namussuz ya da iffetsiz oluverir, çevreleri tarafından dışlanır, belki de haklarında genel ahlaka aykırı davranmaktan dava açılırdı! Kadınları bu derece sınırlayan toplumsal baskı mekanizmaları kendilerine güven duyarak ve istediklerini yapmakta özgür olarak sosyalleşen erkekleri hareketlerini tartmak zorunda bırakmaz.</p>
<p><em>Daha sonra erkek güvenlik otobüse girerek kimlik kontrolü yapar ve sonrasında arama yapması için kadın güvenliği çağırır. Kadın oryantal bir dans eşliğinde aramayı yapar, çiftlere, Kürt ve solcu gençlere çeşitli tepkiler verir. Ancak başörtülü kadının okula girmemesi gerektiğinden, kadın güvenlik gelip onu otobüsten indirir, herkes ne olacak diye merakla beklemektedir. Erkek güvenlik okul kapısından aksi bir yöne gitmesi için başörtülü kadına yol gösterir, ancak başörtülü kadın yerinden kıpırdamaz.</em></p>
<p>Güvenliklerden birinin kadın, birinin erkek olarak belirlenmesi bilinçli bir tercihti çünkü kadın güvenlikler de erkekler kadar koyulan yasaların uygulayıcıları ve yeri geldiğinde keyfi bir biçimde başörtülü kadınlara karşı yöneltilen tacizlerin özneleriydi.</p>
<p><em>Bekleyen öğrenci kalabalığından “ehhhh” diye bir ses yükselir. Bunun üzerine rockçı genç olaya müdahale eder, ancak güvenliğin karşısında güçsüz kalır; Kürt ve solcu olan arkadaşlarından yardım ister. Yardıma gelen insanların güçlü duruşu karşısında güvenlik cebinden kılıç gibi çıkarttığı fermanı okumaya başlar. Başörtülü kadın yavaşça kıyafet değiştirme kabinine doğru ilerler…</em></p>
<p>Güvenliklerden bahsederken bir kez daha izleyici yorumlarına dönmek istiyorum. Çoğu, güvenlik görevlilerinin gösteri boyunca çok eleştirildiklerini, sonuçta güvenliklerin “emir kulu” olduğunu ve denileni yapmak zorunda olduklarını ancak gösteride tüm başörtüsü sorununun güvenliklerden kaynaklandığı gibi bir izlenim ortaya çıktığını söylemişti. Bu eleştiriye gösteri kadrosundan iki türlü cevap geldi: İlki, güvenliğin okuduğu fermanla bu mağduriyeti yaşatanın sadece güvenlikler olmadığı, aslında daha büyük ve güçlü seslerin onların üzerinde etkisi olduğuydu. Aslında bu fermanla Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsü serbestisine karşı çıkan kararına atıfta bulunuldu. Bu fermanı okurken güvenlik görevlisinin havlaması yasakçı zihniyete karşı eleştirel tavrımızın bir göstergesiydi. İkincisi ise güvenliklerin böyle bir yasanın uygulayıcıları olmalarına rağmen çoğu zaman keyfi davranabildiklerinin de göz ardı edilmemesi gerektiğiydi. Elbette ki başörtüsü yasağını onaylamadığı halde ve başörtülü öğrencilerin yaşadıklarından üzüntü duymasına rağmen kuralları uygulamak zorunda olduğu için başörtülü öğrencileri okula alamayan güvenlikler mevcuttur. Bununla birlikte güvenliklere sadece yasa uygulayıcılar olarak bakmak, özellikle Boğaziçi’ndeki güvenlik görevlilerin bazılarının keyfi uygulamalarının ve başörtülü kadınlara yönelik sözlü tacizlerinin üzerini örtmekten başka bir işe yaramazdı.</p>
<p>Sahnede başörtülü kadın ve güven-<br />
liğin karşılaşması-nda otobüsteki insanların farklı tepkiler ürettiğine tanık oluruz. Bazı-ları sıkılmış ve okula girmek için acele etmektedir. Muhalif kesim ise bunun bir ayrım-cılık olduğunu fark edip olaya müda-hale eder. Belki de otobüsteki diğer insanların olaya müdahale etme-melerinin altında yatan sebep ülkeyi 86 yıl geriye götürecek ve onları tehdit eden bir salgının mikrobunun yok edildiğini düşünmeleridir. Bu tiplemeler karşılarında gördükleri bir kadının eğitim hakkının elinden alınmasını ve tüm diğer insanlardan ayrıştırılıp kıyafetini değiştirmeye zorlanmasını bir sorun olarak görmüyor olabilirler.</p>
<p><em>Başörtülü olduğu için içeri alınmayan kadın okul kapısının hemen yanındaki kabine girer. İçeri girince yüzünü kapatır. Sahne farklı fantastik bir boyuta geçer, öğrencilerin okula girerken yaşadıkları zorlukları ve güvenliklerle karşılaşmalarını imleyen bir dans görürüz. Müziğin ritminin arttığını, tüm güvenliklerin karşılarında gördükleri öğrenciler ile mücadele ettiğini ve sonunda zayıflayıp yere düştüklerini görürüz. Öğrenciler okula girmek için toplu bir şekilde direnirler. Bu danslı kısmın sonunda başörtülü kadının öğrencilere katılımıyla toplu bir şekilde okula girmeyi başarırlar ve gösteri sona erer.</em></p>
<p>Gösterinin bu kısmında bir güvenlik-öğrenci ilişkisi resmedilmiş olsa da aslında herhangi bir cinsiyetin belirginleştirilmediği ve koreografinin militer devlet yapısına bir gönderme yaptığı bir dans görürüz.</p>
<p>En başta belirttiğim gibi eğitim-öğretim yılı başında Boğaziçi’nde de bu sahne benzer bir şekilde yaşanmış, hak ihlallerinin, kadına yönelik şiddetin karşısında duran birçok insan Boğaziçili başörtülü kadınların yanında bulunmuş ve okula giremeyen arkadaşlarıyla birlikte okul kapısında beklemeyi tercih etmişlerdi. Sonunda güvenliklerin direnişine rağmen hep beraber okula girilmişti. Bu kuşkusuz dayanışmanın güzel bir örneğiydi ve sahneye de yansımıştı.</p>
<p>Sonuç olarak, kültürel çoğulcu bir anlayışla hazırlanan <em>Okul Yolu</em> dans tiyatro gösterisinde, benim bu yazıda değinmeye çalıştığım gibi toplumsal cinsiyet ilişkilerine dair pek çok nüve bulmak mümkün.  Gösterinin kadına yönelik şiddet bağlamında başörtüsü sorununu gündeme getirmesiyle birlikte, modernleşme üzerinden kadın erkek ilişkilerindeki toplumsal cinsiyet rollerine, lezbiyen bir çiftin öpüşmesi ve bunun sonucu verilen tepkilerin yansıtılmasıyla homofobiye, güvenlik ve öğrenci ilişkilerine yer vermesiyle toplumsal rollerdeki güç ilişkilerine ve toplumsal cinsiyet ekseninde çoğaltılabilecek daha birçok konuya değindiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>8 Mart 2008’de Haftasında Gerçekleştirilen<br />
<em>Tent à Bulles </em>Sirk Değerlendirme Notları</strong><em> </em></p>
<p align="right"><em>Banu Açıkdeniz</em></p>
<p align="right"><em>Deniz N. Aktan</em></p>
<p align="right"><em>Gülcan Küçük</em></p>
<p>BÜKAK tarafından her yıl 8 Mart haftasında düzenlenen Kadın Şenliği’nde geçtiğimiz 2008 yılında tiyatro oyunu, panel, dans-müzik gösterisi gibi etkinliklerin yanı sıra bir &#8220;kadın ve lezbiyen sirki&#8221; organize edildi. BÜKAK, İstanbul&#8217;daki diğer kadın gruplarıyla birlikte, farklı ülkelerden lezbiyenlerin bir araya gelerek oluşturduğu <em>Tent à Bulles</em> sirkine ev sahipliği yaptı. Bu yazı, <em>Tent à Bulles</em> hakkında kısa bir bilgi vermeyi ve sirkin çalışma süreci ile ortaya çıkan ürünü değerlendirmeyi hedeflemektedir. Şunu belirtmek gerekir ki BÜKAK’lı katılımcılar ortak bir değerlendirme yapamamıştır ve dolayısıyla bu yazı az katılımlı bir toplantının notlarından ve bireysel değerlendirmelerimizden oluşmaktadır.</p>
<p><strong><em>Tent à Bulles</em></strong><strong> Nedir?</strong></p>
<p>Politik bir “lezbiyen sirki” fikri ilk olarak 2003 yılında Avrupalı birkaç lezbiyen tarafından gündeme getirildi. Temel amaç değişik ülkelerden gelen lezbiyenleri buluşturarak yeteneklerini ve deneyimlerini birbirlerine aktarmalarına olanak tanımak ve güçlü politik içeriğe sahip performanslar yaratmaktı.<a href="#_ftn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> <em>Tent à Bulles</em> sirki başlangıçta sadece lezbiyen kadınlar arasında yürütülen bir çalışma iken ilerleyen yıllarda bu sirkin, “feminist kadın ve lezbiyen sirki” olarak konumlanmasına karar verildi. Sirk içerisinde bu alanla profesyonel şekilde ilgilenenlerin yanında farklı işlerde çalışıp sirkte yer alan kişiler de bulunmaktadır. <em>Tent à Bulles</em> hali hazırda akrobalans, jonglorlük, trapez ve palyaçoluk alanlarında çalışmalar yapmakta ve bu çalışmalarını sergilemektedir. <em>Tent à Bulles</em>, Türkiye’deki kadınlarla buluşmadan önce Fransa, Münih, Berlin ve Viyana’da kadınlarla ortak yapılan birer haftalık çalışmalar sonunda performanslar sergilemiştir. İstanbul’da farklı kadın gruplarından pek çok kadının katıldığı bir haftalık bu süreç, birbirinden oldukça farklı pratiklere, arka plana ve ideolojik yönelimlere sahip katılımcıların karşılıklı olarak deneyim aktarımında bulunmasına, gündemlerin paylaşılmasına ve tartışmaya açılmasına katkıda bulunmuştur. Sirk haftası sonrasında da bu deneyimler, kulüp içindeki çalışmalarda yeni gündemler ve açılımlara olanak sağlamıştır.</p>
<p><em>Tent à Bulles</em>’un Türkiye’ye getirilmesinde, hafta boyunca sirk katılımcılarının ihtiyaçlarının karşılanmasında, çalışma ve gösteri mekânlarının organizasyonunda ve gösteri hazırlıklarında pek çok farklı kadın grubu katkıda bulundu. Altyapı ihtiyaçlarının planlanması ve temin edilmesi ve tüm faaliyetin organizasyonu ağırlıklı olarak Amargi’li ve FKÇ’li birkaç katılımcı tarafından üstlenildi. Bu çalışmada yer alan Amargi, Feminist Kadın Çevresi, Emekçi Hareket Partisi’nden kadınlar, Lambdaistanbul ve Bağımsız Feminist Kadınlar ile birlikte yurt dışından gelen katılımcıların ihtiyaçlarının olabildiğince ortak bir şekilde karşılanmasına çalışıldı. Bu süreç boyunca, Türkiye’den ve yurt dışından gelen katılımcıların bulunduğu bu çalışma platformunda çalışma biçimi ve içeriğine dönük çeşitli tartışmaların yaşandığı ve bazı noktalarda ideolojik tercih ve yönelimler açısından bazı ayrışmaların yaşandığı söylenebilir. Bu durum hem sirk çalışmasında hem de organizasyonunda gözlenmiştir. Organizasyon aşamasında yaşanan ve bizim de gündemimize aldığımız tartışmalardan biri şuydu: Lambdaistanbul’daki transseksüel kadınların sirke katılma talepleri yurtdışından gelen bazı katılımcılar tarafından olumsuz karşılandı, aynı zamanda gösterinin kime (kadın, erkek, trans) açık olacağı tartışmaya açıldı. Üretilen bu tepkinin önemli bir sebebi; Türkiye’de lezbiyenler, geyler, biseksüeller ve transseksüeller beraber örgütlenmekteyken, Avrupa’da pek çok ülkede her grubun ayrı ayrı mücadeleler örgütlüyor olmaları olabilir. Bu konuda ortaya çıkan anlaşmazlık sirk içinde tartışılarak aşıldı ve gösteri tanıtımında “kadınlara açıktır” ibaresi kullanıldı; ancak, sirke katılan bir transseksüel kadın olmadı.</p>
<p><strong>Bir Haftalık Süreç</strong></p>
<p>Hafta başında bir araya gelindi ve nasıl bir ürün çıkarılabileceği konuşuldu. Katılımcıların aklındaki fikirlerin yedi gün gibi kısa bir süre içinde sergilenebilecek seviyeye gelmesi neredeyse imkânsız görünüyordu. Bu sebeple, bir programın hazırlanması ve bu programa uyulması ciddi bir önem taşıyordu. Tüm katılımcıların yer aldığı bir toplantı sırasında gösterinin teması “Bedenimiz Bizimdir” olarak belirlendi. Toplantı sonrası, tüm çalışma grupları kendi alanlarında bu cümleye dair performans hazırlıklarına başladı.</p>
<p>Grup içerisinde daha önceden sirk alanında reji deneyimi olan iki kişi reji sorumluluğunu aldı. Reji pratik, net ve çabuk hareket eden bir gruptu. Mümkün olduğunca grupların yönelimlerini dikkate alıyorlardı. Karar alma aşamasında herkesin söz söylemesi önemliydi ancak katılımcı ortam kurma konusundaki sorunlar rejiye zaman zaman fazla sorumluluk yükleyerek, sağlıklı bir prodüksiyon süreci geçirme hedefine tam olarak ulaşılamamasına neden oldu. Katılımcı ortamın örgütlenememesinin en önemli sebeplerinden biri zaman sıkışıklığı nedeniyle herkesin kendi performans çalışmasını kotarmaya odaklanmasıydı. Bununla birlikte gruplar arasında fikir alışverişini ve tartışmayı sağlayacak bir platform oluşturul(a)madı.  Böylece gruplar reji dışında müdahaleye kapalı bir süreç işletmiş oldu ve başka gruplara da müdahil olma şansına sahip olamadı.</p>
<p>Başlangıçta yedi günlük sürenin ilk bölümünün eğitim, ikinci bölümününse prodüksiyon odaklı geçirilmesi planlanmıştı. Ancak, zamanın kısıtlılığı ve katılımcıların çalışma pratiklerindeki önemli farklılıklar bu iki bölümün yeteri kadar verimli olamamasına neden oldu. Başlangıçta konulan atölye hedefleri gerçekleşmiş ve belirlenen takvime uyulmuş olsaydı öncelikle dramaturji tartışması daha yoğunluklu yapılabilirdi ve böylece hem eğitim çalışması daha sağlıklı geçirilebilir hem de sergilenen performans daha ileri bir düzeye taşınabilirdi.</p>
<p>Hafta boyunca yapılan çalışmalar, kadın gruplarının deneyimlerini birbirlerine aktarmasına olanak sağladı. Eğitim bölümünde yurtdışından gelen kadınlar akrobalans, jonglörlük ve palyaçoluk alanlarında başlangıç düzeyinde çalışmalar yaptırırken; kampüs çevresindeki<em> </em>dansçı kadınlar dans alanında deneyimlerini paylaştı.</p>
<p><strong>Prodüksiyon<em>&#8230;</em></strong></p>
<p>Akrobalans<a href="#_ftn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> grubu kendi içinde “oyun bahçesi”<em> (playground)</em> ve “çocukluktan yetişkinliğe geçiş” temaları üzerine çalışan iki gruba ayrıldı ve bir kız çocuğunun çocukluktan genç kızlığa geçiş evresinde kendisine dayatılan görevlere ve rollere yabancılaşmasını sergiledi.<strong><em> </em></strong></p>
<p><em>İlk bölümde kadın henüz çocuktur, arkadaşlarıyla bir oyun bahçesinde oynamaktadır ve fon müziği olarak eğlenceli bir parça seçilmiştir. Geçiş başladığında müzik gergin bir hal alır. Kadın bedenindeki değişimleri korkuyla izlerken, bir yandan da dışarıdan bedenine gelen müdahalelere karşı savunmasız konumdadır. Her kadın sahneye girdiğinde kızın yanına gidip ona sutyen takmak, saçını açmak gibi büyüdüğünü fark ettirecek jestlerde bulunup bir sonraki mizansenlerine yerleşirler. Daha sonra sahneye birkaç kadın daha girer ve birlikte toplumsallaşmayı sembolize eden bir piramit oluştururlar. Sahnenin ana karakteri olan kız çocuğu da bu piramide dahil olmaya çalışır ancak beceremez, öncelikle toplum içinde nasıl “kadın olunacağını” öğrenmelidir. Grotesk bir üslupla (uç noktadaki klişelerle) çizilmiş bu kadınlar, kendilerinden yapılması beklenen rollere bürünür ve ağda, makyaj, temizlik gibi “kadınlık görevlerini” başarıyla yerine getirmeye koyulurlar. Ancak başarıyla icra edilen bu eylemler bir süre sonra hastalıklı bir hal almaya başlar: temizlik yapan kadın etrafı temizlemekle yetinmez kendini temizlemeye koyulur; ağda yapan ve başlangıçta bundan keyif alan kadın bu eylem bir zorunluluğa dönüştükçe acı çekmeye başlar; formuna dikkat eden kadın durumu abartır ve formda kalmak uğruna yediklerini kusmaya başlar vs.. Başlangıçta kadınların kadınlık görevlerini yerine getirmelerindeki becerileri kız çocuğu için özendiricidir; ancak işler çığırından çıktığında oluşan tablonun özenilecek bir tarafı kalmamıştır. Bunun üzerine genç kız bu tarz bir toplumsallaşmaya itiraz ettiğini gösteren bazı jestlerde bulunur. Ve final bölümünde genç kız, zaman zaman ilişkilendiği aynayı eline alır ve seyircilere doğru tutarak seyircileri de kendilerine bu gözle bakmaya davet eder.</em></p>
<p>BÜKAK’lı ve FKÇ’li kadınlar olarak gösteri genelinde, üzerinde en çok dramaturjik tartışma yaptığımız bölüm burasıydı. Kadınların toplum içinde edindikleri/edindirildikleri toplumsal cinsiyet rollerini eleştirmek adına sahne üzerinde sergilenen tüm kadın karakterlerin “kadınlığın icrası” sonucunda kadınların &#8220;takıntılı&#8221; hale geldiklerinin gösterilmesi ve mağdur/zavallı/çaresiz konumda resmedilmelerinin doğru olup olmadığına dair bir tartışma yürütülmeye çalışıldı. Bununla birlikte &#8220;ev kadınını, kendine bakan kadını&#8221; dışlıyor muyuz ve kadınlara atfedilen bu jest ve eylemlerin benimsenecek olumlu yanları da olamaz mı gibi sorular da tartışmaya açıldı. Final bölümünde seyirciyi suçlayan bir jest olarak algılanabilen ayna kullanımının seyirciyi kaale alan ve üretim alanında (gösterim sırasında) toplumsal dönüşüme katkı sunma niyeti taşıyan bir ürünün hedefine uygun bir etki uyandırıp uyandırmadığı da önemli bir tartışma konusu oldu. Tartışmaların katılımcı bir çalışma modelini işletecek şekilde yürütülemediğini söyleyebiliriz. Dil sorunu yaşanmasının ötesinde bu tartışmalarda Boğaziçi’nde aynı alanda çalışma yapan kadınların da ortaklaşamamaları ve tartışma yürütmek için birlikte hareket edememelerinin önemli bir eksik olduğu gözlendi.<em> </em></p>
<p>Gösterideki diğer sahneleri kısaca özetlemek gerekirse; trapez grubunda üzerindeki örtülerden kurtulan kadının özgürleşeceği vurgusu ön plandaydı. Palyaçolar beklenildiği üzere esprili bir dil kullanarak kadınların toplumsal rollere uyma pahasına çektikleri eziyetleri gösterdiler. Jonglör grubunda da temel olarak aynı vurgu vardı: kendisine verilen “kadınlık” görevlerinin üstesinden gelemeyen bir kadın anlatılmaktaydı. Ayrıca daha deneyimli olan sirkçi kadınların hazırladığı sahneler de gösteride yer almaktaydı. Gösterinin sonunda ise tüm katılımcılarla  hafta boyunca çalıştığımız <em>Hür Doğdum, Hür Yaşarım</em> adlı şarkıyı seyircilerle beraber söyledik. “Bedenimiz Bizimdir” teması çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz bu gösteride lezbiyen kadınlar yürütücülük yapmış olmasına rağmen çıkan üründe lezbiyenlik vurgusu pek yoktu; vurgu noktası heteroseksüel, lezbiyen, biseksüel veya transseksüel tüm kadınların ortak gündemleri ve deneyimleri çerçevesinde şekillenmişti.</p>
<p>Gösteri geneline baktığımızda, “yerelleşme” konusunun, tema belirlenmesi ve eğitim çalışmaları sırasında hiçbir şekilde gündeme getirilmemesinin eksikliği, performanslar hazırlanırken yerel gündeme dair çıkan tartışmalarda hissedilmiştir. Dramaturgiye yönelik yapılan tartışmalarda BÜKAK’lı ve FKÇ’li kadınların ülke konjonktürünü ele alarak yaptığı eleştirilerin bazı katılımcılar tarafından demokratik ortama müdahale olarak algılanması sahnelenen performansların Türkiye’de bir üniversitede sergilendiği düşünüldüğünde çok uç ve bağlamından kopuk haller alabilmesine neden oldu. Örneğin; trapez grubunun başörtüsü teması üzerinden hazırladığı sahneye yönelik yapılan eleştiriler ve öneriler dikkate alınmadı. Bunun önemli bir sebebi grupların birbirlerinin sahnelerini izleme şansına çok geç erişebilmesiydi, o vakitten sonra sahnelerde temelden bir takım değişiklikler yapmak oldukça riskliydi. Bu ve benzeri sorunların daha sonraki yıllarda gerçekleşmemesi için; hafta başında tema seçildiğinde, bu temanın o ülke kadınları için ne ifade ettiği ve bu tema ile ilişkili olarak son dönemde neler yaşandığı hakkında bilgilendirici bir sunum yapılması, sirkin bütünlüklü bir dramaturjik yönelime sahip olmasına katkıda bulunabilir.</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>Hem Türkiye’den hem yurtdışından farklı arka planlara ve ideolojik yönelimlere sahip kadınlar olarak bir araya gelmek ve bir sirk sahnesinde feminist politika yapmak hepimiz için anlamlı bir deneyimdi. Bu çalışmayla birlikte sirkin sanatsal alanda politika üretme anlamında oldukça elverişli ve kışkırtıcı bir araç olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir feminist alan yaratmaya aday olan <em>Tent à Bulles</em>’in sürekli ve kalıcı bir hale gelebilmesi için feminist sanatçı kadınlardan oluşan bir örgütlenme ağının kurulması ve devam ettirilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bu yıl 8 Mart haftasında Viyana’da gerçekleşecek olan <em>Tent à Bulles’</em>in güçlenerek devam etmesi dileğiyle…</p>
<p><strong>Kitap Tanıtımı:<br />
</strong><em>Işıkları Ben Söndürürüm (</em><em>Լոյսերը</em><em> </em><em>Ես</em><em> </em><em>Կը</em><em> </em><em>Սարեմ</em><em> )<a href="#_ftn50"><sup><strong><sup>[50]</sup></strong></sup></a></em><strong> </strong></p>
<p align="right"><em>Merve Tabur</em></p>
<p><em>”-Işıkları sen mi söndürürsün, yoksa&#8230;</em></p>
<p><em>Aceleyle cevap verdim:</em></p>
<p><em>-Ben söndürürüm.</em></p>
<p><em>Gazeteyi yerden alıp doğruldum. Önlüğümü çıkardım.</em></p>
<p><em>Kapıya doğru giderek ışığı söndürdüm.“<a href="#_ftn51"><sup><strong><sup>[51]</sup></strong></sup></a></em></p>
<p>Zoya Pirzad 1952 yılında Abadan’da doğmuş Ermeni asıllı İranlı bir yazar. Türkiyeli okurlar olarak Zoya Pirzad ismini büyük ihtimalle daha önce hiç duymadık ama o 2002’de yayımladığı <em>Işıkları Ben Söndürürüm</em> isimli kitabıyla İran’da büyük bir okuyucu kitlesine ulaştı. Farsça kaleme aldığı kitabı kısa bir süre içerisinde birçok Avrupa diline çevrildi. Ve sonunda kitabın Türkçe çevirisi Kasım 2008’te Aras Yayıncılık tarafından basıldı. Pirzad’a bir çok ödül getirmiş olan bu kitap annelik, eşlik, kardeşlik, arkadaşlık ve komşuluk “görevleri” altında ezilen ve başkaları için sürekli kendi isteklerini arka plana itmek zorunda kalan İranlı Ermeni bir kadının yaşamından sıradan bir kesit sunuyor.</p>
<p>Hikaye 1960’larda Abadan’da, Ermeniler’in  yoğunlukta olduğu küçük bir işçi mahallesinde geçiyor. Ana karakter Klaris Ayvazyan orta yaşlı bir ev kadını, aynı zamanda üç çocuk annesi. Oğlu Armen henüz ergenlik çağı problemleriyle debeleniyor; ikiz kızları Arsine ve Armine ise neşeli ve oyunbazlar, aralarından su sızmıyor. Kocası Artoş Abadan’daki petrol rafinerisinde çalışan yüksek düzey bir mühendis, aynı zamanda oldukça ilgisiz bir koca. Klaris’in yaptığı her şeyi kusurlu bulan, takıntılı annesi ve aklı fikri evlenmekte olan, patavatsız, kıskanç kardeşi de cabası. Bu geniş aile bağları içinde boğulan Klaris kendi düşüncelerini ve isteklerini açığa çıkartamamanın, sürekli başkalarını kendi önüne koyup fedakârlık yapmanın ağırlığını sırtında taşıyor. Onun kendine ait tek odası zihni ve zihninden geçenleri hemen hiçbir zaman dışarı vurmuyor. Bu açıdan Pirzad, Klaris’in zihninden geçenler ile dışarıdan görülenler/duyulanlar arasındaki çatışmayı ve Klaris’in üstündeki baskıya karşı oluşturduğu pasif direniş mekanizmasını ustaca ortaya koymakta.</p>
<p>Kitapta Klaris’in etrafındaki herkes o kadar baskın ki, Klaris’in kendine ait, ailesi üzerinden tanımlanmayan bir varlığı olabileceğini düşünmek çok zor geliyor bazen. Yemek pişirmek, çamaşırları toplamak, çocukların kıyafetlerinin söküklerini dikmek, annesiyle ablasının iğneleyici konuşmalarını çekmek gibi oldukça sıradan işlerin tam ortasında Klaris’i içten içe çatışmalar yaşayıp, ne istediğini sorgularken, kendine kızarken, etrafındakilere tepkisini gösterirken bulabiliyoruz. İşte o anlar, Klaris’in kim olduğuna ait ipuçları yakalamamıza yardımcı oluyor. Dışarıdan bütün bu gündelik işlerle ve etrafındaki insanlarla ilgileniyormuş gibi görünen Klaris’in hiç kimsenin farkında olmadığı iç dünyasına okur olarak tanık oluyoruz. Yalnız kalıp düşündüğü, hayatını sorguladığı anlarda bile mutlaka hemen biri gelip ona ait zamana ve alana müdahale ediyor. Onun yaşadığı gerginlik, sürekli tetikte olma ve bastırılma hissi Pirzad’ın samimi ifade şekli sayesinde okuyucuya da aktarılıyor. Bir noktada artık siz “Yeter, bir susun!” diye bağırmak istiyorsunuz kitaptaki bütün karakterlere. Pirzad’ın Klaris Ayvazyan karakterini kurgularken Virgina Woolf’un ünlü Clarissa Dalloway karakterinden etkilendiğini söyleyebiliriz ki iki kadının isimleri arasındaki benzerlik de bu durumu ele veriyor.</p>
<p>Aslında Pirzad’ın hikâyesinin içeriğinin orijinal olduğu söylenemez. Zaten cazibesini de olağan, gündelik olaylar ve ayrıntılar üzerine kurulu olmasından alıyor. Zira, bazı yerlerde hikaye, modern bir Külkedisi uyarlaması havası veriyor. Bütün bencilliklerin ve kötülüklerin ortasında iyi niyetli ve fedakar bir Klaris. Karakterler arasındaki bu masalımsı zıtlık, okuru zaman zaman karakterlerin kişiliklerinin “iyi” yada “kötü”, “fedakar” yada “bencil” gibi karşıt uçlara indirgendiğini düşünmeye itebilir. Yazarın kişileştirmeleri ne kadar güçlü ve gerçekçi olsa da Klaris’in bazı açılardan Külkedisi’ne olan benzerliği gözden kaçmıyor, ama bunun Pirzad’ın bütün anlatısını etkileyen büyük bir sorun olduğunu söylemek zor.</p>
<p>Zira, Klaris oturup beyaz atlı prensini beklemiyor. Zaten bekleyecek zamanı da yok! Yavaş yavaş ve zorlu da olsa direniyor ve dönüşüm için küçük adımlar atıyor. Bu dönüşümün başlamasında hayatlarına giren karşı komşuları Simonyan’ların etkisi göz ardı edilemez. Onlar taşınana kadar monoton bir hayat süren Klaris ve ailesi, gizemli ve resmi büyükanne Elmira Simonyan, kibar ve yakışıklı oğlu Emil ile sorunlu torunu Emili’yi birden hayatlarının merkezinde buluyorlar. Edebiyat tutkunu bir şair olan Emil Simonyan ile yakınlaşmaya başlayan Klaris’in ikisi arasında geçen konuşmalar sonucu edebiyata ve tercüme yapmaya ilgisi olduğunu öğreniyoruz. Siyaset konuşmaktan hoşlanan, edebiyatı ve sanatı sadece siyasi bir emeli olduğu sürece önemli gören kocası Artoş’a göre, bunlar eften püften işlerdir oysa ki. Romanda dönemin siyasi olaylarına çok da fazla değinilmemiş olsa da Diaspora Ermenileri’nin içinde yaşadıkları toplumun diğer halkları ile beraber siyaset yapmak üzerine çekinceleri ve umutlarından da bahsediliyor.</p>
<p>Zoya Pirzad’ın romanında beni en çok etkileyen unsur zaman kurgusu oldu. Pirzad  bugünün şimdiki ana sıkışmış, gündelik gerçekliğine karşı düşüncelerin, anıların ve deneyimlerin zaman içerisinde yapabildiği gezintiyi çok güzel aktarmış. Gündelik hayatın akışı içerisine serpiştirdiği geriye dönüşlerle geçmişte yaşanan olayları ve anıları bugün için anlamlı kılıyor yazar.</p>
<p>Kendine ait düşüncelerine her daim gündelik “görevlerin” hayaleti giren Klaris,  etrafındakilerin “kadın sorunu”na dair söyledikleriyle uyuşmadığını düşündüğü kendi kadınlığına ait tahayyüllerini belirginleştirmenin yollarını aramaya başlıyor. Kadınların ev içine kapatılmasına, emeğinin hor görülmesine, yalnızlığına ve sürekli müdahale altında yaşanan hayatlarına dair deneyimlerini görünür kılan bu roman, Zoya Pirzad’ın iyi bir “hikâye anlatıcısı” olduğuna dair ipuçları bırakıyor geride.</p>
<p><strong>Kısa Öykü:<br />
</strong>Rüyadan Köprüler<strong> </strong></p>
<p align="right"><em>Burcu Tokat</em></p>
<p>“Bu koltuk hiç rahat değil. Oturdum mu içine batıyorum sanki. Herkes de yumuşak diye pek seviyor. Neresi yumuşak, basbayağı cıvık bu! Bataklık gibi, yapışkan, cıvık.”</p>
<p>…</p>
<p>“Rüyayla hakikat arasındaki köprü ne kadar sağlam, ne kadar kısa ve fakat ne kadar dar. Uyandığımda küçük kızın sesi çın çın kulaklarımda:</p>
<p>Okuldan gelmiş.</p>
<p>Ayakkabıları yağmurdan ıslanmış, azıcık da çamurluymuş.</p>
<p>Annesi öğretmiş, silmeliymiş. Eve öyle girilmezmiş.</p>
<p>Saatleri öğrenmiş, şimdi saat tam 12.30’muş.</p>
<p>Aman pek yorgunmuş, annesi yemeğini hazırlayana kadar otursa iyi olurmuş.</p>
<p>Sesi kurbanın boynuna dolanan yılan gibi sardı vücudumu, kulağıma doğru yol alan tüm ses dalgaları bu kadife tınıdan kalkana çarpıp geri dönüyordu, aşabilenlerinse üstü itinayla örtülüyor, hepsi aynı sese dönüşüyordu.</p>
<p>…</p>
<p>Lâkin uyanıkken başka dünyalardan ses duymak hayra alâmet değilmiş. Esasında başka dünyalardan seslerin bu dünyaya girmeleri yasakmış, çok yasakmış. Mamafih bazıları bu yasağı bilmeden ihlâl edermiş. Bunların tez elden uyuması gerekirmiş. Uyumak, iyi gelirmiş. Uyumak dinlendirirmiş. Uyumak huzur verirmiş. Yoksa uyumak hakikatler âlemine ne idüğü belirsiz sesler, siluetler taşıyanlara sürgün yeri miymiş? Yoksa uyumak hizaya mı sokarmış? Yoksa uyumak diline kelepçe mi takarmış? Hâşâ, uyumak sakinleştirirmiş. Sükûn hâb ile kabilmiş.</p>
<p>Uyudum.”</p>
<p>…</p>
<p>“Küçük kız kapının yanındaki koltuğa oturdu.</p>
<p>‘Bu koltuk hiç rahat değil. Oturdum mu içine batıyorum sanki. Herkes de yumuşak diye pek seviyor. Neresi yumuşak basbayağı cıvık bu! Bataklık gibi, yapışkan, cıvık.’</p>
<p>Koltuk, yedi yaşındaki, beyaz çoraplı, mavi önlüklü, dantel yakalı kız için fazla büyük. Salonun kapısından girince hemen solda duran, salonun demirbaşı, sütlü kahve koltuk. Ayakları parkenin üzerinde sadece kendilerinin sığabilecekleri minik havuzlar oluşturmuşlar. Evin daimi misafiri ………… teyzenin sürekli sol yana kaykılarak, ha gittim ha gideceğim, ocakta yemeğim var diye diye saatlerce balkona doğru-evine bakarak- oturmasından olsa gerek, sol arka ayağının havuzu fazlaca derin. Hâliyle ……….. teyze gibi oturmayanları, cüsseleriyle orantılı, bir sol arkaya bir sağ öne sallar koltuk.”</p>
<p>…</p>
<p>“’Git buradan, benimle burada konuşma!’</p>
<p>‘Tamam’ diyor ama küsüyor sanki. Ne yapabilirim ki, yasak burada onunla konuşmak. Bir dahaki uyuma vaktini beklemeliyiz. Yüzümü yıkarken ellerime bakıyorum, ne kadar da küçükler. Pembe çoraplarımı giyiyorum, mor eteğimi bir de çok pembe diye alay konusu olan pembe hırkamı alıyorum yanıma. Bir anda çok yoruluyorum. Kapının hemen çaprazındaki yeşil koltuğa oturuveriyorum. Televizyonun hemen çaprazında, yeşil, kadifeden, fitilli. Temizlik yaparken fitilleriyle aynı yönde silmek gerekiyor yoksa hem kirleri çıkmıyor hem de daha kirli görünüyor. Çok rahat, pek yumuşakyumuşakyumuşakyumuşyum.”</p>
<p>…</p>
<p>“Annesi çağırıyor. ‘Tamam, o zaman ben yemeğimi yiyeyim, geliyorum’ diyor. Ayağa kalkıyor. Bir bakıyorum, sırtına koltuğun izi çıkmış. Tüm sırtı koltuktaki işlemelerle bezeli, bordo, altın sarısı, kahverengi iplikler. Gidiyorum, koltuğa dokunuyorum, yumuşacık. Sütlü kahve kadifenin üzerinde işlemeler. Bordo ipler kahverengi iplerin arasından kıvrılarak ve asla çarpışmamaya özen göstererek ilerliyor. Altın sarısı iplikse tam bir kraliçe edasıyla hepsinin üzerinden atlayıveriyor, olmadık yerlerde daireler oluşturuyor. Her motif altın sarısının zarif daireleriyle sonlanıyor. Koltuğun ahşap kolları aşığının serenatını dinler gibi bordo el halısına kıvrıla kıvrıla yaklaşıyor. Ama sanki asıl istediği her santim karesi çizilmiş eski parkelermiş gibi geriye doğru nazlı bir hamle yapıyor.</p>
<p>Bu koltuk aslında herkese batıyor, işlemeleri sert sert sırtlara değiyor, ahşabı eskidikçe acımasız kıymıklar batırıyor. Bu koltuğa da hep evin kadınları oturuyor, mutfağa yakın, kapıya yakın, salonun merkezine uzak.”</p>
<p>…</p>
<p>“Telefonum çalıyor. Bir anda silkiniyorum, telefonumu açıyorum. Küçük kız bana artık salona gelmemi söylüyor. Nasihatleri dinliyorum, bu dünyada başka sesler duymak yasak. O zaman sesleri duyabileceğim yere gidiyorum, uyuyorum.”</p>
<p>…</p>
<p>“‘Hem rahatsız diyorsun hem de gidip yine aynı koltuğa oturuyorsun. Seninki de iş mi?’ ‘Bilmem’ diyor ‘annem de bu koltuğa otururmuş hep, ben de gelip oturuyorum işte.’ Bana çoraplarını gösteriyor. Beyaz yünlü külotlu çoraplarının üstüne bir de beyaz soket çorap giyiyormuş. Ama onun kenarları tüllüymüş. Okul ayakkabısını giyince böyle katlıyormuş, çok güzel görünüyormuş.</p>
<p>‘Nerden aldın çoraplarını?’</p>
<p>‘Tuhafiyeden’ diyor. Kalkıp gidiyor. Yanılmıyorum. Sırtına koltuğun izi çıkmış.</p>
<p>…</p>
<p>Annem geliyor. Koltuğun minderlerini kaldırıyor. Altından ördüğü danteller çıkıyor. ‘aaa, bayramlarda vitrindeki çiçek modellilerin yerine serdiğimiz örtüler’ diyorum. Annem aralarından birini seçiyor, eviriyor çeviriyor, sayılar sayıyor. ‘Ütülensin diye minderlerin altına koyuyorum’diyor. Yanına dönüyor, bir de halının altını gösteriyor. ‘Bak buraya da koydum’ diyor. Havalanıyor gibi uzaklaşıyorum annemden, bir bakıyorum, sırtında koltuğun izi. Koltuğun bütün işlemeleri, motifleri, bordo ipliği, sütlü kahve kadifesiyle, sanki koltuğu sırtında taşıyor.”</p>
<p>…</p>
<p>“Uyandırdım mı diye soruyor telefondaki. Evet deyip kapatıyorum. Birden küçük kız içime kaçıyor sanki. Gidip sırtıma bakıyorum aynadan. Pespembe! Saçma sapan sırıtıyorum. Bu kez küçük kız soruyor bana: ‘Çoraplarını nerden aldın?’ ‘Tuhafiyeden’ diyorum.</p>
<p><strong>Öğrenci Çalışmaları</strong></p>
<p><strong><br />
</strong> <strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kadın Bedeni Üzerine Devlet Söylemi:<br />
Kamu Alanında ve Devletin Mahremindeki Şiddet</strong><a href="#_ftn52"><strong>*</strong></a><strong> </strong></p>
<p align="right"><em>Aslı Sakallı<br />
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, 3. sınıf </em></p>
<p>Fatih Altaylı, bir televizyon programında Türk ordusunu eleştiren köşe yazarı Gülay Göktürk’e cevap olarak 24 Kasım’da internet sitesinde “Ordu Neyi Korur”<a href="#_ftn53">[52]</a> isimli bir yazı yayımladı. Başlığın cevabı <em>“O ülkenin namusunu, iffetini korur.”</em> idi. Ülkenin veya devletin “namusu” vurgusundan kadının “namusu”nun ima edildiğini çıkarmak şaşırtıcı değil. Altaylı da aynı şeyi imliyor. <em>“Türk ordusu Türkiye&#8217;nin sınırlarını korur. O sınır ne yazık ki, kadınlarımızın bacak arasına kadar uzanır.”</em> diyerek devam ediyor. Cinsiyetçi dilin önemli temsilcilerinden olan Altaylı kadın bedenini düşman devletlerin birbirini aşağılayabileceği ve yaralayabileceği bir muharebe alanı olarak görüyor: <em>“Galip tarafın, muzaffer askerleri, savaşın sonunda en acı intikamı ne yazık ki, hep böyle almışlardır.”.</em> İntikamın acılığı tecavüz edilen kadının bireysel travması ve üzüntüsünden değil kadının ve devletin namusuna sürülen kara lekeden kaynaklanır. Benzer şekilde cinsel şiddetin acısı kadınının bedenine başkası tarafından sahip olunduğu için onuru kırılan erkeğin acısıdır. Devlet ve erkek için kullanılan şeref kavramlarının benzerliği tesadüfi değildir. Devlet patriarkal zihniyeti benimsemiştir ve toplum düzenini bunun üzerinden kurmaya çabalar. Devletin ve toplumun cinsiyetçi söylemi ve ulus-devletin kuruluşu ayrı düşünülemez. Militarizm ve vatanseverliği barındıran milliyetçilik modern ulus-devlet için hayati bir ihtiyaç.  Bu “değerler” öncelikle ailede (yeniden) üretilir<a href="#_ftn54"><sup><sup>[53]</sup></sup></a>, dolayısıyla gücünü milliyetçilikten alan yeni modern ulus-devletin kendini yeniden üretebilmesi için aile nosyonuna ihtiyacı var.</p>
<p><strong>Örtüsüz Kadınlar: Özgürleşme İllüzyonu </strong></p>
<p>Türkiye’de milletin ve ulus-devletin inşası sürecinde ana söylem tüm milletin modernleşmesi ve/veya batılılaşmasıydı. Türkiye’deki modernist perspektife göre sadece erkeklerin modernleşmesi yeterli değildi; kadınlar da annelik görevlerinden ötürü modernleşmeliydiler. Gelecek nesli yetiştirecek ve eğitecek olan kadınlar da batılı kadınlar gibi eğitimli ve modern olmalıydı ama batılılar gibi yozlaşmayıp iffetlerini korumalıydılar. Ayşe Parla, kadın bedeni üzerindeki devlet fiziksel ve sözsel devlet denetiminin ulus-devletle sona ermediğini, modernizm ile yeni bir şekil aldığını söylüyor.<a href="#_ftn55"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> “Eğitimli anne” nosyonunu benimsemiş Türk modernleşme çabası ilk olarak imparatorluğun dağılmasını engellemek isteyen bir entelektüel topluluk, Jön Türkler, tarafından ortaya kondu.<a href="#_ftn56"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> Kemalizm de bu nosyonu kendi söylemine önemle yerleştirdi. Batı yolunda Kemalizmin ilk amacı kadının iffetini koruyarak batılılaştırılmasıydı. Bekaretin ve “namus”un ehemmiyeti ulus-devletle ortaya çıkmadı ancak ulus-devlet kadınları aydınlanmaya ve geleneksel kurallardan kurtulmaya zorladı. Kemalizm başörtülü kadınları saçlarını açmaya zorlayarak; herkese modernizmi dayatarak yeni bir baskı türü yarattı. Milliyetçi ve modernist dilden beslenen cinsiyetçi söylemin örneklerine Mustafa Kemal’in cumhuriyet sonrası konuşmalarında sık sık rastlanır. 1925’te Şapka Kanunu’nu ilan ettiği İnebolu’da halka şöyle hitap eder:</p>
<p><em>Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler asarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.</em></p>
<p>Kendisi kamu alanında kadının ikincil pozisyonunu eleştirir, ancak kadınlıktan değil annelik ve kızlık (evlat anlamında) tan bahseder. Bu konuşma bir kadının eğer genç bir kız değilse ancak anne olacağı yani kadınların doğurmamaya hakkı olmadığı varsayımın vücut bulmuş halidir. Ayrıca, annelik sadece doğurmak değil bir de aydınlanmacı normları benimsemiş ve Türklüğü korumaya hazır çocuklar yetiştirme görevini yerine getirmektir. Esasında, bu anlayışa göre, kadının ikincil pozisyonu batılı kadınların başka türlü eşitsizlikler deneyimlemediği varsayımıyla Batı’nın önünde milli utanç meselesidir. Batıya hoş görünmek için Cumhuriyet’le birlikte kadınlar başlarını açmalıdırlar.</p>
<p>Ulus-devlet kuruluşu sırasında söz edilen kadının “kurtuluşu” aileden ve annelik rolünden kurtuluşa işaret etmez. Üst orta sınıf ideolojisinin evrensel bir değer olarak imlediği annelik Mustafa Kemal’in de konuşmalarında vurgulanmıştır.</p>
<p><em>Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk&#8217;ü zihniyetiyle, bazusiyle, azmiyle koruma ve müdafaaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa görevini yerine getirebilir. Her halde kadın çok yüksek olmalıdır</em>.<a href="#_ftn57"><sup><sup>[56]</sup></sup></a></p>
<p>Fransız Devrimi sonrası oluşan liberal kamusal alan görüşünü<a href="#_ftn58"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> benimseyen Türkiye’nin kurucu ideolojisi Kemalizm kadınların özgürlüğünü kamusal alanına cumhuriyet balolarında olduğu gibi fiziksel katılım olarak görür. Türk kadının kamu alanına ne kadar katılacağı ve ne kadar özgürleşeceği erkekler tarafından belirlenmiştir. Hatta kadınların hakları için ne kadar mücadele edeceklerine M. Kemal karar vermiştir. Bağımsızlık mücadelesinde aktif rol alan kadınların kurduğu Kadınlar Birliği 1935’te kendini feshetmiştir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiği yani kadınlar erkeklerle eşitlendiği için birliğin amacına ulaşılmıştır.<a href="#_ftn59"><sup><sup>[58]</sup></sup></a> “Kurtarılmış ancak özgürleşememiş”<a href="#_ftn60"><sup><sup>[59]</sup></sup></a> kadınlar Mustafa Kemal’in saçı açık, eğitimli ancak hâlâ gerçek eşitliği talep edemeyen kızlarına işaret eder.</p>
<p><strong>“Makbul vatandaş” : Homojenleştirme Projesi</strong></p>
<p>Türkiye’de modern ulus-devlet projesi vatandaşların denetiminin, kontrolünün ve idaresinin kolaylaşması için toplumun homojenleştirilmesini gerektirir. Homojenleştirme normal ve geçerli tanımlarını barındıran “makbul vatandaş” tanımı demektir. Bedenlerimizin, yaşam stillerimizin ve önceliklerimizin kurgulanmasında en önemli rolü oynayan bu söylem bu homojenleştirme projesi için gereklidir. Devlet üretir. Dilin fonksiyonu muhalif görüşün yayılmasını engellemektir.<a href="#_ftn61"><sup><sup>[60]</sup></sup></a> <strong> </strong></p>
<p>Ulus-devlet inşasında söylemin üretimi süresince devlet ve toplum normlar ve kurallar hakkında çatışabilir<a href="#_ftn62"><sup><sup>[61]</sup></sup></a> veya devlet toplumun var olan kurallarını kabul edip söylemini oluşturabilir. Örneğin, Fransa ve Türkiye’de devlet toplumun “namus” normunu kadınların yeni nesilleri yetiştirebilmesi için ödünç aldı. Çünkü erkekler çalışma hayatının yeniden üretimi için karılarına ihtiyaç duyarlar. Ailedeki cinsiyete dayalı iş bölümü erkeğin daha verimli çalışmasını sağlar. Dolayısıyla, neoklasik ekonomi verimli üretim için namus ve iffet nosyonundan yararlanır.<sup> </sup><a href="#_ftn63"><sup><sup>[62]</sup></sup></a></p>
<p>Fransız Devrimi önderlerinin ve M. Kemal’in kapitalist ekonomi hakkında gizli niyetlerle konuştuklarını iddia etmiyorum ancak kutsanmış namus ve annelik nosyonunun sürmesinde kapitalizmin etkisini dışlamamak gerekir.</p>
<p><strong>Devletin “Yatak Odası”</strong><sup> <a href="#_ftn64"><sup>[63]</sup></a></sup><strong>: Genelevler ve Gözaltında Cinsel Şiddet</strong></p>
<p>“İkincil normal” olan “normal kadının” namuslu olarak kurgulanmasıyla devlet bir yandan kendini koruyor, diğer yandan da bazı kadınlık hallerini (modellerini) görünmez kılarak gücünü pekiştiriyor. “Namus”u reddetmiş fahişeler<a href="#_ftn65"><sup><sup>[64]</sup></sup></a> ve muhalif kadınlar ise “anormal” olanlar. Onlar devletin yatak odasındalar, yani devletin mahrem bölgesindeler. Bu tarz kadınlıklar milliyetçi ve modernist kadın imajını zedelediği için devlet onları hem dışlar hem de susturur. Devlet de “masum” insanları şerden korumak için bu kadınları ve hikayelerini saklar.</p>
<p>Aslı Zengin “Suskunluğun Siyaseti: Hayat Kadınlarına ve Fuhşa Dair Feminist Bir Analiz” yazısında, genelevlerde çalışan seks işçilerine ulaşmanın ne kadar zor olduğundan bahseder. Devlet dışında fuhuş hakkında konuşmak devletin kendi uygulamaları tarafından sınırlandırılır, çünkü yeni sözcükler ve yeni bir dil devletin mahremiyeti ve aleniyeti arasındaki çizgiyi keser. Bu çizgi devletin kendini (yeniden) üretmesini sağlar. Sonuç olarak, devletin mahremiyetine girmeye çalışan araştırmacılar memurların sessizliğiyle karşı karşıya kalır. Çünkü devletin mahremiyetindeki kadın tümüyle devlete aittir. Kadının kendisinden edinilen bilgi dahi devletin mülküdür. Dışarıdaki insanlar iç dünyayı göremezken içerdeki kadın da kendini anlatmanın yanı sıra hayatını kurmaktan da men edilir. Birkaç büyük şehir dışında hayat kadınları ayrı evde yaşamaya izinli değiller. Zaten evi olanlar da “yabancı” bir erkekle kendi evlerinde görüşemiyorlar. Bireysel hakları olduğunu düşünmenin imkansız olmasının yanında resmi kararlar aksini iddia etse de sosyal güvenlikten de yoksunlar.</p>
<p>Eski bir seks işçisi olan Ayşe Tükrükçü, 2007 genel seçimlerinde milletvekili adayı olmuştu. Amacı hikayesini anlatarak yaşadıklarını görünür kılmak ve sesini duyurmaktı. Devletin dilsiz/duyulmaz ve var olmayan/görünmez kadınlar üzerindeki iktidarını kırmak istiyordu. Ayşe Tükrükçü, bir röportajında kendi hikayesinin anlatıldığı bir kitabın<a href="#_ftn66"><sup><sup>[65]</sup></sup></a> isminden bahsederken hayat kadınlarının neden duyulmaz ve görünmez olduğunun ipuçlarını veriyor:</p>
<p><em>Kitabın adını Hayatsız Kadın diye ben koymadım. Ben Orospuyla Yüzleşmek olsun dedim; ama kapakta çok kalın durur dendi. Çünkü herkes orospuyla yüzleşemiyor; bu da bir cesaret. Benimle, benim babam yüzleşemedikten sonra devlet hiç yüzleşemez.”</em><a href="#_ftn67"><em><sup><strong><sup>[66]</sup></strong></sup></em></a><em> </em></p>
<p>Devletin uygulamalarını maskeleyen namuslu kadın söylemi içselleştirildiği için toplum da bu kadınların sesini duy(a)mıyor.</p>
<p>Devletin hayat kadınları üzerindeki denetim mekanizması sadece fiziksel şartlarını belirlemiyor. Ayrıca onları yeniden “namus” normlarıyla bezemeğe çalışıyor; her ne kadar vesika almış bir kadın toplum hayatına pürüzsüz şekilde asla geri dönemese de. Örneğin, cinsel ilişkinin meşru yolu olan evlilik vesikadan bir süreliğine kurtulmak için bir yol. Ayşe Tükrükçü bu durumu şöyle açıklıyor:</p>
<p><em>“Evli kadın çalışamıyor; ama evli adam gelip beni satın alabiliyor. Kocamın adıyla çalışamıyorum; ama kızlık soyadımı kirletebiliyorum. Benim kirletmeme gerek yok, devlet zaten kirletiyor</em>.”<a href="#_ftn68"><sup><sup>[67]</sup></sup></a></p>
<p>Bu uygulama, ayrıca, “namus” kavramının sadece kadın bedeni için bir denetleme mekanizması olduğunu gösteriyor. Erkeğin karısı dışındaki bir kadınla cinsel birlikteliği “namus”u lekelemek olarak kodlanmazken, kadının ilişkisi aile meselesi oluyor. Bu zihniyete göre kadın bir erkeğe “ait”ken, onun için iffetli olmalı.</p>
<p>“Son kale” olarak kutsallaştırılarak tecavüzcünün yani erkeğin gücünü pekiştiren “namus” nosyonu Türk güvenlik güçleri özellikle Türk kadınının namusunun koruyucusu olan ordu ve polis tarafından da “düşman”ı aşağılamak ve dolayısıyla zayıflatmak için kullanılıyor. Erkek egemen sisteme göre başkasının kadınının saflığını zorla ele geçirmek kadının asıl sahibini aşağılayarak kadına sahip olmak ve/veya direkt kadının “namus”unu kadından alarak kadını küçültmek demektir. Bu taktik savaş meydanlarında kullanıldığı gibi gözaltında da yaygındır. Gözaltında cinsel işkence Türkiye’de birçok mağduru olduğu halde hâlâ görünmeyen bir mesele.<strong> </strong></p>
<p>Eren Keskin’in yürütücüsü olduğu Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi’ne  çoğu Kürt olan 250 kadın başvuru yapmış. Mağdur sayısının çok daha fazla olduğu düşünülüyor, çünkü bazı kadınlar tecavüz edildiklerini sözlü olarak açıklasalar da başvurmaktan ve devletin memurlarını dava etmekten kaçınıyorlar. Eren Keskin’e göre bunun ilk nedeni devlet korkusu değil, kadınlar politik olmalarına rağmen babaları kardeşleri gibi erkek yakınlarını üzmek istemiyorlar.<a href="#_ftn69"><sup><sup>[68]</sup></sup></a> Bu kadınları feodal normları benimsemiş olmakla suçlamak kolay değil. Bu kadınlar, normlar ve kurallar ağından henüz kurtulamamış olabilirler ancak zaten kadınlar bu cinsiyetçi normları tamamen reddetse bile, reddetmemiş olan erkek yakınlarının aşağılanmış hissetmelerini görmek istemiyor olabilirler. Ama bu durum kadınların baskıcı normları değiştirmek için hiç çaba harcamadığı anlamına gelmiyor.</p>
<p>Genelev meselesinde de gözaltında cinsel şiddet durumunda da devlet muhalif kadınlara normal yaşama uymadıkları için “namuslu” kadın gibi davranılmayı hak etmediklerini söyler. Ve ancak çocuklarına “iyi” anne, kocasına “iyi” eş, toplum için de “iyi” vatandaş olan normal kadınların saygıyı hak ettiklerini vurgular. Normalliği teşvik etmek devlet ve kadın arasındaki ilişkinin tüm türlerinde ortak nokta olarak kendini gösterir.</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>Devletin cinsiyetçi ve milliyetçi söylemi arasındaki güçlü ilişkiden ötürü bu ikisi bir arada incelenmeli. Söylemin bu iki yönü birbirini besler. Milliyetçilik ideolojisini aktarmak için anneliğe ihtiyaç duyar, patriarka da kadın bedeni üzerindeki denetimini pekiştiren devletin ve milletin namusu ilkeleri için milliyetçiliğe ihtiyaç duyar.</p>
<p>Milleti oluştururken devlet “normal”i ve “meşru”yu belirler. “Normal” olan erkekliktir. Diğer vatandaşlık türleri “normal”e dayanarak kendilerini kurgular. “İkincil normal” olanlar normları ve “normal”in destekleyicisi olmayı kabul eden vatandaşlık türüdür. Fahişelerin ve muhalif kadınların yanı sıra feministleri ve eşcinsel kadınları da kapsayan “anormal kadın” grubuysa kurallara uy(a)maz ve zarar verir.</p>
<p>Devletin söylemine karşı mücadelede çok önemli bir yerde olmasına rağmen bu “anormal” kadınlar hakkında devletin gizli kapılarını açmak oldukça güç olduğundan yeterince çalışma yapılamıyor.</p>
<p>Devletin ve ailenin mahremindeki şikayeti ve şiddeti ifşa etmeye çalışan sesler açığa çıkmadıkça cinsiyetçi söylem gücünü koruyacak. Mahrem alanda olanların yanında homojenleştirme ve modernleşme olarak yansıyan kamusal alandaki şiddet de baskı kaynağı olarak görülmedikçe patriarkanın dili tam olarak susturulamayacak.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ayşe Parla, <em>Feminist Studies</em>, “The ‘Honor’ of the State: Virginity Examinations in Turkey<em>”, </em>27. 1., 2001, s. 65-88.</p>
<p>Ayşan Sönmez, Derya Demirler, “<em>Kadına Yönelik Şiddetin Görünmek İstenmeyen Yüzü: Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet Üzerine Eren Keskin ile Söyleşi”</em>, (Şubat, 2007), bkz. http://www.feministyaklasimlar.org/ index.php?S=984835elmdcamlvinuk01f68p3.</p>
<p>Elinor Ochs- Taylor Carolyn, <em>Linguistic Anthropology: A reader, </em>“The ‘Father Knows Best’ Dynamic in Dinnertime Narratives”, der. A. Duranti, (Blackwell Publishing, 2001), s. 432–449.</p>
<p>Duygu Dalyanoğlu, Zeynep Kutluata, “Türkiye’de Fuhuş Sektörü Üzerine…Ayşe Tükrükçü ile Söyleşi”,<em> Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, 6.sayı, </em>(Aralık, 2008), bkz. http://<em> </em></p>
<p>www.feministyaklasimlar.org/index.php?S=ts0rlbi8n4mnbjjidt4e4vgck6.</p>
<p>Nancy Fraser, <em>Habermas and the Public Sphere,</em> “Rethinking the Public Sphere: A contribution to the Critique of Actually Existing Democracy”, der. C. Calhoun<em>, </em>(MIT Pres, 1992), s. 109-142.</p>
<p>Herbert Marcuse, “The Closing of the Universe of Discourse”,<em> One Dimesional Man</em>, (London: Routledge &amp; Kegan Paul, 1964), s. 84-120.</p>
<p>Lynn Hunt, <em>Erotizm ve Politika</em>, çev. Ayşe Lahur Kırtunç, (Kabalcı Yayınevi, 1996)</p>
<p>Nancy Scheper-Hughes, “(M)Other Love: Culture, Scarcity and Maternal Thinking” <em>Death Without Weeping: The Violence of Everyday Life in Brazil,</em> (The University of California Press), s. 340-399.</p>
<p>Srirupa Roy, “<em>Seeing a State: National Commemorations and the Public Sphere in India and Turkey”,</em> Comparative Studies in Society and History, 2006,  s. 200-231.</p>
<p>Susan Gal, <em>Gender at the Crossroads of Knowledge: Feminist Anhtropology in the Postmodern Era</em>, <em>Between Speech and Silence: the Problematics of Research on Language and Gender</em>, der. M. Di Leonardo<em>, </em>(University of California Press, 1991), s. 175–203.</p>
<p>Şemsa Özar, “<em>8 Mart “Katledilen Kadınları Anma Günü” ve “İktisat Bilimi”nin Kadınlara Bakışı”,</em> (Mart, 2004), bkz. http://</p>
<p>www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_BSB/IktisatToplum8Mart2004-Semsa.doc.</p>
<p>Veena Das,<em> Conceiving the New World Order: The Global Politics of Reproduction,</em> “National Honor and Practical Kinship: Unwanted Women and Children<em>”</em>, der. F. D. Ginsburg and R. Rapp, (University of California Press, 1995), s. 212-322.<strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Neoliberal Türkiye’de Kadınlar ve Ataerkillik<a href="#_ftn70"><sup><strong><sup>[69]</sup></strong></sup></a></strong></p>
<p align="right"><em>Çağrı Boymul</em></p>
<p align="right"><em>Ekonomi, 3.sınıf</em></p>
<p align="right"><em>Uğur Tahmaz</em></p>
<p align="right"><em>Ekonomi, 3.sınıf</em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Türkiye’de 1950’lerden itibaren kapitalizmin etkisiyle kırsal alanda büyük bir dönüşüm yaşandığı bilinmektedir. Bu dönüşümün  etkisiyle kırsal alanlardan kentsel alanlara büyük bir göç yaşanmıştır. Bu göçlerin sonucunda hem kırsal alanların hem de kentsel alanların dokusu değişmiş toplumsal yapıda değişmeler olmuştur. Kapitalizmin kırsal alana girmesiyle ekonomik yaşam değişince ücretli emeğe yönelen ve kentlere göç eden insanların sayısı artmış ve bu durum kentlerde fakirlikle yüzleşen birçok aile oluşturmuş ve kentsel fakirlik denilen olgu ortaya çıkmıştır. 1960’lar ve 1970’lerde kapitalizm kentsel alanlarda da etkisini göstermeye başlamış Türkiye’de az da olsa özellikle büyük kentlerde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve toplu üretimin önemli olduğu bir kapitalizm –piyasa ekonomisinden çok refah devleti modeli çerçevesinde- görülmüştür.</p>
<p>Ekonomik yaşamdaki değişikliklerden kadınlar da etkilenmişlerdir. Öncelikle kırsal alandaki dönüşümler geleneksel aile ekonomisinin temeli olan dayanaklarını yitirince geleneksel geniş ailelerin oranında düşüşler ve çekirdek ailelerin oranında yükselişler yaşanmıştır. Kentlere yapılan göçlerde de kent yaşamıyla tanışan kırsal kesimin ciddi bir fakirlikle yüzyüze geldiği bilinmektedir. Kadınlar da bu fakirliğin bir sonucu olarak kentlerde de çalışmaya başlamışlardır. Fabrikalarda çalışan kadınlar hakkında yapılan çalışmalarda ataerkinin nasıl işyerlerine taşındığı, kadın emeğinin nasıl daha az “vasıflı” olarak addedilip sömürüldüğü ve kadının iş yaşamında yükselişinin önüne geçildiği anlatılmıştır.</p>
<p>Bu yazıda da 1980 sonrası benimsenen neoliberal ekonomik politikaların kadının ekonomik hayata katılımını ve yaşayacakları aile içi-aile dışı statü değişimlerini nasıl etkilediği daha çok kentlerdeki kadınlar üzerinden anlatılacaktır.</p>
<p><strong>1980 Sonrası Türkiye</strong></p>
<p>Çağlar Keyder’in dediğine göre 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye’de uygulanan ithal ikamecilik ve korumacılık hızlı bir ekonomik büyüme ve bununla birlikte büyük bir toplumsal dönüşüm getirmiştir. Fakat Keyder’in ulusal kalkınmacılık veya ulusal kapitalizm<em> </em>olarak adlandırdığı bu ekonomik anlayış 1980’lere gelindiğinde terkedilmiştir. Kapitalist dönüşüm artık devlet koruması ve müdahalesi olmadan ve dünya pazarına açılarak devam edecektir. Neoliberal kapitalizm olarak adlandırılacak olan bu kapitalizm finansal ve ticari liberalleşmeleri doğurmuş ve ihracata dayalı sanayileşmenin gelişmesini sağlamıştır. Her alanda devlet müdahalesini öngören Keynesyan ekonomi, yerini neoliberal ekonomik stratejiye bırakacaktır. Bu strateji; özellikle 1973 petrol krizi sonrası ortaya çıkmış olan 1970’lerin ekonomik belirsizliğini aşacak olan post-Fordizm denilen anlayışın ve dönemin doğmasını sağlamıştır.</p>
<p>David Harvey’e göre ekonomi ve post-modernizm arasında bir bağ vardır, şöyle ki; post-Fordizm post-modernliğin bir koşuludur. Tıpkı Fordizmin Keynesyan ekonomik anlayış içinde varlığını sürdürebildiği gibi post-Fordizm de ancak neoliberal ekonomik anlayış içinde varlığını sürdürebilecektir. Küreselleşme ile karşılıklı etkileşim halinde olan post-Fordizm daha esnek bir sermaye birikimine ve dünya ekonomik düzenini uluslarası finansal piyasaların yönettiği bir dönemi bir piyasa ekonomisi dönemini ortaya çıkarmıştır. Çokuluslu firmaların, küresel piyasaların ve kitlesel tüketimin hakim olduğu bu geç kapitalizm evresinde, bu çokuluslu firmalar üretim aşamalarını bölerek, her aşamada dünyanın en ucuz üretim faktörlerini, yani emek ve sermayeyi, kullanmış ve en düşük maliyetli üretim imkanlarından yararlanmıştır.</p>
<p><strong>Neoliberalizmde Kadınlar</strong></p>
<p>Post-Fordizm’in büyük kentlerde imalat sanayinin ciddi oranda azalıp hizmet sektöründe büyük bir artışa neden olduğu bilinmektedir. İstihdam alanında yaşanan imalattan hizmete yönelim, mavi-yakalı işlerden beyaz-yakalı işlere yönelimesine ve bu işlerin artışına neden olamuştır. Beyaz-yakalı işlerin artması ve bu değişim emeğin feminenleşmesi dediğimiz olguyu doğurmuş ve kadının kentsel iş gücüne katılımı önemli bir konu olmuştur. Hizmet sektörünün önemli bir örneği olan bankacılık sektörü de bu artıştan etkilenmiştir. Bu alanda yapılmış çalışmalar da emeğin feminenleşmesine rağmen hizmet sektöründe bile, kadın çalışanların sayısının artışının kadının iş yaşamındaki statüsüne artış getirmediği, aksine erkek egemen anlayışların iş yaşamına taşınması nedeniyle kadınların daha düşük ücretlerle çalıştırıldığını; yükselmesinin engellenip sürekli mücadele etmeleri gereken cam tavanlar doğurduğunu ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Post-Fordizm’in getirdiği bir diğer değişiklik olan fason imalat da kadın emeğini etkilemiştir. Büyük çokuluslu firmalar ucuz iş gücünün kolayca bulunabildiği ülkelerde özellikle de kentlerin kenar mahallelerde küçük atölyelerle anlaşıp bunların kendi firmaları adına üretim yapmalarını sağlamıştır. Bu atölyelerde de kadının iş gücüne katılımının arttığı görülmüştür. Kadın emeğinin erkek emeğine görece daha ucuz olması ve kadınların emek yoğunluklu işlerde daha verimli olması artışın nedenleri arasındadır.</p>
<p>Gül Özyeğin ve Aksu Bora gibi yazarlar da kentsel dönüşüm sonrası kentlerde fakir alt sınıf mensup kadınların ücretli ev emeğine yönelmelerinin artışı sonucu ev eksenli üretimin önemli bir ekonomik aktiviteye dönüşmesini; bu işlerin kadınlar arasındaki sınıfsal farkları nasıl ortaya çıkardığı ve orta sınıf ya da kentsel ev kadınlığı kavramının oluşumunu çalışmalarında anlatmışlardır.</p>
<p>Kentsel dönüşüm sonrası, neoliberal ekonomik anlayışın da hakim olmasıyla birlikte kentsel alanlarda sınıflar arasındaki ekonomik farklılık artmıştır. Ve bu sınıfsal farklılık kadının iş hayatına katılımının ataerkillik boyutunda aile içinde ve dışında farklı algılanışlarına neden olmuştur. Beyaz-yakalı işlere katılan eğitimli kadınların çalışmaları özgürleşme ve kendi ayakları üstünde durma olarak görülüp -aile içi annelik ve yeniden üretim rolleri dışında- ataerkilliğin olumlu yönde değişmesi olarak algılanmıştır. Öte yandan, fakirlik nedeniyle çalışmak zorunda olan kadınların iş gücüne katılımı “Ekmeği kazanan erkektir” modelinin erkeğe kazandırdığı statüyü ve erkeğin ataerkil gücünü zedeleyeceği için ataerkil yapının değişmek yerine ataerkilliğin kadın üzerindeki kontrolünün artacağı söylenebilir. Bu statü kaybını telafi etmek için erkekler şiddet uygulayarak kadınlar üzerinde tekrar otorite kurmaya çalışmışlardır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Neoliberal dönemde kadının iş gücüne katılımında artış görülmesine rağmen ataerkil örüntüler işyerleri dahil toplumun her katmanını sardığı için işgücüne katılımın erkek statü ve iktidarına kattığının aksine kadınların aile içi ve dışı konumlarında bir değişiklik yaratmadığı hatta bazı durumlarda aksine kadının konumunun daha da kötüleştiği söylenmektedir. Sonuç olarak, geç kapitalizm veya serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırılabilecek olan bu neoliberal ekonomik dönemde de ekonomik ilişkiler toplumsal ilişkilerin özellikle de toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yardımıyla ilerlemiştir.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>John Allen, <em>Modernity: an introduction to modern societies,</em> “Post-Industrialism/ Post-Fordism”, der. <em>Stuart</em> <em>Hall,</em> (Cambridge, Mass.: Blackwell, 1996), s.533-560.<strong><em> </em></strong></p>
<p>Aksu Bora, <em>Kadınların sınıfı: ücretli ev emeği ve kadın öznelliğinin inşası. (</em>İstanbul: İletişim Yayınları, 2008)</p>
<p>Yıldız Ecevit, <em>Working Women: International Perspectives on Labor and Gender Ideology, </em>“Shop Floor Control: The Ideological Construction of Turkish Women Factory Workers<em>”,</em> der. Nanneke Redclift ve M. Thea Sincluir,<em> (</em>Londra: Routledge,1990), s. 56-78.</p>
<p>Gülay Günlük-Şenesen, ve Şemsa Özar, <em>The Economics of Women and Work in the Middle East and North Africa,</em> “Gender-Based Occupational Segregation in the Turkish Banking Sector”, der. E. Mine Çınar, (JAI, Amsterdam, 2001), s. 247-267.</p>
<p>David Harvey, <em>The Condition of Post-Modernity<strong>: </strong>an enquiry into the origins of cultural change<strong>. </strong></em>(Oxford, Basil, Blackwell, 1989)</p>
<p>Deniz Kandiyoti, <em> Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar: Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler,</em> “Ataerkil Örüntüler: Türk Toplumunda Erkek Egemenliğinin Çözümlenmesine Yönelik Notlar”(İstanbul: Metis Yayınları, 1997), s.169-180.</p>
<p>Deniz Kandiyoti, <em>Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar: Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler,</em> “Cinsiyet Rolleri ve Toplumsal Değişim: Türkiyeli Kadınlara İlişkin Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme”, (İstanbul: Metis Yayınları, 1997) s.21-48.</p>
<p>Çağlar Keyder, <em>Ulusal Kalkınmacılığın İflası, </em>(İstanbul: Metis Yayınları, 1996)</p>
<p>Gül Özyeğin, <em>Başkalarının kiri: Kapıcılar, gündelikçiler ve kadınlık halleri<strong>, ç</strong>ev. Suğra Öncü. (</em>İstanbul: İletişim yayınları, 2005)</p>
<p><strong><em>Felatun Bey ile Rakım Efendi</em></strong><strong> ve <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü’</em>nde Modernleş(tiril)en Kadın Figürleri</strong><a href="#_ftn71"><strong>*</strong></a><strong> </strong></p>
<p align="right"><em>Damla Özakay</em></p>
<p align="right"><em>Tarih, 2.sınıf</em></p>
<p>Ahmet Midhat Efendi’nin <em>Felatun Bey ile Rakım Efendi</em> romanı aydınlar arasında modernleşme ve doğu-batı karşıtlığının sıkça tartışıldığı Tanzimat Dönemi’nde, 1876 yılında; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em> adlı romanı da ilk olarak 1961 yılında yayımlanmıştır. İki romanda da “modernleşme”, geçmiş-gelecek, doğu-batı, gelenek-yenilik, Osmanlı devleti-Avrupalı devletler karşılaştırması ya da karşıtlığı sıkça geçer. İki roman da bu tartışma zeminlerinin üzerine kurulmuştur. Tanpınar batılılaşmış ve geçmişinden tamamen kopmuş Türkiye’ye yabancılaşmış bir halde hicve başvurarak bakarken, A. Midhat yaşadığı dönem itibariyle bu yabancılaşmayı yaşamamış ve idealize/kategorize etme kaygısıyla iyi-kötü olarak kesin çizgilerle ayırdığı “Batı’nın yönlerini” henüz tartışır durumdadır.</p>
<p>Modernleşme bu iki romanda sayısız açıdan ele alınabilir. Fakat ben bu yazıda iki romandaki modernleş(tiril)en kadın figürlerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü Türkiye’nin modernleşme sürecinde örtülerinden mesleklerine kadar, kendilerinin seslerine çok kulak asılmadan, şüphesiz en çok üstünde konuşulan özneler kadınlardır. Özellikle Tanzimat Edebiyatı’na baktığımızda kadınlar, tıpkı hamur yoğururmuş gibi şekilden şekle sokulurlar. Ahmet Midhat Efendi’nin eserlerini feminist perspektifle ele alan pek çok makale var. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında ya da hikâyelerinde -ki özellikle hikâyelerindeki kadın imgeleri incelenmeye değer- kadınların nasıl temsil edildiğine dair eleştirel bir yazı bulamamış olmam bu yazıyı yazarken benim için büyük bir eksiklikti.</p>
<p>Tanzimat sonrası dönemde batılılaşma rüzgârı sadece ekonomik, askeri ve bürokratik düzeyde değil sosyal anlamda da kendisini gösteriyordu. Ahmet Midhat Efendi döneminin doğu-batı algısı üzerinde büyük etkiye sahip aydınlardan biriydi. Bu konu üzerine dergilerde, gazetelerde sıkça makaleler yazması ve hatta kendisine çok roman yazdığı için “yazı makinesi” denmesi, tek başına bir gazeteyi çıkarması doğu-batı algısını oluşturması anlamında nasıl bir etkiye sahip olduğunun kanıtlarındandır. Fakat Ahmet Midhat batılılaşma tartışmalarında sınırlarını kalın çizgilerle belirler. Batı’dan sadece kendisinin değer yargılarına uygun şeyler alınmalıdır. Osmanlılar, Doğu kültürünü kaybetmemeli ve bu kültürü yozlaşma tehlikesi altında bırakmamalıdır. Dolayısıyla ”doğru batılılaşmayı” romanlarıyla ve yarattığı karakterlerle halka anlatmak ister. Yani toplumu eğitme misyonuna sahiptir. Bunu yaparken de üzerinde en çok durduğu konu elbette kadınlardır. Ben bu yazıda öncelikle Ahmet Midhat’ın romanındaki Felatun Bey ve Rakım Efendi karakterlerine değineceğim. Çünkü ardından anlatacağım müslüman ve gayri-müslim kadınların romandaki konumlanışları her zaman bu iki erkeğe bağımlı olacaktır.</p>
<p>Romandaki Felatun Bey, Cumhuriyet Dönemi edebiyatında vatan haini olarak çizilecek olan fakat öncesinde Tanzimat romanlarında sıkça görülen alafranga züppe tipini temsil eder. Felatun Bey, roman boyunca “feminen” özellliklerin atfedildiği Batı’yı, yanlış batılılaşmayı, kendini batıya kaptıran ve sonradan bu hayat tarzından dolayı iflas eden mirasyedi tipini temsil eder. Felatun Bey, Batı’nın özelliklerini şekilci bir yerden alıp bunu kıyafetleriyle, Beyoğlu’nda gezmesi ve beraber olduğu kadınlarla; “mış” gibi yaparak yansıtır. Bu karakterin yanında yazar, Rakım Efendi karakterini olumlar. Rakım Efendi, A. Midhat’ın idealize ettiği tipik bir Osmanlı aydınıdır: İşinde iyi olan ve zamanla yükselen, “namuslu”, Batı kültür ve sanatına hâkim, kültürel birikimi hem İslami hem de batı bilimlerini ve edebiyatını kapsayan birisidir. Aynı zamanda çok iyi derecede Fransızca ve Farsça bilen, evinde “şark”ın hayat tarzını süren bir karakterdir. Yani A. Midhat Efendi’nin idealize ettiği batılılaşmanın ve biraz da kendisinin yansımasıdır. Rakım Efendi de batılılaşmaya dair görüşlerinin sınırlarını koyu çizgilerle belirtmiştir. Kitap boyunca yazar “züppe” Felatun Bey’le dalga geçip onu aşağılarken Rakım Efendi’nin her zaman yanındadır.</p>
<p>İki karakterin en büyük çatışmasını yanlarında bulunan kadınlar üzerinden görürüz. Kitabın baş kadın karakteri olan cariye, “Çerkes güzeli” Canan’a ismi Rakım Efendi tarafından-bir Türkleştirme ve Müslümanlaştırma algısı üzerinden okuyabileceğimiz gibi- onu evin uzun yıllardır kalfası olan Fedayi’ye yardımcı olarak aldığında verilir. Rakım Efendi, İngiliz Ziklas ailesinin Can ve Margrit isimli kızlarına Türkçe öğretmek için ders vermeye gidip gelirken bir yandan da Canan’a Türkçe öğretip, hangisinin daha hızlı öğreneceğini merakla beklemeye başlar. Canan onlardan çok daha çabuk öğrenir, hatta bunun yanında üç ay gibi kısa bir sürede Fransızca’yı sular seller gibi konuşmaya başlar. Canan yavaş yavaş Rakım ve A. M. Efendi’nin ideal kadını olma yolunda şekillendirilmeye başlamıştır. Dadısı Fedayi olmadan kapıdan dışarı adım atmamasını Rakım Efendi sıkı sıkı tembihler. Kitabın ilk bölümlerinde Canan bir “çocuk kadın” olarak yansıtılır ve bir kadın olma yolunda ilerleyen Canan’ın cinselliğine ya da Rakım Efendi’ye olan ilgisine dair bilgi alamayız. Rakım, dadı kalfayla gezmesi için onu zorladığında Canan bir köle olarak hayatından o kadar memnun(!) çizilir ki şöyle cevap verir:</p>
<p><em>“Ama benim canım da istemiyor. Hatta dadı kalfa götürmek teklif ettiği zaman bile ben istemiyorum. Neme lazım? Eğlenecek bin şeyim var. Kitaplarım var, yazım var, piyanom var. Ben pek rahatım beyim. Bahçem var. Bana dadı kalfa Salı pazarı’ndan küçücük kazma aldı. Küçük bir teneke bahçe kovası aldı. Bahçeyi de kazıyorum. Eğleniyorum.”</em><a href="#_ftn72"><em><strong>[70]</strong></em></a><em> </em></p>
<p>Aslında genç bir kadın olan Canan’ın kovası ve bahçeyi kazmasına olan vurgu onu iyice çocuklaştırmış ve kitabın diğer kadın karakterlerinden çok daha “saf ve temiz” olduğu imajını yaratmıştır. Böylece “namuslu” Rakım Efendi’ye uygun bir eş olarak okura sunulmuştur. Özel alana hapsolan Canan’a, Batı kültürü ve sanatı öğretilmeye başlanır. Batı edebiyatını ve piyano çalmayı öğrenir. Aslında Canan kendisi için eğitim görmemektedir. Yazarın idealize ettiği “Türk kadını” tüm bunları öğrenmelidir çünkü ancak bu şekilde iyi bir anne, iyi bir eş ve Rakım Efendi’nin yanında dolaştırabileceği bir kadın olabilir. Rakım Efendi’nin ve Canan’ın yavaş yavaş birbirlerine ilgi duymaya başladıklarını sezeriz fakat ikisi de duygularının karşılık bulmayacağını düşünerek birbirlerine açılmazlar. Canan, efendisinin, evdeki cariyesine bile bakmayacak kadar “namuslu” olduğunu düşünür. Rakım, Canan’ın daha zengin bir efendiye gidip daha rahat yaşamak isteyebileceğini düşündüğü için onu satabileceğini söylediğinde Canan ağlamaya ve Rakım’ın ayaklarını öpmeye başlayarak şöyle der<em>:”Ben sizi isterim efendim, sizi isterim. Sizin esiriniz kulunuz olayım. Bana o saadet yetişir… Hemşireniz (kız kardeşiniz) olmak bana esiriniz olmak kadar lezzet vermez.”</em><a href="#_ftn73"><em><strong>[71]</strong></em></a><em> </em>Yazar okuyucuya sık sık Canan’ın Rakım için ideal kadın tipi olduğunu düşünmesi için müdahale eder. Canan doğru batılılaşan, değerlerinden taviz vermeyen ve Rakım’a köle ve eş olmayı seçen kadındır.</p>
<p>Kitapta dikkate değer diğer nokta da gayrimüslim kadınların anlatılışıdır. Rakım ne kadar “namuslu, gözü işinde gücünde erkek” portresi çiziyorsa da Canan’ı cariye olarak eve aldığı günlerde bir yandan da <em>“Fransız kocakarısı”</em> Yozefino ile evlilik dışı ilişki kurar. Fakat A. M. Efendi karakterin bu çıkmazını şöyle destekler<em>:”Vay! Öyle ise bizim Rakım Efendi Felatun Bey’in dediği gibi saman altından su yürüten idi! Evet efendim! Biz burada bir meleğin ahvalini tasvir etmiyoruz dedik. Namusunun muhafazasını bilir, insan gibi yaşar, gerçekten alafranga ve alelhusus zamanımızda yaşayan bir gerçek adamın hakikat-i ahvalini tasvir ediyoruz.”</em><a href="#_ftn74"><em><strong>[72]</strong></em></a><em> </em>Bence bu savunma aslında A. Midhat’ın yazar olarak ikiyüzlü bir ideolojiyi savunmasını gösterir. A.Midhat döneminde kadın meselesine ve kadın haklarına dair en radikal sözleri söyleyen aydınlarından olsa da bu romanında, dönemin Müslüman kadınlarına uygulanan baskıcı toplumsal cinsiyet uygulamalarını kıran bir algıyı yansıtamamıştır. Canan eve kapatılıp ne kadar namuslu olduğu vurgulanan ideal kadınken Yosefino olağanca serbestliğiyle erkeklerle rahatça ilişkiye girer ve yadırganmaz. Bunda hem yukarda bahsettiğim algı hem de Yosefino’nun seçimi yatar: İlişki yaşadığı erkek, yazarın ideal aydını Rakım’dır. Yosefino devamlı Türk erkeklerinin ne kadar iyi olduğunu ve onları Fransız erkeklerine tercih edeceğini vurgulayıp durur. Bu da yazarın batılı erkeğin karşısında Türk erkeğini yüceltme fantazisinden kaynaklanmaktadır. Batılı kadın “Türk” yani “doğulu” erkeği ideal olarak görmektedir. Yosefino, Rakım’la önce metres hayatı ardından kendi deyişiyle dost hayatı yaşar. Hatta Canan’ın yetişmesinde ve Rakım için uygun eş haline getirilmesinde oldukça büyük rolü vardır.</p>
<p>Felatun’un sevgilisi Polini ise Fransız bir aktristir ve “hafifmeşrep” olarak çizilir. Abartılı hareketler yapar ve yazarın kadınlara tasvip etmediği bir şekilde argo dil kullanır. Rakım’a göre Polini Felatun’la parası için birlikte olur ve onun iflasına neden olur. Polini erkek ortamında rahat tavırlarıyla dikkat çeker fakat yazar tarafından asla onaylanmaz. Felatun Rakım’a şöyle der<em>:”Görüyorsun ya birader, ne serbesttir. Hiç böyle karı insanın canını sıkar mı? Efendim nedir o seremoniler, fasonlar!”</em><a href="#_ftn75"><em><strong>[73]</strong></em></a> Rakım’sa Polini için Felatun’dan farklılaşan bir biçimde<em>“Fransız aşüftegahının en işvebazane muhabbeti böyle olur. Hele tiyatro mallarının…”</em> der. Dönemin tiyatrosunda oyuncu olarak gayrimüslim kadınların toplum nezrindeki algısını anlamak açısından da bu diyalog dikkat çekicidir. A. Midhat bir yandan kadın meselesiyle ilgili yazılar yazarken bir yandan da kamusal hayatta varolan kadını olumsuz çizer. Dönemin edebiyatında gayri müslim kadının miras yiyen, iflas ettiren, ”aile yıkan” ya da meşrep olarak çizilmesi ve “kötü kadın”ı işaret etmesi Cumhuriyet Dönemi ve sonrası için de sürekliliğini koruyan bir olgudur. Batılı kadın bu yönde çizilirken, Kemalist/ana akım söylemde de yansımalarını bulacağımız gibi, “Türk kadını” hem eğitim görmelidir, hem de iyi anne, iyi eş sorumluluklarını bilip “oturaklı” kadın olmalıdır.</p>
<p>Gayri meşru ilişkiyi yazar gayrimüslim kadınlar üzerinden anlatır. Bu ilişkinin onaylanıp onaylanmayacağı ise, yukarıda belirttiklerimin yanında kadının seçtiği erkeğe göre değişir. Polini yanlış erkeği seçtiği için hafif bir kadın olarak nitelendirilir. Seçim kadının olsa da sonuç yine erkek karaktere bağımlı olarak değişir. Burda yine yazarın “ideal Türk erkeğini” yücelttiğini görüyoruz. Yozefino yazarın onayladığı erkeği seçtiği için yargılanmaz fakat Polini için aynısı geçerli değildir.</p>
<p>Yukarıda da belirttiğim gibi yazar hangi karakteri onayladığını belli eder ve bunu özellikle yanlarında bulunan kadınlar üstünden yansıtır. Mehmet Kaplan’ın <em>“Ahmed Midhat Efendi burada Felatun Bey’le Rakım Efendi’nin temsil ettikleri iki erkek tipine karşılık, onlara çok benzeyen iki kadın tipini ortaya koyar. Seçtikleri ve sevdikleri kadınlar, erkeklerin mizaç ve karakterlerini aksettirirler.”</em><a href="#_ftn76">[74]</a> değerlendirmesi yazarın kadını toplumsal hayatta nasıl konumlandırdığını ve onu nasıl şekillendirmeye çalışıp kategorize ettiğini de açıklar. Kadınların toplumsal konumları kendileri için değildir. Toplumun batının yanında kaybeden olmaması adına iyi bir duruşa/vitrine sahip olması için kadınlar “tercihlerine” göre; iyi-kötü diye kategorilere ayrılarak idealize edilirler. Dönemin roman okuyucularının genç kadınlar olduğunu devamlı vurgulayarak ve bilerek hareket eden A. Midhat Efendi onlara doğru batılılaşmış kadın tipini öğretmeyi misyon edinir, devamlı hikaye aralarına girerek okuyucunun algısına müdahale eder ve kötü örnek olmaması adına romanlarında dönem aydınlarının Zola hayranlığı ve natüralizm kaygısını eleştirerek kendince genç kızları kötü etkileyeceğini düşündüğü “ayıp şeyleri” anlatmaz.</p>
<p><strong><em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em></strong><strong>’nde kadın karakterlerin izini sürmek </strong></p>
<p>Ahmet Midhat Efendi’nin yanında, okuyucunun Ahmet Hamdi Tanpınar’ın batılılaşma tartışmalarında nerede durduğunu anlaması oldukça güçtür. Aslında bu Tanpınar için sıkça kullanılan kavramlardan bağımsız da değildir. Tanpınar için en fazla kullanılan kavramlardan biri “eşik”tir. Çünkü yazarın ve karakterlerin nerde durduğu muğlâktır. Batılılaşmaya ironiyle, hicivle yaklaşır fakat bu okuyucunun kafasını çok daha fazla karıştırır. Zamanı “yekpare bütün bir an” olarak düşünmesi Osmanlı kimliğinden bir anda kopan Türkiye için oldukça anlamlıdır. Çünkü bu sınırların bu kadar kesin ayrılmasını anlayamaz ve karşı çıktığı da budur. Osmanlı kimliğinden kopmak Tanpınar’ın sürekli, akışkan, döngüsel ve parçalanmaz zaman algısından dolayı imkânsızdır. Ahmet Midhat batılılaşma sorunsalında kesin çizgilerle saflarını belirlememiş ve henüz yeni yeni tartışan bir zamanın insanına konuşurken Tanpınar tamamen yabancılaştığı ve yalnızlaştığı bir okuyucu kitlesine konuşur. Bu anlamda da A. Midhat’ın batılılaşma algısı doğrultusunda olumladığı/olumlamadığı karakteri kesin olarak seçebilirken Tanpınar’da eşikteki karakterlerin durduğu nokta ve yazarın onlara bakışı belirsizdir. Tanpınar’da idealize edilen karakterler yoktur. Bu anlamda da kadın karakterleri bulmak ve Tanpınar’ın onları nasıl temsil ettiğini keşfetmek benim için iz sürmekten farksız değildi.</p>
<p><em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü </em>de yine erkekler üstünden ilerleyen Hayri İrdal karakterinin anlatıcı olarak konumlandığı bir romandır. Tüm olayları ve karakterleri onun gözünden izleriz. Romanda erkek karakterler derinlemesine gösterilirken kadın karakterlerin üzerinde kalın bir örtü vardır. Dolayısıyla tek tek anlatılan kadınlar yerine değişen zamanın içinde, baş karakter Hayri İrdal’ın ikiye ayırabileceğimiz yaşamında etrafındaki kadınların nasıl bir değişimle gösterildiğine değinmek istiyorum. Hayri İrdal’ın yaşamını ikiye ayırırsak ilk dönemde daha “şarkvari” bir hayatı ve çevresi olan karakterin etrafındaki kadınlar genellikle akrabalarından oluşur. Bu kadınlar iş sahibi değildir, en büyük hayalleri ya da erkekler tarafından onlar adına çizilen gelecekleri zengin ve ünlü bir aileye gelin gitmekten ibarettir ve yazar da bu kadınları hep kocaları/sevgilileri/babaları üzerinden anlatır. Fakat Hayri İrdal’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kuruluşuyla birlikte farklı, ”batılılaşmış” bir çevreye girmesiyle kadın imgeleri de değişmeye başlar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurma fikri İrdal’ın, Halit Ayarcı’yla yaptığı bir İstanbul gezisinde, şehirdeki tüm saatlerin ayarlarının birbirinden farklı olduklarını anlamalarıyla doğar. İrdal karakterinin tersine Halit Ayarcı girişken ruhuyla İrdal’ı biraz da pohpohlayarak çok iyi işler yapacaklarına inandırır ve enstitü kurulur. Tanpınar’ı anlatmak için kullanılan diğer bir kavram zaman/zaman algısı olduğu için batılılaşmayı saat ve ayar metaforu üstünden kurması ve böylece batının ve doğunun zaman algılarının farklı olduğunu okuyucuya göstermesi şaşırtıcı değildir. Ayarcı karakteri yeniye âşıktır ve batılılaşma yolunda batının zaman algısına önem verir. İrdal karakteri de tüm bunları sonradan fark edeceğinden, hayatının ikinci yarısının başlangıcında enstitünün kurulma heyecanının rüzgârına kapılır; hayatı, karısı, çevresi değişir ve git gide tüm bu olanlara yabancılaşır.</p>
<p>Hayri İrdal’ın ilk karısı Emine, İrdal’a hep destek olan, onu bir anne gibi kollayan ve kendine getiren ama hep onun gölgesinde kalan; iyi eş, iyi anne sorumluluklarını yerine getiren “geleneksel kadın” imajını hatırlatan bir karakterdir. İrdal, Emine ile olan ilişkisini <em>“baba oğul gibiyiz”</em><a href="#_ftn77"><em><strong>[75]</strong></em></a><em> </em>diye tarif eder. İrdal’ın, farklı bir çevreye girmesiyle ikinci karısı Pakize ile evlenmesi yakın dönemlere denk gelir. Bundan sonra toplumsal hayata fazlasıyla girmeye başlar; davetler, partiler düzenler; Pakize, İrdal’ın iş hayatına ve özel hayatına müdahale eder ve Emine karakterine göre çok daha görünürdür: İrdal’ın yaşamında söz sahibidir. Tanpınar, İrdal’ın yeni bir işe girmesiyle değişen hayatını ve çevresini betimlerken bir yandan da sancılı bir değişim süreci geçirerek batılılaşan Türkiye’ye dair görüşlerini özellikle kadınlar üstünden nasıl algıladığını okuyucuya şu cümleleriyle sezdirir:</p>
<p><em>“Bir nesil evvelin şiir ve hayat lügatinden orta sınıfa geçmiş takma adlarla anılan genç, güzel kadınlar, tecrübesiz kızlar, ılık gazoz şişelerimizden ve yapışkan şurup bardaklarımızdan çıkıp karşımızda soyunmağa başladılar. Hemen her gün en kaba ve hoyrat hikayelerden dinlediğimiz bu yaz cümbüşleri, teşrin yağmurlarına kadar sürdü… Sonra Beyoğlu barlarının hikayesi başladı. Üst üste mali krizlerin bütün Avrupa’dan kovduğu yarı çıplak kızlar saksofon seslerinin daüssılasında mayolarını ve sutyenlerini de adeta gözlerimizin önünde attılar yahut kürklerle, mücevherlerle giyindiler… Kadınlar da böylece kahvemizin mahremiyetine fokstrot adımlarla ve tango kıvranışlarıyla, dağılmış saçları kalçalarını döve döve, nefes nefese zafer çığlıkları atarak, genç küheylanlar gibi girdiler…”</em><a href="#_ftn78"><em><strong>[76]</strong></em></a><em> </em></p>
<p>Pakize de İrdal’ın mahremiyetine bu hızla girmiştir. Emine’nin hayata dair çok daha mütevazı hayalleri varken Pakize değişen Türkiye’yle birlikte hayallerini de değiştirmiştir. Şizofrenik bir dünyası vardır. Kendini ve Hayri İrdal’ı filmlerde gördüğü Hollywood yıldızlarından zanneder. Şatolar, elmaslar, bahçeler ve asil, kibar dostlarla dolu çok daha “batılı”  bir hayat ister. Tanpınar aslında Pakize karakterini onaylamaz çünkü Pakize kendi kültürünü unutmuştur ve batılılaşmayı yanlış algılamıştır. Pakize, İrdal’a bir süre sonra tüm bu aşırılıklarından dolayı “<em>yarım ve</em> <em>sakat”</em><a href="#_ftn79"><em><strong>[77]</strong></em></a><em> </em>gözükmeye başlamış ve elbette(!) İrdal’ın başka bir kadınla onu aldatmasının suçu Pakize’nin olmuştur.<em> </em>Hayri İrdal’ın  <em>“sesi çirkin, sonra kabliyetsiz… Sonra cahil. Daha İsfahan’la Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor”</em><a href="#_ftn80"><em><strong>[78]</strong></em></a> diye küçümsediği baldızı da ünlü olma merakındadır ve sesi çok kötü olsa da gazinolarda şarkı söyler. Tanpınar burada yine bir kadın üstünden dönemin müzik algısıyla dalga geçmektedir. Bu anlamda A. Midhat’ta olduğu gibi Pakize ve kız kardeşi; batılılaşmayı yanlış algıladıkları için abartılı hareketlerle komik gösterilerek ya da İrdal’ın bir süre sonra Emine’yi ev işlerini yaptığını, hayatına müdahale etmediğini düşünerek özlemeye başlamasının işaret ettiği gibi “geleneksel”, batılılaşma yolunda sınırları çizilen kadının kalıplarından uzaklaşmaya başladıkları için yargılanır.</p>
<p>Aslında kadın karakterlere baktığımızda bir bütünlük göremeyiz fakat İrdal’ın önceki yaşamıyla, değişen hayatındaki kadınlar arasında batılılaşma süreciyle birlikte oldukça büyük bir fark ortaya çıkar. Daha önce hiç bahsi geçmeyen kadınlardan ikinci bölümde sıkça söz edilir fakat çoğunlukla komik öğe olarak var olurlar. Kendilerini batılılaşmaya kaptırmalarından ötürü tıpkı Felatun Bey ve Polini gibi abartılı davranışlara sahiptirler.</p>
<p>Tüm bunların yanında kadınlar çalışma hayatında da görünmeye başlamıştır. Enstitüde İrdal’ın odasını paylaştığı çalışma arkadaşı Nermin Hanım bu bağlamda dikkate değer bir karakterdir. Tuhaf bir şekilde bu çalışan kadını ofisinde elinde örgüsüyle İrdal’a dedikodu anlatırken ya da komik derecede anlamsız ve birbirinden bağlantısız konularda konuşurken buluruz. Nermin Hanım çok konuşan, dırdırcı, ofisin annesi rolündeki kadın prototipini yansıtır. İrdal, patronu olan Halit Ayarcı’nın dışarıda yemek yeme önerisine karşılık şöyle der: <em>“Kim bilir, Nermin Hanım neler getirmiştir bugün. Arz ettim ya mükemmel ev kadınıdır.”</em><a href="#_ftn81">[79]</a> Nermin Hanım çalışmasına rağmen yine ev kadını olarak tanımlanır. Fakat bir yandan da konuşmalarından dönemin kadınlarıyla ilgili pek çok bilgiye ulaşabiliriz. En büyük sorunu evdeki kalabalık aile yaşamıdır. Kayınvalidesi, eltileri onda evden kaçıp gitme duygusu yaratmıştır. Boşanma hakkının olmaması en büyük sorunlarından biridir.</p>
<p>İrdal’ın kızı Zehra da onun yanında çalışmaya başlamıştır ve ilk iş gününde İrdal tarafından şöyle tarif edilir: <em>“Yani o da içinde daha ziyade tuvalete yarar </em><em>eşya bulunan çantasıyla ve Halit Beye teşekkür için örmeğe karar verdiği süveterin yünleriyle geldi.”<a href="#_ftn82"><strong>[80]</strong></a> </em>Burada da yine “modernleşen” kadın komik öğe olarak varolmuş, kimliği ve işi değersizleştirilmiştir. Bir yandan da enstitünün halkla ilişkileri diyebileceğimiz müşteri karşılama gibi işler yapan bölümüne “kadınlara uygun” bir meslek olduğu için modern üniformalar giyen güzel ve genç kızlar seçilerek yerleştirilir. Tıpkı A. Midhat’ta olduğu gibi bu örnekte de kadınlar “batılılaşan Türkiye” için teşhir ya da vitrin malzemesi olmuştur. Bunu kadınlara modernleşme ve Kemalist uygulamalarla verilen hakların batıya bir teşhirden ileriye gitmediği yönünde Tanpınar’ın bir hicvi olarak da okuyabiliriz.<em> </em></p>
<p>Daha önce de belirttiğim gibi hayatının ilk yarısında neredeyse hiç anlatılmayan kadınlar ikinci yarısında sıkça anlatılır. Fakat meslekleri, eğitimleri üstünden değil de genellikle dış görünüşleri, cinsellik çağrıştıran bir biçimde betimlenir: <em>“sımsıkı bir ten, bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş, ağdalı, hardal gibi sert ve dik ve son derece tatlı bir ses, bir örümcek gibi dört tarafınızı saran eller, bir yığın cazibe ve dostluk, hulasa belki de farkına varmadan hareket ve hücum halinde bütün kadınlıktı.”<a href="#_ftn83"><strong>[81]</strong></a></em></p>
<p>Tanpınar belki de değişen Türkiye’de değişen kadınları nereye koyacağını bilememişti. A. Midhat Efendi gibi öğretici bir misyonu olmadığı, erkek okuyucuya seslenmesinden anlaşılıyor. Kadınları hep “eşik”te gösteriyor. Öncesi ve sonrasıyla, gelenek ve modernleşmeyle arada kalmış kadınlar… Çalışırken bir yandan da evdeymiş gibi örgü ören ya da batılı yaşama kendini fazlasıyla kaptırmış ve devamlı komik duruma düşen kadınlar…</p>
<p>Bunlarla beraber her iki romanda da modernleşme en çok kadınlar üstünden okuyucuya fark ettiriliyor. Basım tarihlerinin arasında seksen beş yıl olsa da her iki yazar da kadınlara kendi modernleşme algıları üstünden bir şekil veriyor, modernleştiriyor ve kadınları okuyucuya üstünde her dönem kolayca oynanabilecek bir nesne gibi sunuyor. Türkiye’de özellikle Tanzimat ve Cumhuriyet döneminde kadınlar modernleşme yolunda en önemli tartışma noktalarından birini oluşturmuştur. Fakat bu konunun hangi yolla yapılacağı tartışmasını yapan görünür yüzler daima erkekler olmuştur. Her iki romana da baktığımızda modernleşme ve batılılaşmayla bağlantılı olarak kadın karakterlerin değişim sürecini de izliyoruz. Fakat bu seyri erkekler üzerinden izliyoruz. Kadınlar doğu-batı tartışmasını sorunsallaştıran bu romanlarda da batılılaşma adına erkek yazarlar tarafından şekillendiriliyor; doğru ya da yanlış batılılaşma gerekçesiyle yargılanıyor.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar, <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em>, (İstanbul: Dergâh Yayınları, Ocak 2008)</p>
<p>Ahmet Midhat Efendi, <em>Felatun Bey ile Rakım Efendi</em>, (Ankara: Akçağ Yayınları, 2007)</p>
<p>Nüket Esen-Erol Köroğlu, <em>Merhaba Ey Muharrir! Ahmet Mithat Üzerine Eleştirel Yazılar,</em> (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006)</p>
<p>Melin Has-Er, <em>Tanzimat Devri Türk Romanında Kadın Kahramanlar</em>, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2000)</p>
<p>Orhan Okay, <em>Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi</em>, (Ankara: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1975)</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Yerel Düzeyde Cinsiyet Rejimi<a href="#_ftn84"><strong>[82]</strong></a></strong></p>
<p align="right"><em>Müge Yamanyılmaz</em></p>
<p align="right"><em>Ekonomi, 3.sınıf</em></p>
<p>Bu yazı, Türkiye’de yerel ve bölgesel düzeyde karar alma mekanizmalarındaki kadın temsil oranı ve yerel siyaset arasındaki ilişkiye odaklanacaktır. Kadınların siyasal konumu hem onların sosyal, ekonomik ve kültürel pozisyonlarıyla hem de idari yapıların liberal veya sosyalist politikaları/yaklaşımları ile yakından ilgilidir. Kamusal ataerkillikten kurtulmayı özel yaşamdan farklı bir fonksiyon olarak gerçekleştirmeye çalışmak yanlış olacaktır. Ancak liberalizmin –Fraser’a göre genel hükümleri, kanunları ve yazılı olmayan kuralları ifade eder- ve sosyalizmin -Fraser için dönüştürücü bir yeniden dağıtım anlamına gelir- kaynakların yeniden dağıtımı ve kimlik politikalarının hem kamusal alanda hem de özel yaşamda iç içe olduğu gerçeğini ihmal ederek yanıldığı söylenebilir.</p>
<p>Ülkemizde kadınların işgücünden her alanda yararlanılmasına karşın temsiliyet yetersizliği onları karar alma mekanizmalarının dışında bırakmaktadır. Kadınların eksik katılım ve temsili, modern demokrasinin sorunlarındandır ve birçok kadın örgütlenmesi, siyasal katılım ve temsil yoluyla kadınların cinsiyet rejimini ve erkek siyasetini değiştirebileceğine inanmaktadır. Modernite, liberalizm ve sosyalizm hükümet müdahalesi ve düzenlemeleri aracılığıyla özel yaşamın kamusal alandan izole edilmesine neden oluyor. Özel yaşam ve kamusal alan ancak birlikte değerlendirildiği zaman siyasal nitelik kazanır. Eşit siyasal temsil için özel önlem politikaları geliştirmek kaçınılmazdır. Bu nedenle kadınlar yerel yönetimlerden adaletli ekonomik paylaşım ve tanınma talep etmeli ve bu yönetimlerde etkin oranlarda kendilerini temsil etmeyi başarmalılar. Yerel yönetim yakındır, yakın olduğu için etkileşim, diyalog ve paylaşımın güçlü olduğu yerlerdir. Bu özelliğiyle evlere benzerler; hane içi ve hane dışı yaşamımızı düzenleyerek/etkileyerek toplumsal ilişkileri, etkileşimi, diyalogu ve katılımı güçlendirirler. Demokrasi pratiğinin geliştirilmesi açısından önemli olan yerel yönetimler kadınların aktif katılımı ile değiştirilip dönüştürülmelidir.</p>
<p>Erkekler tarafından tecrübe edilmeyen problemler karar alma mekanizmalarına yansıtılamaz. O halde, neden kadınlar kendi sorunlarını ve çözümlerini ifade etmesinler, neden kendilerini temsil etmesinler? Örneğin düzenli toplu taşıma ve yeterli aydınlatma gibi hizmetler erkekler için sorun teşkil etmez. Onlar gecenin karanlığında da rahatlıkla gidip gelebilirler; ama bu, kadınlar için, özellikle çalışan ve evine hava karardıktan sonra dönmek zorunda kalan kadınlar için ciddi bir sorundur. Türkiye’de genellikle kadınlar bebek arabasıyla dışarı çıkıyorlar; ama üst geçitlerden bu bebek arabalarıyla geçmek imkânsız. Peki, belediyeler yolları asfaltlamazsa evi tekrar ve tekrar süpürmek zorunda olan yine kadınlar olmayacak mı? Bu nedenle yerel hizmetler kadınların ihtiyaçlarına duyarlı bir şekilde planlanmalıdır.</p>
<p>Türkiye’de kadınlar 1930 yılında anayasada yapılan bir değişiklikle yerel yönetimlerde seçme ve seçilme hakkına sahip oldular. Ancak 24 Mart 2004 seçimlerine geldiğimizde kadınların yerel yönetimlerdeki temsil oranının %0.56 olduğunu görüyoruz. Başka bir deyişle yerel düzeydeki (belediyeler, belediye meclisleri ve il genel meclisleri) siyasal aktörlerden her 100 kişinin 99’u erkek. 3225 belediye başkanından sadece 18’i kadın. Bu oran parlamentodaki kadın temsil oranının dahi altındadır. Kadınların yerel yönetimlerdeki temsili, sembolik düzeydedir. Bu şartlar altında demokrasiden ve kadınların temsil edildiğinden söz etmek mümkün müdür? Üstelik anayasanın 10. maddesi ve 127. maddesinde açıkça belirtilmesine rağmen bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarafından ciddi bir özel önlem politikası girişimi olmadı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesine göre devlet kadın-erkek eşitliğini sağlamak için gerekli her türlü tedbiri almakla yükümlüdür. 127. maddenin 1. fıkrası ise, belediyelerin, eşit temsil ve genel katılıma uygun bir biçimde düzenlenmesinin zorunlu olduğunu söyler. Buna ilaveten, CEDAW, PEKIN+5, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, AB Kurucu Antlaşması, AB Katılım Ortaklığı Belgeleri gibi Türkiye Cumhuriyeti tarafından imzalanmış ve kadın hakları konusuna düzenlemeler getiren uluslararası belgeler iç hukuk kurallarında anayasadan üstün kabul edilirler.<a href="#_ftn85"><sup><sup>[83]</sup></sup></a></p>
<p>Türkiye’nin bu durumu uluslararası çerçevede de “üzücü” ve “utanç verici”: Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler istatistiklerine göre Türkiye, belediye meclislerinde kadın temsil oranı sıralamasında 68 ülke içerisinde 64. sırada, kadın belediye başkanı oranı sıralamasında 57 ülke içerisinde 52. sıradadır. Bu veri elbette kadınların sadece iktidar mekanizmasının dışında bırakıldığı gerçeğini yansıtmıyor, kadınların ihtiyaçlarına olan duyarsızlığın arkasındaki sebepleri de açıklıyor. Bu noktada, yerel politika kadınlar için neden önemli, kadınlar ne çeşit yerel hizmetlere ihtiyaç duyarlar gibi sorular sorulabilir. Ancak şu oldukça açık ki cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler en somut şekliyle yerel alanda tecrübe ediliyor, bu nedenle somut önlemler de öncelikle bu alanda alınmalıdır. Yerel ve bölgesel hizmetler kadınların yaşamını kolaylaştırmalı ve onların güçlenmesine katkıda bulunmalıdır. Böylece toplumdaki diğer eşitsizlikleri de zayıflatma imkanı olacaktır. Siyasetin bir egemenlik ya da güç alanı olmaktan ziyade yaşamımızı daha iyi hale getirme görevi üstlenmesi gereken bir alan olduğu gerçeğini en doğru biçimde yerinden yönetimlerde görebiliriz. Ne yazık ki Türkiye’de kadınlar yalnızca nüfus kontrol ve aile planlaması politikalarının hedef grubu olurken erkekler belediyelerin iktidar, kontrol ve idari yapılarında kararlar almaktadırlar. Kadınlar yalnızca hizmet kabul eden pozisyondadırlar, yerel siyasetin öznesi ya da aktörü olamamaktadırlar.</p>
<p>Peki, belediyelerin görev ve sorumlulukları nedir? Belediyeler niçin vardır? Belediyeler kamusal ve özel yaşamın kesiştiği noktada bulunur ve günlük yaşamın her boyutuyla ilgilidir. Yaşamı kolaylaştıran kent planlamaları, ulaşım ve dolaşım kolaylığı, temel kentsel hizmetler yerel hükümetlerin sorumluluğundadır. Mutlak eşitliğe ve herkese eşit seviyede sağlanan kamusal hizmet anlayışına dayanan belediyeciliğin ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağına dikkat çekmek istiyorum; çünkü mutlak ve genel bir eşitliğin cinsiyet eşitliği olarak yorumlanacağına dair hiçbir güvence yoktur.</p>
<p>Iris Marion Young gibi kota karşıtları, kotanın temsilin niteliğini belirlemediğini öne sürüyorlar. Ancak, seçim kotası bir seçim tekniğidir, temsil oranını belirler, temsilin niteliğini değil. Ayrıca bu karşıt görüş erkek temsilcilerin niteliğinden bahsetmeyerek iddiayı daha da anlamsız hale getirmektedir. Kota geçici bir özel önlem politikasıdır, sonuçlar eşit olana kadar uygulanır. Hiç şüphesiz, vatandaşlığın dönüştürülebileceği gibi kimlikler de dönüştürülebilir; kendiliğinden ortaya çıkmayan, çeşitli toplumsal cinsiyet ayrımı üzerindeki kemikleşmiş algılarımızı kırmak için zihniyet değişikliği çabamızı, yasal araç ve politikalarla, toplumsal değişimi amaçlayan siyasi iradeyle desteklemeliyiz. Seçim kotası, geçici/özel önlem politikası (Fraser’a göre <em>yapıçözüm)</em> olarak, her alandaki toplumsal cinsiyet ayrımını azaltacak ve zihniyet değişimine <em>(</em>Fraser’ın analizinde <em>dönüşüm)</em> bu anlamda hız kazandıracaktır.</p>
<p>Liberal yaklaşımlarda, kamusal alan ve özel yaşam ayrımı, toplumsal cinsiyet ayrımını meşrulaştırmakta ve hane/aile içi insan hakları ihlallerini kontrol ve denetimden uzak tutmaktadır. Bu durum devleti aile içi şiddete karşı tarafsız bırakmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1985’te imzaladığı CEDAW’a göre devletin şiddet uygulaması ya da şiddete göz yumması kabul edilemez; fakat Emniyet Müdürlüğü verileri bugün, Türkiye’de, her üç kadından birinin fiziksel şiddete maruz kaldığını, 2001 – 2004 yılları arasında hane içi şiddete maruz kalan insanlarda ölüm oranının %65 olduğunu göstermektedir.<a href="#_ftn86"><sup><sup>[84]</sup></sup></a> Buna karşılık kadın sığınma evlerinin sayısı yetersiz ve mevcut evler niteliksizdir.<a href="#_ftn87"><sup><sup>[85]</sup></sup></a> Kadın sığınma evi açma ve destekleme görevi belediyelerin görevlerindendir; bugün, nüfusu neredeyse İstanbul kadar olan İsveç’te kadın danışma birimlerine sahip 120 sığınma evi vardır.<a href="#_ftn88"><sup><sup>[86]</sup></sup></a></p>
<p>Mevcut siyasal kültürü değiştirmek, kadınların da yaşamını etkileyen kararlarda söz sahibi olmak ve toplumda eşitliği/adaleti sağlamak için kadınların sorunlarını çözmeye çalışan adaylar belirlenip desteklenmelidir. Hiç kuşkusuz bunu en iyi şekilde kadınlar başarabilir çünkü gereksinimlerini en iyi yine kendileri bilir.</p>
<p>Woolf kadın hareketine yaklaşırken <em>“Gerçekte, bir kadın olarak ülkem yok. Bir kadın olarak hiçbir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak ülkem tüm dünyadır.”<a href="#_ftn89"><sup><strong><sup>[87]</sup></strong></sup></a></em> diyerek bu hareket içindeki mikro kimlikleri reddediyor. Öte yandan onun bakış açısına göre sadece eğitimli ve uzman kadınlar, özellikle eğitimli erkeklerin kız çocukları, gerçek bir “etki” yaratabildiğinden dolayı, getirdiği çözümler farklı tecrübelere sahip kadınlar arasında hiyerarşik sosyal sınıf mücadelesi yaratabilir. Woolf’un bu analizi “seçkinci”, ayrıcalıklı ve dışlayıcı kadın hareketlerini destekler niteliktedir. Bu noktada Türkiye’den bir örnek verebiliriz: DTP, bir azınlık partisi ve Türkiye’de parti politikası olarak kadınlar için %40 oranında kota uygulayan tek parti. Son yerel seçimlerde seçilen 18 kadın belediye başkanının 9’u DTP’dendir.<a href="#_ftn90"><sup><sup>[88]</sup></sup></a> Ayıca, türban/başörtüsü sorunu için Kemalist ve İslamcı kadınların bir araya gelip birlikte mücadele verdiğine tanık olduk.<a href="#_ftn91"><sup><sup>[89]</sup></sup></a> Bütün bunlar, bize, mikro kimlikleri de olan bu kadınların, küresel kadın hareketini desteklediklerini ve toplumdaki özgecil (altruistic) tutumları geliştirdiklerini gösteriyor. Bununla birlikte siyasetin teknik bir iş olduğunu söylemek yanlış olacağından siyasi temsil ve katılım için kadınlara “iyi bir eğitim almış olma” koşulu dayatılmamalıdır. Yerel yönetimlerdeki temsil krizi kadınların deneyim ve bilgi eksikliklerinden mi kaynaklanmaktadır? Elbette hayır. Onların bu toplumda kadın olarak yaşadıkları ve yaşamak zorunda kaldıkları çeşitli tecrübeler katılım ve temsili gerekli ve vazgeçilemez hale getirmektedir. Belki onlar bir hizmeti belirli bir bölgeye sunabilmek için kimlerle görüşülmesi gerektiğini bilmiyorlar, ancak o hizmet sağlanmadığı takdirde, mesela su tesisatının olmadığı bir bölgede, temiz suyu taşıyacak olanlar yine onlardır. Bir araştırma, 1950’lerden bugüne eğitimli kadın sayısı artarken çalışma yaşamındaki kadınların sayısının azaldığına dikkat çekiyor. Öyleyse, bu kadınlar uzmanlıklarını evlerinin içine hapsediyorlar diyebiliriz. Bu şartlarda eğitimli kadınların gerçek bir “etki” yaratacaklarından bahsedebilir miyiz? Bu etki günlük faaliyetler ve algılar değiştirilerek yaratılabilir; bu nedenle, kadınlar, bir bölgenin sosyoekonomik çehresini belirleyen yerel hükümetlerin ve meclislerin karar alma mekanizmalarında yer almalı, yerel siyasete katılmalıdırlar.</p>
<p>Sosyalist yaklaşım ise, Fraser’ın iddia ettiği gibi dönüşümün birleşimiyle birlikte yapı çözüme ulaşan iki değerlikli bir bütünlüğün (<em>bivalent collectivity</em>) parçası değildir. Fraser’ın eşitlik anlayışı, toplumsal cinsiyet ayrımı üzerindeki vurgunun toplumdaki baskın rolleri güçlendirdiğini iddia ediyor. Fraser’a göre kadınların etnik ve dini kimlikleri kadın hareketinin bölünmesine neden oluyor, bu ayrı ve bağımsız hareketler ataerkil cepheye katılıyor; ama o, Woolf’tan farklı olarak bu cepheyi yok etmek için çözüm de üretiyor: dönüştürme. Fraser <em>“Sınıf, ‘ırk’, toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin kesişimi, yeni ekonomik dağıtım (redistribution) olarak sosyalizmin ve yeniden tanınma (recognition) olarak yapı çözümün birleşimini temsil eden dönüştürücü çözümlere olan ihtiyacı şiddetlendirmektedir.”<a href="#_ftn92"><sup><strong><sup>[90]</sup></strong></sup></a></em> diyor. Phillips ise, kadınların uzun mücadeleler sonunda oy hakkını hatta siyasal lider olma hakkını kazanmalarına karşın, sosyal, ekonomik ve kültürel alandaki sorunlar nedeniyle, bu kazanımlarının şekil şartı olarak kaldığını, kadınların hem birey hem de grup olarak statülerinin şüpheli ve muğlâk kalmaya devam ettiğini iddia ediyor. Sosyalizmde de diğer bazı liberal yaklaşımlardaki gibi “kadın ve erkek yoktur, insan vardır” klişesine sıkça rastlanıyor. Behice Boran Türkiye İşçi Partisi’nin öne çıkan bir üyesiydi ve 1965’te milletvekili olarak TBMM’de yer aldı. Boran, sosyalist bakışın toplumsal cinsiyet sorununa olan körlüğünün iyi bir örneğini oluşturmuştur. Onun sosyalist bakış açısı, bu noktada, özel yaşam-kamusal alan ayrımını destekleyerek sadece ekonomik temelli eşitsizlikleri dikkate almış; bu, toplumsal cinsiyet ayrımının kaynağını ve onu sürekli üreten araçları anlamak için yeterli olamamıştır. Bununla birlikte kadın hareketinin heterojen özelliği gözden kaçırılmış; “sıcak”, “örnek” ve “kamusal” aileler yaratılmıştır. Kürt, Alevi ve/veya türbanlı kadınlar farklı baskılara maruz kalıp farklı sorunlar yaşayabiliyorlar; bu, Fraser’ın kimlik politikasını (yapı çözüm anlayışı) tartışmalı bir hale dönüştürüyor. Ayrıca, makro çıkar grupları içerisindeki mikro kimliklerin <em>free rider </em>(beleşçi, asalak<em>)</em> ve <em>prisoner’s dilemma </em>(tutsaklık ikilemi<em>)</em> problemi yaratmaları örgütlenme ve toplu eylemlerde sıkça karşılaşılan bir durumdur. Dolayısıyla Fraser’ın müşterek ve toplu hareket etme fikrinin somut ve belirli önlemler alınmadan gerçekleştirilmesi zor görünmektedir.</p>
<p>Liberalizm ve sosyalizmin kendilerine özgü “eşit haklar” ilkesi, kadınların tarihten bu yana eşit olmayan sosyal koşullarda yaşadığını göz ardı ediyor. Liberalizm, bireyin beceri ve yeterliğine (meritokrasi), yasal araç ve güvencelere dayanan eşitliği; sosyalizm ise işçi sınıfının liderliğinde kaynakların adil dağılımına dayanan mutlak eşitliği savunuyor. Örneğin; liberal hükümetler bir yandan kadınların iş yaşamında yer alması gerektiğini söylerken diğer yandan yerel ve bölgesel düzeyde kadınların iş yaşamına katılımını kolaylaştıracak çocuk bakımı, kreş gibi somut hizmet politikaları geliştirmiyorlar. Almanya’da belediyeler herkesin gelirine uygun çocuk yuvası/kreş hizmeti sağlamakta ve çocuklar için etüt merkezi kuran sivil toplum kuruluşlarına fon desteği vermektedir.<a href="#_ftn93"><sup><sup>[91]</sup></sup></a> Ancak, Türkiye’de ise, kadınlar alışverişe giderken dahi -genellikle alışverişi kadınların yaptığını hatırlarsak- çocuklarını bırakabilecekleri hiçbir kreş ya da çocuk yuvası hizmetine sahip değiller. Kadınların ev içi sorumlulukları kamu-özel ayrımını güçlendirerek ataerkil ilişkileri yeniden üretmektedir. Kadınlar sadece ihtiyaçlarını dile getirmekten değil basitçe konuşmaktan bile kaçınmaktadırlar, çünkü çoğu kadın aslında söylemeye değer bir şeyi olmadığını düşünerek toplumsallaşıyor. Otorite pozisyonlarında kullanılan dil kaba, kırıcı ve kavgacı olduğundan kadınlar kendilerini daha az ifade ediyor ve bir süre sonra yabancılaşıyorlar. Bu örnek, kadınların iktidar mekanizmalarına, yerel hükümetlere ve sivil topluma niçin çekingen ve isteksiz kaldıklarını açıklıyor; ayrıca Fraser’ın aksine, “mutlak eşitlik” fikrinin, sosyal ve kültürel eşitliği getirmediğini gösteriyor. Kadınlar ve erkekler toplumsal ilişkilerin başlangıcında eşit olmamaları sebebiyle siyasi çehre ve siyasi dildeki gerekli dönüşümün kadınların siyasi irade içerisinde yer almasıyla mümkün olacağını böylece kaynakların yeniden paylaşımı ve kimlik hususlarındaki haksızlıkların da ortadan kaldırılabileceğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Belki de, sosyalizm ve liberalizmin kusuru siyaseti bir toplumun merkezi ve ana mekanizması olarak görmemesinden kaynaklanmaktadır; Çiçero bu konuda şöyle der: “<em>Siyaset gerçekten tüm toplumsal faaliyetleri yönlendiren ana faaliyettir</em>”.  Siyaset daha iyi yaşamlar yaratma yöntemleri belirler; bu nedenle kadınların da içinde bulunduğu siyasal aktörler aracılığıyla “eşitlikçilik” (<em>equity</em>) için en demokratik yollar bulunmalıdır. Yerel yönetimlerin kolay bir şekilde demokrasi pratiğine olanak verme ihtimalini barındırması bakımından önemli olmasının yanı sıra bireye, daha az kamusal yükümlülük ve daha az özel yaşam sorunu getirmesinden dolayı onlardan daha yaşanabilir yerler yaratması beklenir. Umuyoruz ki, 29 Mart 2009 tarihinde yapılacak yerel seçimlerde şu an %0.56 olan utanç verici kadın temsil oranı değişir ve erkek siyaseti yerine dürüst siyaset, erkek rejimi yerine demokratik rejim getirilerek temsil krizi aşılır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Anne Phillips,  <em>Demokrasinin Cinsiyeti</em>, <em>Çeviren:</em> Alev Türker, (İstanbul. Yaylacık Yayınları,1995)</p>
<p>Virginia Woolf, <em>Three Guineas </em>(New York: Harcourt Brace &amp; Company, 1966)</p>
<p>Fatmagül Berktay, <em>Tarihin Cinsiyeti</em>, (İstanbul: Metis Yayınları, 2003)</p>
<p>Aksu Bora, İlknur Üstün, <em>Sıcak Aile Ortamı, “</em>Demokratikleşme Sürecinde Kadın ve Erkekler”, (İstanbul: TESEV Yayınları, Ekim 2005)</p>
<p>Büşra Ersanlı, İbrahim Mazlum, <em>Her Zaman Her Yerde Siyaset! </em><em>Türkiye’de Siyasal Kültür, Siyasal Sistem ve Kadın. (</em>İstanbul: KA-DER Yayınları, 2008)</p>
<p>Dr Ayten Alkan, <em>Kadınlar Tarafından Kadınlarla Birlikte ve Kadınlar İçin Yerel Politika,</em> “Çalışma ve Ekonomik Refah”, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi. (İstanbul: KA-DER Yayınları. Ankara, 2003)</p>
<p>Ayten Alkan, <em>Belediye Kadınlara da Hizmet Eder</em>, “2009 Yerel Seçimlerine Hazırlanırken”, (İstanbul: KA-DER Yayınları, 2008)</p>
<p>Nancy Fraser, <em>Justice Interrupts,</em> “From Redistribution to Recognition? Dilemmas of Justice in ‘Postsocialist’ Age”, (New York: Routledge, 1997), s. 11-39.<strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Üniversite Mezunlarının Çalışma Hayatında Karşılaştığı Cinsiyet Ayrımcılığı</strong><a href="#_ftn94"><em>*</em></a><em> </em></p>
<p align="right"><em>Nihal Albayrak</em></p>
<p align="right"><em>Ekonomi, 4.sınıf</em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Pek çok araştırmada eğitim yoluyla ve kendi paralarını kazanarak kadınların çalışma hayatında görünür olacakları, erkeklerle aynı pozisyona ulaşacakları düşünülmektedir. Yani erkeklerle aynı fırsatlara sahip oldukları takdirde kadınların erkeklerle eşit olacağına inanılır. Fakat esas soru şudur ki kadınlar ve erkekler eğitim süreçleri ve çalışma yaşamlarında gerçekten aynı fırsatlara sahip midir? Başka bir deyişle, üniversite mezunu çalışan bir kadın olmak gerçekten cinsiyet ayrımcılığından kurtulmayı sağlar mı? Ben de, buradaki esas nokta olan cinsiyet ayrımcılığını ele almak ve  üniversite mezunlarının iş yaşamındaki cinsiyet ayrımcılığını analiz etmek, cinsiyet ayrımcılığının hayatlarımıza nasıl etki ettiğini göstermek istiyorum.</p>
<p>Öncelikle, en temel toplumsal cinsiyet algısından, sosyal olarak inşa edilen toplumsal cinsiyet rollerinin hayatlarımızı nasıl etkilediğinden ve eğitim ve iş yaşamındaki cinsiyete bağlı ayrımcılıkların neler olduğundan bahsedeceğim. Sonrasında ise mülakat süreçlerine, günlük çalışma rutini içerisindeki rahatsız edici durumlara ve kadınların kariyerindeki ayrımcılığa bakarak üniversite mezunlarının çalışma hayatını değerlendireceğim. Değerlendirme yapabilmek için altısı kadın biri transseksüel erkek olan yedi üniversite mezunu çalışanla yaptığım röportaj ve görüşmelerden yararlanacağım.</p>
<p><strong>“Her şey” Cinsiyetlendirilmiştir</strong></p>
<p>“Her şey cinsiyetlendirilmiştir” derken kastettiğim şey şudur: Herkesten sosyal olarak inşa edilmiş toplumsal cinsiyet rollerine sahip olması beklenir ve bu beklenti doğum anında başlar sonrasında hayat boyu yaşanan tüm sosyalleşme süreçlerince devam eder. En basitinden, bir bebeğin biyolojik cinsiyeti kız olarak anlaşıldığı zaman, aileler ona sevimli ve narin özellikleri olan pembe kıyafetler, oyuncak bebekler ve oyuncak ayılar alırlar. Ya da oğlan bebekler için savaşmayı, gücü simgeleyen oyuncak silahlar, arabalar alınır. Ailede, eğitimde ya da diğer ilişkilerdeki sosyalleşme aşamalarında üretilen kadınlık ve erkekliğin inşası insanlara farklı roller vermenin yanı sıra farklı hak ve fırsatlar da tanımaktadır. Bu farklı hak ve fırsatları çalışma hayatı özelinde analiz edeceğim için burada kısaca eğitim süreci ve iş yaşamındaki cinsiyete bağlı eşitsizliklere değineceğim.</p>
<p>İlköğretimden başlayıp üniversite öğrenimine kadar aileler ve tüm toplumun öğrencilerden cinsiyetlerine uygun eğilimler ve başarılar beklediği kolaylıkla görülebilir. İlköğretim sürecinde kadın ve erkek öğrencilerden çok farklı beklentiler olmasa bile, eğer bir aile ekonomik yetersizlik gibi sebeplerden ötürü okula göndermek için iki çocuğundan birini seçmek zorunda kalırsa erkeği seçer çünkü o “erkek” olarak gelecekte ailesini geçindirmek zorunda olan kişidir. Liselerde seçilen sosyal bilimler, fen ve teknoloji gibi branşlar ya da üniversite bölümü tercihleri cinsiyetin de etkili olduğu seçimlerdir ve toplum beklentilerinden bağımsız değildir. Aileler genellikle kız çocuklarından kadınlara “uygun” meslekler seçmelerini isterler. Bu uygun meslekler genelde yarı zamanlı ya da çok fazla işe yoğunlaşma gerektirmeyen işlerdir, çünkü kadınlar aynı zamanda ev işlerini yapmak, çocuklarına ve kocalarına da zaman ayırmak zorundadırlar. Eğer cinsiyete göre iş bölümüne bakacak olursak, ev işleri, çocuk bakımı, diğer aile üyelerinin ihtiyacı olan fiziksel ve duygusal desteğin sağlanması gibi işleri barındıran ücretsiz yeniden üretim işleri (<em>reproductive labour</em>) kadınların işi olarak addedilirken; ücret karşılığı yapılan piyasa işlerini içeren işler (<em>productive labour</em>) erkeklerin görevidir. Cinsiyete göre iş bölümü kadınların çocuk bakımı, ev işleri gibi konularda doğuştan yetenekli oldukları varsayımından bağımsız değildir. Bu tarz varsayımların etkili olduğu eğitim süreçleri kişilerin farklı meslekler “seçmesine” ve çalışma hayatında farklı muamelelerle karşılaşmalarına sebep olur.</p>
<p>İş yaşamındaki eşitsizliklere baktığımız zaman, kadın-erkek arasındaki maaş farkı ve mesleki ayrışım dikkat çeken konulardır. Cinsiyete bağlı mesleki ayrışım kadın ve erkeklerin farklı işlere sahip olması demektir; yani farklı meslek dalları arasında kadın ve erkek dağılımında eşitsizlik olmasını kasteder<a href="#_ftn95"><sup><sup>[92]</sup></sup></a>. Neoklasik iktisada göre mesleki ayrışım insan sermayesi teorisi (beşeri sermaye<a href="#_ftn96"><sup><sup>[93]</sup></sup></a>) ile kolayca açıklanabilir. Bu teori kadınların eğitimde ve deneyim kazanmaya yönelik çalışmalarda farklı dallara, farklı miktarlarda zaman ayırmalarının özgür, rasyonel tercihleri olduğunu ve sonuçta böyle bir ayrışma oluştuğunu söyler. Ayrıca kadınların meslekleri çocuk doğurmak ve yetiştirmek sırasında kesintiye uğrayacağından kadınların, işe ara vermekle oluşacak beşeri sermayedeki aşınmanın düşük olduğu işleri seçtiğini söyler. Ancak feminist bir perspektifle bakıldığında, seçim yapmakta kadınlar ne kadar özgürdür ve neden kadınlar işe ara vermek zorundadır<em> </em>soruları ortaya çıkar. Bu teori seçimleri etkileyen sosyal beklentileri göz ardı etmekte ve kadının işe ara vermesini verili durum olarak kabul etmektedir. Diğer taraftan iş gücü piyasasında ayrımcılık teorileri kadınların ayrımcılık barındıran meslekleri seçmediklerinden mesleki ayrışım oluştuğunu söyler. Fakat bu teori de ayrımcılıkların, işverenin kadınlara karşı ön yargılı olması gibi, kökeni sorgulamaz. Maaş farkı ise, farklı beşeri sermaye donanımları ve mesleki ayrışıma dayansa da iş gücü piyasasındaki cinsiyetçiliğe de bağlıdır<a href="#_ftn97">[94]</a>.</p>
<p><strong>Üniversite Mezunu Kadınların Çalışma Hayatını Feminist Yaklaşımla Analiz Etmek </strong></p>
<p>Bu bölümde farklı mesleklerden kadınlarla yapılan bazı görüşme ve röportajların yardımıyla üniversite mezunu çalışan kadınların yaşamına dair bir görüş oluşturmaya çalışacağım. Yedi kişi ile görüşme yaptım. Bunlardan bir tanesi diğer altı kadın gibi ayrımcılık problemleriyle karşılaşan transseksüel bir erkekti. Görüştüğüm kişiler genelde pazarlama, halkla ilişkiler ve bankacılık gibi özel sektörlerde çalışıyorlar. Sorduğum sorular şunlardı:</p>
<ol>
<li>İş mülakatlarındaki deneyimlerinizden bahsedebilir      misiniz? Ne giydiğinize özen göstermiş miydiniz?</li>
<li>Günlük iş rutininiz nasıl?</li>
<li>Çalışma ortamınız nasıl?</li>
<li>İş ortamında sizi rahatsız eden durumlar neler?</li>
<li>İş ortamında sizi mutlu eden durumlar neler?</li>
<li>Astlarınızla ilişkileriniz nasıl?</li>
<li>Üstlerinizle ilişkileriniz nasıl?</li>
<li>İş arkadaşlarınızla iş ortamında ve dışında      ilişkileriniz değişiyor mu? Nasıl?</li>
</ol>
<p>Bu görüşmeler üniversite mezunlarının iş ortamına dair genel bir sonuç çıkarmak için elbette yeterli değil. Bu yüzden temel ekonomik çalışmalar ve görüşmelerimi birleştirerek üniversite mezunu kadınların iş yaşamındaki konumlarına dair bir perspektif oluşturmaya çalışacağım. Konularımı mülakatlar sırasındaki deneyimler, kadınları rahatsız eden durumlar ve kadınların işlerindeki pozisyonlarıyla ilgili ayrımcılıklar olarak belirledim.</p>
<p><strong>A) </strong><strong>İş Mülakatları Sırasındaki Deneyimler</strong></p>
<p>Öncelikle, görüştüğüm herkes işe kabul edilmek için mülakat esnasında ne giyindiklerinin kadınlar için çok önemli bir kriter olduğunu belirtti. Bu erkekler için o kadar önemli değil çünkü her türlü işe uygun olan takım elbise giymeleri genellikle yeterli oluyor. Kadınların kıyafetlerinin başvurdukları işin içeriğine uygun olması gerekiyor. Eğer erkek işçilerle muhatap olmayı ve yüksek fiziksel performans gerektiren bir mühendislik pozisyonuna başvuruyorsanız, çok “kadınsı” gözükmemelisiniz. Örneğin kimya mühendisi bir kadın mülakata topuksuz ayakkabı ve diğer kadınlara göre daha spor kıyafetlerle katıldığı için mülakatı geçtiğini ve diğer güçlü adayların sırf topuklu ayakkabılarından ötürü elendiğini belirtti. Diğer taraftan, halkla ilişkiler ve insan kaynakları gibi müşterilerle ya da diğer çalışanlarla ilişki kurmayı gerektiren işler için mülakata katıldığınızda şık, bakımlı ve prezantabl olmak gerekiyor.</p>
<p>İkinci olarak, kadınların medeni halinin işverenin başvuranı işe alıp almamaya karar vermesinde hatırı sayılır bir önemi var. Eğer kadın evli ise <em>“Önümüzdeki dönemde çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?” </em>sorusuyla muhakkak karşılaşıyor. Hatta bazı iş sözleşmeleri önümüzdeki üç yıl çocuk yapmamayı taahhüt ediyorum gibi maddeler barındırıyor. Önceki bölümde belirttiğim gibi burada kadının çocuk yapıp işe ara vereceği verili durum olarak kabul ediliyor. Türkiye&#8217;ye bakacak olursak pek çok kadın işine ara vermek zorunda kalıyor ve bu ara verme süresini karşılayacak pozitif ayrımcılık düzenlemelerinin olmaması önemli bir sorun olarak gözüküyor. Bunun dışında nişanlı kadınlarla ilgili de enteresan bir durumla karşılaştım. Görüşme yaptığım iki kişinin patronu <em>“İş yerimde asla nişanlı kadın istemem. Onlar asla işlerine konsantre olamazlar, sürekli ilişkilerini düşünür ve evlilik hayallerine dalarlar.”</em> diyor. Bu alıntı bu tarz önyargılarla kadınların medeni halinin iş yerinde nasıl bir araç olarak kullanıldığını gösteriyor.</p>
<p>Bir transseksüel olarak işe başvurmak pek çok değişken barındırdığından apayrı bir araştırma konusu olabilir. Transeksüeller de herhangi bir iş için “ideal” bir kadın ya da erkek değillerdir çünkü kendilerine atfedilmiş cinsiyet rollerine uygun davranmazlar. Özellikle kadın transseksüeller Türkiye&#8217;de seks işçisi olarak görülür çünkü onlar cinsel olarak elde edilebilir kadınlardır diye düşünülür hatta sırf bedenlerini satmak için kadın olduklarını düşünenler de vardır. Bunlar transseksüellere karşı bazı alışılagelmiş algılardır. Cinsel kimlikleri dolayısıyla genellikle tercih edilmeyen ve toplumun genel ahlakına aykırı görülen işlere itilmişlerdir. Muhakkak ki bu insanlar da pek çok alanda çalışmak isteyebilir ve doktor, mühendis, öğretmen vb. olmayı denerler fakat ne yazık ki bu işleri yapan diğer insanlarla eşit fırsatlara sahip olmadıkları açıktır. Görüşme yaptığım transseksüel erkeğin mülakat deneyimi bir transseksüel olarak işe başvurmada karşılaşılan problemlere güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Her mülakatta askerliğini yapıp yapmadığı sorusuyla karşılaşıyor. Türkiye&#8217;de transseksüel erkekler için zorunlu askerlik yok ve durumunu açıkladığı zaman görüşmecinin hayretlerle şaşırdığını ve biz sizi sonra arayacağız diyerek çabucak mülakatı bitirip kendisini gönderdiğini söylüyor. Sistem mühendisi ve güçlü bir CV&#8217;si olmasına rağmen hiçbir zaman geri arayan olmuyor. Bu durumda bir diğer dikkat çeken konu ise giyinme tercihi. Görüştüğüm kişi mülakata giderken pembe kimlik kartına sahip olduğu için görünüşü ve belgeleri arasında karmaşa çıkacağından daha ne çok “kadınsı” ne de çok “erkeksi” kıyafetler giymeyi tercih ettiğini söylüyor. Mülakatı yapan ne ile karşılaştığını anlayamıyor çünkü pembe kimlikli birinin bu şekilde giyinmesini, kendisini trans olarak tanımlamasını ve bunu açıkça belirtmesini beklemiyor ve sonuç olarak kişi işe kabul edilmiyor.</p>
<p>Son olarak mülakatlar esnasında kadın erkek ilişkilerine dikkat çekmek istiyorum. Kadın ya da erkek olmanın mülakatlara farklı hazırlıklar gerektirmesi gibi görüşmecinin cinsiyeti de mülakata gelen kadın ve erkeklere farklı tutumlar sergilenmesine yol açan faktörlerden biri olarak gözüküyor. Bu konu çok tartışmalı bir nokta olsa da üzerine düşünmenin önemli olduğunu düşündüğümden değinmek istiyorum. Görüştüğüm kadınlardan biri şöyle dedi: <em>“Erkekler son derece kibar sorarken soruları, kadınlar bozma telaşındaydılar ve erkek adaylara karşı daha anlayışlı davranıyorlardı.” </em>Bu heteroseksist bir klişe olarak gözükebilir ama kafamda şöyle bir soru uyandırıyor: Bu durum; kadınların bir diğer kadını iş yerinde bir tehlike olarak görmesine sebep olan kapitalist ve ataerkil ekonomik sistemin bir tuzağı mıdır? Kadınlar yüksek pozisyonlara daha zor ulaştıkları için başka bir kadın yüzünden statülerini yitirmek istemiyor olabilirler. Görüşmeye gelen kadınlardan daha yüksek pozisyonda olan kadın da muhtemelen cinsiyet ayrımı yaratan ataerkil söylemi içselleştirmiş olabiliyor ve çalışmaya uygun olmadığı düşünülen yaşam koşullarından ötürü diğer kadınları aşağıda görüyor. Fakat bu kadın yüksek statüye nasıl ulaştığını unutmuş ve diğer kadınların koşullarını göz ardı etmiş oluyor. Bu durum tarihsel bir paradigma ile benzerlik gösterir: bell hooks <em>Feminizm Herkes İçindir </em>adlı kitabında reformist feministlerden bahseder. hooks&#8217;a göre, onlar çalışmayı özgürleşme ve kendileri ile aynı sosyal statüde olan erkeklerle eşit statüye sahip olmak olarak görürler, fakat hooks bu eğilimleri eleştirir ve şunu der: “<em>Yoksul ve işçi sınıfı kadınlarının ekonomik durumuna baksalardı artan işsizlik sorununu ve kadınların artan bir biçimde yoksulların saflarına katılıyor olduklarını görürlerdi.”</em><a href="#_ftn98"><em><strong>[95]</strong></em></a><em> </em></p>
<p><strong>B) </strong><strong>Kadınları Rahatsız Eden Durumlar</strong></p>
<p>Kadınları rahatsız eden durumlar genellikle üstleri, iş arkadaşları ve müşterileri ile kurulan ilişkilerden kaynaklanıyor. Bu bölümde en kritik konunun, ne tarz davranışların cinsel taciz olarak algılandığı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadınları doğrudan rahatsız eden ve kolayca cinsel taciz olarak adlandırabildikleri durumlara ek olarak, adlandırılamayan da birçok durum var.</p>
<p>Görüştüğüm herkes cinsel tacize ya maruz kalmış ya da şahit olmuş. Kurumsal bankacılık sektöründe çalışan kadınlardan biri müşterilerin kadın çalışanlara tutumundan oldukça şikâyetçiydi. Bu durumda öncelikle müşterilerin sosyal statülerini tanımlamak önemli gözüküyor. Kadın çalışanların ilişki kurmak zorunda oldukları müşteriler genellikle büyük şirket sahipleri zengin erkekler. Görüştüğüm kadın şöyle bir örnek verdi: <em>“Bazıları bizim sadece çalışan olduğumuzu ve onların da sadece müşteri olduğunu unutuyorlar. Farklı ilişkiler kurmaya çalışıyorlar. Örneğin siz reddetseniz ve tersleseniz dahi sinemaya gitmekte ısrarcı olabiliyorlar.”</em> Burada müşterinin cesareti muhtemelen yüksek ekonomik statüsü ve ayrıcalıklı cinsiyetinden kaynaklanır. Özel sektörde çalışan diğer kadınlar da, patronları ya da üstlerinin yüksek pozisyonlarını kullanarak benzer ısrarlarda (yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek vs.) bulunmasıyla cinsel tacize maruz kalıyorlar.</p>
<p>Bu bölümde en önemli konulardan biri de çalışanlar arasında geçen cinsiyetçi muhabbetler ve şakalaşmalar. Görüştüğüm kişiler iş arkadaşlarıyla ilişkilerini ve günlük iş rutinlerini anlattıkları zaman, cinsiyetçi ilişki biçimlerinin çalışma ortamında oldukça baskın olduğu kolaylıkla görülebiliyor. Dört erkekle aynı odada çalışan ve ortamdaki tek kadın kendisi olan bir kadın şöyle dedi: <em>“Erkekler sürekli diğer departmanda çalışan kadınların şu kız ne kadar güzel ya da şu ne iğrenç giyiniyor şeklinde dedikodularını yapıyorlar. Öğle yemeği için çıktığımız zaman garsona taş gibi kız diye laf attıkları oluyor. Bir de kendi aralarında sürekli cinsiyetçi küfürler kullanıyorlar.” </em>Kadın bu durumlarda çok sinirlendiğini fakat artık onlarla tartışmayı tercih etmediğini söyledi çünkü önceden pek çok kez tartışmayı denediğinde insanların cinsiyetçiliği sorgulamak istemediklerini görmüş. Örneğin ettikleri küfürler konusunda konuşmaya çalıştığında <em>“haklısın bayanların yanında küfretmemek lazım”</em> şeklinde bir tutumlarının olması cinsiyetçiliği sorgulamak yerine erkek ortamlarında cinsiyetçiliğin normalleştirildiğini gösteriyor.</p>
<p>Öte yandan, cinsiyetçi tavırların/davranışların ve cinsel tacizin gizil kaldığı, adlandırmakta zorlanılan durumlar var. Pek çok kadın patronları ya da üstlerinin “babacan” davranışlarını anlamlan<br />
dırmakta zorlanıyor. Örneğin patronun erkek, diğer çalışanların kadın olduğu bir iş yerindeki kadın, patronunun çalışan kadınları motive ederken ve azarlarken sürekli “güzelim”, “tatlım” gibi kelimeler kullandığını ve çocuklarının üzerinde iktidar kurmaya çalışan bir baba gibi davrandığını söylüyor. Eğer cinsel tacizi “bir kişinin cinsiyetinden ötürü maruz kaldığı herhangi bir ayrımcılık” olarak tanımlarsak yukarıda bahsedilen örnek de bir cinsel taciz biçimidir. Maynard&#8217;ın da dediği gibi “<em>Cinsel taciz pek çok davranış biçimini barındırır, bazen fiziksel temas, bazen sözlü ya da psikolojik biçimdedir. İmalı sözler, bakışlar ve şakalardan; istenilmeyen dokunuşlara/okşamalara ya da uygunsuz cinsel tekliflere kadar uzanır. Cinsel tacizi arkadaşça şakalaşmalardan ve flörtleşmeden ayıran şey şudur: o karşılıklı değildir; hoşa gitmez; rencide edicidir; tehditkar ve korkutucudur.”<a href="#_ftn99"><sup><strong><sup>[96]</sup></strong></sup></a> </em></p>
<p><strong>C) </strong><strong>Kadınların Mesleki Pozisyonlarındaki Ayrımcılık</strong></p>
<p>Birinci olarak, konum üniversite mezunu kadınların çalışma hayatı olduğu için ilk bölümde bahsettiğim ev içinde cinsiyete göre iş bölümünün daha farklı olması beklenebilir. Görüştüğüm kadınlar evli değildi fakat evli iş arkadaşlarının deneyimlerinden bahsettiler. Pek çok evde eşlerin ikisi de eşit koşullarda çalışıyor olsalar bile, çocuk yetiştirme ev temizliği gibi işler kadınlar tarafından yapılıyor. Görüşmelerden bir örnek verecek olursam: <em>“Müdürümün bir yaşında bebeği var. Eşi de başka bir firmada müdür. Pozisyonları ve çalışma saatleri, yoğunlukları eşit. Müdürümün ertesi sabah altıda uçağı varsa bebek onu rahatsız etmesin diye salonda yatıyormuş. Ama eşi aynı durumdayken gene bebekle beraber uyuyormuş. Bu durumu ben de çocuğumu çok seviyorum ama sonuçta o bir anne ve anneler çocukları için çok özeldir diyerek meşrulaştırıyor.” </em>Bu tarz örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir ve sonuç olarak kadınlar artık ücretli işlerde çalışıyor olsalar dahi hala ücretsiz reprodüktif işlerden sorumlular denebilir.</p>
<p>Bir diğer ayrımcılık ise büyük şirketler ve uluslararası firmalarda şöyle bir hiyerarşinin olması: erkek mühendis, kadın mühendislerden daha değerli görülüyor. Onlar da sosyal bilimler mezunu erkeklerden daha değerliler ve hiyerarşinin en altında sosyal bilimler mezunu kadınlar bulunuyor. Sosyal bilimler mezunu bir kadın şöyle dedi: <em>“Yaptığım iş teknik mühendislik bilgisi gerektirmemesine rağmen cinsiyetim ve diplomam yüzünden hiyerarşinin en altındayım. Bu yüzden yıllarca çalışsam bile bu alanda herhangi bir kariyer göremiyorum.” </em> Bu tarz bir hiyerarşi kadınların kariyer geliştirmeleri süresince “cam tavan”<a href="#_ftn100"><sup><sup>[97]</sup></sup></a> ile karşılaşmalarıyla benzerlik gösteriyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yukarda verdiğim örnekler “her şey cinsiyetlendirilmiştir” diyerek neyi kastettiğimi apaçık gösteriyor çünkü toplumsal cinsiyet rollerinin hayatımızın her sürecine işlediğini görebiliyoruz ve ne yazık ki çalışma hayatı bunlardan sadece biri. Sonuç olarak çalışma hayatında cinsiyete bağlı ayrımcılıklar iş mülakatlarında başlayıp, kadınların iş ortamında diğer çalışanlarla olan ilişkilerinde ve kariyerleri süresince devam ediyor; ayrıca bu ayrımcılıkların ev içerisinde de yeniden üretiliyor olması hiç şaşırtıcı değil. Eğer giriş bölümünde sorduğum <em>“Üniversite mezunu çalışan bir kadın olmak gerçekten cinsiyet ayrımcılığından kurtulmayı sağlar mı?” </em>sorusuna dönecek olursam; eğitim düzeylerine göre eşit pozisyonlarda olmanın <em>gerçekte</em> eşit pozisyonlara sahip olmak anlamına gelmediği sonucu rahatlıkla çıkarılabilir. Kadın ve erkekler eşit pozisyonlara gelseler bile cinsiyet ayrımcılığı önemli bir eşitsizlik yaratmakta ve bu eşitsizlik kadınları yeniden tıpkı çocukluklarında oynadıkları oyuncak bebekleri gibi “kırılgan” ve “narin” yapmaktadır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Barbara S. Burnell, <em>Elgar Companion to Feminist Economics</em>, “Occupational Segregation”, Yay. Haz. Janice Peterson and Margaret Lewis, Edward Elgar. (UK-Cheltenham,1999)</p>
<p>Raziye Selim, İpek İlkkaracan, <em>Gender Inequalities in the Labor Market in Turkey: Differentials in Wages, Industrial&amp;Occupational Distribution of Men and Women. (</em>Yayınlanmamış Akademik Tebliğ. İstanbul Teknik Üniversitesi, 2002)<em> </em></p>
<p>bell hooks, <em>Feminizm Herkes İçindir</em>. çev: E. Aydın, B. Kurt, Ş. Özgün, A. Yıldırım. (İstanbul: Çitlembik Yayınları, 2002)</p>
<p>Mary Maynard, <em>Gender Relations</em>. “Beyond the Big Three”, (Oxford University Press, 1999)</p>
<p>Gülay Günlük-Şenesen, Şemsa Özar, <em>The Economics of Women and Work in the Middle East and North Africa,</em> “Gender- Based Occupational Segregation in the Turkish Banking Sector”, (JAI. Amsterdam, 2001)</p>
<p>Drucilla K. Barker, <em>Gender</em>. <em>The Elgar Companion to Feminist Economics</em>, Yay. Haz. Janice Peterson and Margaret Lewis. Edward Elgar. (UK-Cheltenham,1999)</p>
<p>Marie Čermáková, <em>Czech Sociological Review</em>, (Vol. 7, No. 2:127-144), “Gender Differences among Economically Active University Graduates”<em>, </em>(Prague, 1999)</p>
<p align="center"><strong>Türkiye’den Haberler</strong><strong> </strong></p>
<p><strong><br />
</strong> <strong><br />
</strong></p>
<p><strong>“Şiddete Hayır” Demek İçin Sokağa Çıkan Kadınlar Polis Şiddetiyle Karşılandı!</strong></p>
<p>İstanbul Kadın Platformu tarafından gerçekleştirilen 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele günü etkinliklerinin ikisi de polis tarafından engellendi. Öğle saatlerinde kadına yönelik şiddeti konu edinen sergiyi dağıtan polis, kadın örgütlerinin gece yürüyüşünü de engelledi.</p>
<p>25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele günü dolayısıyla kadınlar Galatasaray Meydanı’nda bir sergi açmak istediler. Erkek şiddetini sembolize eden nesnelerin sergilen-mesini amaçlayan kadın-ların karşısına, erkek egemenliğinin sıkı dostu devlet şiddeti çıktı.  Kadına yönelik şiddeti belgeleyen fotoğraf sergisi, polis tarafından tekmelenerek dağıtıldı. Ardından kadınlar, polis şiddetine karşı oturma eylemi gerçekleştirdiler.</p>
<p>Akşam düzenlenecek olan kadın yürüyüşü ise, yine engellemelere sahne oldu. Kadına yönelik şiddeti durdurmak ve seslerini duyurmak isteyen çeşitli kadın örgütlerinden, siyasi partilerden ve sendikalardan gelen kadınlar, Taksim Tramvay Durağı’nda polis barikatıyla karşılaştı. Eylem sırasında kadınlar <em>“Emeğimiz, bedenimiz, canımız için erkek egemenliğine, kapitalizme hayır” </em>pankartını ve üzerinde<em> “Cinsel işkenceye son, sorumlular yargılansın”, “25 Kasım sergimiz polis tarafından dağıtılmıştır”, “Artık yeter”, “Yaşasın kadın dayanışması” </em>yazılı dövizleri taşıdılar. Kadınlar,<em> “Öldürülmek için kadın olmak yeter”, “Bağır herkes duysun, erkek şiddeti son bulsun”, “Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz”, “Devlet koruyor, erkek vuruyor”, “Kadınlara değil, çetelere barikat” “Kadınlar artık susmayacak”</em> sloganlarını atarak polis barikatının kaldırılmasını istedi.  Gün içerisinde karşılaştıkları polis şiddetini <em>“Gelsin Baba, Gelsin Koca, Gelsin Devlet, Gelsin Cop. </em><em>İnadına İsyan İnadına Özgürlük!”</em> sloganı ile cevapladılar.</p>
<p>Yapılan görüşmelerden sonuç alamayınca, Taksim Meydanı’na ses aracı getiren kadınlar, eylemlerini burada sürdürdüler. Ses aracından kadınlar adına yapılan açıklamalarda çetecilere, tecavüzcülere, darbecilere, her türlü şiddete açık olan Taksim’in kadınlara kapalı olduğu da sıkça dile getirildi. Yapılan konuşmaların ardından kadınlar Taksim Meydanı’nda halaylar çekerek eylemlerini noktaladı.</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Denizli&#8217;de Üniversiteli Kadınlar Tecavüze Karşı Eylem Yaptı</strong></p>
<p>Denizli&#8217;de evine giderken iki kişi tarafından silah zoruyla kaçırılıp tecavüze uğrayan Pamukkale Üniversitesi öğrencisi Ç.A.&#8217;ya destek için, Pamukkale Üniversiteli kadın öğrenciler eylem düzenledi. Eyleme katılan üniversiteli kadınlar “Yalnız değilsin”, “Meta değil, kadınız”, “Bedenimiz bizimdir”, “Tecavüze karşı sessiz kalmıyoruz” yazılı pankart ve dövizlerle arkadaşları Ç.A.&#8217;ya yapılan saldırıyı kınadı.</p>
<p>Pamukkale Üniversitesi’nde çeşitli bölümlerde öğrenim gören kadın öğrencilerden oluşan PAÜ Kadın Platformu adına açıklamayı Gözde Sarma yaptı. Sarma, “Kadına yönelik şiddet sistematik bir şekilde uygulanmakta ve durmadan artmaktadır. Sokaklar, okullar, evler kadına yönelik her türlü şiddetin mekanı olmaktadır. Arkadaşımızın başına gelen tecavüz olayı da bunun kanıtıdır. Üniversiteli arkadaşımız gece evine giderken, silah zoruyla kaçırılıp tecavüz edildi. Kadın bedeni üzerinden yapılan politikaların bedelini ödemek istemiyoruz. Bedenimiz ve kimliğimiz üzerinden yapılan her türlü ayrımcılığı reddediyoruz. Tecavüze davetiye çıkaran yasaları, artık güvenilmeyecek durumda olan Adli Tıp gibi her türlü kurumu kınıyoruz. Tecavüze uğrayan kadınların, daha fazla yıpratılmaması için ifadesiz, sorgusuz ve tanıksız bir yasal süreç ve daha ağır cezalar istiyoruz” dedi.</p>
<p>Basın açıklamasında arkadaşlarına destek vereceklerini ve yalnız bırakmayacaklarını söyleyen PAÜ’lü kadınlar, tecavüz davasına müdahil olmak ve yasal sürecin takipçisi olmak istediklerini belirttiler.</p>
<p><strong>Barış Anneleri Kürtçe İçin Alanlarda!</strong></p>
<p>Barış Anneleri İnisiyatifi aktivistleri, Diyarbakır, Siirt ve İzmir&#8217;de Kürtçe üzerindeki baskıları pro-testo etmek için oturma eylemi yaptı. Anneler, Kürt dili önündeki engel-lerin kaldırılması için Kürt sorununun demok-ratik bir şekilde çözül-mesi gerektiğini belirtti.</p>
<p><a href="http://www.gundem-online.com/galeri/?x=39&amp;page=1"></a>Diyarbakır Barış Anneleri İnisiyatifi, Kürtçe televizyon açan devletin Kürtçe üzerindeki baskılarını protesto etmek için Yaşam Hakkı Anıtı önünde oturma eylemi yaptı. Burada açıklama yapan Diyarbakır Barış Anneleri İnisiyatifi aktivisti Aynur Yılmaz, Kürtlerin kendi dilinde konuştuklarında cezalandırıldığını söyledi. Devlet tarafından açılan TRT 6&#8242;nın samimi olmadığını belirten Yılmaz, “Bir yandan diyorlar ki Kürtçe isim çocuklarınıza veremezsiniz. Diğer yandan ise Kürtçe bir televizyon açıyorlar. Bu bir çelişkidir. Kürt dilinin önündeki engellerin kaldırılması için Kürt sorununun demokratik bir şekilde çözülmesi gerekiyor” dedi. “AKP samimi ise Kürt dilinin önündeki engelleri kaldırsın”</p>
<p>Barış Anneleri İnisiyatifi adına açıklamayı okuyan Belkız Beştaş Epözdemir “Kürt halkı bin yıllardır Mezopotamya topraklarında yaşıyor ve bin yıllardır anneler çocuklarını Kürtçe ninnilerle büyüttüler. Anneler çocuklarını Kürtçe sevdiler ve onları topluma Kürt diliyle terbiye ederek hazırladılar. Ama 80 yıldan fazladır dilimiz yasaklanmıştır, yaşam bize daraltılmış ve bizler asimilasyona maruz bırakılmışız. Çocuklarımız bizim anadilimizle değil başka bir dille eğitim görüyor” dedi. Basın açıklamasından sonra kalabalık, beş dakikalık oturma eylemi yaptı<strong>.</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Filistin’de Savaş, Dünyada Direniş!</strong></p>
<p>Gazze yaklaşık bir aydır İsrail’in yoğun ablukası altında. Her ne kadar 17 Ocak’ta ateşkes ilan edilmiş olsa da Gazze’de temel ihtiyaçlar, hastanelerin ve Kızılay şubelerinin İsrail saldırısı sırasında yıkılmış olması nedeniyle hâlâ karşılanamıyor. Hayatlarını kaybedenlerin sayısı ise her geçen dakika değişiyor. 17 Ocak’tan önce ateşli saldırı nedeniyle hayatını kaybedenlerin yerini şimdi açlık ve sefaletten ölenler alıyor.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen her cepheden savaşa karşı çığlıklar yükseliyor. Antimilitarist hareketler tüm dünyada savaşa karşı sözlerini söylemekten çekinmiyorlar. İsrail’de 540 İsrail yurttaşının başlattığı imza kampanyasının metninde Gazze halkına uygulanan şiddetin binlerce hayata mâl olduğu, İsrail ordusunun sivilleri katlettiği ve savaş karşıtı İsraillilerin buna karşı sessiz olmayacağı belirtiliyor.  Yaşları on altı ile on dokuz arasında değişen İsrailli liseli öğrencilerse Filistin’de askerlik yapmayı, öldürmeyi reddediyorlar, çözüm istiyorlar. Shministim üyesi gençler öldürmekle, savaşla, ırkçı politikalarla asla barışa ulaşılamayacağına ve bu yüzden Filistin’e karşı savaşmayacaklarına dair bildiri yayınladılar. Gençler İsrail hükümeti tarafından arka arkaya hapishaneye atılıyor. Gençlerin hareketlerini desteklemek için internette başlatılan imza kampanyası ise sürüyor<a href="#_ftn101">[98]</a>.<strong> </strong><strong>Türkiye’de Shministim hareketindeki vicdani retçilere destek vermek için Savaş Karşıtları tarafından 17 Ocak’ta bir destek eylemi düzenlendi. Ayrıca Türkiye’de yayınlanan “</strong>Irkçılığa ve Yahudi düşmanlığına hayır!” <strong>isimli bildiride de İsrail devleti kınanırken, Gazze’deki savaşı protesto amaçlı mitinglerle yükselen Yahudi düşmanlığına da tepki gösterildi.</strong></p>
<p><strong>Kadınlar da dünyanın her yerinden antimilitarist söylemlerle “savaşa dur” dediler.</strong> Ürdün’de Ürdünlü Kadınlar Derneği; Birleşmiş Milletler’e ve Avrupa Birliği’ne İsrail ile diplomatik ilişkilerini ve anlaşmalarını iptal etmeleri çağrısında bulundu. Toronto’da bir grup Kanadalı ve Yahudi kadın, İsrail Büyükelçiliği’ni işgal ettiler. Kadınlar Kanada’nın savaşı bitirene kadar İsrail’e yaptırımlar uygulamasını talep ettiler. Ayrıca Gazze savaşına karşı yapılan eylemlerde Yahudilere karşı sarf edilen ırkçı sloganları da “İsrail savaş suçu işliyor, bizim adımıza değil” diyerek protesto ettiler. İsrailli kadınlar ayrıca Ocak ayı başında pek çok farklı kadın örgütünün imza attığı bir bildiri yayınladılar. Barış yanlısı kadınlar &#8220;Savaşın bir seçenek, şiddetin bir strateji, öldürmenin bir alternatif olmaktan çıkmasını istiyoruz. Bizim istediğimiz toplum, her bireyin kişisel, ekonomik ve sosyal bakımdan güvence içinde yaşam sürebileceği bir toplumdur&#8221; dedi.</p>
<p>Türkiye’de kadınlar savaşa sessiz kalmadı. 24 Ocak Cumartesi Taksim Tramvay Durağı’ndan Galatasaray’a yürüyen kadınlar üç dilde (Kürtçe, Arapça, Türkçe) attıkları “Filistin halkı yalnız değildir”, “Kadınlar bir arada işgale karşı” sloganları ile savaşa tepkilerini gösterdiler.</p>
<p><strong>İşyerinde Psikolojik Taciz <em>(Mobbing</em>)<br />
Yasalarla Engelleniyor</strong></p>
<p>Borçlar Kanunu tasarısının &#8220;işçinin kişiliğinin korunması&#8221; başlıklı maddesinde, cinsel tacizle ilgili hüküm genişletilerek psikolojik taciz (<em>mobbing</em>) de eklendi.</p>
<p><em>Mobbing</em>&#8216;in sözcük anlamı; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermektir. <em>Mobbing</em> özellikle hiyerarşik bir yapılaşmanın olduğu gruplarda, zayıf bir kontrolün olduğu örgütlerde, güçlünün altta kalanlara psikolojik yollardan baskı yapmasıdır.<a href="#_ftn102">[99]</a></p>
<p>Geçtiğimiz Temmuz&#8217;da <strong>Tülin Yıldırım</strong>&#8216;ın <em>mobbing</em>&#8216;e uğradığı gerekçesiyle Jeoloji Mühendisleri Odası&#8217;na (JMO) karşı açtığı davada, Yargıtay 9. Dairesi Yıldırım&#8217;ı haklı bulup tazminata hükmetmiş ve işe iadesine karar vermişti. Yıldırım&#8217;ın avukatı Altıparmak kararın emsal olduğunu, bu kararla iş hukukunda <em>mobbing</em>&#8216;in yer alacağını söylemişti. Avukat Altparmak tasarıdaki değişikliğe ilişkinse “eğer gerçekleşirse Yargıtay&#8217;ın kararı yasalarla onaylanmış olacak.&#8221; dedi. Tülin Yıldırım “İşyerinde psikolojik tacize uğradığınızı düşünüyorsanız, mesajları, tanıklıkları belgelemeye başlayın.” diyor ve ekliyor: “En önemlisi mücadele etmek, elimiz kolumuz bağlı değil.”</p>
<p>TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilen Türk Borçlar Kanunu Tasarısı’nda, “İşçinin kişiliğinin korunması” maddesine önergeyle yapılan eklemeyle, işverenler işyerinde cinsel tacizin yanı sıra psikolojik tacizi önlemekten de sorumlu olacak. Yeniden yazılan hükümde &#8220;<em>İşveren, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu nevi tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür</em>” deniyor. Maddenin gerekçesindeyse &#8220;<em>cinsel tacizin yanında ‘mobbing’ de kişilik değerlerini ihlal eden sebepler kategorisinde sayılmıştır</em>&#8221; deniyor.</p>
<p>K<strong>adına Yönelik Şiddet Artarak Devam Ediyor</strong></p>
<p>44 yaşındaki <strong>Mehmet Özdemir</strong>, boşanmak isteyen 30 yaşındaki eşi Pınar Özdemir&#8217;i bıçaklayarak öldürdü.</p>
<p>İzmir’in Karabağlar ilçesinde şiddet gördüğü gerekçesiyle polise defalarca şikayette bulunan 29 yaşındaki Aygül Güçlüler kocası tarafından on sekiz yerinden bıçaklandı.</p>
<p>18 yaşındaki Mizgin Baytekin zorla evlendirildiği ve amcasının oğlu olan eşi tarafından vahşice öldürüldü.</p>
<p>16 yaşındaki Naile Erdaş tecavüz sonucu hamile kaldı. Ailesi tarafından öldürüldü.</p>
<p>Osmaniye’de 35 yaşındaki Erdal S., şiddet uyguladığı için ailesinin yanına kaçan eşi 33 yaşındaki Hatice S.’yi eve dönmeye ikna ettikten sonra üzerine kaynar su dökerek haşladı.</p>
<p>Antalya&#8217;da koca dayağından bıkan ve cezaevine girersem bir süre rahat ederim diye düşünen 22 yaşındaki Fikriye Karalar, kendisi hakkında uyuşturucu sattığı ihbarını yaptı.</p>
<p>44 yaşındaki Menderes Yıldırım, boşandığı fakat birlikte yaşadığı 30 yaşındaki Seçil Ok&#8217;un kendisinden ayrılmak istemesine sinirlenerek çaydanlıkta kaynattığı suyu başından aşağı dökerek Seçil Ok’u haşladı.</p>
<p>Gazetelerin üçüncü sayfalarında rastlayabileceğimiz bu sıradan(!) haberler gün geçtikçe artarken, bir de baktık ki devlet sığınaklara destek vermekten vazgeçmiş. 31 Aralık 2008 itibariyle Mor Çatı ile İstanbul Beyoğlu Kaymakamlığı’na bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı arasındaki işbirliği sona erdi. Kaymakamlık artık kadın sığınağına mali destek vermeyeceğini açıkladı. Oysaki kadınları “töre”, kıskançlık, aşk, namus kisvesi altında öldüren bu zihniyet karşısında yerel sığınaklar kadınlara kendi ayakları üzerinde durabilme şansı tanıyor. Şiddet gören kadınların ilk başvurdukları yerler olan sığınakların sayısı Türkiye’de yeterli değil. Uluslararası sözleşme ve standartlara göre, her 7500 nüfusa karşılık bir sığınak açılması zorunlu. Mevcut Belediyeler Yasası&#8217;na göre de, nüfusu 50 binden fazla olan yerlerde kadın ve çocuk sığınma evlerinin kurulması öngörülüyor. Nüfusu 70 milyonu aşan Türkiye&#8217;de en az 9 bin sığınak olması gerekiyor. Ancak Mor Çatı’nın idare ettiği bir sığınağın da ödeneğinin kesilmesiyle Türkiye’deki sığınakların sayısı 37’ye düştü.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="64" height="0"></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Her gün bize uzak yerlerde, cahiller(!) tarafından mı şiddet görüyor kadınlar? O halde <strong>Dr. Lütfi Kırdar </strong>Kartal<strong> Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli kadın doktor Dilek Argon Beyazıt’ı işe geç geldiği gerekçesiyle döven Başhekim Prof. Dr. Yusuf Özertürk’e ne demeli? Bu davranışı hangi töreye, hangi kıskançlığa, hangi namusa sığdırmalı! </strong></p>
<p><strong>Bu yaşananlar üç beş kişinin “sapkınlık”ından ibaret değildir. Bu olaylar sinirlenen, kıskanan, namusunu temizleyen, sarhoş olan erkeklerin gerçekleştirdiği münferit vakalar değildir. Kadına yönelik şiddet ilmekleri ataerkiyle atılmış zihniyetlerin ürünüdür.</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>LGBTT<a href="#_ftn103"><strong>[100]</strong></a> İnsan Hakları Platformu<br />
2008 Raporunu Açıkladı</strong></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="48" height="0"></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yedi örgütün<a href="#_ftn104">[101]</a> oluşturduğu platform, 2008 yılının LGBTT bireyler açısından zor, ayrımcılıklarla dolu ve üzücü bir yıl olduğunu belirtti. Raporda nefret cinayetleri, ev mühürlenmeleri, işkence, taciz, intihar, para cezaları ve çeteler, yargısal süreçte; homofobi ve LGBTT bireyler ve örgütlerin örgütlenme hakkına yönelik ihlallerin başrolü oynadığı 2008 yılında eşcinsellerin Türkiye’sinde neler olduğu aktarıldı. Peki, geçen yıl gerçekten hangi sorunlarla karşılaşmıştık ki; 2008 bizde böylesine olumsuz çağrışımlar uyandırıyordu?</p>
<p>Rapordan birkaç başlığı açmak gerekirse;</p>
<p><strong>Ankara&#8217;da trans olmanın bedeli 125 YTL olmaya devam etti.</strong></p>
<p>Polis, 2005’te yürürlüğe giren ve devlet elinde kolayca istenilen şekli alabilen Kabahatler Kanunu’nun &#8220;mal veya hizmet satmak için başkalarını rahatsız eden kişi&#8221;nin cezalandırılacağını öngören 37. maddesine göre trans bireylere 125 YTL para cezası kesmeye devam etti. Trans bireylerin başkalarını “rahatsız” edip etmediği ve bunun “kabahat” olduğuna nasıl ve kim tarafından karar verildiği pek anlaşılamasa da, asıl rahatsız edici ve kabahatli olanın bu yasa olduğu çok açık. Trans bireylerin yasaya yönelik itirazları mahkemeler tarafından kabul edilse ve paraları iade edilse bile keyfi gözaltılar ve kötü muamele sürmekte.</p>
<p><strong>İstanbul&#8217;da polis, evleri mühürledi ve translar sokakta yaşamak zorunda kaldılar.</strong></p>
<p>İstanbul Beyoğlu bölgesinde, transseksüellerin yaşadıkları evler ve evlerin olduğu apartmanlar polis tarafından keyfi bir şekilde mühürlenmekte ve sadece trans bireyler değil komşuları da sokakta yaşamak zorunda kaldılar. Polis, apartmanları mühürleyerek aynı zamanda transseksüellerin komşuları ile kurduğu ilişkilere de zarar vermektedir.</p>
<p><strong>LGBTT mülteciler, Türkiyeli LGBTT bireylerin yaşayamadığı şehirlerde yaşamak zorunda bırakıldılar.</strong></p>
<p>Özellikle İran&#8217;dan ölüm korkusu ile Türkiye&#8217;ye gelen LGBTT mülteciler, İçişleri Bakanlığı’nın yönlendirdiği uydu kentlerde<a href="#_ftn105">[102]</a> yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bu yerleşim birimlerinde genelde LGBTT bireylere yönelik şiddet ve ayrımcılık diğer kentlere göre daha yoğun olduğundan, LGBTT mülteciler insan hakları ihlallerine karşı korunmasız kalıyorlar.</p>
<p><strong>2008&#8242;de ölümün soğuk yüzüyle tekrar tekrar karşılaştık…</strong></p>
<p>Ahmet Yıldız ve Dilek İnce namus ve nefret cinayetlerinin kurbanı oldular. Medyada bu iki olay, ancak homofobi ve transfobi gözlüklerinin ardında haber yapılabildi. Bu tür cinayetlerin kurbanları adeta “ölüme mahkum” gibi gösterildi. Medya bir yandan ailelere homo/transfobilerini pompalarken; bir yandan da LGBTT bireylerin açılma<a href="#_ftn106">[103]</a> konusunda korkularını arttırmakta.</p>
<p>Ahmet Yıldız, ölüm tehditleri aldığı için ailesinden şikayetçi olmuştu. 17 Temmuz 2008&#8242;de uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. Cinayeti halen aydınlatılmadı, soruşturması hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Hatta bir soruşturma olup olmadığından da habersiziz.</p>
<p>12 Kasım 2008’de Dilek İnce pompalı bir tüfekle öldürüldü. Dilek, bizim tanıdığımız ismiyle &#8220;Bahar&#8221;, Eryaman davasının ilk şikayetçilerinden biriydi ve sadece transseksüel olduğu için öldürüldü.</p>
<p>Ankara Eryaman&#8217;da yaşanan saldırılar Esat&#8217;ta da devam etti. Olaylar sonrasında Pembe Hayat LGBTT Derneği&#8217;nin çabaları sonucunda yakalanan çete yargılandı ve ilk defa LGBTT bireylere yönelik işlenen suçlar örgütlü suçlar kapsamında değerlendirildi. Eryaman çetesine, yargı &#8220;çete&#8221; dedi.</p>
<p>Geçtiğimiz yıl bunlara ek olarak; İstanbul Valiliği Lambdaistanbul’un kapatılması için mahkemeye başvurdu. Önce derneğin kapatılmasına karar verildi; LGBTT bireylerin itirazları üzerine ise Ankara’da Yargıtay bu kararı bozdu. Bu karar hepimizi sevindirmişken sonrasında öğrendik ki; Yargıtay bizi hala “genel ahlaka aykırı” görmekteymiş! Çünkü cinsel yönelimin istem dışı olduğunu kabul etmekle beraber, “teşvik” durumunda yasaklanabileceği de rapora eklenmiş durumda. Davacıların ve davaya bakanların isteği LGBTT’nin gözün görebildiği alanlarda kendisini pek belli etmemesi; yani iş dönüp dolaşıp yine “görünür olamama” meselesine gelmekte.</p>
<p>2008 raporu ile eşcinsel, biseksüel ve transseksüel kadın ve erkeklerin maruz kaldığı ayrımcılığı ve şiddeti gözler önüne sermek isteyen platformun, &#8220;Bu rapor görmediğimiz, görmek istemediğimiz, haberdar olmadığımız ya da seyirci kaldığımız ihlalleri unutmamak ve unutturmamak adına yazıldı. Bu raporların yazılmayacağı günlerin artık gelmesi umuduyla&#8221; diyerek sunduğu raporun kitaplaştırılmış haline, Ankara&#8217;da Kaos GL ve İstanbul&#8217;da Lambdaistanbul derneklerinden ulaşılabiliyor.</p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a>http://www.sewa.org</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>“Mülakat Teknikleri” bkz. http://www.elbim.com.tr/htm/i%C5%9F%20ba%C5%9Fvurusu/m%C3%BClakat%20teknikleri.htm</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>Bu yazı, Dr. Can Candan’ın FA 498 <em>Documentary Cinema</em> dersi kapsamında hazırlanmıştır. Önerileriyle yazının hazırlanmasına katkıda bulunan Can Candan’a teşekkür ederiz.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Judith Butler, <em>Conscience Doth Make Subjects of Us All</em> (Yale University Press, 1995), s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>Anneke Smelik, <em>Feminist Sinema ve Film Teorisi ve Ayna Çatladı</em> (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008), s. 54.</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>Calvin Pryluck, <em>Ultimately We Are All Outsiders: The Ethics of Documentary Filming</em> <em>in New Challanges For Documentary</em>, s. 255-268.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>Makale boyunca kullandığımız anlatı kesitlerinin tümü belgesel için görüşme yaptığımız kadınların anlatılarından alınmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>Jacques Lacan, <em>Mapping Ideology, </em>&#8220;The Mirror Phase as Formative of the Function of the I&#8221; der. S. Zizek, (London: Verso, 1994), s. 93-99.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>Richard Middleton, <em>Studying on Popular Music,</em> (Philadelphia: Open University Press, 2002)</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>Erol Ayhan, <em>Popüler Müziği Anlamak</em>: <em>Kültürel Kimlik Bağlamında Popüler Müzik</em>, (İstanbul: Bağlam yayınları, 2002), s.81.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>Burcu Yıldız,  <em>Popüler Müzik ve Kültürel Kimlik Üzerine,</em> http://www.bgst.org/muzik/yazilar/pop_muz_kult_kimlik.asp, Şubat 2008</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>Burcu Yıldız, <em>Türkiye Popüler Müziğinde “Aykırı” Kadınlar</em> (Bu makale henüz bir yerde yayımlanmamıştır.), s.14.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>M.A Clawsron, <em>Gender and Society</em>. (vol.13, no:2), “When Women Play the Bass: Instrument Specialization and Gender Interpretation in Alternative Rock Music”, (Nisan, 1999), s.204.</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>http://www.youtube.com/watch?v=yBUmeM1kj58 (Thelma White and Her All-Girl Orchestra )</p>
<p>http://www.youtube.com/watch?v=8ACtACBX0gM&amp;feature=related (The Ingenues –The Band Beautiful (1928))</p>
<p>http://www.youtube.com/watch?v=rmoS42yfQEw&amp;feature=related (Phil Spitanly and His Musical Queens, <em>Buggle Call Rag</em> (1934))</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>M.A. Clawsron, <em>Gender and Society</em>. (vol.13, no:2), “When Women Play the Bass: Instrument Specialization and Gender Interpretation in Alternative Rock Music”, (Nisan, 1999), s. 200.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Ag.e., s. 200.</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>Mavis Bayton, <em>Sexing the Groove, “</em>Women and the Electric Guitar”, yay. haz. Sheila Whiteley, (<em>New</em><em> York: </em><em>Routledge, 1997), s. 44.</em></p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>http://www.youtube.com/watch?v=jBCsVNg5QVI (Jimmy Hendrix belgeseli, ilk bölüm)</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>Mavis Bayton, <em>Rock and Popular Music, “</em>Feminist Musical Practice: Problems and Contradictions”,<em> </em>yay. haz. Tony Bennet, Simon Frith, Lawrence Grossberg, John Shepherd, Graeme Turner (1997),<em> ,</em>s.184.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>Susan McClary, <em>” </em>Bir Disiplini Yeniden Şekillendirmek”, <em>Dans Müzik Kültür Folklora Doğru, Sayı: 67, </em>s.176.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>İlgilenen okurlar, aşağıdaki linklerden kadın elektrogitaristlerin videolarına ulaşabilirler.</p>
<p>http://www.youtube.com/watch?v=6Mylo0piAgc&amp;feature=related (Bonnie Rait, <em>Pride and Joy</em>)</p>
<p>http://www.youtube.com/watch?v=JeaBNAXfHfQ&amp;feature=related (Sister Rosetta Tharpe, <em>Up Above My Head</em>)</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>Mavis Bayton,, <em>Sexing the Groove,  “</em>Women and the Electric Guitar”<em>, </em>yay. haz. Sheila Whiteley, (<em>New</em> York: <em>Routledge, 1997), s.42.</em></p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>Burcu Yıldız, <em>Türkiye Popüler Müziğinde “Aykırı” Kadınlar</em> (Bu makale henüz bir yerde yayımlanmamıştır.), s. 10.</p>
<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>Mary Ann Clawson, <em>Gender and Society</em>. (vol.13, no:2), “When Women Play the Bass: Instrument Specialization and Gender Interpretation in Alternative Rock Music”, (Nisan, 1999), s.202.</p>
<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>Sara Cohen, <em>Rock Culture in Liverpool Popular Music and in the Marketing, “ </em>The Threat of Women” (Transactions of the Institute of British Geographers, Volume 20, Number 4, December 1995), s.209.</p>
<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>Fehmiye Çelik &amp; Feryal Öney, <em>Kardeş Türküler -15 Yılın Öyküsü,  “</em>Kınamızı Soldurana, Gülümüzü Kurutana…”, Yay. Haz. Ayhan Akkaya, Diler Özer, Fehmiye Çelik, Ülker Uncu, (İstanbul: BGST yayınları, 2008), s.160.</p>
<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>http://tr.wikipedia.org/wiki/Riot_Grrrl</p>
<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>Burcu Yıldız, <em>Türkiye Popüler Müziğinde “Aykırı” Kadınlar</em> (Bu makale henüz bir yerde yayımlanmamıştır.), s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>http://www.youtube.com/watch?v=HQxGHFSSrlM&amp;feature=related (Madonna, <em>Justify My Love</em>)</p>
<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>Sheila Whiteley, <em>Sexing the Groove, </em>“Seduced by the Sign-An analysis of the textual links between sound and image in pop videos”, Yay.Haz.Sheila Whiteley, (<em>New</em><em> </em>York:<em> </em><em>Routledge, 1997), s.271.</em></p>
<p><a href="#_ftnref31">[31]</a> James Lull, <em>Popüler Müzik ve İletişim,(</em> İstanbul: Çiviyazıları yayınları, 2000), s. 126.</p>
<p><a href="#_ftnref32">[32]</a> http://www.welcometobarbados.org/toriqts.html (Tori Amos ile ‘Me and a Gun’ şarkısı üzerine yapılan söyleşi)</p>
<p><a href="#_ftnref33">[33]</a>http://www.youtube.com/watch?v=UOewegX7H-Q  (Robbie Williams, <em>Feel</em>)</p>
<p><a href="#_ftnref34">[34]</a>Oray Eğin<em>, Milliyet Sanat (sayı 527),</em> “Pop’ta Yeni Kimlikler” (Şubat 2003), s.69.</p>
<p><a href="#_ftnref35">[35]</a> <em>Fehmiye Çelik &amp; Burcu Yıldız,</em><em> 60&#8242;lardan 70&#8242;lere 45&#8242;lik Şarkılar, “Türkiye’de Popüler Müzik ve Kadın (1960 -1980)”, yay.haz. Ayhan Akaya, Fehmiye Çelik, </em><em>(İstanbul: BGST Yayınları, 2006), sf. 43.</em></p>
<p><a href="#_ftnref36">[36]</a>Kadınların rock/pop müzik üretimine girişinde tek tip bir yol yok. Benim araştırmamda aile, erkek arkadaşlar, punk-rock, lezbiyenlik, klasik müzik ve drama gibi diğer faktörlerinde (bazen kombinasyon halinde) işlev kazandığı görülüyor.</p>
<p><a href="#_ftnref37">[37]</a>Ulusal düzeyde profesyonel ve ticari açıdan başarılı (medya ve akademik dünyadaki yazıların büyük çoğunluğunun odak noktası olan) grupların müzik tarzları dikkate alındığı zaman, bu tarzlardaki somut ve sürekli bir değişim rahatlıkla fark edilebilir: pub rock, punk, yeni dalga, dans vb. Ancak, yerele (ve amatör olana) baktığımızda, “aşama” algısı yıkılır ve müzik tarzları daha çeşitli ve eşzamanlı hale gelir (Bu, aynı zamanda  Ruth Finnegan’ın 1989’daki yerel çalışması Milton Keynes’te de belirtilmiştir). 1980’de röportaj yaptığım gruplar arasında rock, heavy rock, yeni dalga, reggae, pop, power pop, caz rock, dans müziği taraftarları ve beat müzik yapan orta yaşlı bir kadın grubu vardı. Aynı zamanda yalnızca kadınlardan oluşan R&amp;B grupları, elektronik müzik yapan gruplar, akustik müzik yapan gruplar da vardı. Yapılan çoğu müzik, yerleşik sınırları delip geçti ve basit sınıflandırmalara meydan okudu. Bu, bir bakıma müziğe yeni başlayan grupların, kişisel ve kolektif öğrenim sürecini keşfetmelerinin bir parçası olarak, müzikal kategorilerle deneysel çalışmalar yapmaya eğilimli olmalarından kaynaklanıyor olabilir.</p>
<p><a href="#_ftnref38">[38]</a>İngilizce’de <em>grassroots </em>kelimesi tabandan, halktan çıkan, kökleşmiş gibi anlamlara gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref39">[39]</a>Tabii ki bunlar birbirini tamamen dışlayan kategoriler değildi: bazı punklar feministti ve birçok feminist ‘post-punk’ gruplarında çaldı. Ayrıca punk ‘çağı’ı birçok kadını bir enstrüman çalmaya motive etti ve zaten çalan kadınların duyulmasını kolaylaştırdı. Ancak punk’ta, solcu ve anarşist gruplarda enstrümancıların büyük çoğunluğu erkekti.</p>
<p><a href="#_ftnref40">[40]</a><em> Sensual</em> kelimesi Türkçe’de hislere hitap eden, çekici, fiziksel gibi anlamlar taşımaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref41">[41]</a> Türkçe’de de aynı şekilde kullanılan terim, ‘gitar dehası’ anlamına gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref42">[42]</a>Cott 1986, <em>Rock and Popular Music: Politics, Policies, Institutions,</em> yay. haz. Tony Bennett, Simon Frith, Lawrance Grossberg, John Shepherd and Graeme Turner, (Routledge, 1993).</p>
<p><a href="#_ftnref43">[43]</a> DIY: Do It Yourself (Kendi Başına Yap)</p>
<p><a href="#_ftnref44">[44]</a>http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=73</p>
<p><a href="#_ftnref45">[45]</a>Aile İçi Şiddete Son Kampanyası 15 Ekim 2007 tarihinden beri şiddete maruz kalan kadınlara destek olmak amacıyla yürütülüyor. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://dosyalar.hurriyet.com.tr/aileici/default.asp</p>
<p><a href="#_ftnref46">[46]</a> Kate Millet, <em>Cinsel Politika</em>, (İstanbul: Payel Yayınları, 1987), s.67.</p>
<p><a href="#_ftnref47">[47]</a>Bkz. http://www.bukak.boun.edu.tr/default.asp?id=0&amp;lng=50</p>
<p><a href="#_ftnref48">[48]</a><em>Tent à Bulles</em>’un kuruluş amacına dair bilgiler kendi web sayfalarından alınmıştır. http://www.freewebs.com/tentabulles/english-info.htm</p>
<p><a href="#_ftnref49">[49]</a>BÜKAK’lı kadınların, bizim de içinde bulunduğumuz büyük bir bölümü akrobalans grubuna katıldığından, prodüksiyon aşamasını bu grup üzerinden anlatacağız.</p>
<p><a href="#_ftnref50">[50]</a>Zoya Pirzad, <em>Işıkları Ben Söndürürüm, </em>çev. Emrullah Yakut (İstanbul: Aras Yayıncılık, 2008)</p>
<p><a href="#_ftnref51">[51]</a><em>A.g.e.,</em> 28</p>
<p><a href="#_ftnref52">*</a>Bu ödev, Yar. Doç .Dr. Zeynep Çağlayan Gambetti’nin 2008-2009 Güz döneminde açmış olduğu POLS 332, <em>Political Sociology</em> dersi için hazırlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref53">[52]</a>Fatih Altaylı, “Ordu Neyi Korur”, 24.11.2008, bkz. http://www.fatihaltayli.com.tr/</p>
<p>content.cfm?content_id=4533</p>
<p><a href="#_ftnref54">[53]</a>Çocukların ailede sosyalleşmelerine dair bir araştırma için bkz. Elinor Ochs and Carolyn Taylor, <em>Dinnertime Narratives,</em> “The ‘Father Knows Best’ Dynamic”, Der. A. Duranti (Blackwell Publishing, 2001), s.432-449.</p>
<p><a href="#_ftnref55">[54]</a>Ayşe Parla, Feminist Studies, 27 (1), 2001, “The ‘Honor’ of the State: Virginity Examinations in Turkey”.</p>
<p><a href="#_ftnref56">[55]</a> A.g.e, s. 71.</p>
<p><a href="#_ftnref57">[56]</a>Mustafa Kemal Atatürk, <em>Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri</em>, der. A. Sevim, M. A. Tural, İ. Öztoprak, (Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 1952)</p>
<p><a href="#_ftnref58">[57]</a>Liberal kamu alanının kadınları dışlayıcı yapısı için bkz. Nancy Fraser, “Rethinking the Public Sphere: A contribution to the Critique of Actually Existing Democracy” der.<strong> </strong>C. Calhoun, <em>Habermas and the Public Sphere, </em>MIT Press, 1992, s. 114., Lynn Hunt, <em>Erotizm ve Politika</em>, çev. Ayşe Lahur Kırtunç, Kabalcı Yayınevi, 1996, s. 162., Susan Gal, “Between Speech and Silence: the Problematics of Research on Language and Gender”, der. M. Di Leonardo <em>Gender at the Crossroads of Knowledge: Feminist Anhtropology in the Postmodern Era. </em>University of California Press, 1991, s. 180.</p>
<p><a href="#_ftnref59">[58]</a> Erik Jan Zürcher, <em>Modernleşen Türkye’nin Tarihi</em>, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007), s. 262-263.<em> </em></p>
<p><a href="#_ftnref60">[59]</a>Ayşe Parla, <em>The ‘Honor’ of the State</em>, s. 73-74.</p>
<p><a href="#_ftnref61">[60]</a>Söylemin etki alanın ne kadar geniş olduğuna dair bkz: Herbert Marcuse, “The Closing of the Universe of Discourse”, <em>One Dimesional Man, </em>(London: Routledge &amp; Kegan Paul, 1964,) s.84.</p>
<p><a href="#_ftnref62">[61]</a>Hindistan’da ulus-devlet inşası sırasında toplum kurallarının göz ardı edildiğine örnek olarak bkz. Veena Das,<em> Conceiving the New World Order: The Global Politics of Reproduction, </em>Der. F. D. Ginsburg ve R. Rapp, “National Honor and Practical Kinship: Unwanted Women and Children”, ( University of California Press, 1995), s. 212-322.</p>
<p><a href="#_ftnref63">[62]</a>Şemsa Özar, “8 Mart “Katledilen Kadınları Anma Günü” ve “İktisat Bilimi”nin Kadınlara Bakışı”, 08.03.2004. Bkz.</p>
<p>http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_BSB/IktisatToplum8Mart2004-Sem sa.doc.</p>
<p><a href="#_ftnref64">[63]</a>Aslı Zengin, “Suskunluğun Siyaseti: Hayat Kadınlarına ve Fuhşa Dair Feminist Bir Analiz”, <em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, 6.Sayı</em>, 2008, Bkz. http://www.feministyaklasimlar.org/index.php?S=ts0rlbi8n4 mnbjjidt4e4vgck6.</p>
<p><a href="#_ftnref65">[64]</a>Bu yazıda Derya Demirler’in yaptığı gibi “fahişelik”, “namus” vurgusu yapılırken, “seks işçiliği” mesleki anlamı anlatılırken kullanılacaktır. Bkz. Derya Demirler, “İyi Kızlar Cennete Peki Ya Kötü Kızlar?”, <em>Bü’de Kadın Gündemi,</em> 14. Sayı, 2008.</p>
<p><a href="#_ftnref66">[65]</a>Alper Uruş, <em>Hayatsız Kadın Ayşe: Bir Kadının Genelev Yaşamı,</em>(<em> </em>İstanbul, Detay Yayıncılık, 2008)</p>
<p><a href="#_ftnref67">[66]</a>Ayşe Tükrükçü Röportaj, Duygu Dalyanoğlu and Zeynep Kutluata, “ Türkiye’de Fuhuş Sektörü Üzerine”, <em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar</em>, 6.Sayı, 2008, Bkz. http://www.feministyaklasimlar.org/index.php?S=ts0rlbi8n4mnbjjidt4e4vgck6.</p>
<p><a href="#_ftnref68">[67]</a> A.g.e.</p>
<p><a href="#_ftnref69">[68]</a> “Kadına Yönelik Şiddetin Görünmek İstenmeyen Yüzü: Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet Üzerine Eren Keskin ile Söyleşi”, Ayşan Sönmez ve Derya Demirler, <em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, </em>2<em>.</em>Sayı, 2007, Bkz. http://www.feministyaklasimlar.org/index.php?S=984835elmdcamlvinu k01f68p3</p>
<p><a href="#_ftnref70">[69]</a>Bu yazı Doç. Dr. Şemsa Özar’ın Güz 2008-2009 döneminde açmış olduğu ED 317, <em>Gender and the Economy</em> dersi için hazırlanan ödevin kısaltılarak yeniden düzenlenmiş ve Türkçe’ye çevrilmiş halidir.</p>
<p><a href="#_ftnref71">*</a>Bu ödev, Hülya Bulut’un 2008-2009 Güz döneminde açmış olduğu TK 221, <em>Turkish for Native Speakers I</em> dersi için hazırlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref72">[70]</a>Ahmet Midhat Efendi, <em>Felatun Bey ile Rakım Efendi</em>, (Ankara: Akçağ Yayınları, 2007), s.66–67.</p>
<p><a href="#_ftnref73">[71]</a> A.g.e, s. 89</p>
<p><a href="#_ftnref74">[72]</a>A.g.e, s. 59.</p>
<p><a href="#_ftnref75">[73]</a>A.g.e, s. 97.</p>
<p><a href="#_ftnref76">[74]</a>Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar II, (İstanbul: Dergâh Yayınları, Şubat 1987), s. 110.</p>
<p><a href="#_ftnref77">[75]</a>Ahmet Hamdi Tanpınar, <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü,</em> (İstanbul: Dergâh Yayınları), s. 79.</p>
<p><a href="#_ftnref78">[76]</a>A.g.e, s. 134–135.</p>
<p><a href="#_ftnref79">[77]</a>A.g.e, s. 149.</p>
<p><a href="#_ftnref80">[78]</a>A.g.e, s. 217.</p>
<p><a href="#_ftnref81">[79]</a> A.g.e, s. 154.</p>
<p><a href="#_ftnref82">[80]</a>A.g.e, s.238.</p>
<p><a href="#_ftnref83">[81]</a>A.g.e, s.156.</p>
<p><a href="#_ftnref84">[82]</a>Bu ödev Yar. Doç. Dr. Murat Akan&#8217;ın 2008-2009 Güz döneminde açmış olduğu POLS 323 <em>Politics of Identity</em> dersi için hazırlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref85">[83]</a> Semra Cerit Mazlum, <em>Kadınlarla ve Kadınlar için Yerel Yönetim</em>, “Yerel Yönetim Örgütlenmesi”, (Istanbul: KA-DER Yayınları, Mart 2008), s. 65-78.</p>
<p><a href="#_ftnref86">[84]</a> NTV Haber Merkezi. “Her Üç Türk Kadınından Biri Şiddet Görüyor”  25 Kasım 2008, bkz.http://www.ntvmsnbc.com/news/467042.asp</p>
<p><a href="#_ftnref87">[85]</a>Commission of the European Communities / Avrupa Toplulukları Komisyonu. <em>Turkey 2008 Progress Report</em>. <em> </em>“Economic and Social Rights” (Brüksel, 05.11.2008) s.19-20,bkz.http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/press_corner/key-documents/reports_nov_2008/strategy_paper_incl_country_conclu_en.pdf</p>
<p><a href="#_ftnref88">[86]</a> KA-DER, 24 Mart 2004 Yerel Seçim Kitapçığı (İstanbul: KA-DER Yayınları, 2004).</p>
<p><a href="#_ftnref89">[87]</a> Virginia Woolf, <em>Three Guineas,</em>(New York: Harcourt Brace &amp; Company, 1966)</p>
<p><a href="#_ftnref90">[88]</a><em>Kota El Kitabı,</em> “Geçici Özel Önlem Politikası: KOTA”, Yay. Haz. Aysun Sayın, (Ankara: Yalçın Matbaası, 2007), s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref91">[89]</a>Nezahat Altuntaş, Hatice Karaçay-Çakmak, “Feminizm, ‘Kesişen Mikro Farklılıklar’ Ve Türkiye”, bkz. http://www.kongrekaraburun.org/metinler/C3_4.pdf</p>
<p><a href="#_ftnref92">[90]</a>Nancy Fraser, <em>Justice Interrupts</em> “From Redistribution to Recognition? Dilemmas of Justice in ‘Postsocialist’ Age”, (New York: Routledge, 1997), s.11-39.</p>
<p><a href="#_ftnref93">[91]</a>KA-DER, 24 Mart 2004 Yerel Seçim Kitapçığı (İstanbul: KA-DER Yayınları, 2004)<strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref94">*</a>Bu ödev, Doç. Dr. Şemsa Özar’ın 2008-2009 Güz döneminde açmış olduğu EC 317, <em>Gender and the Economy</em> dersi için hazırlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref95">[92]</a>Barbara S. Burnell, Elgar <em>Companion to Feminist Economics,</em> “Occupational Segregation”, Yay. Haz. Janice Peterson and Margaret Lewis, (UK, Cheltenham: Edward Elgar, 1999), s.578-584.</p>
<p><a href="#_ftnref96">[93]</a>Beşeri sermaye, kişilerin üretken olarak çalışmak ve sonuçta gelir elde etmek için eğitim sırasında ya da sonrasında kazandıkları bilgi, beceri ve yeteneklerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref97">[94]</a>Raziye Selim, İpek İlkkaracan, “Gender Inequalities in the Labor Market in Turkey: Differentials in Wages, Industrial&amp;Occupational Distribution of Men and Women<em>”, </em>(İstanbul Teknik Üniversitesi: yayınlanmamış akademik tebliğ, 2002)</p>
<p><a href="#_ftnref98">[95]</a>bell hooks, <em>Feminizm Herkes İçindir</em>, çev. E. Aydın, B. Kurt, Ş. Özgün, A. Yıldırım, (İstanbul: Çitlembik Yayınları, 2002), s.53.</p>
<p><a href="#_ftnref99">[96]</a>Mary Maynard, <em>Gender Relations</em>, “Beyond the Big Three”, (Oxford University Press, 1999), s. 127.</p>
<p><a href="#_ftnref100">[97]</a>Glass ceiling: Bu terim ekonomide, iş yerinde kadınların ya da başka azınlık grupların yükselmesindeki engelleri belirtir.</p>
<p><a href="#_ftnref101">[98]</a> www.<strong>december18th.org</strong></p>
<p><a href="#_ftnref102">[99]</a> http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=8405</p>
<p><a href="#_ftnref103">[100]</a>Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel kelimelerinin baş harflerinden oluşan kısaltılmış kullanım.</p>
<p><a href="#_ftnref104">[101]</a>LGBTT İnsan Hakları Platformu’nda yer alan örgütler şunlardır: İzmir Travesti ve Transeksüel İnisiyatifi, Kaos GL Derneği, Kaos GL İzmir Oluşumu, Lambdaistanbul LGBTT Derneği, MorEL LGBTT Oluşumu, Pembe Hayat LGBTT Derneği, Piramid LGBTT Diyarbakır Oluşumu</p>
<p><a href="#_ftnref105">[102]</a> Uydu kent; kentin çeperinde veya dışında daha çok konut bölgesi olarak tasarlanan, altyapısı tamamlanmış, bazı hizmetleri kendi başına halledebilen ama genel olarak kente bağımlı yerleşim birimidir.</p>
<p><a href="#_ftnref106">[103]</a>İngilizce’de <em>coming out</em>. “Dolaptan çıkmak” ile de eşanlamlıdır. Kişinin lezbiyen/gey/biseksüel/travesti veya trans olduğunu kendisine ve çevresine açılmasıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2&amp;p=99</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Necla Akgökçe ile Söyleşi</title>
		<link>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=96</link>
		<comments>http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=96#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2009 23:38:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bü'de Kadın Gündemi Bahar 2009 Sayı 16]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=96</guid>
		<description><![CDATA[Sendikaların Kadın Politikaları:
Necla Akgökçe ile Söyleşi
Begüm Aydın
Burcu Tokat
Damla Özakay
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Necla Akgökçe, Petrol-İş Kadın Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor. Mesleği gazetecilik olan ve uzun yıllar feminist hareket içinde yer alan Necla Akgökçe ile sendikaların kadın politikaları, sendikalı kadınların sorunları ve talepleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

BÜKAK: Petrol-İş Sendikası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sendikaların Kadın Politikaları:<br />
Necla Akgökçe ile Söyleşi</strong></p>
<p align="right"><em>Begüm Aydın</em></p>
<p align="right"><em>Burcu Tokat</em></p>
<p align="right"><em>Damla Özakay</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Necla Akgökçe, Petrol-İş Kadın Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor. Mesleği gazetecilik olan ve uzun yıllar feminist hareket içinde yer alan Necla Akgökçe ile sendikaların kadın politikaları, sendikalı kadınların sorunları ve talepleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.<span id="more-96"></span></em></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-111" title="necla_akgokce" src="http://www.bukak.boun.edu.tr/wp-content/uploads/2009/09/necla_akgokce.jpg" alt="necla_akgokce" width="236" height="197" /></p>
<p><strong>BÜKAK: Petrol-İş Sendikası neden bir kadın dergisi çıkarmak istedi?<em> </em></strong></p>
<p><strong>Necla Akgökçe: </strong>Bu dergi sendikal politikalar çerçevesinde, sendikanın aileye bakışı ile ilgili bir karar neticesinde çıkarılmak istenmiş. Tartıştığımız ilk toplantıda, biz üye eşlerine yönelik bir kadın dergisi çıkarmaya karar verdik, çünkü Petrol-İş genel olarak erkek örgütlenmesini barındıran bir sendikaydı. Sonra süreç içerisinde dergi kadın üyelere ve kadın örgütlerine yöneldi. Devamında ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar doğrultusunda içerik yeniden düzenlenerek bugünkü haline geldi. Şimdi dergi sadece Petrol-İş’te çalışan kadınlara yönelik değil. Kriz nedeniyle pek çok kadın işten atılıyor, kadınların sendikalara üye olmaları önemli bir problem. Bu düşüncelerle dergi tüm sendikalı kadınlarla ilgilenmeye başladı. Tabii ki Petrol-İş içinde çalışan kadınlar temel hedefimiz. Diğer yandan Türkiye’deki en muhalif hareketlerden biri olan kadın hareketinin mücadelesi de ister istemez dergiye yansıyor.</p>
<p><strong>Derginin yayımlanmaya başlaması sendikadaki kadın üye sayısında bir artışa neden oldu mu? </strong></p>
<p>Mesela Novamed örgütlenmesi sırasında, <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em> önemli bir işlev gördü. O mücadelede dergi manevi bir değer kazanmış. Bir başka örneği Düzce’de, DESA’da çalışan Dilek adlı bir arkadaşımız anlattı. Kocası Petrol-İş Sendikası üyesiymiş. Bana <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em>’ni okuduğunu ve dergiden çok yararlandığını söyledi. O kadın orada DESA örgütlenmesinin elebaşı olarak görülüyor ve bu bizim için önemli bir ölçü diye düşünüyorum. <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em> okuyor ve bir biçimde kendi bulunduğu yerde şartlarını değiştirmek için çalışıyor. Ama tek tek örneklerden de genel bir sonuç çıkaramayız. Örneğin hiç örgütlenmemiş kadınlara ulaşma konusunda sorun yaşıyoruz. Aslında hedef kitlemiz onlar. Ancak onlara ulaşmak zor bir şey.</p>
<p><strong>Sendikalarda karar alma mekanizmalarında kadınlar yer alıyor mu?</strong></p>
<p>Petrol-İş’in 22.000 üyesi var, 1670’i kadın. Burada sendikanın politikası önemli, eğer sendikanın kadın politikası varsa kadınların karar alma mekanizmalarında yer alması gerekiyor. Petrol-İş’te böyle bir politika olduğunu söyleyemeyiz. Ama <em>Petrol-İş Kadın Dergisi</em>’nin bu kadın politikasını yaratmada önemli bir yeri var diyebiliriz. Konuştuğum kadın üyeler temsilci olmak, karar alma mekanizmalarında yer almak, toplu sözleşmelerde dikkate alınmak istiyorlar. Uzun süredir kadın mücadelesi içindeyim, ataerki yüzünden ezilmek, kapitalizm yüzünden ezilmeye yahut başka ezilme biçimlerine benzemiyor. Yavaş yavaş yol aldığımızı, önemli adımlar attığımızı düşünüyorum. İdeal bir portre de çizmek istemiyorum ama ufak ufak ilerliyoruz. Petrol-İş Sendikası içinde bir kadın politikası oluşturmaya çalışıyoruz ve devamının geleceğine inanıyoruz.</p>
<p><strong>Sendika dışında  kadın meselesiyle ilgili neler yapıyorsunuz? Bildiğimiz kadarıyla DESA ve Novamed eylemlerine de destek veriyorsunuz.</strong></p>
<p>Novamed grevinde önce sendika içinde bir örgütlenmemiz oldu. DESA’ya destek veriyoruz, çünkü sendikal bir mücadele veriliyor ve desteklememiz gerekiyor. DESA’da çalışan kadın işçiler ve dışarıdaki feminist hareketle iyi bir bağ kurulduğunu ve bunun gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. DESA, Novamed, Tüpraş gibi örnekler artmalı ki işçi kadının deneyimi Türkiye’deki feminist hareket içinde yer bulsun. Diğer yandan Kadın Emeği İstihdamı Girişimi içindeyiz. Mor Çatı’ya destek veriyoruz. Türkiye’de kadın hareketini ilgilendiren her konuya gücümüz yettiğince, her yerde destek vermeye çalışıyoruz. Kadın örgütleriyle de birlikte hareket etmeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Sendikalarda kadın olmak ne anlama geliyor? Türkiye’deki sendikaların kadın politikaları var mı?</strong></p>
<p>Sendikanın görünmeyen yüzü kadınlar. Türkiye’de kadın olmak, parlamentoda kadın olmak, hukukta kadın olmak vs. ne kadar zorsa sendikada da o kadar zor. Türkiye’deki sendikalar, özellikle işçi sendikaları, kadın meselesi konusunda olması gereken yerde değiller bence. Türkiye’de iki büyük konfederasyon var: Türk-İş ve DİSK. Bunların içerisinde kadın yapılanması yok ve bu durum sendikalar için kelimelerle anlatamayacağım kadar olumsuz bir durum. Üstelik bu tartışılmıyor. Bu durum kadın üye sayısının artmasıyla ya da kadın komisyonlarıyla çözülecek bir sorun değil, bu konuda sendikaların bir politikası olmalı.  Sendikalar kadın işçileri karar alma sürecine dahil etmeyi, sendikal yaşam içerisinde kadınların yer almasını sağlamayı ve kadınların sendikalaşmasını sendikanın demokrasi anlayışının gereği olarak görürlerse sendikadaki kadın üye sayısı beş dahi olsa, bir biçimde o kadınları dikkate alarak bir örgütlenme modeli, bir çalışma modeli ortaya koyabilirler. Maalesef Türkiye’de işçi sendikalarında böyle bir şey yok. Ne yapılmalı diye sorarsanız ilk olarak, her sendikanın kadına yönelik politikası olması gerekir. Kadınların da sendikalar içinde kadın yapıları oluşturulması için sendikayı zorlamaları gerekiyor.  Kadın sekreterlikleri, kadınların kendi sorunlarından hareketle eşitlik politikaları üretebilecekleri kadın komisyonları olmalı. Mesela bizim Avrupa örgütümüz de var, onlar o sendika içerisinde aşağıdan yukarıya doğru kadın politikalarını oluşturuyorlar. Bununla da kalmıyorlar, bu kararları sendikanın genel politikasına bir biçimde yansıtıyorlar. Bir başka konu da sendikalardaki kadın yapılarına materyal, yayın, basın, bilgi ve politika üretme konusunda hizmet veren kadın sekreterlikleri. Yani ideal bir sendika içinde kadın örgütlenmesi ve kadın sekreterliği beraber bulunmalı. Türkiye’de DİSK ve Türk-İş’te kadın sekreterlikleri var. Ama 25 Kasım ve 8 Mart’larda etkinlikler düzenlemekten ya da fon alıp eğitim yapmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bazı sendikalar da dış işlerde çalışan kişiyi Kadın Sekreteri olarak görüyor. Kadın politikası böyle olmaz!</p>
<p><strong>Bu tepeden bir örgütlenme değil mi? Yani kadınların talep ettikleri bu tip bir örgütlenme değil.</strong></p>
<p>Aslında bu AB süreciyle ilgili bir durum. Bazı sendikalar AB teşvikiyle komisyon kurmuşlar. Bu komisyonlar genel merkezden bölgelere yayılan, her bölgeden üçer kadın seçilerek oluşturulmuş hiçbir işlerliği olmayan komisyonlar. Ancak tabii ki asıl olan, demokratik olan taban örgütlenmesidir.</p>
<p><strong>İşçi kadınların ne gibi sorunları var? Mesela toplu sözleşmelerde neler oluyor?</strong></p>
<p>Sendikaların hemen hemen hepsinde sanki kadınların hepsi hamile veya çocukluymuş gibi hamile, çocuklu kadınlara yönelik bir politika izleniyor. Uluslararası kuruluşlarda da böyle. Türkiye’de zaten her şey aile üzerinden tanımlanmış, sadece kadınların haklarına yönelik bir şey yok. Bu hem sendikalar açısından, hem kadın hareketi açısından feci bir şey. Ne yani bekar kadınların sorunları olmuyor mu? Türkiye’de çalışan kadınların büyük bir bölümünü bekar kadınlar oluşturuyor ve onlara yönelik, uluslararası mevzuat da dahil, hiçbir düzenleme yok. Kadınların talepleri arasında ise en başta kreş ve süt izni geliyor. Ancak kreş sayısı kadın sayısı üzerinden hesaplanıyor ve kadınlar buna tepkili. Başka bir sorun da erkeklerle aynı özelliklere sahip olmamıza rağmen terfi alamamamız. Bir de taciz var tabii. Tacizin tanımı çok dar yapıldığı için Türkiye’de bu sorun hiç gündeme getirilmiyor. Tacizi ifade etmek güç. Taciz edilen kadının eğer evliyse kocası devreye giriyor ya da evli değilse babası devreye giriyor, onu işten çıkarıyor. Bir de çocuk bakımı meselesi var. Kadınlar sendikalarda, sendika çalışmalarında yer almak istiyorlar ama çocukları kime bırakacaklar? Hiçbir sendika bu sorunu çözmüş değil. Mesela sendikada eğitim oluyor ama kadına çocuğunu bırakması için herhangi bir imkan sağlanmamış. Bu yüzden de kadın sendikal eğitimlerden faydalanamıyor, dolayısıyla yükselemiyor. Bunun tek açıklaması cinsiyetçilik. Anlattıklarım, yani çocuk bakımı, kreş ve kadının üzerine yüklenen ev işi meselesi Trakya’dan Batman’a kadar birçok kadının ortak sorunu. En çok şikayet edilen sorunlardan bir diğeri de düşük ücret. Bazı işyerlerinde yapılan iş, sadece kadınlara verildiği için o işin ücreti düşük oluyor.  Kadınlar arasında geçici işçilik de yaygın. Devlette olmasa da özel sektörde geçici işçilik, mesela on bir ay çalıştırıp on ikinci ay işten çıkarma, çok yaygın. Kadınlar çağrıya bağlı çalışıyorlar, oysaki daimi işçi olmak istiyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bukak.boun.edu.tr/?feed=rss2&amp;p=96</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
